Bu Blogda Ara

1983 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1983 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Bacamarte - Depois Do Fim 1983




Dahilerin müziği; progresif rock için özellikle 1970'li yıllarda yapılanı için söylenebilecek en güzel sözlerden ve tanımlardan biri.

Bu sözü, progresif rock üzerine türkçe yazılar bulup okurken bir blogda denk gelmiştim. Radyo Eksen'de yayın yapan Meral Akman'ın kendi yazdığı bloğunda progresif rock'ı böyle tarif etmişti. Sanırım Merak Akman bu sözü müziğin 'dahi çocuğu' olarak gösterilen Steve Wilson'dan esinlenerek söylemişti.

Ancak Steve Wilson için söylenen 'dahi çocuk' sözüne katılamam, 70'li yılların progresif rock müziği için ise rahatlıkla kullanabilirim.

Başka bir zamanda, yerde ve mekanda ise progresif rock ile progresif metal arasındaki farklılıklar üzerine bulduğum bir kaç forum sitesindeki yorumlara takılmıştım. Forumun birinde bir kişi şöyle bir soru soruyordu ve kendince progresif metal'in progresif rock'dan çok farklı bir tür ve anlayış olduğunu belirtiyordu.

Progresif rock parçaları özellikle 70'li yıllarda yapılanlar çok daha karmaşık yapılara sahipti. Örneğin Genesis'in 'The Musical Box' parçası karmaşık bir yapıya sahip ve sadece gitar ve klavye sololarıyla mevcut değil, hem armonileri hem de melodileri açısından zengin; bir o kadar da farklı türlerden müziklerin harmanlanması gibiydi. Bu parça ve buna benzer 70'li yıllarda yapılan bir çok albüm için progresif tanımı yapıldı. Ancak ben bu müzik anlayışını progresif metal denen türde göremiyorum, diyordu. Devamında progresif sözcüğünün ilerici anlamı progresif rock için uyumluydu ama metal için bu daha çok aşamalı (aşamalı metal) anlamını içeriyor diye yazıyı bitiriyordu.

Yazıyı okumanın üzerinden çok zaman geçtiği için anımsayabildiklerim kadarıyla o kişinin aklında olanı aktarmaya çalıştım. Ki progresif metal türü aynı o kişi gibi progresif rock'ın bir türü olarak değil de farklı bir tür olarak görüyordum. Bu yazı ise sadece iki türün arasındaki farkı anlamamda yardımcı oldu.

Bacamarte ile progresif metal'in yada Steve Wilson'un ne alakası var derseniz, yoktur. Bacamarte'nin müziğini anlatabilmek için bunları anımsatmak istedim.

Progresif rock'ın 1960'ların sonları ve 70'lerin başlarında bu kadar popüler olmasının tek nedeni o dönem henüz rock müziğin popüler olmayışı ve yüzlerce alt dala ayrılmayışıdır. Rock müzik popüler bir tür olmayınca o dönem müzik yapmak isteyen kişiler ve gruplar daha rahat hareket ediyorlardı ve yapmaya çalıştıkları müzikte daha yaratıcıydılar. Para kazanmaktan ziyade müzik sanatını halkın geneline yansıtmak gibi bir nedenleri yada amaçları olduğunu varsayarak tarih, mitoloji, bilim kurgu, siyaset, edebiyat ile ilgileniyorlar ve müziklerine bunu yansıtıyorlardı. King Crimson grubu bir şair'in şiirlerine kendi albümünde yer verirken Genesis grubu müziğinde mitoloji ile bilim kurgu'yu birleştiriyordu. Ki bu durum bir süre sonra ortaya çıkan ve progresif rock'tan daha popüler olan Hard Rock ve Heavy Metal içinde geçerli olacaktı. Ancak bu iki tür arasındaki durum, progresif rock ile hard&heavy, müziğe bakışlarından dolayı farklılaşıyordu. Progresif rock; caz, avantgard, klasik müzik, folk müzik; saykodelik ve beat müziğin üzerinden inşa edilirken, hard&heavy daha çok gitar ve ritimler üzerinden gidiyordu.

Nitekim günümüzde olan bu ayrılış hala devam etmektedir.

Bacamarte, 1980'lerin başında Brezilya'da kurulan bir grup. İçinde bulunduğu dönem daha çok hard&heavy'nin yaygın olduğu ve gençleri etkilendiği bir dönem. Bacamarte grubu içinde bulunduğu bu dönemden değil, 10 yıl önce yapılmış ve kısmen de çoktan unutulmuş bu müzikten yaranlanarak albüm yapmak istedi ve ortaya çıkardıkları albüm ise yukarıda bahsettiğim progresif rock-progresif metal ayrımını yapan kişinin istediği progresif rock'a uygun mükemmel bir örnek oluşturdu.

