Bu Blogda Ara

Ağır Progresif Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağır Progresif Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Birth Control - Backdoor Possibilities 1976


                                 

1960'ların sonunda çıkan progresif rock dönemin bir çok rock gruplarını etkiler. Black Sabbath, The Who, The Doors, Led Zeppelin gibi gruplar ilk aklıma gelenlerden. Daha sonraları bu tarz gruplar rock müziğin efsanelerinden olurlar. Bir çok progresif rock grubu unutulup, bilinmiyorken bu grupların yaptığı müzikler klasik olarak tanımlanır.

Progresif rock'a ilgi duyup dinlenmeye başladıktan bir süre sonra o klasik yada rock efsanelerinin yerlerini progresif rock grupları almaya başlar. Bir süre sonra da rock müziğin o kadar da şablon müziğe dayanmadığı görülmeye başlanır. Hemen hemen bütün progresif rock gruplarının belli dönemlerde değiştikleri görülür. Örneğin Deep Purple(bazıları prog demese de progtur), 70 öncesi yaptığı müzik ile 70 sonrası yaptığı müzik birbirlerinden çok farklıdır. Deep Purple dağılıp,  Rainbow grubunda grup üyelerinin bir kısmı müziğe devam ederken yine ortaya çıkan atmosfere farklıdır. Aynı şeyi Pink Floyd içinde söyleyebiliriz. Belli yıllar arasında müziklerinde ciddi değişiklikler yapmışlardır. Varolan ile yetinmemişler, hem kendilerini geliştirmişler hem de yaptıkları müziklerini.


1970 öncesi kurulan Birth Control grubu da klasikler yada efsaneler arasında gözükmüyor hatta adı bile bilinmiyor olsa da, merak edip dinleyenler için gerçek anlamda bir klasik rock grubudur. Birth Control grubu da bir çok progresif rock grubu gibi belli dönemlerde değişiklere gitmiş, diğer gruplar gibi müziklerini geliştirmişlerdir. Günümüzde rock gruplarının çoğu 70'lerin bir nevi ekmeğini yemekle meşguller.

Birth Control, ilk albümlerinde hard rock'a yakın dururlar. Mellotron kullanırken dahi müziğin atmosferi serttir. Aynı dönemde The Doors'un 'Light My Fire' parçasını da yine sert bir atmosferde yorumlarlar. Bir kaç albüm sonrasında grubun müziği değişmeye başlar. Albümlerin içinde artık caz ritimleri vardır. Gitar ve org soloları ilk dönemki gibi sert değil, caz ve blues ağırlık kazanır.

1976 yılındaki bu albümleri ile diğer albümlerinden farklı, bambaşka bir albümle ortaya çıkarlar. Albüm daha çok 1971-75 arası Yes-Genesis atmosferindedir. Cazı müziklerinde yine kullanmaya devam ederler ancak albümün atmosferi sert değildir, senfoniktir(seslerin birbiriyle uyumlu olması).

Rock döneminde, yani 60'larda ve 70'lerde bir isyanın tanımı (günümüzde heavy metal grupları bu işi üstlenmiştir) da olmuştur. Bütün rock tarihinin en politik grupları bu dönemde çıkmıştır. Pink Floyd'un yapmış olduğu sistem eleştirisinin bir benzeri günümüzde yoktur, yapılmamaktadır ama Pink Floyd taklidi yapan bir çok grup vardır. Birth Control grubu da, önceki albümlerini yazarken belirtmiştim, adını dönemin Papa'sının kürtaj hakkında ki açıklamalarına tepki olarak alırlar. İlk albümlerinden itibaren müziklerinde politik tavırlarını ortaya koyarlar ve sonraki albümlerinde de bu tavırlarını devam ettirirler. Pink Floyd'un 'Animals' albümü gibi sistem eleştirisi albümüne benzer 'Plastik People' albümleri hem sözler hem de müzikal atmosfer açısından mükemmel bir albümdür.

'Backdoor Possibilites' albümü de grubun yine politik tavrını devam ettirdiği bir albüm. Sistem ve toplum eleştirisini 'Plastic People' albümünde olduğu gibi devam ettirirler. Yukarıda belirttiğim üzere albümün müzikal atmosferi 70'lerin başı Yes-Genesis döneminin ve atmosferinin ortaya çıkartılması, grubun müziğinin bambaşka bir yere gittiğini gösterir.

Sert, ağır rock olarak adlandırılan Birth Control grubu bu albümüyle müzik yapmaya başlasalardı ve bu şekilde devam etselerdi, büyük ihtimal senfonik tür olarak adlandırılacaklardı.

Yes'in ve Genesis'in mükemmelliği ararken yakaladıkları mükemmel ötesi atmosferlere Birth Control grubu da bu albümüyle bir ekleme yapar. Ancak sadece tek bir albümle yetinirler. Sonraki albümlerde bu tarz atmosferde olan albümleri olmaz. Daha basit, daha anlaşılır, daha kolay dinlenilir albümlere yönelirler. Müziklerinde yine değişime açıktırlar ve kendilerini de değiştirirler ama dinleyici kitlesi de değişmiştir. Yine de popüler olacağız diye kendilerini satılığa çıkarmazlar.

75 sonrası bütünüyle art rock olarak adlandırılması gereken progresif rock yerine dinleyeciler bir süre sonra popüler kültüre yönelirler. Bir süre sonra da progresif rock ve grupları küçük topluluklara müzik yapmaya başlar. Birth Control de belki müziklerinin kitleye ulaşmasında sıkıntı yaşadıkları için bir çok grup gibi daha dinlenilir albümler yapmaya yönelirler. Bu durumu daha önce yaptıkları 'Buy' adlı parçada yaptıkları sistem eleştirisi varken yapmak zorunda kalırlar.

'Backdoor Posibilities' albümü benim için son Birth Control albümü. Bu albümden sonraki albümleri de severek dinlesem bile bu ve önceki albümlerinden aldığım zevki alamıyorum.

Son olarak ise Birth Control de bir çok progresif rock grubu gibi bilinmesi değil, klasik ve efsaneleşmiş rock gruplarından biri olması gerekiyor.

1. One First of April (7.41)
-  Prologue 2.32
-  Physical and mental short circuit 3.58
- Subterranean escape 1.11
2. Beedeepes (8.34)
- Film of Life 5.37
- Childhood Flash-back 0.52
- Legal Labyrinth 2.05
3. Futile Prayer (5.55)
4. La Cigüena de Zaragoza (8.17)
- The Farrockaway Ropedancer 4.28
- La moineau de Paris 2.24
- Cha cha d'amour 1.25
5. Behind Grey Walls (6.53)
6. No Time to Die (6.10)

Süre : 43.30

Bruno Frenzel / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal
Zeus B. Held / Hammond Org, Elektrik Piyano, Moog, Arp Synth(ses düzenleyicisi), Grand Piyano, Alto Saksafon, Tubular Bells, Vokal
Peter Föller / Bas Gitar, Vokal
Bernd Noske / Davul, Perküsyon, Solo Vokal

Konuk
Michael / Perküsyon (4)

13 Şubat 2019 Çarşamba

Arabs in Aspic - Syndenes Magi 2017




Beni progresif rock yorumları içinde en çok güldüren, King Crimson'ın Red albümünün prog-metal'in temellerindendir diye söylenmesiydi, hala daha aklıma geldikçe gülerim.

Aslında gülünecek o kadar çok şey var ki, söylenenlerin büyük çoğunluğunu umursamıyorum. Ama King Crimson için söylenenler önemli olduğunu düşünüp, bu iddiaya sahip olanlara şunu sormak isterim. Madem King Crimson prog-metal'in temellerinden ise, şimdiki prog-metal grupları niye King Crimson benzeri müzik yapamıyorlar?

Ama King Crimson gibi müzik yapan gruplar var. Ne yazık ki, progmetalseverlerin pek bilemeyeceği gruplar. Arabs in Aspic bunlardan bir tanesi.


90'ların ortalarında bir grup gencin kurduğu grup, ilk albümlerini 2004 yılında çıkarır. Benim tanışmam ise 2010'daki ikinci albümleriyle olur. Müziklerinde temel aldıkları 70'ler atmosferi olduğu için ilk albümlerinden itibaren retro grubu diye anılmaya başlar. Ancak retro pop ve bazı rock türlerinde geçerli bir ifade olsa da bunu Arabs in Aspic grubu için söyleyemeyiz. Çünkü progresif olan müziğin retro'su olmaz. O yüzden Wobbler gibi Arabs in Aspic(ikisi de aynı ülkeden)  grubunun müziğini yapısıyla tanıtmak daha uygundur.

'Synedenes Magi', grubun 5. albümleri. Daha önceki albümlerinde olduğu gibi müziklerini yine 70'lerin müzik anlayışına oturtmuşlar. Kullandıkları enstrümanlarda aynı şekilde 70'lerin atmosferinde geziniyor.

Çarpıcı olan yada dinleyeni ilk etkileyen, daha ilk parçada ki King Crimson'ın avantgard atmosferi. 'Starless' parçası gibi başlayan, mellotron çıkardığı rüzgarımsı ses ile depresyona gireceğinizi düşündüğünüz andan çok kısa bir süre sonra sert gitarlarla kendinize gelir gibi oluyorsunuz, ama o da kısa sürüyor. Çünkü bu kez kulağınıza Pink Floyd'un 'Echoes' parçası ve ritimleri gelmeye başlıyor. İlk parçasında daha 70'leri klasik progresif resitalini duyuyorsunuz.



'Mörket'(karanlık) 2 ile ilk parçadaki 70'ler resitaline bu kez Genesis ve Led Zeppelin atmosferleri  karışıyor. Grup parçaları vokallerle yorumlarken ağır gittiğinden dolayıdır belki de, kendisinin bir imajı oluşuyor. Evet, müziklerinde bolca 70'ler atmosferi var ama vokallerde kendilerinin emeği benzersiz.

'Mörket 3', albümün ve tahminimce grubun en iyisi olması gereken parça. 20 dakikalık uzunluktaki parça, diğer iki parça gibi 70'lerden ilham alıyor. Aynı ilk parçadaki gibi King Crimson ve Pink Floyd'u duyuyorsunuz ama bir fazlası var. Fransızların kimilerince efsane, kimilerince de adı bile bilinmeyen grubu, Ange. Avantgard atmosferi ve folk ezgilerini mükemmel bir biçimde birleştiren Ange'nin atmosferi, parça başlarken duymaya başlıyorsunuz, bir de parçanın sonlarında. Arada olan  ise King Crimson, Black Sabbath ve Pink Floyd kalitesindeki atmosferi ağır müziğe alışkınsanız, başından sonuna kadar sürüklüyor. Sonunda ise bahsettiğim Ange'nin folkik atmosferi çıkıyor, belki de norveççe vokalden kaynaklıdır! Fazlasıyla benzer.

