Bu Blogda Ara

1971 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1971 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2019 Çarşamba

Amon Düül II - Tanz Der Lemminge 1971




Amon Düül II, 1960'ların sonlarında komün olarak kurulduktan bir süre sonra müziğin niteliğinde anlaşamadıkları için ikiye bölünen gruplardan bir tanesi. Amon Düül adıyla devam eden grubun ömrü uzun sürmeyecek ve dağılacaktır. Amon Düül II ise günümüzde de hala albüm çıkarmaya devam edecektir.

Bütün krautrock grupları gibi Amon Düül grubu da deneysellik ve doğaçlama üzerine kuruludur. Dolayısıyladır ki, bütün krautrock gruplarında avantgard bir atmosfer hakimdir. Grup ikiye ayrıldıktan sonra da ortaya çıkan müziklerde yine avantgard atmosfer hakimdir. Amon Düül adıyla devam eden grup ilk dönem krautrock'ına daha sadık kalırken, Amon Düül II grubu biraz daha saykodeliğe kayacaktır. Nitekim Amon Düül grubunun son albümü Popol Vuh atmosferinde bir albümdür. Ancak Amon Düül II grubu daha ikinci albümden itibaren özellikle İngiltere'de popülerleşen saykodelik müzikten beslenmeye başlamıştır. 'Tanz Der Lemminge' albümünde bu saykodelik izler yoğunluktadır.

Krautrock'ın bir çok tanımı yapılır. Bir çok kişiye göre progresif rock değil, hatta bir alt türü bile değildir. Onlar krautrock'ı kendi iç dinamikleriyle tanımlamaya çalışırlar ki, en doğru yaklaşımda odur. Çünkü dönemin avrupa ülkelerine bakıldığında İngiltere'de yapılan müzik başı çekerken bir çok ülkeden onları takip eden gruplar çıkmıştır. Ancak bazı ülkelerin bazı grupları ise kendi kültürlerinden ve halk müziklerinden etkilenerek müzik yapmışlardır. PFM, Area, Banco, Le Orme gibi italyan grupları kendi halk ezgilerini kendi müziklerinde kullanmışlar ve böylelikle italyan progresif rock'ı diye bir tanım ortaya çıkmıştır. Aynısı Türkiye'de de olmuş, türk halk ezgileri ile saykodelik atmosfer birleştirilerek Anadolu rock oluşmuştur. İspanya'dan endülüs rock, Fransa'dan Zeuhl tarzı gibi İngiltere merkezli progresif rock'tan bambaşka müzikler oluşmuştur.

Krautrock, bir çok avrupa ülkesinden çıkan farklı türlerden çok daha farklı bir tür. Bu bir çok ülkeden grupların İngiltere merkezli rock'ı takip etmelerinden dolayı saykodelik atmosfer ve blues şablonu ağırlıktadır. Krautrock'da ise bunların izlerine yok denecek kadar az rastlanır. Amon Düül II dahi özellikle Pink Floyd'un saykodelik atmosferinden etkilenirken ortaya çıkardıkları müzik benzersizdir.

Krautrock'ı ben ikiye ayırıyorum.

İlki elektronik ağırlıklı krautrock, diğeri saykodelik ağırlıklı krautrock. Elektronik ağırlıklı krautrock gruplarının bir kısmı bir süre sonra elektronik müziğin öncüleri olmuşlardır. Diğer kısmı ise aynı atmosfer üzerinden üretmeye devam etmişlerdir.


Saykodelik ağırlıklı krautrock grupları ise 70'lerde varolduktan bir süre sonra müzikteki etkileri dönemin bir çok saykodelik rock gruplarında olduğu gibi yok oldu.

Ancak döneminde Almanya'dan çıkan her grup krautrock grubu değildir. Örneğin Eloy, Novalis, Grobschnitt, Triumvirat, Birth Control krautrock olmayan grupların başında geliyor.

Bir krautrock grubu olan Amon Düül II'de etkisi yok olan grupların başında geliyor. Tangerine Dream, Can, Kraftwerk gibi gruplar müzik üretmeye ve müziğe yön vermeye devam ederken, Amon Düül II, Faust gibi gruplar hala müzik üretmeye devam ediyorlar olsa da, yeni dönem müziğin üzerindeki etkileri yok denecek kadar az değil, yoktur.

'Tanz Der Lemminge', Amon Düül II grubunun en farklı, daha doğrusu en benzersiz albümü. Diğer albümlerinde ağırlıkta olan doğaçlamaya bu albümde çok fazla başvurulmuyor. Parçalar içinde deneysellik az iken albümün içine dağılan hemen hemen her parça da etkisi hissedilen farklı türlerden ezgiler ve ritimler biraraya getirilmiş gibi duruyor.

Amon Düül II'nin ilk albümlerini de dinlediyseniz, albüm size çok yabancı gelmez ancak çok farklı sesler duyacağınız için bir çok parça ilginç gelebilir. 17 parçadan oluşan albümün 10'dan fazla parçası çok kısa denecek türden ve her biri birbirinden bir hayli duygu yoğunluğuna sahip.


Albümde en çok dikkatinizi çekecek olan 'The Marylin Monroe-memorial-Church' parçası. Parça Pink Floyd'un Ummagumma albümünün içinden fırlayıp bu albüme düşmüş gibi duruyor. Tabi albümün içine düşerken minimalist bir atmosfere bürünüyor. Eğer parçayı severseniz, aynı avantgard atmosferi ve minimalist yaklaşımı Tangerine Dream'in 'Zeit' ve Popol Vuh'un 'Hosianna Mantra' albümlerinde de bulabilirsiniz. Her üç grupta Pink Floyd'dan etkilenirken aynı dönem, Pink Floyd'da onlardan etkilenmişlerdir.

'Tanz Der Lemminge' albümü Amon Düül II grubunun en az bilinen ve dinlenen albümlerinden biri olmasına rağmen müzikalite açısından bir daha tekrarlanamayacak düzeyde kaliteli bir albüm. Bazı albümleri ve bazı grupların yaptıkları müzikleri bir zamana sığdıramadığım için zamanın ötesinde diye tanımlamışımdır. 'Tanz Der Lemminge' albümü de benim için onlardan bir tanesidir.

1. In The Glassgarden (1:39)
2. Pull Down Your Mask (4:38)
3. Prayer To The Silence (1:04)
4. Telephonecomplex (8:23)
5. Landing In A Ditch (1:12)
6. Dehypnotized Toothpaste (0:52)
7. A Short Stop At The Transylvanian Brain-Surgery (5:00)
8. Little Tornadoes (2:08)
9. Overheated Tiara (1:46)
10. The Flyweighted Five (1:26)
11. Riding On A Cloud (2:33)
12. Paralyzed Paradise (3:07)
13. H.G. Wells' Take Off (1:22)
14. The Marylin Monroe-Memorial-Church (18:03)
15. Chewinggum Telegram (2:42)
16. Stumbling Over Melted Moonlight (4:34)
17. Toxicological Whispering (7:47)

Chris Karrer / Gitar, Keman, Vokal (2,4)
John Weinzierl / Gitar, Piyano, Vokal (12)
Falk Rogner / Org, Elektronikler
Kalle Hausmann / Elektronikler
Lothar Meid / Bas Gitar, İkili Bas, Vokal (7, 11)
Peter Leopold / Davul, Perküsyon, Piyano
Renate Knaup-Krötenschwanz / Vokal (11)

Konuklar
Jimmy Jackson / Org, Kilise Orgu, Piyano
Al Gromer / Sitar
Rolf Zacher /Vokal (13)

17 Şubat 2019 Pazar

Van Der Graaf Genetator - Pawn Hearts 1971




Rock müziğin hemen hemen her döneminde bir çok klasik grubun benzeri gruplar ortaya çıkmıştır. En bilineni Pink Floyd. Pink Floyd tarzı müzik yapan gruplar hatta Pink Floyd cover grupları hemen hemen her ülkede vardır. Hatta pop olarak söyleyenler de.  Diğer bir çok grubunda cover grupları vardır ve aynı şekilde onları takip eden guplar da vardır.

Bir benzeri müziği yapılamayan, cover grubu bile olmayan sanırım tek örnek, Van Der Graaf Generator grubu. VDGG'nin böyle olması da tamamen Peter Hammill'in şarkı ve söz yazarlığına bağlı.

Peter Hammill, 1968-69 yıllarında kendi müziğini yapmaya karar verip albüm için stüdyo ile görüştüğünde tek başına çalamayacağı söylenir ve albüm için iki kişi bulunur. Ama Peter Hammill bu iki kişiyle kendi albümünü yapmaz ve Van Der Graaf Generator grubunu kurarlar. David Jackson ilk albümde yoktur. Gruba daha sonra dahil olur. İlk albümleri tamamen Peter Hammill'in kendi parçalarından oluşur. İkinci albümde kolektif çalışma ortaya çıkar. 2 yıl içinde 4 albüm ve bir çok 45'lik çıkartırlar.


1971 yılında 'Pawn Hearts' albümüyle grup dağılmaz, konserleri sürdürürler ancak 5. albüm 4 yıl sonra 1975'de çıkar. Bu süre içinde Peter Hammill kendi solo albümlerini çıkartır. Grup üyeleri de albümde yer alırlar.

'Pawn Hearts', VDGG'nin ilk döneminin sonu olarak söylenebilir. İkinci döneme kıyasla yapılan müzik daha enerjik ve dramatiktir. Bu durum bir şekilde Peter Hammill'in duygu dünyasıyla paralellik gösterir. Peter Hammill, içimizde yaşayan katile daha sonraları daha fazla odaklanır. Grupla birlikte değil, kendi albümlerinde daha çok görülür.

'Lemmings'; elektronik sesler, klasik müzik, avantgard yapı ile bir benzerinin yapılması imkansız VDGG parçalarından sadece biri. Akustik gitar ile bir hikaye anlatır gibi başlar. Sonrası tamamen bir kaos halini alır. Peter Hammill ise bu kaotik yapıyı vokaliyle daha da benzersiz kılar.