Bacamarte 'Depois Do Fim' albümüyle 1983 yılında bir nevi Brezilya'da 70'li yılların progresif müziğini tekrar yaşatır.

'UFO' parçasında klasik müziğin romantik dönem italyan müziğini kullanırlarken davul ritimleri Phil Collins'in Genesis dönemi kullandığı agresif yapıyı andırıyor. Bir sonraki parça 'Smog Alado' yine aynı klasik müzik esintili olarak başlıyor, daha sonra da İtalya'dan PFM'nin kullandığı folk-ritimli (füzyon, folk fusion görünümlü) 'E Festa' parçasını akla getiriyor. 'Miragem' parçası ise folk-caz (Area) ile senfonik müziği biraraya getiriyor. 'Passaro De Luz' parçası ise vokaller ve akustik gitar atmosferi ile Renaissance ve Curved Air'in yaptığı folk müzik klasik senfonik müziği  anımsatıyor.

'Cano' bir çok progresif rock grubunun geçiş müziği olarak kullandıkları ara müziklerden birine örnek, 'Cano' parçası değil bundan sonraki 'Ultimo Entardecer' asıl olandır. Albümdeki belki de en yaratıcı parçadır; 'Cano' ile ön hazırlığı yapılan parça, italyan progresif rock'ının efsane albümlerinden birine imza atan Alphataurus'un uzay-senfonik yapısını alır ve kullanır. Parçanın içini ise Renaissance'ın albümlerinde olduğu gibi klasik müzikten alıntılarla doldurur. Aynı giriş parçası 'UFO'daki gibi Phil Collins'in agresif davul kullanımını vardır.

'Controversia', 'Cano' parçası gibi bir sonraki parçaya öncülük eder. Parça İtalyanların dev isimlerinden Banco ile progresif rock'ın bambaşka tanımlanmasına yol açabilecek olan Gentle Giant tarzı karmaşık bir yapıya sahiptir. Devam, yani ana parça olan ve albüme adını veren 'Depois Do Fim' ise Banco'nun 1974-77 yılları arasında yaptığı avantgard-senfonik yapısını paralel bir biçimde ilerler.

Ve albüm biter.

1995 yılında Cd basımında albüme bir parça daha eklenir, 'Mirante des Estrales'. Grubun varedicisi, lideri ne derseniz uygun olabilecek olan gitarist ve her türlü müzik enstrümanını çalabilen Mario Neto tarafından parça albüme eklenir. Parçadaki bütün enstrümanları Mario Neto çalar. 'Mirante des Estrales' klasik gitar kullanımı açısından YES'in gitaristi, benim en sevdiğim üç gitaristen biri olan, Steve Howe tarzını andırır, ritimler ise akdeniz müziğini en güzel biçimde rock müziğine sokan PFM'i akla getirir. Albümde sevdiğim ilk parça. Hele parçanın sonunda elektrik gitar ile yaptığı kısa solo ise YES'in 'Soon' parçasının mükemmelliğini ve nasıl progresif rock müziğini etkilediğini gözünüze sokar niteliktedir.

Bacamarte'nin müziğini ve albümünü bu şekilde anlatmış olmamı mazur görün, çünkü grubun yaptığı aslında avantgard'ı, folk müziği, klasik müziği ve caz'ı birleştirmekti. Bunu da mükemmel bir biçimde yapmışlardı.

Burada öykündükleri, esinlendikleri 10 yıl öncesinin müziğini ve gruplarını anımsatmak Bacamarte'nin müziğini küçümsemek değil, kalitesini göstermek içindir. Bacamarte grubu da en az Genesis, Banco, Alphataurus, Renaissance, PFM, Gentle Giant ve YES kadar bilinmesi gereken progresif rock grupları içinde yer alması gerekir.

Son söz olarak, Bacamarte'nin 1983 yılında çıkarmış olduğu albüm; aslında progresif rock anlayışının 80'lerde de devam ettiğinin göstergesidir.


1. UFO (6.26)                                         
2. Smog Alado (4.11)
3. Miragem (4.54)
4. Passaro De Luz (2.28)
5. Cano (1.59)
6. Ultimo Entardecer (9.29)
7. Controversia (1.57)
8. Depois Do Fim (6.31)

Süre : 37.52

Jane Duboc / Vokal (2,4,6,8)
Mario Neto / Akustik & Elektrik Gitar, Yapımcı
Sergio Villarim / Klavyeler
Marcus Moura / Flüt, Akordion
Delto Simas / Akustik & Elektrik Bas Gitar
Marco Verissimo / Davul
Mr. Paul / Perküsyon

24 Nisan 2018 Salı

Tangerine Dream - Wavelenght 1983



Mike Gray, Amerikalı muhalif yazar, belgeselci, araştırmacı ve sinemacı. 2013 yılında ölen Mike Gray hakkında akıllarda kalan 1968 yılında Amerikan Devrimi 2 adlı belgesel filmdir.