Wobbler ile benzer çizgiye sahip, Arabs in Aspic. Her iki grupta önceki albümlerinde 70'ler atmosferini ve müzikalitesini albümlerinde yansıtıyorlardı. Ancak her iki grupta geçen yıl bu çizgilerinin çok üzerinde albüm yaptılar. Umarım, önümüzdeki yıl ve yıllarda bu çizgiyi aşmasalar da altına inmezler çünkü gerçekten kaliteli müziğe ihtiyaç var. 

1. Syndenes Magi (12.30)
2. Mörket 2 (9.34)
3. Mörket 3 (20.20)

Süre : 42.14

Jostein Smeby / Elektrik Gitar, Vokal
Stig Arve Kvam Jorgensen / Klavyeler, Synth
Erik Paulsen / Bas Gitar, Perküsyon
Eskil Nyhus / Davul, Perküsyon

Konuk
Halvor Viken Holand / Keman
Alessandro Elide / Perküsyon

8 Şubat 2019 Cuma

Birth Control - Hoodoo Man 1972



60'ların sonunda dönemin Papasının kürtaj ile ilgili açıklamasından sonra tepki olarak grubun adını Birth Control koydular. Aslında Papa'nın açıklamasına bir parça yazarak karşılık verdiler ve grubun adı o parçadan geldi. İlk albümlerinden itibaren müziklerini politik ve protest söylemler üzerinden oluşturdular. Devamında yaptıkları albümlerinde bu çizgiyi değiştirmediler.

3. albümü olan 'Hoodoo Man' de 'Buy!' adlı parça ile başlarken tüketimciliği hedef alarak başlar. Sinema'da, TV'de, gazeteler'de, dolayısıyla önünüze modern diye sunulan her yerde gizli yada açık bir şekilde size bir şeyler satılmaya çalışılmaktadır; parçanın ana konusu bunun üzerinedir. Parçanın müziği ise dönemin heavy prog gruplarına göre bir hayli üst düzey kalitede. En azından Uraih Heep'in ağlaklığından ve neredeyse her parçada blues'a sığınmasından çok daha iyi olduğu kesin. (Aslında Birth Control'ün müziğinin kategorilendirmesi günümüzde yapılmaktadır. O zamanlar kendileri ne diyorlardı, bilmiyorum)

'Suicide' parçası da ilk parça gibi politik bir duruşa sahip. Bu kez modern dünyaya sırt çevirenlerin nelere başvuracaklarını kısa ve öz olarak anlatır. Çıkardığı sonuç ise gelecek için kişilerin feda edilmesi üzerine. Müzik ise ilk parçada ki gibi ağır orglar üzerine değil, daha çok caz'ı temel alır. Parçanın sonlarındaki gitar solosu da muhteşemdir. Gitarı çalan çok erken yaşta ölen Bruno Franzel'dir.

'Get Down To Your Fate', ilk iki parçadaki kaderci anlayışın bir çözümünü sunar. Kaderciliğini alaşağı et. Günümüzde 70'lerin müziklerini tekrar diriltmeye çalışan grupları Retro olarak tanımlarlar. Yaptıkları müzik tam olarak Birth Control'ün bu parçasıdır. Hafif 60'lar ve yoğun olarak 70'lerin saykodelik havası hakimdir.

İlk 3 parça Bruno Frenzel'in parçalarıdır. 'Gamma Ray' ise grubun ortak çalışmasıdır ve bir çok insan gibi ben de grupla bu parça sayesinde tanıştım. Parçayı dinledikten çok kısa bir süre sonra da albümlerinin tamamını bulup bütün albümlerini yıllar öncesinde dinledim. Eğer bu bloğu açmış olmasaydım belki de şuan dinlemiyor olurdum.

'Gamma Ray', bir çok rock grubun anımsanmasına neden olan marşlardan biridir. Pink Floyd'un 'Another Brick In The Wall', Queen'in 'We Will Rock You' gibi. Ancak Birth Control'ün bu marşı klasik olarak kısa ve akılda kalıcı değildir. Tamamen deneysellik (experimental) üzerine kurulu. Öyle ki, bu albümde 9 dakika iken, konserlerde daha kısa (4-5 dakika) yada uzun (20-25 dakika) olarak çalınabiliyor. Parçanın solo kısımları ise Bruno Frenzel'in gitar solosu ve Bernd Noske'nin davul sololarından oluşuyor.


'Gamma Ray' parçasında dünyada varolan sürekli savaşlar için 'Gama ışını olsaydım, bu savaşanlara sevgiyi aşkı aşılasaydım' der. 'Hoodoo Man' ise ilk 3 parçanın devamı niteliğindedir. Hiç bir şeyi umursamayan, kendi halinde hayattan zevk alarak yaşayan kişinin sonunda 15 çoçuklu bir aile insanına dönüşmesini anlatır. Hoodoo man ise suçu kaderine bağlar. Parçanın müziği ise albümdeki en senfonik parçadır. Kilise org ile çalınan son kısımları ise sanki hoodoo man'in cenaze marşı gibidir.

Albümün son parçası 'Klaustob' diğer parçalara göre kısadır. Ancak kısa bir parça olmasına rağmen grup 50 ve 60'ların rock'n roll'una ve folk müziğine selam göndermeyi her notada hakkıyla verir.

Birth Control pek bilinmese de (hem ülkede hem de prog severler arasında), yaptıkları müziklerle ve politik duruşlarıyla bilinmesi ve özellikle günümüzde dinlenilmesi önem arzeder.

1. Buy! (7.10)
2. Suicide (6.16)
3. Get Down To Your Fate (7.58)
4. Gamma Ray (9.44)
5. Hoodoo Man (8.25)
6. Klaustob (2.40)

Süre : 42.13

Bruno Franzel / Elektrik Gitar, Vokal
Wolfgang Neuser / Org, Klavyeler, Synth, Kilise Orgu, Vibrafon
Bernd Koschmidder / Bas Gitar
Bernd Noske / Davul, Perküsyon, Vokal

9 Aralık 2018 Pazar

Salamander - The Ten Commandments 1971


On Emir, Musa'ya tanrı tarafından bir dağda verildiği söylenen yasaklar dizisi. Musevilerin önemli tarihi olaylarından biri olarak kabul edilen on emir, tevrat'ın son bölümlerinde yer alır.

Ancak günümüzde bazı mısır tarihçileri On Emir'in Akhenaton'un emirlerinden alıntı olduğunu ileri sürüyor. Bazı tarihçiler ise Musa'nın, eski mısırdaki gerçek ismiyle Osarsif'in Akhenaton'un takipçisi olduğunu söylüyor. Kimisi de Akhenaton ile Musa'nın yada Osarsif'in aynı kişi olduğunu iddia ediyor.

Her ne olursa yada kim olursa olsun, 3500 yıldır ortadoğu'da tek tanrılı düşüncenin gelişiminde önemli bir yer tuttuğu şüphe götürmez. Etkisi günümüzde de devam ediyor olup üzerine kitaplar yazılıyor, filmler çekiliyor.

Müzikali yapıldı mı bilmiyorum ama bir rock grubu tarafından albüm konusu edildi. Salamander adında tek albümüyle 70'lerde yer alan bir grup, on emir'i konsept olarak konu etti.

Orkestral müzik eşliğinde On Emir'i yorumlayan grup, genel olarak 60'ların sonlarında ağır saykodelik izlerini taşıyor. Albümün bazı yerleri Moody Blues tadında olsa da, orkestrayı duymazdan gelirsek, Black Sabbath tadında bir müzik tarzı ortaya çıkıyor. 

Albümü daha önceden de dinlemiştim dikkat etmemiştim bu kadar ama bugün tekrar dinlemeye kalktığımda niyeyse eskiye göre daha çok dinlettirdi.

On Emir'deki on emir albümde on parça olarak yer alıyor. Öldürmeyeceksin emri karşılığına 'Kill' adında bir parça yapılıp konulmuş. Yalan söylemeyeceksin'e de 'False Wintwess' diye bir parça konulmuş. Tanrı'nın gününde iş yapmayacaksın, dinleneceksin'e 'God's Day' konulmuş. On Emir'i bu şekilde bir rock albümünün içinde bulmak, özellikle orkestral atmosferiyle bulmak, şaşırtıcı gelebilir ama progresif rock gruplarının konsept olarak işlemediği konular çok azdır.

Salamander orkestral atmosferiyle müzikal havası veriyor olsa da, dinlerken orkestrayı duymamazlıktan gelin. 4 kişilik grubun çıkardığı seslere odaklanın. Albüm gerçekten de çok yaratıcılık ürünü bir albüm.


1. Prelude Incorporing He's My God (7.15)
2. Images (3.24)
3. People (2.50)
4. God's Day (2.27)
5. Honour thy Father and thy Mother(1.38)
6. Kill (3.31)
7. Thou Shalt not Commit Adultery (3.07)
8. Steal (4.20)
9. False Witnwess (3.54)
10. Possession (3.15)

Süre : 35.41

Alister Benson / Org, Vokal
Dave Chriss / Bas Gitar
John Cook / Davul
Dave Titley / Vokal, Elektrik Gitar

23 Mart 2018 Cuma

Jane - Jane III 1974



Progresif rock, kimilerine göre dahilerin müziği, kimilerine göre de 60'ların üniversitelilerinin müziği. Kimilerine göre ise sadece 70'lerde ortaya çıkan ve o döneme ait bir rock müzik türü.

Mutlaka farklı tanımlar yapanlar da vardır ancak benim önüme en çok bu tarz tanımlar çıktı.

Bir de bunların haricinde yine o dönem, 1970'lerde progresif rock müziğe başlayıp kendi müziğini yaratanlar var. Aslında bu tarz grupların müziğinin progresif rock sayılması, başladıkları dönemde dinledikleri yada esinlendikleri grupların, müzisyenlerden yararlanmasıdır. Buna verilebilecek en güzel örnek, Pink Floyd'dur.

Saykodelik-beat-pop ile başlayıp, eksperimental (deneyliktir (yada deneyimlik), deneysel sözü uydurmadır) müzik ile devam sonrası saykodelik uzay rock (space rock)  ulaşması, Pink Floyd'un müziğinde ki değişimleri gösterir. En sonunda ise 'Wish You Were Here' albümüyle kendi müziğine ulaşmış olur. Yani Pink Floyd müziğine. 70'li yıllarda, progresif rock'ın altın yıllarını yaşadığı dönemde bu tarz bir çok grup vardır. Örnek YES grubu, Genenis de öyledir. Hatta İtalya'dan Le Orme grubu da öyledir.