'Man-Erg' insanın içindeki enerji yahut insanın ruhu diye de anlaşılabilir. Müziğin yaratıcılığının önüne bu parça da Peter Hammill'in sözleri geçer. Bir önceki albümünde 'Killer' parçasında odaklandığı insanın öldürme, yok etme içgüdüsü burada insanın kendi icat ettiği melek-canavar sembolleriyle karşılaştırarak ahlaki bir yargıya varır. İnsanı insan yapan içgüdüleri değil, hayal ederek var ettiği değerlerdir. Peter Hammill bu iki zıt olguyu karşılaştırarak ben özgürüm diye bağırır. Müzik ise sözlere uyumluluk göstererek dramatik başlar, sonrasında ise bu zıtlaşan olgular kaotik bir yapıya döner.

'Man-Erg', hem sözleriyle hem de müziğiyle progresif rock'ın şaheserlerinden birisidir. Ek olarak, progresif rock'ın birebir tanımına uyan müzik yapan King Crimson'ı günümüze kadar yaşatan ve yaşatmaya devam eden Robert Fripp gitardadır.


'A Plague of Lighthouse Keepers'; bir çok kişinin görüşüne bu parçada ben de katılıyorum. Progresif rock'ın tanımını genişleten hatta farklı tanımlar yapılmasına neden olan parçalardan biri. Klasik müzik, elektronik sesler, avantgard atmosfer ve tahmin edilemeyecek kaotik yapı ile VDGG, progresif (her zaman progresif'i ilerici olarak tanımlamışımdır) müziğin tanrılarından biri haline gelir. 4 yıl sonra çıkarttıkları Godbluff albümü ise bu müzik anlayışının devamı niteliğindedir.

Van Der Graaf Generator grubu günümüzde pek bilinmez, özellikle progresif rock yaptığını iddia edenler tarafından. Hatta müziği dinleyip vasat olduğunu belirtenlere bile rastladım.

Gerçekten, öyle midir?

Sanırım bunun cevabı müziğe bakış açısında. Sadece blues yapısını kullanarak müzik yapan (Pink Floyd, Camel, Uriah Heep) grupları progresif rock'ın tanımına uygun gören kişilerin yorumundan ibaret.

1968-69 yıllarında kendi müziğini yapmak için yola çıkıp yanına iki de arkadaş alan Peter Hammill ise hala müziğe devam etmektedir.

1. Lemmings (11.39)
2. Man-Erg (10.21)
3. A Plague of Lighthouse Keepers (23.04)
- Eyewitness
- Pictures / Lighthouse
- Eyewitness
- S.H.M.
- Precense of the Night
- Kosmos Tours
- (Custard's) Last Stand
- The Clot Thickens
- Land's End
- We Go Now

Süre : 45.04

Peter Hammill / Vokal, Akustik Gitar, Piyano, Elektrik Piyano
Hugh Banton / Hammond, Org, Piyano, Mellotron, Bas Gitar, Synth, Geri Vokal
David Jackson / Tenor, Soprano & Alto Saksafon, Flüt
Guy Evans / Davul, Timpani, Perküsyon, Piyano

Konuk
Robert Fripp / Elektrik Gitar (2,3)

12 Ocak 2019 Cumartesi

Jukka Tolonen - Tolonen 1971




Jukka Tolonen, 1952 doğumlu; ilk kez 14 yaşında iken 1966'da müzik yapmaya başlar. İlk albümünü kurucu üyesi olduğu grubu Tasavallan Presidenti ile 1969 yılında çıkartır. Sonraki yıllarda kendi grubuyla çalışmaya devam eder. Yine aynı yıllarda  kurulmuş bir başka gruba konuk müzisyen olarak katılır. Wigwam adlı gruba konuk olarak o yıllarda Finlandiya'da fazla ilgi gören caz yorumcularıyla birlikte katılmıştır. Aynı müzisyenlerle hem kendi grubunda hem de kendi solo albümlerinde birlikte müzikde yapmıştır. Günümüzde ise bu caz yorumcuları caz müziğin efsaneleri arasında yer alacaktır. Eero Koivistoinen, Pekka Pöyry gibi.

Jukka Tolonen 1975-76 yıllarına kadar kendi albümüne ve grubuna yoğunlaştığı kadar bir çok grup ve müzisyene de eşlik eder. 1977'de (25 yaşında) kendi adına bir grup kurar ve müziklerine orada uluslarası caz müzisyenlerinin katılımıyla devam eder. 1990 yılında Jukka Tolonen Trio adında başka bir grup kurarak 3 albümlük çalışma yapar. Yine aynı yıllarda solo albümlerine ve kurucu üyesi olduğu grubuyla çalışmalara devam eder. Son solo albümü 2011'de yayınlar. Hala müzisyen olarak üretmeye devam etmektedir.

1971'deki ilk albümünün bir adı yoktur. O dönem bir çok müzisyenin yada grubun yaptığı gibi albüme ad koymayı düşünmez. Grup yada müzisyenin tanınması dönem için daha ön plandadır. O yüzden günümüzde albümün adı Tolonen olarak bilinir.

'Tolonen' kısa bir albümdür. 32 dakikalık albümde 5 parça var. İlk iki parça ağırlıklı olarak ve doğaçlamaya dayalı caz-füzyon üzerine kurulu. 3 ve 4. parçalarda folklorik özellikler ile göze çarpıyor. Son parça ise dönemin ağır saykodelik-blues türüne güzel bir örnek.

Açılış parçası 'Elements'. Dönemin caz-füzyon gruplarına bakarsanız bu açılış parçasına benzer parçalar yamaya başlamaları 1972-73 yıllarına rastlar. Bunun öncesi yok mudur, elbette var ancak Almanya ve çevresinde vardır sadece. 'Elements' bu yönden bir çok müzikal anlayışında ilklerindendir. Parçanın sonlarında seslerin çoğalması ile ortaya çıkan senfonik yapı ise 2-3 yıl sonra Kanada'lı grup, Harmonium'un atmosferinin öncüsü gibidir. 

'Ramblin', albümün klasikleşmiş parçası değil, tüm zamanlar Jukka Tolonen'inin klasiklerinin arasındadır. Hızıyla, enejisiyle, ritmiyle Jukka Tolonen'e katkıda bulunan bütün müzisyenlerle birlikte tekrar tekrar dinlemekten bıkılmayacak bir caz eseri. Eklektik progresif türünde (örneğin VDGG, King Crimson) müzikseverlerin de bıkmayacağından adım kadar eminim.

Jukka 'Mountains' parçasında Pekka Pöyry ile mükemmel bir uyum yakalamış. Parçanın bazı yerlerinde ses öyle özellikler gösteriyor ki, Steve Howe'un (YES) bu albümden bir kaç yıl sonra benzer sesler çıkarması Jukka'nın yaratıcılığında sınırsızlığını gösteriyor.

'Wanderland', bir önceki parça gibi folk müziği ile caz'ın güzel bir uyumu. Fakat farkı şu ki, 'Wanderland' 'Mountains' parçası gibi senfonik bir yapıya sahip değil, folk müziği üzerinden ilerliyor. Özellikle akustik gitar ve piyanonun tonu bir çok yerde iran müziğini anımsatıyor.

'Last Night' parçası ise albüme canlı kayıttan alınarak konmuş. Diğer parçalarda ki gibi caz temelli değil, blues temellidir. Bu da Jukka Tolonen'in o dönem bir çok progresif rock müzisyeninde olduğu gibi arayış içinde olduğunu gösterir. Ve ortaya çıkardığı ise günümüz müzisyenlerinin kopyala-yapıştır örneğindeki gibi değildir.

Jukka Tolonen, klasik anlamda progresif rock efsaneleri arasında pek bilinmese de caz dünyasında adı söylendiğinde akla gelen isimlerden. Finlandiya'daki caz dünyası için ise gerçek bir müzik üstadı. Cazı progresif rock içinde sevenler için ise bilinmesi ve baştacı edilmesi gereken çok önemli bir isim.

Başlangıç için kendi grubunun albümlerine de bakılabilinir, bu ilk albümünü de.


1. Elements - Earth/Fire/Water, Air (8.06)
2. Ramblin (9.02)
3. Mountains (6.35)
4. Wanderland (5.02)
5. Last Night (Live at Tavastia-Club) (3.26)

Süre : 32.11

Jukka Tolonen / Elektrik & Akustik Gitar, Piyano, Yapımcı&Besteci

Konuklar
Jukka Gustavson / Org (5)
Pekka Pöyry / Soprano Saksafon (1,3), Alto Saksafon (2)
Pekka Pohjola / Bas Gitar (1,4,5)
Heikki Virtanen / Bas Gitar (2)
Reino Laine / Davul (1,2), Cowbell (2)
Ronnie Österberg / Davul (4,5)

9 Aralık 2018 Pazar

Salamander - The Ten Commandments 1971


On Emir, Musa'ya tanrı tarafından bir dağda verildiği söylenen yasaklar dizisi. Musevilerin önemli tarihi olaylarından biri olarak kabul edilen on emir, tevrat'ın son bölümlerinde yer alır.

Ancak günümüzde bazı mısır tarihçileri On Emir'in Akhenaton'un emirlerinden alıntı olduğunu ileri sürüyor. Bazı tarihçiler ise Musa'nın, eski mısırdaki gerçek ismiyle Osarsif'in Akhenaton'un takipçisi olduğunu söylüyor. Kimisi de Akhenaton ile Musa'nın yada Osarsif'in aynı kişi olduğunu iddia ediyor.

Her ne olursa yada kim olursa olsun, 3500 yıldır ortadoğu'da tek tanrılı düşüncenin gelişiminde önemli bir yer tuttuğu şüphe götürmez. Etkisi günümüzde de devam ediyor olup üzerine kitaplar yazılıyor, filmler çekiliyor.

Müzikali yapıldı mı bilmiyorum ama bir rock grubu tarafından albüm konusu edildi. Salamander adında tek albümüyle 70'lerde yer alan bir grup, on emir'i konsept olarak konu etti.