Benim Mike Gray'i biliyor olmam entellektüelliğimden falan değil, Tangerine Dream grubundan  1983 yılında yaptığı 'Wavelenght' albümünden dolayıdır. Tangerine Dream hayranlığım nedeniyle grubun yaptığı bazı film müziklerinden dolayı, bazı filmlerini de merak edip izlemişliğim var.

'Wavelenght' de Tangerine Dream'in aynı adlı film için yaptığı bir albüm. Amerikalı bağımsız yönetmen Mike Gray'in yönetmenliğini yaptığı film bilim kurgu konusu olan bir film. Filmi izlemedim ama izlenecekler listesine aldım konusunu ve eleştirilerini okuyunca. Kabaca filmi tarif etmeye kalkışırsak film, Gizli Dosyalar E.T. arasında duran bir yapım. Okuduklarımdan bunu çıkarabildim. Gizli dosyalar 9 yıllık serisini 2 kez bitirdiğim için Waveleght filmi bir hayli ilgi çekici geldi. Şu oyundan başımı kaldırıp en yakın zamanda o filmi de izleyeceğim.  

Tangerine Dream'in kaçıncı albümüdür bu, bilmiyorum. Ama efsaneleşmiş kült korku filmlerinden olan 'The Exorcist' yönetmeni William Friedkin'in 1977 yılındaki Sorcerer filminin müziklerini yapmalarıyla sinemaya açıldıklarını biliyorum. Bu albüm ise 4. film müzikleri albümü, daha sonrasında aksiyon-suç, fantastik, korku-gerilim ve tabii bilim kurgu filmleriyle birlikte 40 civarında filmin müziklerini yaptıklarını da belirteyim.

'Wavelenght' albümüne gelirsek, öyle 70'lerin klasik Tangerine Dream müziğinin atmosferi yok. 'Force Majure' albümünde kendisini fazlasıyla belli eden senfonik yapı burada daha baskın çıkıyor. Parçalar kısa kısa olduğu için(albümde 16 parça var) özel olarak şu parçaları dinleyin diyemem.

Albümü bütün olarak dinlemenizi ve ilgi çekici filmi de izlemenizi tavsiye ederim. Hoş! Tangerine Dream dinleyip, bilim kurgu'dan uzakta duran birini de henüz görmedim.

1. Alien Voices (0.16)
2. Wavelength Main Title (1.54)
3. Desert Drive (Quichotte Part One excerpt) (2.00)
4. Mojave End Title (3.59)
5. Healing (2.23)
6. Breakout (1.09)
7. Alien Goodbyes (1.50)
8. Spaceship (2.18)
9. Church Theme (3.41)
10. Sunset Drive (3.23)
11. Airshaft (3.10)
12. Alley Walk (2.55)
13. Cyro Lab (2.13)
14. Running Through The Hills (1.30)
15. Campfire Theme (1.23)
16.  Mojave End Title Reprise (3.51)

Süre : 37.55

Christopher Franke / Klavyeler, Synthesizer (ses düzenleyicisi)
Edgar Froese / Klavyeler, Synth, Bas Gitar, Elektrik Gitar
Johannes Schmoelling / Klavyeler, Synth

20 Kasım 2017 Pazartesi

Tangerine Dream - Hyperborea 1983



Tangerine Dream grubunun kaç albümü olduğu hakkında bir fikrim yok, 100 civarında diye biliyorum. Film müzikleriyle birlikte en son saymaya çalıştığımda 130'ları geçmişti sanırım.

Grup 1960'ların sonlarında başladık albümlere günümüzde de devam ediyorlar. Birkaç ay öncesinde yeni albümlerini de çıkardılar. Tahminimce yeni albümler çıkarmaya da devam edecekler.