Bu tarz gruplara bir başka örnek de,  Almanya'dan çıkan krautrock grubu Jane. Jane grubunu da kendine özgü müzik yapanlar arasına kolaylıkla koyabiliriz. Aynı Pink Floyd müziği olduğu gibi, Jane müziği de vardır.

1974'de ki 'Jane III' albümleri öncesinde çıkardıkları iki albüm, ağır saykodelik rock ile krautrock arasında bir yerdeydi. 'Jane III' albümü ise grubun kendi düşüncelerinde yapmak istedikleri müziğin ortaya çıkmış hali. Bu albüm sonrası, 3 yıl ve 3 albüm, kendi deneyimlerinden yola çıkarak Jane müziğini devam ettirmişlerdir. Bu devam edişin ilk sebebi de davulcu Peter Panka'nın grubu ayakta tutmaya çalışmasıdır. Peter Panka'nın 2007'de ölümü sonrası ise eski müzisyenler ile yeni, genç müzisyenlerin biraraya gelmesiyle Jane, hala müziğe devam etmektedir. Hatta grubun adı da Peter Panka's Jane'dir.

Grubun, ve yaptıkları müziğin kısa özeti bu. Albüm ise anlatmaya çalıştığım gibi, Jane müziğini yansıtan ilk albüm.

Albüm; saykodelik, folk ve özellikle blues ezgilerini barındırıyor. Jane, bunları öyle güzel harmanlayıp ortaya parçalar çıkartıyor ki, dinlerken kendinizi rock müziği yeniden, tekrardan keşfetmiş gibi hissediyorsunuz.

Gizli kalmış yahut popüler dünyada kendine yer bulamamış Jane grubunu dinlemek bir ayrıcalıktır.

1. Comin' Again (9.40)
2. Mother, You Don't Know (5.52)
3. I Need You (4.50)
4. Way To Paradise (3.25)
5. Early In The Morning (5.20)
6. Jane-Session (4.20)
7. Rock'n'roll Star (4.47)
8. King Of Thule (0.40)
9. Baby, What You're Doin' (3.05)

Süre : 41.59

Klaus Hess / Akustik & Elektrik Gitar
Wolfgang Krantz / Gitar, Piyano (4)
Charly Maucher / Bas Gitar, Vokal
Peter Panka & Davul, Perküsyon, Vokal (4)

27 Şubat 2018 Salı

T2 - Fantasy (1970) 1997




T2'yi 2006 yılında ilk kez dinlemiştim. Ki zaten bir yıl öncesinde progresif rock sözü ile ilk tanışmam olmuştu. O dönemler yeni yeni öğrenmeye ve dinlemeye başladığım için, genelde krautrock yada saykodelik temelli grupların albümlerini dinliyordum. Yine aynı dönemde tek albümlük gruplarla yine o zaman tanıştım. T2 grubunu da işte ilk o zamanlar tek albümlük gruplardan biri diye dinlemiştim. Hatta o dönem 1971 yılında ki o ilk ve tek albümdeki bir parçaya o kadar takılmıştım ki, evde yalnız başıma içerken kesinlikle o parçayı da listeye alıyordum.

Birkaç yıl sonra, 2010'da askerden döndükten sonra nostalji olsun diye albümü tekrar dinledim. Dinlerken tekrar anımsamak için internette arama yaptım. Bu sayede başka albümleri olduğunu da öğrenmiş oldum. Meğerse tek albümlük gruplardan biri değilmiş. Birden çok albümü varmış.

İlk albümünü 1971'de (geçen yıl yazmıştım) çıkardıktan sonra 20 yıl kadar müzik yapmamışlar. 1990'larda ise Peter Dunton öncülüğünde tekrar müzik yapmaya başlayan grup, 70'lerin rock anlayışıyla albümler çıkarmasına rağmen müzik piyasasında tutunamayıp, tekrar evlerine dönmüşler. İşte o yıllarda, 1990'larda, ilk albümünden bir yıl önce, 1970'de besteledikleri parçaları toplayıp, 1997 yılında bir albüm çıkarmışlar. Ben o, 1970'lere ait kayıtların albüm olarak bir araya getirilmesini 2010 yılında askerden döndükten sonra öğrendim.

Tabii büyük bir heyecanla albümü dinledim. İnternet üzerinde, özellikle blogspot'lu progresif rock paylaşımı yapılan sitelerde başka kayıtlarını da dinledim. Hatta o bulduğum kayıtlardan biri, 'Fantasy' parçasının canlı kayıdı vardı. Albümde olan, 1970'de kaydedilen parçayla hiç bir alakası olmayan o canlı kayıdı kaybetmemek için youtube'ye yükledim.

2010 yada 2011 yılında youtube sitesine koymuştum, hala orada duruyor.

Aslında youtube öncesinde eski facebook hesabıma yükleyip, o zamanki prog sever arkadaşları etiketlemiştim. Prognotfrog yazarlarından Isabel bu canlı kaydı ilk kez dinlediğini, 1997'deki albümde olan parçadan farklı olduğunu yazmıştı. Ben de; uydurmadığımı, paylaşanın 'Fantasy' diye canlı bir kaydının albümün içine koyduğunu yazmıştım. 

'Fantasy' albümü, 1970 yılında T2 grubu üyelerince bestelenen, çalınan parçalarının 27 yıl sonra, 1997 yılında albüm haline getirilmiş hali. Yani bir nevi garaj rock tarzında bir albüm.

1971'de ki albümün atmosferine benzer yönleri olduğu kadar zıt yönleri de var. 1971'de ki ilk albümün daha özgün bir atmosferi vardı. Bu albümün parçalar da ise dönemin Jimi Hendrix tarzı blues-rock benzerliği ve yine aynı dönemin Moody Blues'un pop-senfonik (burada ki pop, folk anlamında) benzerliği var.

Açılış parçası 'Highway' in ne kadar çok Jimi Hendrix benzeri olduğunu daha başlar başlamaz hissedersiniz. 'Careful Sam' parçası ise Moody Blues ve King Crimson'ın etkisi yoğun olarak hissediliyor.

Aslında kayıtların 1970'de yapıldığını düşünürsek buna benzerlik yada esinlenme değil,  aynı düşünceye ve zevke sahip olma derim.

'Timothy Monday', T2'nin yaptığı müziğin tanımı olan heavy progresif, ağır progresif'e en güzel örnek. Gitarlar ve davul uyumu ve ortaya çıkan melodik yapı; mükemmel.

'CD' ise açılış parçası 'Highway' gibi Jimi Hendrix tarzı blues-rock. 'The Minstrel' ise eklenen flüt ve mellotron ile güzel folkik bir balat.

Son olarak albüme ismini veren 'Fantasy' parçası. Bu parçada daha çok saykodelik sesler yoğunlukta. Ancak bu bilindiği anlamda experimental denen, deneyimlemeye yada doğaçlamaya dayanan saykodelik tür de bir müzik değil. Bu daha çok hard rock, acid caz ve proto-punk karışımına sahip bir müzik.

T2 grubunun 'T2' adlı son parça, müzik hayatlarının sonlandırdıkları son albümün son parçası. 14 dakika süren, mellotron'un yankılanan sesleri ile ortaçağı anımsatan flüt ve akustik gitar  birlikteliğinin ilk bölümünü oluşturduğu; devamında ise caz'ın ve akustik atmosferin avantgard seslerle son bulması. Son kısımda oluşturulan atmosfer progresif metal'e (!) temel olan King Crimson'ın 'RED' albümünü anımsattırıyor.

Müzik kariyerlerini ve albümlerini bitirirken, son parça olarak gruba adını veren ve ilk yaptıkları parçalardan biri olan parçayı seçmesi de ayrı bir ironi.

1. Highway (3.01)
2. Careful Sam (5.45)
3. Timothy Monday (3.45)
4. CD (5.25)
5. The Minstrel (5.04)
6. Fantasy (8.07)
7. T2 (14.31)

Süre : 45:38

Keith Cross / Elektrik Gitar, Piyano
Bernard Jinks / Bas Gitar
Peter Dunton / Davul, Akustik Gitar, Mellotron, Vokal, Besteci

25 Ocak 2018 Perşembe

Black Bonzo - Black Bonzo 2004




Günümüz popüler müziği nasıl ki kendi tarihi içinde belirli aşamalardan geçtiyse, bu rock yada caz gibi türlerde de söz konusudur.

Zamanın, teknolojinin, insan alışkanlıklarının sürekli değişmesi müzik yapan insanlarda belli değişimlere neden oldu. Aynı zamanda onları dinleyenlerde belli değişimlere neden oldu. Dinleyici kitle önüne ne konduysa onu dinlemeyi seçti. Müziği bir kültür aracı olarak görmedi, duygularının ve entellektüelitesini köreltme amacıyla tercihlerini yaptı. Maalesef dinleyicideki bu anlayış bir süre sonra müzik yapan insanlara da bulaştı.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Jane - Here We Are 1973




Jane, kimine göre krautrock kimine göre hard rock'a yakın türde müzik yapan Alman grup. Kimine göre de dönemin popüler müziği olan progresif rock gruplarından biri. Bana soracak olursanız, o üç türü de içinde barındırıyor hatta blues-rock esintilerini de bolca bulundurarak, kendi müziğini ortaya çıkartıyorlar.

7 Nisan 2017 Cuma

L'Uovo di Colombo - l'Uovo di Colombo 1973




Geçen yıl ilk yazmaya başladığımda italyanların üzerine de yazayım demiştim. Bildiğim belli başlı bütün bilinen gruplardan birer albüm yazarak buna baş ladım. Sonra bir ara 'dur bakayım bilmediğim grup var mı' diye bir araştırma yapınca önüme 'L'Uovo di Colombo'nun 1973 yılında ki tek albümü denk geldi. Hemen bulup indirdim. Akşam olunca da dinlemeye başladım.