Orkestral müzik eşliğinde On Emir'i yorumlayan grup, genel olarak 60'ların sonlarında ağır saykodelik izlerini taşıyor. Albümün bazı yerleri Moody Blues tadında olsa da, orkestrayı duymazdan gelirsek, Black Sabbath tadında bir müzik tarzı ortaya çıkıyor. 

Albümü daha önceden de dinlemiştim dikkat etmemiştim bu kadar ama bugün tekrar dinlemeye kalktığımda niyeyse eskiye göre daha çok dinlettirdi.

On Emir'deki on emir albümde on parça olarak yer alıyor. Öldürmeyeceksin emri karşılığına 'Kill' adında bir parça yapılıp konulmuş. Yalan söylemeyeceksin'e de 'False Wintwess' diye bir parça konulmuş. Tanrı'nın gününde iş yapmayacaksın, dinleneceksin'e 'God's Day' konulmuş. On Emir'i bu şekilde bir rock albümünün içinde bulmak, özellikle orkestral atmosferiyle bulmak, şaşırtıcı gelebilir ama progresif rock gruplarının konsept olarak işlemediği konular çok azdır.

Salamander orkestral atmosferiyle müzikal havası veriyor olsa da, dinlerken orkestrayı duymamazlıktan gelin. 4 kişilik grubun çıkardığı seslere odaklanın. Albüm gerçekten de çok yaratıcılık ürünü bir albüm.


1. Prelude Incorporing He's My God (7.15)
2. Images (3.24)
3. People (2.50)
4. God's Day (2.27)
5. Honour thy Father and thy Mother(1.38)
6. Kill (3.31)
7. Thou Shalt not Commit Adultery (3.07)
8. Steal (4.20)
9. False Witnwess (3.54)
10. Possession (3.15)

Süre : 35.41

Alister Benson / Org, Vokal
Dave Chriss / Bas Gitar
John Cook / Davul
Dave Titley / Vokal, Elektrik Gitar

16 Mart 2018 Cuma

Beggars Opera - Waters of Change 1971




'Waters Of Change', Britanya'da progresif rock'ın klasik haline gelmiş bir çok rock grubunun, bir nevi gölgesinde kalmış, Beggars Opera'nın 1971 yılındaki ikinci albümü.

İskoçların efsanesi(evet efsanesi olması gerekiyor), Beggars Opera(Dilencinin operası)'nın bu albümü, ilk albümüne göre daha çok senfonik bir atmosfere sahip; ilk albümdeki saykodelik hava burada kendisini uzay rock (space) denen atmosfere bırakıyor. Bunu Beggars Opera deyince ilk akla gelen parçası olan 'Time Machine' den anlayabilirsiniz.

Albümün yada grubun 70'lerin atmosferinde, Britanya gibi progresif rock'ın en çok üretim verdiği yerde, gölgede kalmış olmasının sebebi, popülerliği falan değil. Ki klasik haline gelen grupların çoğu 75-76 sonrası zaten popülerliklerini yitirmişlerdi. Burada gölgede kalmış dememin sebebi, progresif rock diye müzik dinlemeye, progresif rock'ın köklerini bulup dinleyelim diyenlerin klasik haline gelmiş grupları dinledikten sonra bir çok grubu göz ardı etmesidir. Beggars Opera da sadece bunlardan bir tanesidir.

Bunu söylememin en önemli nedeni, 'Time  Machine' parçasının atmosferi. 'Time Machine', aynı yıl sonra müzik yaşamına başlayıp, 3-4 yıl sonra progresif rock'ın klasik albümlerine imza atan Eloy'un o bilindik senfonik atmosferlerine sahip benzer bir parça.

İlginçtir ki, Beggars Opera'nın 'Time Machine' parçasında esinlenmesi gibi Eloy grubu da ad koyarken H.G. Wells'in 'Time Machine' hikayesini temel alıyor. Yani biri hikayenin adını kullanırken diğeri de hikayenin içinde geçen Eloi denen bir ırktan alıyor.

Açılış parçası 'Time Machine'; öncü bir parça, Eloy'un 3-4 yıl sonra yapacağı saykodelik, uzay, senfonik müziğinin öncülerinden. Saykodelik elektrik gitar, güçlü vokal ve tabii Alan Park'ın klavyeleriyle saykodelik atmosfer mükemmel bir ses uyumu (senfoni) ortaya çıkarıyor.

'Lament', kısa ve öz saykodelik org pasajı. Ayrı olarak değil de, bir sonraki parçanın başına eklenmiş olsaydı, daha özgün dururdu gibi.

'I've No Idea', çook ilginç bir başka parça. 3.4 ay önce dinlediğim son çıkan albümlerden birini anımsattı. 60'ların sonlarında bolca örneği bulunan beat-saykodelik tarz'da başlayan parça daha sonra Alan Park'ın org sololarıyla devam ediyor. Sonlarına doğru ise o bahsettiğim grubun, Wobbler'in müziği gelmeye başlıyor.

Alan Park'ın etkilediği gruplardan birisi de Wobbler imiş meğer.

'Nimbus', akustik, saykodelik ve karamsar bir parça. Böyle senfonik bir albüme bu parça biraz sıradışı kaçmış.

'Festival', bir yıl sonra İtalya'da, 1972 yılında çıkan PFM'nin 'E Festa' parçası gibi başlıyor. Daha sonra beat-saykodelik ve pop  tarzında devam ettikten sonra tekrar 'E Festa' benzeri folk-senfonik bir havada devam ederek bitiyor. Kötü değil ama mükemmel de değil.

'Silver Peacock' un giriş (intro) bölümü karnaval, panayır havasında. İkinci bölümü ise 'Time Machine' parçasından sonra en iyi atmosfere sahip parça. Tabii bir de burada Vokal'in ses kalitesinin de ne kadar etkili olduğunu hesaba katmak gerek. En önemlisi ise 'I've No Idea' parçasında ki olduğu gibi Wobbler'e esin kaynağı olmuş olması.

İlk 2007-8 de dinlemiş olmama rağmen daha sonra dinlediğim Wobbler'in müziğinde anımsayamamıştım ama şimdi yazıyı yazarken müzik kafamın içinde daha da netleşti.

Tekrarlayabilirim, Wobbler'in esin kaynaklarından biri kesinlikle Beggars Opera.

'Impromptu', kulağa hoş gelen, akustik seslerle folk parçası. Yine Wobbler'in 2009 yılında çıkardığı albümde kullandığı açılış ve kapanış parçalarına benziyor.

Son olarak 'The Fox'. Her ne kadar farklılık gösterse de kapanış parçası bana Genesis'in aynı yıllarda yaptığı 'Nursery Crime' albümünden bir parçayı anımsatıyor. Adını anımsayamadım o parçada ki gibi klavye ve org öncülüğünde karmaşık, ağır, tekrarlanması yada kopya ederek aşırılması zor bir parça gibi geliyor. Burada da tabi Alan Park'ın Genesis'den Tony Banks gibi müziğe öncülük ediyor oluşu söylenmesi gereken bir durum.

Beggars Opera, gölgede kalmış progresif rock gruplarından biri. Gölgede kalmasının nedeni de yaptıkları müziğin ikinci sınıf yada döneminde popüler olmayışı değil, günümüz prog dinleyicilerinin şartlanmış halidir. 'Waters of Change' ise, Eloy, Camel ve Wobbler, tabii anımsayamadığım bir çok rock grubuna esin kaynağı olmuş, başyapıt sayılabilecek gerçek bir progresif rock albümü.


1. Time Machine (8.00)
2. Lament (1.51)
3. I've No Idea (7.42)
4. Nimbus (3.43)
5. Festival (6.00)
6. Silver Peacock (intro) (0.22)
7. Silver Peacock (6.33)
8. Impromptu (1.14)
9. The Fox (6.52)

Süre : 42.03

Rick Gardiner / Elektrik Gitar, Akustik Gitar, Geri Vokal
Martin Griffiths / Vokal, İnek Çanı
Alan Park / Org, Piyano
Gordon Sellar / Bas ve Akustik Gitar, Geri Vokal
Virginia Scott / Mellotron, Vokal
Raymond Wilson / Perküsyon

4 Mart 2018 Pazar

Yes - The Yes Album 1971




Bir YES hayranı olarak 'The Yes Album' en az dinlediğim albümlerin başında geliyor. Ancak bunun  sebebi kötü bir albüm olması değil. Albümdeki bütün parçaların YES'in klasiklerinden olması. Albümü dinlemeden de internet üzerinde sadece YES'in konser kayıtlarını dinlerken önünüze çıkan her beş parçadan en az birinin bu albümden olarak karşınıza çıkması gayet normal. Dolayısıyla 'The Yes Album' YES'in albüm olarak en az bilinen ama parçalar bakımından en bilinen albümü.

YES'in klasik dönemine ait olsa da, klasik YES albümlerinin arasında pek sayılmaz.Klasik YES albümleri denince 'Fragile' ve 'Close to Edge' sayılıyor; doğal olarak herkes de olduğu gibi benim de aklıma o albümler geliyor.  Bu, 'Drama' albümünün 80'lerin YES müziğinden sayılmamasına benziyor. Nasıl ki 'Drama' albümünün 80'ler YES müziğinde ayrı bir yeri varsa, 'The Yes Album'ünde YES'in klasik döneminde ayrı bir yeri var.

Bu durum aslında gruba yeni katılan müzisyenlerin etkisiyle oluşuyor. 'Drama' albümünün atmosferinde Trevor Horn ve Geoffrey Downes'in büyük etkisi vardı. Bu albümde de gruba yeni katılan Steve Howe'un büyük etkisi var. Aslında Steve Howe bir önceki albümde de vardı ancak o albümde sadece stüdya'da bulundu. Parça yazımlarına ve çalınmasına herhangi bir katkısı olmadı.

Steve Howe'un gruba katılımından sonra; yerine katıldığı Peter Banks'in beat-saykodelik etkisini neredeyse yok edip, yerine akustik bir hava bırakacak. Bu durum daha sonra klasik YES'in müziğinin tarifinde en belirgin özelliklerinden biri olacaktır.