Tangerine Dream'in bu kadar çok albüm çıkarmaya başlaması, 1982 yılında çıkardıkları 2 albümle başladı. 1980'li yıllar boyunca da bu üretim devam etti. Aynı yıllarda çıkardıkları 2 ve daha fazla albüm ya film yada belgesel müzikleriydi. Bazen de kendi albümleriydi. Bu çoklu üretim 90'lı yıllarda da kısmen devam etti. Bu kadar çok albüm çıkarmalarının tek nedeni tabii ki müzik ve belgesel çalışmaları değildi. En önemli etkeni, 80'lerin başlarında synthesizer, yani ses (ve ritim) düzenleyicilerinin daha ucuza ve bolca üretilmesiydi. Almanların öncülüğünde gelişen elektronik müzik severliği sonuçda kapitalistlerin gözünü müzik endüstrisine çevirmesine yol açtı. Sonuç olarak da 1980'lerin başlarından itibaren ortalıkta elektronik müzik diye kulakları tırmalayan acuze müzikler ortaya çıktı.

Tangerine Dream ve diğer öncü elektronik müzik insanlarının haklarını yiyemem bu konuda ama ortada olanı da söylemek gerekir.

Tangerine Dream de bu ucuza ve bolca üretilen synth'leri albümlerinde kullanmaya başladılar. İlk 1980'de 'Tangram' albümlerinde denemişlerdi, daha sonra da 1982 yılında çıkardıkları 2 albümde de denemeye devam ettiler. 1983 yılında ki 'Hyperborea' albümünde de bu yeni çıkan enstrümanlara tamamen hakimiyetlerini kurdular.

Tangerine Dream'in 1980'li yıllarda bu kadar çok albüm çıkarmasının asıl nedeni benim için kesinlikle bu'dur. 1980'li yıllarda popüler müzik haline gelen pop'un temelinde de bu ucuz ve bolca üretilen aletler ile 90'lara doğru da iyice yaygınlaşam bilgisayarlar olmuştur.

Müzik üretimini elbette karşı değilim ama sürekli birbirlerinin müziklerini kopyalayarak ortada para kazananları görünce ister istemez bir tiksinti geliyor. Hele ki söz konusu Tangerine Dream olunca.

Bundan bir kaç yıl önce, Türkiye'de iken, bir arkadaşa Tangerine Dream'in müziğinin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyordum. En son şöyle demişti. 'Bu kadar önemli olsaydı, burada albümleri bulunur ve dinlenirdi'. Açıklaması şu; plak şirketleri bunları kesinlikle pazarlardı. Halbuki o çok önemli gibi gözüken A, B; C grupları aynı plak şirketlerinden çıkmaktaydılar. Dolayısıyla dinleyen hepsinin çok popüler ve kaliteli müzik olduğunu varsayıyordu.

Gereksiz yere söz uzattım; Tangerine Dream, progresif rock'da ki putlarımın arasında en büyüğü. 'Hyperborea' albümü de Tangerine Dream'in 80'lerde ki en yaratıcı bulduğum albümlerinden.

Albümün açılış parçası, 'No Mans Land'. Hiç dinmeyen ve kendini sürekli tekrar eden ritimler ve hint çalgısı sitar benzeri sesler ile kimi yerde beni gülümseten kimi yerde de, albüm kapağının yardımıyla, okyanusun ortasında ki ıssız bir adaya yol aldırıyor. Tabi sürekli kendini tekrarlayan ritimler synth'lerle yapılıyor. Ancak orada bir de Edgar Froese'nin bas gitarı var; parçaya çok farklı bir hava katıyor. Tangerine Dream'in yine benzersiz ve daha sonra kendilerini hiç tekrarlamayacakları bir parça.

İkinci parça, 'Hyperborea' da öyle. Tangerine Dream'in kendilerini hiç tekrarlamadıkları bir parça. Ancak parçanın müzikal atmosferini 80'li yıllarda bir çok elektronik müzik grubu ve müzisyenleri tekrarladı. Özellikle 80'ler sonları ve 90'lı yıllarda yaptığı film müzikleriyle adını rock müzik tarihine yazdıran Vangelis. 'Hyperborea'yı dinlerken 80'li yılların belgesellerini, özellikle okyanus altı belgesellerini anımsatıyor.

'Hyperborea' parçasının ilk yarısı böyle, ikinci yarısı ise org ve davul solosu birlikteliği var. Siz dinlerken zevk alamazsanız eğer, youtube'den 2000'li yılların Tangerine Dream konserlerinin arasından bulun bu parçayı ve tekrar tekrar dinleyin.

Ki zaten ilk duyduktan sonra üstüste dinlemeye devam edeceksiniz.

'Cinnamon Road', tam da yukarıda bahsettiğim, elektronik müziğin ayağa düşmeye başladığı dönemlerde ortaya çıkan müziklerden. Dinlemesi kolay, eğlenceli, hatta dans ettirici. Dinlerken niyeyse aklıma Modern Taking grubu geliyor. Neyse ki Tangerine Dream bu tarz müzikler üzerinde fazla durmadan es geçip, kendi bildiklerini okumaya devam ediyorlar.