27 Ocak 2017 Cuma

Rush - A Farewell to Kings 1977



Rush, 1973'den 1976'ya kadar olan ilk dört albümünde hard rock ve blues rock etkilerini yoğun olarak gösterdi. 1976'da çıkardıkları '2112' albümüyle müziklerinde değişme olmaya başladı ancak ilk 3 albümde ki hard rock ve blues rock etkileri hissediliyordu. '2112' albümü her ne kadar ilk 3 albümden kopuş gibi gözükse de, tam koğuş 'A Farewell To Kings' albümü oldu. Saykodeliğin, caz rock'ın, elektronik seslerin (ve hatta avant-garde'ın) kullanılmaya başlaması 'A Farewell To Kings' albümünde oldu. Sonrasındaki albümlerle birlikte 'A Farewell To Kings', progresif rock'a geç katılan Rush'ın progresif rock efsanelerinden biri olmasını sağladı.

Progresif metal hayranlarının Rush'ı progresif metal'in temel gruplarından birisi olduğunu görmelerini ve iddia etmelerini anlayabilmiş değilim. Rush dinlerken yada müziği bitirdikten sonra aklıma hiç progresif metal dinleyeyim şimdi de düşüncesi oluşmaz. Progresif Metal'i dinlemeyen, dinlemeyi bile tercih etmeyen biri olarak, bu duruma yıllardır bir anlam verememişimdir. Belki de sert gitar rifflerinden (sürekli tekrarlayan nota dizilimleri) kaynaklıdır iddia ettikleri.

Rush benim için Pink Floyd gibi kendi bildiği müziği yapmaya çalışan bir grup ve en az Pink Floyd kadar kaliteli. Dinlediğiniz zamanda müziğin akılda kalıcı olacak kadar oijinal. Heavy progressive rock diye geçiyor belki ama ben Art Rock yahutta Rush müziği olarak değerlendirmeyi seçerdim. Müziğe başladıkları andan itibaren geçirdikleri değişimlere bakarsanız bana hak verirsiniz.

Albüm kendi adını taşıyan 'A Farewelll to Kings' ile başlıyor. İlk dört albüme göre Rush müziğinin geçirdiği dönüşüm. Parça klasik gitar ile başlıyor. YES'den Steve Howe'a mı yoksa Genesis'den Steve Hackkett'a mı öykünüldü, bilemedim ancak senfonik gitar konçertosu geliyor kulağıma. Sonrası sürekli ritim değişiklikleriyle bir çok rock grubuna ilham olan klasik Rush parçalarından biri başlıyor.

'Xanadu', Kubilay han ile ilgili bir şiirden esinlenilmiş sözleri olan parça. Saykodelik, elektronik sesler ile başlayan parçada bir süre sonra blues rock, caz rock, senfonik rock esintileri duyulmaya başlıyor. Rush'ın '2112' sonrasında yaptığı en progresif (ilerici) parça. 'Xanadu', Rush'ın en klasik parçalarından birisi. Bunu da fazlasıyla hakediyor.

'Closer To The Heart' parçasının girişi bana italyan progresif rock devlerinden Le Orme'yi hatırlatıyor. Akdeniz, latin esintisi Geddy Lee şarkıyı söylemeye başlayana kadar kendisini hissettiriyor. Parça 3 dakika gibi uzunluğa sahip olmasına rağmen, içinden 3-4 parça çıkaracak bir parça. Aynı zamanda güzel bir yol parçası.

'Cindirella Man', Rush tarihinin en güzel sololarından birisine sahip. Sırf o, Alex Lifeson gitar solosu için bile üstüste sıkılmadan dinlenebilir.

'Madrigal', dramatik bir havası var. 1975 öncesi bir çok progresif rock grubunun kısa parçalarına benziyor. Saykodelik sesler(mini moog), gitarlarla ritim tutma ve melankolik bir vokal. İki bucuk dakikalık parça ile 1975 öncesi progresif rock'ını hatırlatıyor. 1970-73 yılları arasında olsaydı sanırım hippilerinde yada çiçek çocuklarının diline pelesenk olurdu. (belirtmek gerek, hippiler ve çiçek çocukları 70'lerin ortalarında hayatın içinden çekilip diskolar da yaşamaya başladılar)

'Cygnus X-1', albümdeki 'Xanadu' ile birlikte üzerinde en çok çalışılmış parça. Tangerine Dream benzeri kozmik, elektronik sesler ve albümün prodüktörlüğünü yapan kişinin konuşması her dinleyişimde beni büyülüyor. Tangerine Dream gibi her dinleyişimde beni uzayın uçsuz bucaksız yerlerine götürüyor. Parçanın müzikal yapısı gibi sözleri de uzay (kozmos) ile ilgili. 'Cygnus X-1', Rush'ın rock operalarından biri olduğu gibi kategorilendirmesinde ki heavy prog tanımına en uygun parça. Keşke diyorum, bir kaç albümünü bu müzikal anlayışda yapsalardı, Rush'ı hep o şekilde hatırlasaydım.

Son olarak; tekrar tekrar hatırlatmakta bir sakınca yok. Gelmiş geçmiş bütün rock tarihinin en iyi davulcusu Neil Peart, bas gitarıyla hala örnek alınan 3-5 kişiden biri olan Geddy Lee ve virtiöz  olarak efsaneler arasında yer almamasına rağmen Rush gibi rock müziği için klasikleşmiş grubun gitarlarıyla lider müzisyenliğini yapan Alex Lifeson. 3 dev müziyeniyle Rush grubu, bir çok progresif rock grubu gibi rock müziğin öncülerindendir.

Progresif rock bir rock türü değildir. Progresif rock, günümüz rock müziğin temelidir. Rush grubu da 'A Farewell To Kings' albümüyle buna bir örnektir.

1. A Farewelll to Kings (5.49)
2. Xanadu (11.04)
3. Closer To The Heart (2.51)
4. Cindirella Man (4.19)
5. Madrigal (2.33)
6. Cygnus X-1 (10.21)

Süre : 36.57

Alex Lifeson / 6 & 12 Telli Akustik, Klasik, Elektrik Gitar, Bas Pedalı
Geddy Lee / Bas Gitar, Bas Pedalı, Mini Moog, 12 Telli Gitar, Vokal
Neil Peart / Davul, Orkestral Çanlar, Perküsyon

Konuk;
Terry Brown / Prodüktör, Konuşmacı (6)

Kapak Resmi / Hugh Syme, Yosh Inouye (fotoğraf)

2 Aralık 2016 Cuma

Birth Control - Birth Control 1970



Progresif rock'ın tanımını yaparken genel olarak caz, avant-garde ve klasik müzik gibi içinde deneysellik ve özgünlük barındıran müzik türleri örnek gösterilir. Bu müzik türleri haricinde bir de 60'lı yıllarda yapılan beat, asit rock, hard rock gibi türler de vardır. Bu 60'ların müzikleri üzerinden progresif (yani ilerici) türünde örnekler veren gruplarda vardır. Örneğin YES grubu beat, asit rock müzikleriyle başlar, müzik hayatına. Sonralarında yeni sesler ve müzik türlerini de harmanlayarak kendine özgü tarz geliştirmişlerdir. YES gibi Birth Control'de 60'lı yılların müzikleri üzerinden gelerek kendi tarzını geliştirmiştir.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Birth Control - Plastic People 1975



Birth Control rock tarihinin bilinenin aksine en politik gruplarından birisidir. 70'lerde çıkardıkları albümlerin tamamı politik albümlerdir. Birth Control'ün bilinmemesinin tek sebebi popüler bir grup olamayışıdır. Gerçeği 70'lerde tanınan bir gruptur, ancak büyük plak şirketleriyle anlaşmalar yapmadıkları için günümüzde pek tanınırlılığı yoktur. Ancak progresif rock hayranları tarafından hatırlanır, sevilir ve dinlenir. Tabii bu durumda grubun kendi hayran kitlesini de belirtmezsek olmaz.

11 Kasım 2016 Cuma

Ruphus - New Born Day 1973



Günümüzde pek bilinen ve temel alınan gruplardan biri olmasa da, 70'lerde yaptıkları 7 albümlük kendilerine özgü müziğiyle hatırlanmayı da dinlenmeyi de hakediyorlar. Ne zaman canım sıkılsa yada müzik dinlemekten bıksam, aklıma gelen ilk gruplardan birisi.

11 Ağustos 2016 Perşembe

Rush - 2112 1976



Rock müzik hakkında konuşurken başıma çok gelmiştir. Dünyanın en iyi gitaristi, en iyi davulcusu gibi sözler. Az çok rock ve metal türleriyle ilgiliyseniz, hemen şunu söylerler. Dünyanın en iyi davulcusu Mike Portnoy. Tabii Mike Portnoy sadece ilk akla gelen örnek. Hemen arkasından Mike Portnoy'u söyleyenlere şunu sormuşumdur. Carl Palmer yada Neil Peart dinledin mi? O, dünyanın en iyi gitaristi, davulcusu diyenlerin çoğu bu soru karşısında öylece yüzüne bakarlar. Sadece batı avrupa ve amerika merkezli rock magazinlerinden haberdar olunca dünyanın en iyileri havalarda uçuşuyor. Tabii burada Mike Portnoy'u küçümseme falan yok. Ama sadece sınırlı bilgiyle en iyileri seçmek, absürt oluyor.

İnsan zihni temelde böyledir. Disipline edilmiş bilgiyi alıp kullanmayı tercih eder. Bu sadece en iyi gitaristler, davulcular söylemi için değil, herhangi bir siyasi ideoloji'de de böyledir. Örnek; genel kanı olarak sosyalizm herkes tarafından tartışmasız en iyi, en kusursuz siyasi ideoloji kabul ediliyorsa, bunun üzerine insanların geneli düşünmeye kalkmaz. Nasılsa hazır olarak birileri düşünüp, bunu disipline etmiştir. Fazladan niye düşünülsün ki? Cemil Meriç'in bir sözü var, çok hoşuma gider; 'Her yüzyılda birkaç kişi düşünür, diğerleri de onların düşündüklerini düşünür'.

Yazdıklarımdan şu anlaşılmasın. En iyi rock grubu Rush'tır, yahut X grubudur. Bunu söylemiyorum.  Söylemeye çalıştığım şey, dünya üzerinde hem müzik hem bilgi öyle sınırsızdır ki, bunu sınırlayıp bir disiplin haline getirerek, sonra da sadece bu disiplin içinde dolaşmamak gerek. Öğreneceğimiz ve dinleyeceğimiz çok şey var, demek.

Rush; 70'li yılların hard rock müziğinden gelme bir grup. Kendi kendini geliştiren, geliştirirken de müziğini geliştiren en önemli gruplardan biri. 80'li ve 90'lı yıllar da bir çok progresif metal grubuna ilham olmuş bir grup.

'2112' benim dinlediğim ilk Rush albümü. Ne zaman dinlediğimi yazmayacağım ama bir şişe şarabı bitirdikten sonra 2. şişe şarabı bitirdiğimi gayet net hatırlıyorum. 40 dakikalık tek albümle iki şişe şarap!...