'The Yes Album', yaklaşık 2 hafta önce çıkış yıldönümü diye twitter'da önüme çıktı (Ve albüm çıkalı tam 47 yıl olmuş),

47 yıl sonra bile hala anımsanan, tekrar tekrar dinlenilen, rock müziğin klasiklerinden biri haline gelmiş, YES ve albümünü eleştirmek bana düşmez. Burada yapabileceğim en iyi şey, belki albümün öncesi ile sonrasındaki müzikal değişimi anlatmak olabilir.

Albüm, yıllar sonra YES konserlerinin vazgeçilmezlerinden biri haline gelecek olan, 'Yours Is No Disgrace' ile başlar. Steve Howe'un gitarı, onu takip eden bas ve davul, sonrasında melodik bir atmosfer veren hammond org ile başlarken orgazm olabileceğiniz ender parçalardan birisiyle tanışıyorsunuz. Yada anılarınız tekrar depreşir.

11-12 yıl önce, YES'i anlayarak ilk dinlemeye başladığımda tercihlerim canlı kayıtları, albümleri olmuştu. Bir çok parçasında olduğu gibi 'Yours is no disgrace' parçasını da ilk olarak canlı kayıtlarından dinledim. Daha sonra 'Union Tours' kayıtlarında ki yorumu YES'i sevmemde en önemli etkenlerden biri oldu.

Steve Howe'un,(aynı dönem Genesis'den Steve Hackett'da benzer şeyler yapıyor ) YES'de akustik atmosfer yaratmasının ilk örneği, 'Clap'. Bu tarz Steve Howe çalışmaları genelde stüdyo kaydı olarak bulunur ancak burada, ilk YES albümündee canlı kaydı konulmuş.

Belki de Steve Howe'un YES öncesi rock'n roll doğaçlamalarının canlı olarak daha farklı ses getirdiğinin düşünülmesinden dolayı olabilir.

2 yıl önce progresif rock, progresif metal farkları diye net üzerinden aratıp, bulduklarımı okuyup anlamaya çalışırken, birisinin yazdığı bir şey dikkati mi çekti. Orada ana hatları itibariyle yazıyı yazan kişi, prog metal denen türde parçalarda gidişatı anlayabildiğini ve buna aşamalı yada bluesvari müzik dediğini, ortaya konan müziğin ise 70'lerde Pink Floyd gibi şablon ortaya çıkaran gruplardan esinlenerek müzik yapıldığını söylüyordu. Progresif rock'da ise müziğin gidişatının  kestirilemediğini, örnek olarak da Genesis'den 'Musical Box'ı örnek gösteriyordu. Kısaca progresif sözünün altında kaotik müziğin, avantgardlığın (öncülüğün, italyanca'da avanti ileride demek) olduğunu söylemeye çalışıyordu.

'Starship Trooper' parçası ise o arkadaşın anlatmaya çalıştığı progresif rock'a uygun bir örnek. Aynı 'Musical Box' gibi, kaotik, avantgard (öncü yada ileride) bir parça. Ama 'Musical Box' kadar kolay dinlenebilen bir parça değil. Hazmetmesi bir hayli zor bir parça. Kısaca progresif rock'ın dinlemesi, anlaması ve zevk alması zor olan parçalarından birisi.
'I'Ve Seen All Good People'; yıllar sonra, hem grup hem de grubun solisti Jon Anderson tarafından onlarca, yüzlerce kez konserlerde söylenecek olan parça. Parçanın ilk bölümü 'Your Move', 'And You And Me' parçasındaki akustik folk ezgilerini akla getiriyor. Ve tabii ki Roger Dean'in Avatar filmine esin kaynağı olmuş, fütüristik fantastik resimlerini.

'A Venture'; ne önceki albümlerinde ne de sonraki albümlerinde olan yada benzeyen, sadece bu albümde olan 3 dakikalık bir kısa bir resital. Tony Kaye'in klasik piyano tınıları dinlenmeyi ve 46 yıl sonra anımsanmayı hak ediyor. Günümüzde Tony Kaye, Circa grubuyla hala müziğe devam ediyor.

'Perpetual Change', YES'in gerçek anlamda progresif rock albümü olan 'The Yes Album' ünün son parçası. 'Perpetual Change' parçası da 'Starship Trooper' parçası gibi dinlemesi, hazmetmesi zor parçalarından biri. Ama aynı zamanda 70'lerin en kötü Yes albümlerinden olan 'Tormato' albümününde öncüsü. YES'in 70'lerde yaptığı ve albümlere koymadığı onlarca parçanında kaynağı.

The Yes Album', YES'in klasik olarak anılmayan ama klasik YES albümlerinin başlangıcı olan albüm. Progresif rock ve YES klasikleri heyecanı için başlangıç albümü.

1. Yours Is No Disgrace (9.36)
2. Clap (Live) (3.07)
3. Starship Trooper: Life Seeker / Disillusion / Wurm (9.23)
4. I'Ve Seen All Good People: Your Move / All Good People (6.47)
5. A Venture (3.13)
6. Perpetual Change (8.50)

Süre : 41.56

Jon Anderson / Vokal, Perküsyon
Steve Howe / Akustik & Elektrik Gitar, Portekiz 12 Telli Gitar (4), Yardımcı Vokal
Tony Kaye / Hammond Org, Piyano, Moog Synthesizer (ses düzenleyicisi)
Chris Squire / Bas Gitar, Yardımcı Vokal
Bill Bruford / Davul, Perküsyon

Konuklar
Colin Goldring / Flüt (4.7)
Eddie Offord / Yapımcı

30 Kasım 2017 Perşembe

Nektar - Journey To The Centre Of The Eye 1971


                           

Progresif rock'ı tanımlarken yada anlatırken en çok örnek verilen öğelerden biri albümlerin konsept (bütünlüklü) bir yapısıdır. Ve bu doğrudur da. Ancak bütün albümler için geçerli değildir. Konsept yapıda bir çok progresif rock albümleri varken, bir çoğunda da parçalar birbirinden ayrıdır. Bir albümün konsept olması onun progresif rock olduğunu göstermez. Konsept olmayan bir albümünde progresif rock olmadığını da göstermediği gibi.

En bilinen, daha doğrusu şuan benim aklıma gelen, konsept albümleriyle progresif rock'da yer edinen gruplar; Pink Floyd, Eloy, Moody Blues, The Who, Banco, Le Orme, Area, Tangerine Dream. Hatta Tangerine Dream'in 70'lerin başlarında ardarda çıkardığı 3 konsept albüm, birbirlerini takip eder nitelikteydi.

Nektar grubu da yaptıkları konsept yapılı albümlerle kendilerine progresif rock'da yer edinen gruplar arasında. İlk albümlerinden başlayarak konsept albümler ile devam ettiler müziklerine.

1971 yılında çıkardıkları ilk albüm olan 'Journey To The Centre Of The Eye' bilim kurgu temalı bir albüm.

Olayın yada hikayenin kahramanı uzayda yolculuk ederken, dünyadışı varlıklar tarafından yakalanıp hapsediliyor. Bir süre sonra dünya dışı varlıklar hikayenin kahramanına psişik yoldan hayatını gösteriyorlar. Bir gözün içinden kendi evini, dünyaya bakıyor. Dünya'da nükleer savaş yaşanmakta olduğunu görüyor. Albümün özü de bu durumun dramatize edilmiş hali olarak karşımıza çıkıyor.

Nektar, bir İngiliz grubu. Ancak grup üyeleri Almanya'da yaşamakta olduğu için, yaptıkları müzikte dönemin Alman krautrock'ından çok büyük esinlenmeler var, ki bu durumda gayet normal.

Progresif rock severlerinin bazılarına göre ise bu 4 İngilizin yaptıkları müzik krautrock olarak da adlandırılıyor.

Albüme gelirsek, 1971 yılında çıkmış olmasına rağmen sesler 1960'ların ikinci yarısında bir devrim yapan ve günümüz rock müziğinin temellerini atan saykodelik rock müziğin devamı niteliğinde. Sesler 60'ların  müziklerini dinleyenlere o kadar tanıdık gelir ki, müziğin içinde Beatles, Moody Blues, Pink Floyd, Iron Butterly gibi grupların izlerini rahatlıkla hissedebilirler. Ancak Nektar o seslerin benzerlerini çıkartarak bunu senfonik bir halde albümün bütününe yaymışlardır.

Daha önce yazdığım bazı krautrock gruplarının albümlerinde belirtmiştim. Günümüz rock türlerinden en bilinen ve kalitelilerinden olan post-rock'ın temelleri 1970'lerin krautrock'ına, saykodelik rock'ına temellenir diy.e. Nektar'ın 'Journey To The Centre Of The Eye' albümünü tekrar tekrar dinlerken bir çok yerde post-rock sesleri duydum.

Artık bu albüm için şöyle diyebilirim; günümüz post-rock'ın temel aldığı gruplardan birisi de Nektar'ın 'Journey To The Centre Of The Eye' albümüdür.

60'ların saykodelik rock'ının senfonik ve melodik olarak nasıl progresif, ilerici bir hale getirelebilinir, bu albüm bunu çok güzel anlatmaktadır. 60'ların saykodelik müziğine bakmak isteyenlere özet geçeçek bir albüm. Aynı zamanda konsept albüm sevenlerin, konusu ve hikayesi bakımıyla da bakması gereken bir albüm.

Nektar'ın bu albümünden sonra bir de 'Remember The Future' albümüne bakın. Ya da zaten o albüm dolayısıyla Nektar'a merak sardıysanız, siz yine o albüme geri dönün. Çünkü benim için Nektar'ın en güzel albümü o. Hatta 70'larin saykodelik progresif rock albümlerinin arasında elmas gibi parıldıyor.