Albüm iki bölümden oluşuyor. İlk bölümünde 20 dakikalık '2112' parçası var. Zaten Rush hayranı olan biri için ezberlenmiş bir şey. Diğer bölümünde ise 5 parça var, çok kısa olarak. Tabii ki en çok ilk bölümü olan '2112' parçasını dinlemişimdir. Her ne kadar diğer bölümde ki parçalar kısa olsa dahi.

Albümün ilk parçası '2112' sözün tam anlamıyla rock opera (hard rock opera da diyebilirsin, ben demem). Parçanın konusu da uzayda geçen distopik bir hikaye. Orwell'ın 1984 tarzı distopik hikayesi gibi. Hem parçanın konusu hem müzikal atmosferi, kendimce Rush'ın progresif rock için verdiği en önemli eseri. Fazla doğaçlamalara gidilmemiş olsa da; birbirinden farklı olan 7 bölümlük '2112'  gerçekten çok özel. Özellikle içinde ki bölümler ve bölümler arasında ki geçişler progresif metal ile karşılaştırma yapınca, progresif metal'i bir küçümseme geliyor. Rush günümüzün progresif metal müziğine temel oluşturuyor olsa da, günümüzde yapılan progresif metal'den kat kat üstün durumda.

'A Passage To Bangkok' ve 'The Twilight Zone' parçaları albümde en ısınamadıklarım. Tekrar tekrar dinlesemde hala sevemedim. 'A Passage To Bangkok' klasik hard rock düzeninde bir parça. Giriş, vokal, nakarat, gitar solo, son vokal kısmı ve bitiş. 'The Twilight Zone' parçası da hemen hemen aynı. Bir önceki albümlerinde ki hard rock stilini üzerinden atamamışlar.

'Lessons' parçası oynak ritimli, hoş, tam böyle yolculuk yaparken dinlenecek türden. 'Lessons' parçası hard rock'a biraz daha uzak. Parçanın sonunda ki solo gitar olmasa çok daha iyi olacaktı, sanırım.

'Tears' adı gibi dramatik bir parça. Maalesef konuk melletron çok fazla ön planda kalıyor. Gitarlar ve davul arka planda kalınca klasik Rush müziğine pek uymuyor, açıkçası. Yavaş, sakin müzik sevenler için ideal. Bana göre pek değil.

'Something For Nothing', albümde ki '2112' parçasından sonra en sevdiğim ve en çok dinlediğim. Yavaş yavaş başlayan 'Something For Nothing' hızlanmaya başlayıp vokalde eşlik edince, ortaya ağır progresif rock'a güzel bir örnek çıkıyor. Şuan dinlerken bile hangi müzik aletinin taklidini yapacağım diye şaşırıyorum. Ama genel olarak davulcu Neil Peart öncelikli.

'2112' ,Rush'ın başyapıtı olmuş bir albüm olmasa bile Rush hayranları ve benim tarafından sevilen albümlerinin başında geliyor. Siz de dinleyin'.

1. 2112:
I) Overture (4:32)
II) The Temples Of Syrinx (2:13)
III) Discovery (3:29)
IV) Presentation (3:42)
V) Oracle:The Dream (2:00)
VI) Soliloquy (2:21)
VII) The Grand Finale (2:14)
2. A Passage To Bangkok (3:34)
3. The Twilight Zone (3:18)
4. Lessons (3:51)
5. Tears (3:32)
6. Something For Nothing (3:59)

Süre:38:48

- Alex Lifeson / Gitar, Bas Pedali
- Geddy Lee / Bas Gitar, Bas Pedalı, Vokal
- Neil Peart / Davul, Perküsyon

Konuklar
- Hugh Syme / ARP Odyssey (1.I intro), Mellotron (5)
- Terry Brown / Produktör

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Jane - Together 1972



Henüz İtalyan progresif rock ile tanışmadığım dönemler dinlediğim İngiliz ve Alman gruplarının yaptıkları progresif rock ve türev müzikleriydi. Jane grubu da dönemin Almanya'sından çıkan en kaliteli gruplardan bir tanesi. Jane, döneminin Uriah Heep, Deep Purple, Pink Floyd gibi kendisine özgü müziğiyle varolmuş bir grup. 70'ler de albüm satışları popülerlik açısından fazlasıyla iyidir. Günümüzde unutulmuş, kıyı da köşe de kalmış bir grup gibi gözüküyor olsa da, hala müzik yapmaya devam ediyorlar, kendilerine has dinleyicileriyle, bildikleri ve inandıkları müzik anlayışıyla.

Jane, Almanya'dan çıkan krautrock ekolünün dışında kalan Birth Control, Eloy, Grobschnitt gibi gruplar kadar popüler olan bir grup olsa da, günümüzde prog severler için çok fazla arka planda  kalmış bir grup. Geri kalmış olmasına rağmen kendi müziklerini yapmaktan geri durmadılar. 

İlk albümleri 'Together' ile müzik kariyerlerine çok iyi bir albümle giriş yaparlar. 'Together' albümü Jane grubunun hala en çok sevilen, bilindik ve kaliteli albümlerinin başında gelir. Albüm içinde 'Daytime', 'Spain' ve 'Hangman' enfes blues-rock gitar sololarıyla öne çıkan parçalar. Aynı parçalar Jane kariyerinin en çok bilinen parçalarının başında gelir. 

Vokalde Bernd Pulst acımtırak sesiyle parçalarda ki dramatik havayı daha da karamsar hale sokar. Özellikle 'Daytime' parçasında ki vokali içip içip söyleyen bir berduş havasında. 'Daytime' parçasını her dinlediğim de hep içesim gelir. Acımtırak, ağlamaklı sesiyle Bernd Pulst ilginç ve yaratıcı vokaliyle 'Daytime' parçasını şimdiye kadar dinlediğim en melankolik parça haline getirir. 'Daytime' parçasının bu hale gelmesinde Bernd Pulst'un katkısı çok büyük. 

Werner Nadolny, hammond org'un başında Jane müziğinin müzikal yapısını oluşturuyor daha ilk albümden. Ağır aksak ilerleyen saykodelik melodiler vokalin daha çok öne plana çıkmasını sağlıyor. Werner Nadolny gitar'a destekten ziyade vokale desteğe odaklanmış. Albümün ve grubun müzikal yapısının oluşmasında en çok emeği geçen isimlerden. Kısa ve öz 'Spain' parçasında ki saykodelik org solosu Pink Floyd'un 71 öncesini hatırlatıyor. 

Charly Maucher bas gitarını öne çıkarmıyor olsa da, albümü rahatlıkla kotarıyor gözüküyor. 'Wind' ve 'Spain' parçalarında ki saykodelik gelenekten gelen bas gitar hattı gerçekten iyi. Hele ki 'Hangman' parçasında Klaus Hess'e destek çıkışı en az bir Roger Waters bas gitarı kadar. Belki daha fazlası. 

Davulda Peter Panka daha sonraları Jane grubunun ayakta kalmasını ve müziğe devam etmesini sağlayan kişi. 2006 yılında öldükten sonra grubun diğer üyeleri tarafından 'Peter Panka & Jane' adı altında konser turlarıyla Jane müziğine devam ediyorlar. Peter Panka, Jane tarafından anılmaktan geri durmadı. Grup hala 'Peter Panka & Jane' adıyla konser turları düzenliyorlar. Albümde ise Peter Panka, ağır saykodelik rock geleneğinden gelme bir davulcu gibi kafaları bulandırmada birebir. 

Ve tabii Jane grubunun Jane olmasında en önemli kişi; gitarist Klaus Hess. Ciddi anlamda Senfonik progresif türünü dinlemeye başlamadığım zamanlar da en sevdiğim gitaristlerin başında geliyordu. Şimdi de öyle aslında ama şimdi dinlediğim ve sevdiğim çok daha fazla gitarist var. Klaus Hess, Jane grubunun ilk albümünde de yaratıcı gitaristliğini fazlasıyla gösteriyor. 'Hangman' parçasında ki yankılanan ve hiç yorulmadan çaldığı gitar solosu ile parçayı favorilerimin arasına sokuyor. 5 dakikadan uzun süren 'Hangman' solosu; en iyi rock gitar soloları arasında kesinlikle yer bulmalıdır. Klaus Hess, en az David Gilmour, Jimmy Page kadar önemli ve yaratıcı gitarist. 

Jane kariyerinde progresif rock için başyapıtlık albümler yapmadı belki ama kendi dinleyicisiyle progresif rock geleneğini devam ettirmeye çalışıyor. 'Together' albümü de melankolik yapısı ve enfes gitar sololarıyla asla unutamayağım albümlerin başında geliyor. 

Jane gibi grupları şimdiye kadar ne kendi döneminin ne de günümüzün rock gruplarıyla karşılaştırmaya kalkmadım. Jane en az Pink Floyd, Deep Purple grupları kadar kendilerine has müzikleriyle var oldular. Varolmaya da devam ediyorlar.  

1. Daytime (8:05) 
2. Wind (4:52) 
3. Try to find (5:23) 
4. Spain (11:53) 
5. Together (3:42) 
6. Hangman (9:28)

Süre: 43:23

- Bernd Pulst / Vokal
- Klaus Hess / Solo Gitar 
- Werner Nadolny / Hammond Org, Flüt (5) 
- Charly Maucher / Bas Gitar, Vokal (4) 

- Peter Panka / Davul, Perküsyon (4)


23 Haziran 2016 Perşembe

Rush - Moving Pictures 1980



Rush’ın bu kadar çok bilinip tanınmasında hard rock ve metal dinleyenlerin yorumları kuşkusuz çok etkili. Sert, karmaşık riffler ve Neil Peart davulu ile Rush dinlemesi her zaman zor olan grupların başında gelir. Dinlemesi zor olduğu kadar başka gruplar tarafından çalınması da bir hayli zordur. Oya işler gibi işler Rush notaları. Bir halatı örmek gibidir yaptığı müzik. O yüzden Rush müziği dayanıklı, sert ve bozulması da zordur. Hard rock ve metal severlerin çok büyütmesine aldırmadan, Rush’ı siz kendiniz dinleyin.

Rush, 1975-76 yıllarında artık altın çağının sonuna gelmiş progresif rock’ı 80’lerde en iyi icra eden grupların başında gelir. Şöyle de söyleyebilirim, 80’ler de progresif rock ölmedi, Rush gibi gruplar sayesinde günümüze kadar geldi.

'Tom Sawyer’ (Mark Twain karakteri) hem albümün hem de Rush’ın en bilindik, popular parçalarından birisi. Hakediyor mu, kesinlikle hakediyor. Neil Peart’ın doğaçlamalı seri davul ritimleri, Geddy Lee’nin sert bas gitar hattı (pedal ile birlikte) ve synthesizer’ı kaotik atmosfer yaratan şekilde kullanımı, üzerine Alex Lifeson’ın kesik kesik, parça parça harika harika gitar solosu. ‘Tom Sawyer’I anlatmak için bunlar yeterli olmaz Geddy Lee’nin bağıran vokalini de unutmamak gerek. ‘Tom Sawyer’ günümüz modern dünyasının şovalyesidir. Neyi tercih edersiniz. Şirketleri mi yoksa gökyüzünü mü? O halde yakala geçmiş zamanda ki mitlerini.

'Red Barchetta’ 50 yıl sonrası uçan arabaların çağı ve amcanın garajda duran eski bir kırmızı Barchetta’sı. Rush’ın ‘Red Barchetta’ parçası tam bir karşı kültür öğesi. 50 yıl sonrasının herşeyi meta haline getiren kapitalizmine de karşı. Yavaş başlar parça, yavaş da hareket eder. Özellikle Alex Lifeson gitarı melodiktir. Dinlenmesi kolay olanlardan. Benim için parçanın sözleri müzikten daha öndedir. Yaşadığımız yılda dahi değerlerin meta haline getirilişine tepki duyarken 50 yıl sonrasını da düşünebilmek, Neil Peart’ın söz yazarlığına olan hayranlığımı bir kat daha arttırıyor.

'YYZ' gibi progresif rock’ın en kaliteli ve teknik parçasını bilmeyene şeker vermeyin. Bayramda şeker toplamaya çıkan çocuklara sorulan sorular gibi, progresif rock dinleyenlere ‘YYZ’ parçasını dinledin mi sorusunu sormak lazım.

'YYZ’ mors alfabesinde uluslararası Toronto havalimanı kodu. ‘YYZ’, Rush grubunun marşı benim için. King Crimson’ın nasıl ‘21st Century Schizoid Man’ parçası temel alınıyorsa, Rush içinde ‘YYZ’ parçası temel alınmalıdır. Bırakın başka bir grup tarafından çalınmasını, benzeri daha yapılamayacak bir parça. O yüzden övmektense her biri yaşayan efsane olan Rush grubunun bu parçasını siz de benim gibi marş haline getirin. ‘LimeLight’ parçanın adı gibi kendisi de light, yumuşak bir müzik. Tam bir yol parçası. Davul ve bas gitar sizi bir yerden bir yere götürürken sonunda ki Alex Lifeson’un derinlerden gelen gitar solosu ‘Limelight’ parçasını en bilinen Rush parçalarından birisi haline getiriyor. Diğer parçalarına göre teknik yönü daha az olmasına rağmen yine de yapacağınız yolculukların değişmez parçalarından birisi olacaktır.

'The Camera Eye’ New York ve Londra şehirleri gözönüne alınarak yazılmış bir parça. Günümüz modern (!) insanın şehrin tarihiyle uyumsuzluğunu anlatıyor. Buna İstanbul’dan bolca örnek verebiliriz de. Tarih bilgisi olmadan yaşamaya çalışan ve kendisini modern düyalı sanan insanların bolca bulunduğu bir şehir olan İstanbul. Daha iyi anlaşılması için Osmanlı döneminde Beyazıt Camiisin’de kuşlar su içsin diye yerlere oluklar açılırken günümüz modern (!) insanları da su sıçratmasın diye o olukları çukur sanıp üzerine çimento dökerler. ‘The Camera Eye’, albümde ki ‘Tom Sawyer’ ve ‘Limelight’ parçaların gölgesinde kalmış bir parça. Ancak benim için ‘YYZ’ ile albümün en iyi parçalarından. Hatta bir önceki albümlerinde olan ‘La Villa Strangiato’ parçasıyla birlikte Rush’ın en iyi gitar solosuna sahip. Parça synth ve trafikte ki araba sesleriyle kaotik ve karanlık bir müzikal atmosfer ile başlar. Saykodelik sesler (hırıltılar) ile daha da yoğunlaşır. Bir blues rock solosuna geçmeden önceki, patlamaya hazır bir bomba gibidir, ruh haline bünürsünüz. Sözler ile birlikte olan kısma geçince uzunca bir süre dinlenirsiniz. Sonrasında Alex Lifeson’un harika gitar solosuyla biter.

'Witch Hunt (Part III of Fear)’ Neil Peart’ın içler ürperten zilleriyle başlar. Korku filmi izliyormuş yada gece karanlıkta tek başınasınızdır. Parçanın girişi öyle bir his uyandırır. Ormanda cadı avına çıkarsınız. Avlayacağınız cadılar dini kurumlar, devlet, medya ve politikacılar gibi bizi yönlendirenlerdir. Parça ağır ağır bas gitar, synth ve davul ile ilerler. Alex Lifeson çok daha geri planda kalır. Sözleri ve girişi olduğu kadar parçanın bütünü de karanlıktır. Ama yazılan sözlere ve anlamına baktığınız zaman ortaya çıkan müzik en uygunu olmuş.

Son parça, ‘Vital Signs’ albümde ki diğer parçalara göre daha basit yapılıdır. Basit yapılı şablon müziklerinden Reggae ritimlerini kullanmışlar. Buna rağmen yine de güzel bir parça. Özellikle Neil Peart davulu. Yine ve yine evet her parça da Neil Peart davulunun mükemmelliği bu parçada da var.

Rush ‘Moving Pictures’ albümüyle tüm zamanların en iyi progresif rock albümlerinden birisine sahiptir. Hem de geç bir dönem olan 1980 yılında. 1. Tom Sawyer (4:34)

2. Red Barchetta (6:08)
3. YYZ (4:24)
4. Limelight (4:21)
5. The Camera Eye (10:57)
6. Witch Hunt (Part III of Fear) (4:44)
7. Vital Signs (4:47) Süre: 39:55
- Alex Lifeson / 6 & 12 telli Elektrik ve Akustik Gitar, Taurus Bas Pedal
- Geddy Lee / Bas Gitar, Bas Pedalı, Synthesizers (Oberheim polyphonic, OB-X, Mini-Moog) (Ses Düzenleyicisi), Vokal
- Neil Peart / Davul, Timbales (Vurmalı çalgı), Orkestra Çanı, Glockenspiel (Vurmalı çanlar), Rüzgar Çanı, Crotales (Vurmalı ziller), Perküsyon
Katkıda bulunanlar
- Hugh Syme / Synthesizer (6)
- Terry Brown / Ortak Aranjör ve yapımcı


29 Mayıs 2016 Pazar

T2 - It'll All Work Out In Boomland 1970

Ağır Progresif Rock

Progresif rock’ta tek atımlık albümler var. Öyle çoklar ki, popüler olmuş bir çok gruptan çok daha iyi müzikal yapı yakalamış albümler bunlar. Yaklaşık 10 yıl önce de pinkfloydturk sitesinin forumundan albümleri indirip dinlerken T2 ile tanışmıştım. T2 grubu da o tek atımlık albüm sahibi olan gruplardandı. Ancak sonra progresif rock dinlemeye devam ettikçe T2 grubunun tek albümü değil, birden çok albümü vardı. Konserlerini kayıt altına aldığı bir albüm bile oluşturmuşlardı.

Tek atımlık albümler gibi T2 grubunun ‘It'll All Work Out In Boomland’ albümü de olağanüstü bir albümdü. Hala da öyle. Progresif rock’ı takip edince önüme T2 grubunun diğer albümleri de çıktı. Onları da dinledim. Fantasy parçası hala ezberimdedir.

Hatta o dönem lastfm’e girip tanım yapan arkadaşların T2 için yaptığı açıklama da (Türkçe) hala tek albümlerinin olduğu yazılı. Bir allahın kulu da girip oraya değiştirmeye kalkmaz. Sonra progresif rock niye gelişmiyor.

H.G. Wells’in ‘Time Machine’ kitabını okumadıysanız, okuyun. Filmi bile kaç kez çekildi, bilmiyorum. En son çekilen film, 2002’ydi. Tavsiyem olsun. Oturup izleyin.

Zaman makinem olsaydı, muhtemelen 1970 yılı İngiltere’sine gider, T2 grubunu bulur, fırçayı basardım. Bakın geleceğiniz çok parlak değil, birilerine küsmeyi bırakın, gelin müzik yapmaya devam edin.

Günümüz progresif rock müziğinde T2 grubu da ilk dinlediğim andan itibaren benzettiğim Wolf People grubu gibi,  T2 grubunu da bar’a gidip sakin kafayla, çok kalabalık olmayan bir ortamda dinlemek isterdim.

‘In Circles’ parçasıyla başlayan albüm, tüm progresif rock zamanlarının en kaliteli albümlerden birisi. Progresif rock tanımı, T2 gibi grupların yaptıkları müziklere yapılması gereken  bir tanımdır. Peter Dunton’ın davulda ki yaratıcılığı, yetkinliği ve davul’a olan hakimiyeti parçayı alıp götürüyor. Gitar erken dönem Andrew Latimer (Camel) gitarını hatırlatıyor. Yılın 1970 olduğunu hatırlatmakta yarar var.

“J.L.T.” her ne kadar albümün en kısa parçası olsa da, albümü dinledikten sonra akılda en kalıcı olanı. Klasik gitar, davul ve klavye ile yavaş ve melodik başlar. Davulcu Peter Dunton’un sesi naiftir. King Crimson’ın ‘Islands’ albümünü hatırlatıyor, her dinleyişimde. Rahatlatıcıdır, sonunda ki sürekli yükselip bir türlü patlayamayan gitar solosunu bekletiyor. Soul jazz müziğine benzer parça. (Steve Wonder)

‘No More White Horses’ 1969-70 yılları arası King Crimson müziği gibi. Aynı dönemde yaşamış iki grup, biri çok bilinirken, diğerini dinlemek meraklı olmayı gerektiriyor. Parçanın içinde parça parça bulunan gitar soloları Robert Fripp’in gitar sololarına benzer.

‘Morning’ parçası için 1970 yılında olduğunu düşündüğümüzde 21 dakikalık parçanın ne kadar da üzerinde çalışıldığını gösteriyor. Günümüz progresif rock yaptıklarını söyleyen gruplarla doluyken üzerinde çalışılan parçalar o kadar az ki, ben’de olduğu gibi 70’lerin  ‘Morning’ gibi parçalarını önemsiyorum. ‘Morning’ parçası bir hızlanıp, bir yavaşlayan temposuyla üzerine daha fazla ilgi çektiriyor.