1. Prelude (1.27)
2. Astronauts Nightmare (6.22)
3. Countenance (3.3                                        0)
4. The Nine Lifeless Doughters Of The Sun (2.41)
5. Warp Oversight (4.28)
6. The Dream Nebula (2.14)
7. The Dream Nebula II (2.25)
8. It's All In The Mind (3.22)
9. Burn Out My Eyes (7.48)
10. Void Of Vision (2.01)
11. Pupil Of The Eye (2.46)
12. Look Inside Yourself (0.53)
13. Death Of The Mind (2.52)

Süre : 42.49

Roye Allbrighton / Elektrik Gitar, Vokal
Allan 'Taff' Freeman / Mellotron, Piyano, Org, Vokal
Derek 'Mo' Moore / Bas Gitar, Mellotron, Vokal
Ron Howden / Davul, Perküsyon

Konuk
Dieter Dierks / Piyano, Yapımcı

17 Ağustos 2017 Perşembe

Eela Craig - Eela Craig 1971




Eela Craig, 1970'de kurulmuş avurturya'lı bir rock grubu. Dönemin rock ve caz türlerinin harmanlanmasına örnekler veren mükemmel gruplardan birisi.

Eela Craig'i ilk kez 2006 yılında tanıyıp, dinlemiştim. Hala daha da dinliyorum. Avurturya denince aklıma ilk gelen grup. Zaten Avurturya'dan çıkma Eela Craig haricinde ciddi, kaliteli müzik yapan bir gruba rastlamadım. En azından aklımda yer edinmiş başka bir grup yok.

15 Haziran 2017 Perşembe

New Trolls - Concert Grosso N.1 1971




Yıl 1971; İngiltere'de başlayan (Moody Blues, Nice, Deep Purple) klasik müzik orkestrası ile rock gruplarının albüm yapmasına ilk destek İtalya'dan geldi. New Trolls'un bu ikinci albümü, 'Concert Grosso N.1', klasik müzik ile rock müziğin kaynaşmasına en güzel örneklerden biri oldu. Daha sonra gelenek haline gelip, bir çok rock ve metal grupları tarafından klasik müzik orkestralarıyla albümler ve konserler yapılmasına rağmen, 60'lı ve 70'li yıllarda ki kaliteye ulaşabilmiş değil.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Delirium - Dolce Aqua 1971



İtalyan progresif rock'ının altın yılından bir yıl öncesi, Delirium adlı bir grup ilk albümünü yayımlar. 1971 yılının sonlarında yayımladıkları albümle, ülke çapındaki konserlere katılırlar. 1972 yılına geçildiğinde ise 'Jesahel' parçasıyla bütün ülkede bilinir hale gelirler.

25 Nisan 2017 Salı

Genesis - Nursery Crime 1971




Genesis'i ilk Phil Collins sayesinde duydum. O zamanlar Pink Floyd dinlediğim kadar Phil Collins de dinliyordum. Genesis'i dinlemem ise bir türlü mümkün olmadı. Bahsettiğim yıllar 1990'ların sonu, 2000'lerin başıydı. Öyle olunca Genesis bende efsanevi bir kimliğe büründü.

26 Mart 2017 Pazar

Jethro Tull - Agualung 1971



Biz türk halk müziğinde önemli yer tutan kişilere bir isim takarız. Ozan. Ozan sözcüğü oz sözünden gelir. Son yıllarda iyice yayılmış olan ve insanlar tarafından öğrenilen eski türkçe harflerde de vardır bu oz. Türkçe'de bunlara harf değil, tamga deniyor. Oz sözü de 'oz' tamgasından (nazi işareti olarak aklınıza gelsin) gelir.

16 Mart 2017 Perşembe

Magma - 1001 Centigrades 1971



İlk albüm 'Kobai' sonrasında Magma grubu müzikal anlayışlarını biraz daha geliştirerek çıkıyor karşımıza. Albümün konusu ise 'Kobai'nin devamı niteliğinde.

17 Şubat 2017 Cuma

Mogollar - Danses et Rythmes de la Turquie d'hier á Aujourd'hui 1971



Moğollar, Türk rock tarihinin ezbere bilinen bir kaç grubundan birisi. 1960'ların sonunda başladıkları müzik hayatlarına hala devam ediyorlar. İlk albümü öncesi, 60'ların sonlarında çıkardıkları plaklarla ve konserlerle tanıtmışlardı kendilerini Türkiye'ye. İlk albümleriyle de Avrupa'ya tanıttılar. Albümün çıktığı yıl Fransa'da bir müzik ödülü almışlardı. Müzik ödüllerinden bir diğerini alan da Pink Floyd'du.

Günümüzde progresif rock'ı, yeni çıkan grupları, albümleri takip etmek için en iyi yol progarchives sitesiydi. Progarchives gibi arşiv yapmayan bir çok progresif rock sitesi de var. Onlar daha çok albüm tanıtımlarına ve eleştirilerine yer veriyorlar. Doğal olarak ilk dinlemeye başladığım zamanlar progarchives sitesine girer, gruplar hakkında bilgi edinirdim, gerçi hala oraya bakarım ama eskisi kadar değil.

O dönemler Türkiye'den gruplar varmı diye bakarken, Moğollar grubunu görmemiştim, çünkü yoktu. Meğerse site yöneticileri ellerine geldikçe bilinmeyen grupları, albümleri yavaş yavaş ekliyorlarmış. Bizim Türkler de Moğollar'ın ve 70'lerden bir çok rock grubunun siteye eklenmesi konusunda tartışıyorlarmış. Bunu ben 2009 yılında öğrendim. Başka bir sitede internet üzerinden arşivcilik yapan bir arkadaşım söylemişti. Birkaç yıl sonra ise Moğollar'ın, Barış Manço'nun, Erkin Koray'ın müziklerinin sitede gözükmeye başladığını gördüm.

Moğollar, ilk albümlerinde progresif rock mı yaptılar?

Birkaç yıl sonra çıkardıkları ikinci albümleri de gerçekten progresif rock mıdır ?

Bundan kuşkuluyum. Yaptıkları müziğin progresif yani ilerici müzik olduğu kesin ancak rock kısmı,  biraz sürüncemede kalıyor.

Moğollar hakkında daha önce yazılanları okurken, bir kişinin yazdığı bir şey dikkatimi çekti. Moğollar, doğu, türk ve anadolu müzik aletleriyle müzik yapıyorlardı ve batı kullanılan gitar, org gibi müzik aletleri, bunların yanında egzotik kalıyordu. Batı'da müzik yapan bazı grupların kıta-avrupası dışında müzik aletleri kullandıkları zaman egzotik aletler olarak tanımlanıyor. Yazıyı yazan kişi de bunun tam tersini Moğollar'ın yaptığını söylüyordu. Aklımda öyle yer etti. Hala da yer etmeye devam ediyor.

Moğollar'ın müziklerini dinlemeye devam ettikçe, bu yorum daha  gerçekçi gelmeye başladı. Moğollar, doğu'nun müzik aletleriyle müzik yapıyorlardı ve batı müzik aletleri, yapılan müziğin içinde egzotik kalıyordu. Batı müziğini hiç dinlememiş birine dinletmeye kalksanız, soracağı ilk şey, sanırım org ve piyano olurdu.

Tekrar sorayım. Moğollar, progresif rock mı yaptılar. Cevabını da tekrar aynı biçimde vereyim. Yaptıkları müzik, progresif'ti ama ne kadar rock müzikti, bu tartışılır.

Moğollar grubunun bu durumu bana ELP'nin 'Karn Evil 9' parçası ile Banco'nun '...Di Terra' albümünün ne kadar rock olduğunu aklıma getirir. ELP'nin 'Karn Evil 9' parçası koyu bir senfonik müziktir ve rock olgusu yok denecek kadar azdır.  '...Di Terra' albümü ise aynı biçimde. Koyu senfonik ve caz ürünü ama rock müzik oluşu, tartışılır. Örnek verdiğim 'Karn Evil 9' ile '...Di Terra' benim için en orijinal müziklerden bazıları. Moğollar'ın ilk albümü de en az onlar kadar orijinal.

ELP ve Banco senfonik temelli müzik yaparken, Moğollar tamamen saf halk müziğini kullandılar.

Sonrasında ise halk müziği temelinde müzikler Türk halkı tarafından çok daha benimsendi 70'lerde çıkan bir çok rock müziğine göre. 3 Hürel'in bir kaç parçası bilinirken, Moğollar'ın neredeyse tamamı ezbere bilinir hale geldi. 3 Hürel'in kötü müzik yaptığını söylemedim. Sadece halk tarafından ne kadar benimsendiğini belirtmek için örnek verdim.

Peki neydi bu kadar çok benimsenmesinin sebebi?

Çok basit. Yaptıkları müziğe verdikleri isimden kolaylıkla anlaşılır. Anadolu rock yada Anadolu pop. Tamamen türk'e, anadolu insanına ve doğu insanına özgü müzik aletlerinden yapılan müzikti yaptıkları.

Murat Ses.

O, Anadolu rock ve Anadolu pop müziğinin ilk örneği olan Moğollar'ın, bu ilk albümünde en çok emeği geçen kişi. Daha sonrasında efsane olacak, 'Ağrı Dağı Efsanesi' ve 'İklig' parçalarını besteleyen kişi aynı zamanda. Biz 'İklig' parçasını Türk TV'sinin en bilinen dizilerinden tanıyoruz.

Moğollar'ın bu ilk albümünü progresif olarak kesinlikle tanımlarım ama sürekli dediğim gibi rock tanımına koyamıyorum. Benim için '...Di Terra' albümü, 'Karn Evil 9' parçası gibi gibi ne kadar saf progresif senfonik müzik ise, Moğollar'ın bu albümü de o kadar saf progresif halk müziğidir.

Danses Et Rythmes De La Torquie D'hier Aujourd'hui

1. Toroslar (1.13)
2. Lorke (2.25)
3. Madımak (1.53)
4. Ilgaz (1.53)
5. Iklig (3.07)
6. Peri Bacaları (2.09) (Chimney Of Fairies)
7. Haliç'te Gün Batımı (4.08) (Sunset in Golden Horn)
8. Ağrı Dağı Efsanesi (3.43) (Legend of Mount Ararat)
9. Hamsi (2.38)
10. Vahşi Çiçek (3.34) (Wild Flower)
11. Ziganalar'dan Geçiş (2.02)
12. Elazığ'a Varış (2.22)
13. Kaleodoscopic Dreams (4.49) (Jam Session)

Süre: 33.00

Cahit Berkay / Akustik ve Elektrik Gitar, Saz, Yaylı Tambur, İklig
Murat Ses / Org, Piyano,
Taner Öngür / Bas Gitar
Engin Yörükoğlu / Davul, Perküsyon, Kaşık, Darbuka, Türk Davulu

18 Aralık 2016 Pazar

The Who - Whos Next 1971



Rock müziğin efsane gruplarını sıralamaya başladığınız zaman The Who grubunu hatırlamazsanız yada es geçerseniz, rock kültürünüzü bir daha gözden geçirin derim. The Who, unutulmaması gereken gruplardan. Hani konserlerde gitarları parçalayanlar vardır ya, işte o geleneği başlatan The Who'dur.