‘It'll All Work Out In Boomland’ progresif rock müziği anlamak için en yaratıcı, eklektik yapılı ağır progresif rock albümlerindendir.

1. In Circles (8:34)
2. J.L.T. (5:44)
3. No More White Horses (8:35)
4. Morning (21:14)

- Keith Cross / Gitar, Klavye, Vokal Armoni
- Peter Dunton / Davul,  Vokal
- Bernard Jinks / Bas Gitar, Vokal Armoni




28 Mayıs 2016 Cumartesi

Birth Control - Operation 1971

Ağır Progresif Rock

Paralel evren konusu hala bilim kurgu roman ve filmlerinin vazgeçilmezlerinden birisidir. Paralel evren ile en çok yapılan esprilerden birisi de Hitler’in yada Elvis Presley’in paralel evren de yaşıyor olduğu. Peki gerçekten öyle midir.

Karl Popper, incelenen bir varsayım’ın bilimsel olarak kanıtlanabilmesi için yanlışlanabilir olmasını savunur. Yanlışlayabilmek için varsayımın eleştirilebilir olması gerekir. Yanlışlanamayan bütün varsayımlar, eleştirilemediği için (iddialar, öngörüler) dogmatik olur, yani bilim dışıdır. Paralel evren konusu da, sosyo-politik konumu olan marksizm gibi yanlışlanamadığı için bilim dışı kabul edilir. İslam’a, hrıstiyanlığa değinmiyorum bile.  Bu konuda ‘yanlışlanabilirlik’ kuramına bakın.

Paralel evren konusu da yanlışlanamadığı ve eleştirilemediği için, bilim dışıdır. Kitaplarda, filmlerde paralel evren konusunu her nekadar bolca görüyor olsakta, konunun bilimsel bir değeri yoktur.  Yıldızlarötesi filminde de 4. boyut tartışması vardı. 4. Boyut tartışması da yanlışlanamadığı için safsafatadan ibarettir. Bilim dışıdır.

Albüm kapağında dev bir örümceğin bebekleri yemeye çalışması, bana hemen paralel evren konusunu hatırlattı. Esprisinin yapıldığı gibi paralel evren de, ya Elvis Presley yoksa. Hatta dinozorları yokeden göktaşı dünya’ya çarpmadıysa. Paralel evren ile keşişmemiz dinozorlar ile olacaksa. Öncesine de gidebiliriz. 250 milyon yıl önce Sibirya’da ki patlamalar olmadıysa. Karşımıza dev örümcekler, dev sinekler, dev kırkayaklar çıkmazmıydı?.

Bu konuların albümle ne alakası var, hiç bir alakası yok. Albüm kapağını görünce aklımda oluşan yorum buydu. Yoksa Birth Control grubu ayakları yere basan, döneminin en orijinal gruplarından birisi.  Kapakta resmedilen ise Papa 4. Poul’ün durumu.

Grup ismini niye ‘Birth Control’ olarak almıştır, hatırlamakta fayda var.  Papa 4.  Poul’ün doğum kontrolü üzerine açıklamalarından sonra bir tepki olarak grup üyeleri birth control (doğum kontrolü) ismini uygun görmüşler. 2016 yılında Türkiye’de kürtaj yasaklanması tartışmaları ile  içinde bulunduğumuz durum aynı.

Papa 4. Poul’ün açıklamaları; Birth Control grubunu döneminin siyasal ve sosyal konuları üzerine müzik yapan gruplardan biri haline getirmiştir. 2 yıl önce youtube’de olmayan (90’lardan bir albüm) bir parçalarına hazırladığım klipte ABD’nin Irak savaşı görüntülerini kullanmıştım. Birth Control  grubu hala siyasal sosyal konular üzerine müzik yapan gruplardan birisidir.

1969-70 yıllarında hammond org’un rock müzikte etkin bir şekilde kullanılmaya başladığı dönemde albüm yapan, Birth Control grubu da hammond org’u kullanmaktan çekinmedi. Kendilerine göre hammond org’u layıkıyla kullandılar. En önemli ve benimde en sevdiğim albümlerinden biri olan ‘Operation’ albümleri öne çıkan ilk albümüdür.

Döneminin Deep Purple, Uriah Heep müzikal yapısına benzer müzikal yapıları olduğu için her zaman onlarla karşılaştırma yapılır. Bütün grup karşılaştırmalarında olduğu gibi buna da karşıyım. Her insanın duyguları ve yetenekleri farklıdır. Birth Control’de kendisine özgü rock yorumuyla müzikal geçmişimde önemli bir yer etmiştir.

Deep Purple’ın bütün klasik albümlerini dinlemişimdir. Isınamadığım klasik olmayan albümleri de vardır. Ancak Birth Control grubunu dinleyip de ısınamadığım hiç bir albümü yok.  Bu Birth Control grubunu önemli mi yapar. Benim için önemli bir grup.

‘Stop little lady’ parçası günümüz adlandırmasıyla orijinal bir hard rock müzikal yapısına sahip  bir parça. ‘Stop little lady’ org solosu ders olarak hard rock dinleyecilerine öğretilmeli.  Hard rock müzik dinleyenler için harika bir parça.

‘Just before the sun will rise’ org’u ve gitar solosuyla, kendi kulvarının rock gruplarıyla boy ölçüşecek bir durumda. Ki zaten 1971 yılı Almanya’sında Birth Control’ün bu albümü çıktığı anda liste başı olmuştur.

‘The work is done’ vietnam karşıtı bir şarkı. (Vietnam’da) İşi bitirdim. Bir kişiyi öldürdüm, Sam amca bana bir barınak ver.

Birth Control’ün en sevdiğim parçalarının başında geliyor.

‘Flesh and blood’ kısa bir parça belki ama albüm kapağında ki resmin açıklamasını en iyi bu parça anlatıyor. Taze ve kanlı et.  Ağır progresif rock’ın örneklerindendir.

‘Pandemonium’ geniş yelpazede savrulan bir davulla başlıyor, hemen ardından gitara solosu giriyor.  Hard rock’ta diyebileceğiniz bir ritim ile devam ediyor. Aslında başka bir hard rock ürünü. Kıyamet orada yada şurada değil, tam da burada. Yaşadığımız, içinde bulunduğumuz dünya’da.

Ve sonunda ulaştık. Birth Control’ün şaheserlerinden birisi olan ‘Let us do it now’ parçasına. Hard rock yada ağır progresif rock diye tarif edilemez. Erken dönem senfonik progresif rock parçalarından birisi. ‘Let us do it now’ parçasının içinde Beethoven, Mozart gibi klasik müzik üstatlarından bölümler var. Birth Control’ü The Doors grubundan daha sonra dinledim. Bu parçayı dinlerken de The Doors’u anma albümünde olan ‘American Prayer’ parçasının tınısını görünce, aklımda progresif rock müziğin ne kadar da geniş bir yelpaze’de müzik yaptığını anladım. Senfonik progresif rock hayranı olan Ben’i, bir yerden aldı, başka bir yerlere götürdü, bu parça.  Zamanında öyleydi, yani ilk dinlediğimde, ve hala da öyle.


Birth Control’ün diğer albümlerini dinlemeseniz dahi, bu albümü kesinlikle dinleyin.


Not olarak; David Gilmour’un dediği gibi, hem gitar çalıp, hem de vokal yapmak zor iştir. Birth Control grubunun vokali ve gitaristi Bruno Frenzel’i bu yazıda anmak benim vergi borcum gibi.  

Progresif rock’ın tarihinin en ekşimsi ve en kendine has ses tonuyla Bruno Frenzel.

1. Stop little lady (7:16)
2. Just before the sun will rise (7:35)
3. The work is done (5:56)
4. Flesh and blood (3:27)
5. Pandemonium (6:34)
6. Let us do it now (11:09)

Total Time: 41:57

- Bruno Frenzel / Gitar, Vokal
- Bernd Koschmidder / Bas Gitar
- Bernd Noske / Davul, Vokal
- Reinjhold Sobotta / Org (Hammond)


27 Mayıs 2016 Cuma

Uriah Heep - Look At Yourself 1971

Ağır Progresif Rock

Charles Dickens’ın klasik ‘David Copperfield’ kitabında kötü bir karakterin adıdır, Uriah Heep. Uriah Heep grubun ismini ‘David Copperfield’ kitabından mı aldı, bilmiyorum. Ancak kitaptan almış olması muhtemeldir. Hiç aklıma gelmedi şimdiye kadar. İnternetten araştırsak belki çıkar önümüze. Şimdi elimin altında internet yok.  Siz merak ediyorsanız araştırırsınız.

Uriah Heep gibi bir grubu bilmek için progresif rock dinlemeye gerek yoktur. ‘Lady in Black’ bütün zamanların rock müziğinde en akılda kalıcı parçalarından birisidir.

Hard rock & Heavy metal dinleyicilerine göre Uriah Heep grubu hard rock grubudur. Progresif rock dinleyicilerine göre ise ağır progresif rock gruplarından birisidir. En önemlilerindendir. Ancak hard rock & heavy metal’in bir şablonu vardır. Bu şablonun etrafında yahut içinden hareketle parçalar yazılır. Progresif rock’ta ise serbesttir. O yüzden deneysel (Experimental) rock ile progresif rock hep iç içe olmuştur. Zaten hard rock ve heavy metalin oluşumunda progresif rock en önemli etkenlerden birisidir.


Uriah Heep, rock ve metal tarihinin en sıradışı gruplarından birisidir. Bir albümü tamamen senfonik iken, bir albümü blues-rock albümleri gibidir. ‘Look At Yourself’ albümü de senfonik öğeler taşımazken, blues-rock, hard rock öğeler taşır. Buna rağmen albümü kategoriye sokmakta zorlanıyorum. Albüm eklektik yapıdadır. ‘Tears In My Eyes’ parçasını dinlerken The Who grubunu anımsarken gitar solosu kısmında Led Zeppelin gitar soloları çıkar karşınıza. Uriah Heep kendi tarihleri boyunca bunu korumuşlardır. Artık kafalarına ne esiyorsa, ne hissediyorlarsa ona göre albüm yapmışlar. Sıradışıdan kastım da bu. 

Look At Yourself ağır progresif rock’ın en önemli gruplarından Uriah Heep albümüdür.

‘Look At Yourself’ albümü yazmak istememin birinci sebebi ‘July Morning’ parçası. Deep Purple grubunun ‘Childhood Time’ gibi harika bir parçası varsa, Uriah Heep grubunun da ‘July Morning’ parçası var.

Albümün giriş parçası aynı zamanda albüme ismini veren parça. İlk parça da 1 davulcu, 3 perküsyonist var.  Albüme koşar adımlarla başlıyorsunuz. David Byron etkileyici ve kendine has vokaliyle heavy metal’e kan vermiş parçalardan birisi çıkıyor karşınıza. Ken Hensley’in org’u Jon Lord org’unu aratmıyor. Koro kısmı ise albümün niye isminin ‘Look At Yourself’ açıklamaya yetiyor.

‘I Wanna Be Free’ The Who girişleri gibi olmuş.  Kısa bir parça olmasına rağmen nakarat kısmında ki David Byron’un i wanna be free diye haykırması bile aslında ne kadar orjinal Uriah Heep parçası olduğunu kanıtlamaya yetiyor.

‘July Morning’; bence Uriah Heep tarihinin en güzel, ve en önde parçalarının başında geliyor. Hammond org temeli üzerine blues-rock gitar solosu olunca parçanın giriş kısmı bambaşka bir hal alıyor. Yer yer Org yumuşamaya başlasa da, hammond org’un güçlü yapısını örtemiyor.  Deep Purple ‘Childhood Time’ parçasından çok daha iyi bir müzikal yapısı var. Konuk müzisyen olarak katılan Manfred Mann’ın org’u (moog), parçanın kişiliğini  katkıda bulunmuş. Manfred Mann’ı parçanın sonunda duyabilirsiniz.

Uzun yolculuklarda dinlenilecek bir şarkı ‘July Morning’. 

Ayrıca, 1970’lerin rusyasında sovyet yönetimine karşı olanların diline marş olmuştur. O dönemin komünist yönetimine muhalif genç rusları için bir direniş şarkısıdır.

‘Tears In My Eyes’ başlar başlamaz, Led Zeppelin tarzı blues-rock parçası gibi bir müzik karşımıza çıkar. David Byron’un na-na-na-na’larıyla kendisine eşlik ettirir. Klasik blues-rock parçası devamı beklerken, klasik gitar girince kafalar karışır.  Sonra eski yapıya döner, gitar, davul, bas kombinasyonu ile blues-rock’ın Uriah Heep yorumu ile parça biter.  Eğlenceli bir şarkı.

‘Shadows Of Grief’ özellikle 90’lı yılların heavy metal parçalarına öncülük eden bir parça.  Shadows Of Grief parçasını dinlerken aklıma hep Iron Maiden’ın ‘Seventh Son, Seventh Son’ parçası geliyor. Shadows Of Grief parçası tabii ki bir heavy metal yada hard rock parçası değil, ama temel olduğu bir gerçek. Belki de Iron Maiden ‘Seventh Son, Seventh Son’ parçasını Shadows Of Grief parçasından esinlenerek yapmıştır. Arada 20 yıl var. Uriah Heep grubunun iskeleti konumunda ki vokal David Byron ile Org’un efendisi Ken Hensley birlikte dinlemek, bu parça da bambaşka birşey.

‘What Should Be Done’ en sakin parçası. Blues parçası. Yumuşacık piyano dokunuşlarına karşı  gitar solosu çok kısa kalmış.

‘Love Machine’ Ken Hensley’in org’u ile başlar. Rock’n Roll parçası gibi ‘Love Machine’ parçası da çok kısadır.

‘What Should Be Done’ ve ‘Love Machine’ parçaları bu albüm de olmasalarda olurmuş. Ki zaten ‘July Morning’ gibi bir şarkının hatırına yazmak istemiştim.

‘Look At Yourself’ albümü belki en iyi Uriah Heep albümü değildir ama dinlenmeye ve öğrenilmeye değer bir albüm.

Bu akşam albümü üç kez üstüste dinledikten sonra en sevdiğim albümüne geçeyim. Demonds and Wizards.

1 Look At Yourself  (5:07)
2 I Wanna Be Free (3:59)
3 July Morning (10:36)
4 Tears In My Eyes (5:02)
5 Shadows Of Grief (8:40)
6 What Should Be Done (4:13)
7 Love Machine (3:37)

- David Byron / Vokal
- Mick Box / Vokal & Akustik Gitar
- Ken Hensley / Org, Piyano, Elektrik & Akustik Gitar,  Vokal (1)
- Paul Newton / Bas Gitar
- Iain Clark / Davul

Konuk Müzisyenler;

- Teddy Osei / Perküsyon (1)
- Mack Tontoh / Perküsyon (1)
- Loughty Amao / Perküsyon (1)
- Manfred Mann / Moog (3,4)



26 Mayıs 2016 Perşembe

Wolf People - Steeple 2010

Ağır Progresif Rock

Şimdiye kadar bir çok progresif ve saykodelik rock türde albümler dinlemişimdir. Tabii ki yaratıcılık anlamında senfonik progresif ile eklektik progresif rock türleri ilk tercihlerimden olmuştur. Bu sadece bir tercih meselesi tabii ki.

Kişilerin renklerine zevklerine karışılmasından yanayım. Renkler ve zevkler üzerinden konuşulmasından yanayım. Ancak kişilerin tercihlerine karışamam. Birisi çıkıp ‘Ben halk müziklerini tercih ediyorum’ dese, hiç birşey diyemem. Ama çıkıpta  bu bir zevk meselesi derse; gözlerimi kaparım… gerisini tahmin edersiniz.

Benim konser tercihlerim de öyle. Öyle ünlü bir rock (yada metal) grubunun konserine gidip, binlerce kişinin arasında pek zevk alamıyorum. Bir saatten fazla ayakta dikilip, dinlediğim müzikten nasıl zevk alacağım. Bar’da çalınan konserler tercihimdir.

İşte, Wolf People grubu da benim zevk alacağım müzik yapan gruplardan bir tanesi. Ne popüler rock kültüründe ne de progresif rock camiasında pek sesi soluğu çıkmayan bir grup. İngiltere’de olsaydı, konser tarihlerini takip eder, konserlerini kaçırmamaya çalışırdım. Dream Theater’dan yada IQ grubundan banane.

Gidersin bar’a, oturursun bir masaya, biran gelir, Wolf People çıkar sahneye, başlar konserlerine. Öyle bar’da kalabalıkta yoktur. Senin gibi insanlar vardır. Parça aralarında Jack Sharp birşeyler anlatır. Biraz felsefik, biraz küfürlü sözler ile müziğin tadını çıkarırsın.

Wolf People grubu ‘Tıny Circle’ albümünü Galler’in bir köyünde, bir tavuk kümesinde kaydetmiş. Hani bar’a gelmesinler, tavuk kümesinde konser verseler  yine de gidilip, konserleri dinlenir.

2010 yılımıydı, 2011 miydi, ilk ne zaman dinlemiştim, hatırlayamadım. Öne çıkan parçaları ‘Tiny Circle’ tanışmama sebep oldu. İlk dinlediğimde ben de bıraktığı izlenim Jethro Tull müzikal yapısıydı. Özellikle flüt ile. Merak edip, tüm albümü bulup, albümde ki bütün parçaları dinledim. İnsanda biraz merak olacak. Öyle önüne geleni yemekle olmuyor.

Albümü dinlemeyi bırakınca, şöyle bir düşünce oluştu. Progresif rock’a sıfırdan mı başlıyoruz. Günümüz dandik grupların müziklerine bakınca, bu düşünce ve fikir hiç’te fena gelmiyor.

Bir ara bazı arkadaşlardan duyduğum sözler vardı. Iron Maiden grubunda iki tane lead guitarist var. İki lead gitarla müzik yapmak zordur, diyorlardı.

Güzel de, 1970 Wishbone Ash grubu iki lead gitaristle müzik yapıyorlardı.


Wolf People grubunda  da iki tane gitarist var!!!

1970’ler döneminin sadece progresif rock’ın örneklerini değil, saykodelik, hard rock, blues, folk rock, hepsi bir arada olduğu albüm. 1970’lerin ağır saykodelik (Heavy Psych) dönemine benzer, 2000’ler sonrasının en kaydadeğere albümlerinden.

İlk dinlediğimde (Tiny Circle) Jethro Tull, sonrasında albümü dinlediğimde hard rock tarzı bir albüm derken, tekrar tekrar dinleyince benzettiğim o kadar çok grup oluşmaya başladı ki, bunların arasında King Crimson, Black Sabbath, Blue Oyster Cult gibi dönemin  kült grupları bile girdi.

Ama en çok İngiltere’den çıkmış bir ağır progresif rock grubu olan T2 (ve harika bir gruptur) aklıma yerleşti. Umarım Wolf People grubu da T2 gibi yaratıcılıklarını kaybetmeyip, uzun yıllar müziklerini yaparlar. 2010 yılında çıkardıkları 2 albümden sonra, 2013 yılında bir albüm daha çıkarmışlardı. Sıra 2016 yılına geldi. 3 yıl arayla çıkarıyorlarsa demek. Bir albüm çıkartırlar da, progresif rock aşkımız da azalma olmaz.

Albümde öne çıkan sadece ‘Tiny Circle’ parçası yok. ‘Morning Born’ parçası var. T2 grubunun müziğine en çok benzettiğim parçalardan birisi.
Bi ara vardı, progresif rock’ın gelişmesi için albümleri satın alın diyen bir güruh!. Progresif Rock albümleri paylaşan bloglara girip, küfür ediyorlardı. Konser kayıtlarını albüm diye EMI aracılığıyla satmaya çalışıyorlardı.  Kendi yaptıkları müziklere değil de, Wolf People gibi grupların yaptığı müziklere baksınlar.

2000 sonrası progresif rock’ta yaratıcılık mı istiyorsunuz, Wolf People grubundan ‘Cromlech’ parçasını dinleyin.

Wolf People gibi grupların yaptıkları müzikler, önümüzde ki yılların progresif rock müziğidir.

1. Silbury Sands (5:18)
2. Tiny Circle (5:10)
3. Painted Cross (3:23)
4. Morning Born (4:09)
5. Cromlech (3:17)
6. One By One From Dorney Reach (5:35)
7. Castle Keep (7:34)
8. Banks Of Sweet Dundee, Part 1 (3:27)
9. Banks Of Sweet Dundee, Part 2 (5:11)

Süre. 46:39

- Jack Sharp / Gitar, Vokal
- Joe Hollick / Gitar
- Dan Davies / Bas Gitar
- Tom Watt / Davul
- Ross Harris / Flüt