5 Kasım 2016 Cumartesi

Tangerine Dream - Alpha Centauri 1971



Her zaman söylemişimdir, günümüz popüler rock türlerinden Postrock'ın temeli Almanların 70'lerde yaptığı krautrock'tır, uzay rock'tır (space rock yada cosmic rock) diye. Can, Guru Guru, Agitation Free, Popol Vuh, Cluester, La Düsseldorf ve Tangerine Dream, postrock'ın temel aldığı müzikleri yapan gruplardır. Aklıma ilk gelen krautrock gruplarını yazdım, yoksa postrock'ın temel almış dediğim grupları bunlarla sınırlı değil. Postrock'ın temellerinin nereden oluştuğunu merak edenler için diyebileceğim tek şey, 70'lerin krautrock gruplarını dinlesinler.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Yes - Fragile 1971



Bu benim yüzüncü (sayıyla 100) yazım. Gerçeği sayıların herhangi bir anlamı olmasa da disipline etmek açısından önemli. Yüzüncü yazımı da hem progresif rock'ın hem de rock tarihinin en önemli albümlerden birisi olan 'Fragile' albümü üzerine yazayım dedim.

'Fragile' albümü benim yüzüncü yazım olacakken YES grubunun da dördüncü albümü oluyor.

Bana göre bu dördüncü albüm YES efsanesinin başladığı albüm. YES efsanesi dört albümden oluşur. Sırasıyla ilk 'Fragile' albümünü takip eden 'Close To The Edge', 'Tales from Topographic Oceans' ve Relayer'; Progresif rock YES efsanesinin dört albümü. 'Fragile' albümünü YES efsanesi albümlerinden biri haline getiren kesinlikle açılış parçası 'Roundabout'.

'Roundabout', progresif rock tarihinin en önemli parçalarından biri. Progresif rock dinliyorum  diyenlerin hem dinlemesi hem de ezberlemesi gerek bir parça. Parça akustik gitar (Steve Howe) ile başlar. İlk dinlemeye başladığınızda bir rock parçası değil de, klasik gitar konçertosu girişi gibidir. Devamında çalmaya başlayan bas gitar (Chris Squire), latin caz benzeri davul ritimleri (Bill Bruford), klasik müzik ve saykodelik org karışımı, son olarak da beat folk vokal tarzı (Jon Anderson) ile 'Roundabout' tüm zamanların progresif rock'ının en önemli şaheserlerinden biridir. Belli bir form'a, şablon'a uymaz 'Roundabout'. O yüzden progresif rock'ın en iyilerindendir.

Sanırım 'Roundabout' parçasını şuan tekrar dinlerken, on iki bin sekiz yüz yetmiş üçüncü dinleyişim oldu.

'Cans And Brahms' albümde ki solo parçalardan birisi. Sadece Rick Wakeman'ın piyano'su ve org'unun tuşlarını duyabilirsiniz. Albüm klasik gitar konçertosu ile başlayıp rock tınılarına geçtikten sonra ikinci parça da tamamen bir klasik müzik eseri karşınıza çıkar. Klasik müzikle rock müziğin en güzel nasıl buluşacağını gösteren ard arda çalan iki parça.

'We have Heaven'; hem klasik müziğin hem de progresif rock'ın vazgeçilmez elementlerinden olan folk müzik öğeleri üzerinden yazılan bir parça. 'We Have Heaven', Jon Anderson'un sonraki yıllarda folklorik parçalar üzerinden müzik yaparken ne kadar başarılı olacağının kanıtı. Kısa parçayı dinlerken Amerikan yerlilerin bin yıl önce ki zamanlarına götürüyor dinleyeni.

'South Side Of The Sky', bir önceki parçanın devamı gibi. Özellikle folklorik öğeli vokalin  varoluşu, üzerine saykodelik sesler ve parçanın avant-garde havası dinleyeni zorlayabiliyor. Üçü birarada şeklinde olan parçaya sonradan klasik müzik etkisi girmeye başlıyor. Klavye klasik müzik çalmaya çalışırken, bas gitar avant-garde havasında; davullar cazcılık yaparken, vokal ise bir önceki parçada ki gibi folklorik vokali devam ettiriyor. Parçanın son kısmı çok özeldir benim için. Steve Howe'un elektrik gitar solosunu duyarım çünkü. Sonraki YES albümlerinde de vazgeçilmezlerimden olacak Steve Howe gitar sololarının ilk örneklerinden...


'Five Percent For Nothing', herkes solo olarak parçalarını albüme koyunca, davulcu Bill Bruford'da eksik kalmıyor. Çok kısa davul solosu bile değil... (Bill Bruford çalıyorsa dinlenir!)

'Long Distance Runaround' kısacık bir parça olsa da yıllar sonra bile YES konserlerinde kendisine yer bulan bir YES şaheseri. Beat döneminden kalma ezgilerin üzerine Rick Wakeman org'u ve Steve  Howe melodilerle bezenmiş. YES efsanesi ve efsane öncesi YES müziğinin harmanlanmış hali.


'The Fish', Chris Squire bas gitarı parçayı başından alıp sonuna kadar götürüyor. 'The Fish' parçası da Chris Squire'dan albüme eklenmiş solo bir parça. 1971-72 yılına göre bas gitarın yaratıcı güzelliği. Jon Anderson'un beat folk tarzı vokali de güzel duruyor.

'Mood For A Day' Steve Howe akustik gitar konçertosu. Albümde ki bir çok parça gibi 10 yıllar sonrasında bile konserlerinde çalınırken büyük alkış alan parçalarından birisi. Steve Howe bu tarz akustik solo gitarının sonra ki YES albümlerinde de, kendi albümlerinde de bolca kullanacaktır. Steve Howe hala benim favori bir kaç gitaristimden birisi. 'Mood For A Day' parçası da Steve Howe gitar çalışmalarına bir örnek.


'Heart Of The Sunrise' bir önceki 'Yes Albüm'ü ve 'Time And World' albümlerinin müzikal yapısının devamı şeklinde. Bu parça da Rick Wakeman değil de Tony Kaye çalıyor olsaydı çok da farkedilmeyecekti. Ancak Steve Howe gitarı kendisini kesinlikle farkettiriyor.

YES müziği efsanesine başlamanın en uygun yollarından birisi 'Fragile' albümünü dinlemekle olur. Siz de 'Fragile' albümünü sindire sindire dinleyin. Dinlerken de kesinlikle başka bir iş ile meşgul olmayın. Aksi taktirde albümden den YES müziğinden de hiç bir şey anlamazsınız.

1. Roundabout (8.29)
2. Cans And Brahms (1.35)
3. We have Heaven (1.30)
4. South Side Of The Sky (8.04)
5. Five Percent For Nothing (0.35)
6. Long Distance Runaround (3.33)
7. The Fish (Schindleria Praematurus) (2.35)
8. Mood For A Day (3.57)
9. Heart Of The Sunrise (10.34)

Süre : 40.52

Jon Anderson / Vokal, Geri Vokal
Steve Howe / Elektrik Gitar, Akustik Gitar (Flamenko 8. Parça), Geri Vokal
Rick Wakeman / Hammond Org, Melletron Org, Grand Piyano, RMI Elektra Piyano, Moog Synth (ses düzenleyicisi)
Chris Squire / Bas Gitar, Geri Vokal, Gitar (1. Parça)
Bill Bruford / Davul, Perküsyon

Konuklar
Eddy Offord / Prodüktör

24 Temmuz 2016 Pazar

Pink Floyd - Meddle 1971



Progresif rock nedir, ne değildir'e cevabım bile olmazken hatta progresif rock diye bir türün varlığından bir haberken dinlediğim bir kaç albümden birisiydi, Pink Floyd'un 'Meddle' albümü. 'Wish you were here' ve 'Ummagumma ile 18 yaşındayken tanıştım. Aynı dönemde dinlediğim 3. albüm 'Meddle' albümü oldu. 'Wish you were here' albümünü dinlemem kolayken, 'Ummagumma' albümünde zorlanmıştım açıkçası. 'Meddle' albümü ise ortalamayı tutturdu diyebilirim. Sonrasında 'Echoes' parçasını dinlerken kaç kez şarap şişesinin dibini gördüm, hatırlamıyorum. 

Elimde 90'lı yıllardan kalma Pink Floyd kitabından sözlerinin türkçe karşılıklarını daha 18-19 yaşlarındayken ezberlemiştim. O kitap hala benimle. İtalya'ya gelirken bile yanımda getirdim.  

Pink Floyd her zaman kendine özgü müzikleriyle tanındı. Progresif Rock'ın en dışında olmasına rağmen progresif rock'ın en çok bilinen gruplarından birisi oldu. Hala daha bu özelliğini yitirmiş değil. Pink Floyd pink floyd müziği yapar. 

Pink Floyd müziğe başlarken öyle tepeden gelme bir grup olmadı. Müziğin en dibinden geldi ve en üst'e çıkan bir grup. 67-70 yılları arasında yaptıkları müzik saykodelik rock'a örnek teşkil ederken, 'Meddle' albümüyle bu anlayışı değiştirdi. Aslında 'Meddle' albümü öncesi ve sonrasında iki albümü daha var, pek bilinmeyen. O albümler film müzikleriydi. 'Meddle' albümü ise Pink Floyd efsanesinin doğuşunu simgeleyen ilk albüm oldu. 

'One Of These Days' parçası özellikle bas gitar hattıyla sonra ki albümlerinden 'Money' ve 'Welcome to Machine' parçalarına göz kırpıyor. Sadece göz kırpıyor. Her iki parçayı da sevdiğim gibi bu parçayı da ayrı olarak seviyorum. Işıkların yanıp yanıp söndüğünü bir ortamda dinlenildiği zaman da dinleyene farklı birşeyler katabilir. 'Doctor Who' hayranı olduğum için parçayı şimdi yeniden dinlerken o bilim kurgu serisini hatırlamamakta aptallık olur. 

'One Of These Days' Pink Floyd efsanesinin doğuşunu simgeleyen albümden ilk parçadır. 

'A Pillow Of Winds' tatlı sözleri ve yumuşak müziğiyle albümde duraksama yaratır. İlk parçada ki agresiflik yerini naifliğe bırakır. Pink Floyd'un saykodelik dönemine başka bir son rütuş. Bluesvari  klasik gitar ve sürekli yankılanan David Gilmour'un elektro gitarı ile saykodelik rock'ın son nefesi.

'Fearless' 70'li yılların efsane olmuş İngiliz futbol takımlarından Liverpool'un marşı oldu, bu parça. Parçanın sonunda zaten tribünden gelen sesleri duyabilirsiniz. 70'li yıllarda Trabzonspor'un o efsane  Liverpool takımını yenince kutladığı zaferi de hatırlamak gerek. İngilizler o maçta 'Fearless' parçasını marş olarak bağırdılar mı tribünlerden bilmiyorum ama  hem 70'lerin efsane Liverpool'unu hem de Trabzonspor'umuzu hatırlayıp anmakta fayda var. (Söylemezsem olmaz, Gençlerbirliği taraftarıyım)

'San Tropez' içe dokunur bir aşk hikayesi. Rick Wright'ın caz piyanosu parçayı baştan sona götürüyor. Kısa bir parça olmasında rağmen sözlerini hem İngilizce hem Türkçe olarak zamanında ezberlemiştim. Belki bir prog örneği değil ama kesinlikle bir Pink Floyd müziği örneği. Saykodelik dönemin caz ile son buluşu. 

'Seamus' elimde kitap, sözlerini okuyup okuyup kendime göre anlam çıkartıyordum yıllar önce, bu parçayı dinlerken. Şimdi ise tekrar tekrar dinleyince çıkardığım anlamların ne kadar yerli yerinde olduğunu da anlıyorum. 'Seamus' hala Pink Floyd'un saykodelik döneminden en sevdiğim parça. Aslında parça eski bir blues (ağıt) parçasının sözleri ve müziğiyle Pink Floyd tarafından çalınmış hali. Buna rağmen; evet, 'Seamus' hala benim en sevdiğim Pink Floyd parçalarının başında geliyor. 

Mutfaktaydım
Seamus, yani köpeğim ise dışarıdaydı
İşte ben mutfaktaydım
Seamus, benim yaşlı tazım dışarıdaydı
Bilirsin işte güneş usulca batıyordu
Ve benim yaşlı tazım yere oturup ağladı. 

'Echoes' sadece 'Meddle' albümünün değil, tüm zamanların Pink Floyd parçalarının en iyilerinden birisi. Üniversitedeyken, hatırlarım, ışıkları kapatır, elimde şarap şişesiyle içip içip 'Echoes' dinlerdim. 

'Echoes', yankılar; sokakta yada herhangi bir yerde görebileceğiniz herhanigi bir insanla aranızda ki yadsınamaz benzerliği anlatır. David Gilmour yıllar sonra bu benzerlik üzerinden bir Pink Floyd adı altında albüm (Division Bell) yapar. Aslında hepimiz temelde aynıyız. 'Echoes' parçası bize, insanoğluna; çokta farklı değiliz, heryer de her zamanda aynıyız mesajını verir. 

Geçmiş yıllardan hatırlıyorum; 'Echoes' parçasının 13. dakikasından sonraki kısmını. Hayaletimsi siren ve karga sesleri ve bas gitarıyla Roger Waters'ı. Albümde en çok bu parça da şarabı içmiştim. Hala da içerim. Hele ki o helikopter sesine benzer bas gitarıyla Roger Waters ortaya çıktığında ve David Gilmour'un yankılanan harika elektro gitarıyla şişenin sonunu görmem bir olmuştur hep. 

'Echoes' parçasıyla 'Meddle' albümü Pink Floyd için saykodelik rock'ın sonu, Pink Floyd efsanesinin başlangıcıdır. 

Pink Floyd'u progresif rock temelinde benimle tartışmaya çalışan birisine her zaman gülmüşümdür. Pink Floyd'un progresif rock diye kategorilendirilmesine de hep karşı çıkmışımdır. Hep söyledim, söylerim de, ve söyleyeceğim de; Pink Floyd, Pink Floyd müziği yapar diye. 

Pink Floyd benim için her zaman en temel gruplardan biri olarak kalacaktır. 70 yaşıma geldiğimde bile. 

1. One Of These Days (5:56) 
2. A Pillow Of Winds (5:13) 
3. Fearless (6:08) 
4. San Tropez (3:43) 
5. Seamus (2:15) 
6. Echoes (23:27)

Süre: 46:42

- David Gilmour / Gitar, Bas Gitar (1), Mızıka (5), Gitar (2,3,5,6) & harmony (3) vocals
- Richard Wright / Hammond Org, Farfisa, Piyano, Vokal (6)
- Roger Waters / Bas Gitar, Akustik Gitar (4), Vokal (4)
- Nick Mason / Davul, Perküsyon, Sesler (1)

Kapak Tasarımı : Bob Dowling (Fotoğraf), Pink Floyd (Düzenleme) 

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Birth Control - Operation 1971

Ağır Progresif Rock

Paralel evren konusu hala bilim kurgu roman ve filmlerinin vazgeçilmezlerinden birisidir. Paralel evren ile en çok yapılan esprilerden birisi de Hitler’in yada Elvis Presley’in paralel evren de yaşıyor olduğu. Peki gerçekten öyle midir.

Karl Popper, incelenen bir varsayım’ın bilimsel olarak kanıtlanabilmesi için yanlışlanabilir olmasını savunur. Yanlışlayabilmek için varsayımın eleştirilebilir olması gerekir. Yanlışlanamayan bütün varsayımlar, eleştirilemediği için (iddialar, öngörüler) dogmatik olur, yani bilim dışıdır. Paralel evren konusu da, sosyo-politik konumu olan marksizm gibi yanlışlanamadığı için bilim dışı kabul edilir. İslam’a, hrıstiyanlığa değinmiyorum bile.  Bu konuda ‘yanlışlanabilirlik’ kuramına bakın.

Paralel evren konusu da yanlışlanamadığı ve eleştirilemediği için, bilim dışıdır. Kitaplarda, filmlerde paralel evren konusunu her nekadar bolca görüyor olsakta, konunun bilimsel bir değeri yoktur.  Yıldızlarötesi filminde de 4. boyut tartışması vardı. 4. Boyut tartışması da yanlışlanamadığı için safsafatadan ibarettir. Bilim dışıdır.

Albüm kapağında dev bir örümceğin bebekleri yemeye çalışması, bana hemen paralel evren konusunu hatırlattı. Esprisinin yapıldığı gibi paralel evren de, ya Elvis Presley yoksa. Hatta dinozorları yokeden göktaşı dünya’ya çarpmadıysa. Paralel evren ile keşişmemiz dinozorlar ile olacaksa. Öncesine de gidebiliriz. 250 milyon yıl önce Sibirya’da ki patlamalar olmadıysa. Karşımıza dev örümcekler, dev sinekler, dev kırkayaklar çıkmazmıydı?.

Bu konuların albümle ne alakası var, hiç bir alakası yok. Albüm kapağını görünce aklımda oluşan yorum buydu. Yoksa Birth Control grubu ayakları yere basan, döneminin en orijinal gruplarından birisi.  Kapakta resmedilen ise Papa 4. Poul’ün durumu.

Grup ismini niye ‘Birth Control’ olarak almıştır, hatırlamakta fayda var.  Papa 4.  Poul’ün doğum kontrolü üzerine açıklamalarından sonra bir tepki olarak grup üyeleri birth control (doğum kontrolü) ismini uygun görmüşler. 2016 yılında Türkiye’de kürtaj yasaklanması tartışmaları ile  içinde bulunduğumuz durum aynı.

Papa 4. Poul’ün açıklamaları; Birth Control grubunu döneminin siyasal ve sosyal konuları üzerine müzik yapan gruplardan biri haline getirmiştir. 2 yıl önce youtube’de olmayan (90’lardan bir albüm) bir parçalarına hazırladığım klipte ABD’nin Irak savaşı görüntülerini kullanmıştım. Birth Control  grubu hala siyasal sosyal konular üzerine müzik yapan gruplardan birisidir.

1969-70 yıllarında hammond org’un rock müzikte etkin bir şekilde kullanılmaya başladığı dönemde albüm yapan, Birth Control grubu da hammond org’u kullanmaktan çekinmedi. Kendilerine göre hammond org’u layıkıyla kullandılar. En önemli ve benimde en sevdiğim albümlerinden biri olan ‘Operation’ albümleri öne çıkan ilk albümüdür.

Döneminin Deep Purple, Uriah Heep müzikal yapısına benzer müzikal yapıları olduğu için her zaman onlarla karşılaştırma yapılır. Bütün grup karşılaştırmalarında olduğu gibi buna da karşıyım. Her insanın duyguları ve yetenekleri farklıdır. Birth Control’de kendisine özgü rock yorumuyla müzikal geçmişimde önemli bir yer etmiştir.

Deep Purple’ın bütün klasik albümlerini dinlemişimdir. Isınamadığım klasik olmayan albümleri de vardır. Ancak Birth Control grubunu dinleyip de ısınamadığım hiç bir albümü yok.  Bu Birth Control grubunu önemli mi yapar. Benim için önemli bir grup.

‘Stop little lady’ parçası günümüz adlandırmasıyla orijinal bir hard rock müzikal yapısına sahip  bir parça. ‘Stop little lady’ org solosu ders olarak hard rock dinleyecilerine öğretilmeli.  Hard rock müzik dinleyenler için harika bir parça.

‘Just before the sun will rise’ org’u ve gitar solosuyla, kendi kulvarının rock gruplarıyla boy ölçüşecek bir durumda. Ki zaten 1971 yılı Almanya’sında Birth Control’ün bu albümü çıktığı anda liste başı olmuştur.

‘The work is done’ vietnam karşıtı bir şarkı. (Vietnam’da) İşi bitirdim. Bir kişiyi öldürdüm, Sam amca bana bir barınak ver.

Birth Control’ün en sevdiğim parçalarının başında geliyor.

‘Flesh and blood’ kısa bir parça belki ama albüm kapağında ki resmin açıklamasını en iyi bu parça anlatıyor. Taze ve kanlı et.  Ağır progresif rock’ın örneklerindendir.

‘Pandemonium’ geniş yelpazede savrulan bir davulla başlıyor, hemen ardından gitara solosu giriyor.  Hard rock’ta diyebileceğiniz bir ritim ile devam ediyor. Aslında başka bir hard rock ürünü. Kıyamet orada yada şurada değil, tam da burada. Yaşadığımız, içinde bulunduğumuz dünya’da.

Ve sonunda ulaştık. Birth Control’ün şaheserlerinden birisi olan ‘Let us do it now’ parçasına. Hard rock yada ağır progresif rock diye tarif edilemez. Erken dönem senfonik progresif rock parçalarından birisi. ‘Let us do it now’ parçasının içinde Beethoven, Mozart gibi klasik müzik üstatlarından bölümler var. Birth Control’ü The Doors grubundan daha sonra dinledim. Bu parçayı dinlerken de The Doors’u anma albümünde olan ‘American Prayer’ parçasının tınısını görünce, aklımda progresif rock müziğin ne kadar da geniş bir yelpaze’de müzik yaptığını anladım. Senfonik progresif rock hayranı olan Ben’i, bir yerden aldı, başka bir yerlere götürdü, bu parça.  Zamanında öyleydi, yani ilk dinlediğimde, ve hala da öyle.


Birth Control’ün diğer albümlerini dinlemeseniz dahi, bu albümü kesinlikle dinleyin.


Not olarak; David Gilmour’un dediği gibi, hem gitar çalıp, hem de vokal yapmak zor iştir. Birth Control grubunun vokali ve gitaristi Bruno Frenzel’i bu yazıda anmak benim vergi borcum gibi.  

Progresif rock’ın tarihinin en ekşimsi ve en kendine has ses tonuyla Bruno Frenzel.

1. Stop little lady (7:16)
2. Just before the sun will rise (7:35)
3. The work is done (5:56)
4. Flesh and blood (3:27)
5. Pandemonium (6:34)
6. Let us do it now (11:09)

Total Time: 41:57

- Bruno Frenzel / Gitar, Vokal
- Bernd Koschmidder / Bas Gitar
- Bernd Noske / Davul, Vokal
- Reinjhold Sobotta / Org (Hammond)


27 Mayıs 2016 Cuma

Uriah Heep - Look At Yourself 1971

Ağır Progresif Rock

Charles Dickens’ın klasik ‘David Copperfield’ kitabında kötü bir karakterin adıdır, Uriah Heep. Uriah Heep grubun ismini ‘David Copperfield’ kitabından mı aldı, bilmiyorum. Ancak kitaptan almış olması muhtemeldir. Hiç aklıma gelmedi şimdiye kadar. İnternetten araştırsak belki çıkar önümüze. Şimdi elimin altında internet yok.  Siz merak ediyorsanız araştırırsınız.

Uriah Heep gibi bir grubu bilmek için progresif rock dinlemeye gerek yoktur. ‘Lady in Black’ bütün zamanların rock müziğinde en akılda kalıcı parçalarından birisidir.

Hard rock & Heavy metal dinleyicilerine göre Uriah Heep grubu hard rock grubudur. Progresif rock dinleyicilerine göre ise ağır progresif rock gruplarından birisidir. En önemlilerindendir. Ancak hard rock & heavy metal’in bir şablonu vardır. Bu şablonun etrafında yahut içinden hareketle parçalar yazılır. Progresif rock’ta ise serbesttir. O yüzden deneysel (Experimental) rock ile progresif rock hep iç içe olmuştur. Zaten hard rock ve heavy metalin oluşumunda progresif rock en önemli etkenlerden birisidir.


Uriah Heep, rock ve metal tarihinin en sıradışı gruplarından birisidir. Bir albümü tamamen senfonik iken, bir albümü blues-rock albümleri gibidir. ‘Look At Yourself’ albümü de senfonik öğeler taşımazken, blues-rock, hard rock öğeler taşır. Buna rağmen albümü kategoriye sokmakta zorlanıyorum. Albüm eklektik yapıdadır. ‘Tears In My Eyes’ parçasını dinlerken The Who grubunu anımsarken gitar solosu kısmında Led Zeppelin gitar soloları çıkar karşınıza. Uriah Heep kendi tarihleri boyunca bunu korumuşlardır. Artık kafalarına ne esiyorsa, ne hissediyorlarsa ona göre albüm yapmışlar. Sıradışıdan kastım da bu. 

Look At Yourself ağır progresif rock’ın en önemli gruplarından Uriah Heep albümüdür.

‘Look At Yourself’ albümü yazmak istememin birinci sebebi ‘July Morning’ parçası. Deep Purple grubunun ‘Childhood Time’ gibi harika bir parçası varsa, Uriah Heep grubunun da ‘July Morning’ parçası var.

Albümün giriş parçası aynı zamanda albüme ismini veren parça. İlk parça da 1 davulcu, 3 perküsyonist var.  Albüme koşar adımlarla başlıyorsunuz. David Byron etkileyici ve kendine has vokaliyle heavy metal’e kan vermiş parçalardan birisi çıkıyor karşınıza. Ken Hensley’in org’u Jon Lord org’unu aratmıyor. Koro kısmı ise albümün niye isminin ‘Look At Yourself’ açıklamaya yetiyor.

‘I Wanna Be Free’ The Who girişleri gibi olmuş.  Kısa bir parça olmasına rağmen nakarat kısmında ki David Byron’un i wanna be free diye haykırması bile aslında ne kadar orjinal Uriah Heep parçası olduğunu kanıtlamaya yetiyor.

‘July Morning’; bence Uriah Heep tarihinin en güzel, ve en önde parçalarının başında geliyor. Hammond org temeli üzerine blues-rock gitar solosu olunca parçanın giriş kısmı bambaşka bir hal alıyor. Yer yer Org yumuşamaya başlasa da, hammond org’un güçlü yapısını örtemiyor.  Deep Purple ‘Childhood Time’ parçasından çok daha iyi bir müzikal yapısı var. Konuk müzisyen olarak katılan Manfred Mann’ın org’u (moog), parçanın kişiliğini  katkıda bulunmuş. Manfred Mann’ı parçanın sonunda duyabilirsiniz.

Uzun yolculuklarda dinlenilecek bir şarkı ‘July Morning’. 

Ayrıca, 1970’lerin rusyasında sovyet yönetimine karşı olanların diline marş olmuştur. O dönemin komünist yönetimine muhalif genç rusları için bir direniş şarkısıdır.

‘Tears In My Eyes’ başlar başlamaz, Led Zeppelin tarzı blues-rock parçası gibi bir müzik karşımıza çıkar. David Byron’un na-na-na-na’larıyla kendisine eşlik ettirir. Klasik blues-rock parçası devamı beklerken, klasik gitar girince kafalar karışır.  Sonra eski yapıya döner, gitar, davul, bas kombinasyonu ile blues-rock’ın Uriah Heep yorumu ile parça biter.  Eğlenceli bir şarkı.

‘Shadows Of Grief’ özellikle 90’lı yılların heavy metal parçalarına öncülük eden bir parça.  Shadows Of Grief parçasını dinlerken aklıma hep Iron Maiden’ın ‘Seventh Son, Seventh Son’ parçası geliyor. Shadows Of Grief parçası tabii ki bir heavy metal yada hard rock parçası değil, ama temel olduğu bir gerçek. Belki de Iron Maiden ‘Seventh Son, Seventh Son’ parçasını Shadows Of Grief parçasından esinlenerek yapmıştır. Arada 20 yıl var. Uriah Heep grubunun iskeleti konumunda ki vokal David Byron ile Org’un efendisi Ken Hensley birlikte dinlemek, bu parça da bambaşka birşey.

‘What Should Be Done’ en sakin parçası. Blues parçası. Yumuşacık piyano dokunuşlarına karşı  gitar solosu çok kısa kalmış.

‘Love Machine’ Ken Hensley’in org’u ile başlar. Rock’n Roll parçası gibi ‘Love Machine’ parçası da çok kısadır.

‘What Should Be Done’ ve ‘Love Machine’ parçaları bu albüm de olmasalarda olurmuş. Ki zaten ‘July Morning’ gibi bir şarkının hatırına yazmak istemiştim.

‘Look At Yourself’ albümü belki en iyi Uriah Heep albümü değildir ama dinlenmeye ve öğrenilmeye değer bir albüm.

Bu akşam albümü üç kez üstüste dinledikten sonra en sevdiğim albümüne geçeyim. Demonds and Wizards.

1 Look At Yourself  (5:07)
2 I Wanna Be Free (3:59)
3 July Morning (10:36)
4 Tears In My Eyes (5:02)
5 Shadows Of Grief (8:40)
6 What Should Be Done (4:13)
7 Love Machine (3:37)

- David Byron / Vokal
- Mick Box / Vokal & Akustik Gitar
- Ken Hensley / Org, Piyano, Elektrik & Akustik Gitar,  Vokal (1)
- Paul Newton / Bas Gitar
- Iain Clark / Davul

Konuk Müzisyenler;

- Teddy Osei / Perküsyon (1)
- Mack Tontoh / Perküsyon (1)
- Loughty Amao / Perküsyon (1)
- Manfred Mann / Moog (3,4)