20 dakikalık uzunluğuyla 70'leri anımsatan 'Sphnix Lighting' ile albümün son parçası. İlk 3 parçadaki yaratıcılık anlayışı 'Sphnix Lighting' parçasında da var. Ancak maalesef 20 dakikalık uzunluktaki parça albümün en yaratıcı parçası olduğu anlamına da gelmiyor.

Burada benim için 70'lerin havasından sıyrılamamış, yeni dönem müziğine ve seslerine de ayak uydurmaya çalışan bir Tangerine Dream var. Parçayı kötülemedim, çünkü içinde gözlerinizi kapatıp dinlerken sizi başka yerlere, dünyalara ve zamanlara götürecek müzikal atmosfer de var. Tabi bunlar albümün ve Tangerine Dream'in en iyilerinden biri olmaya yetmiyor.

'Hyperborea' Tangerine Dream klasikleri yada müziği için iyi bir başlangıç değil ama Tangerine Dream müziğine bulaşmış herkes için dinlenilmesi, öğrenilmesi zorunlu bir albüm.

Son olarak, albümdeki enstrümanları Edgar Froese ve en son gruba dahil olan Johannes Schmoelling çalıyor. Tangerine Dream'in unutulmaz isimlerinden ve yine albümde besteci ve yapımcı olarak Chris Franke yer alıyor. Birkaç yıl sonrasında ise Franke gruptan ayrılıp, özellikle bilim kurgu film ve dizi müzikleri olarak kendi müziğine yöneliyor.

1. No Mans Land (9.08)
2. Hyperborea (8.31)
3. Cinnamon Road (3.54)
4. Sphnix Lighting (20.01)

Süre : 41.34

Edgar Froese / Bas Gitar, Elektrik Gitar, Klavyeler, Synth(ses düzenleyicisi), Yapımcı, Besteci
Christopher / Franke / Besteci, Yapımcı,
Johannes Schmoelling / Klavyeler, Yapımcı, Synth, Besteci

Monique Froese / Kapar Tasarımı

13 Mayıs 2016 Cuma

Pink Floyd - The Final Cut 1983


Roger Waters, bir müzik dehasıdır. Pink Floyd’un liderliğine ve albümlerinin yapımcılığına büründüğü andan itibaren Pink Floyd, daha çok progresif rock ürünleri vermeye başlamıştır.  Pink Floyd müziğini saykodelik-uzay (space rock) türünden çıkarıp senfonik ve eklektik  yapıya dönüştüren Roger Waters’tır. 1983 yılında ki Roger Waters’lı son Pink Floyd albümü ‘The Final Cut’ sonrası da Roger Waters albümleri 1. sınıf progresif rock albümleridir.

Bu albümler sırasıyla şöyledir.
The pros and cons of hitch-hiking
When the wind blows
Radio K.A.O.S.
Amused to death

Her bir albüm övgüyü ve dinlenmeyi hakediyor. Roger Waters’ın dehası aslında 70’lerin başında ortaya çıkmaya başlar. Ve ‘The Final Cut’ albümüyle Pink Floyd grubu için sona erer.

(Kendi görüşüm bütün Pink Floyd tarihi Roger Waters’ın gelişimi üzerine kurulmuştur. Son 50 yılın en önemli müzik insanlarından birisidir, Roger Waters)

The Final Cut (A Reguıem for the post war dream) ....

Roger Waters’lı Pink Floyd’un son albümü. 1983 yılının mart ayında piyasaya çıkar. Ve 1 numaraya yerleşir. Pink Floyd’un en dramatik albümü olarak ‘Wish you were here’ albümü biliniyor olsa da, aslında en dramatik albümü ‘The Final Cut’ albümüdür.  ‘Wish you were here’ albümü eski üye Syd Barrett’in durumu üzerine yazılmış, söylenmiştir.  ‘The Final Cut’ albümü ise günümüz tarihininin insanlığı için yazılmıştır. Dünyanın yaşadığı bütün savaşların özünü, trajedisini yansıtır.  Hem de edebi bir dille, şiirsel olarak.  Albümün bütün parçalarında şiirsel yapının sahibi Roger Waters dehası vardır.

‘The Final Cut’ albümündeki parçalar bir önceki albüm ‘The Wall’ için yazılmış parçalardır. Ancak yer yetmediği için Pink Floyd üyelerinin ortaklaşa kararı tarafından elenip, ‘The Wall’ albümüne alınmamıştır. Rick Wright’ın gruptan Roger Waters tarafından atılmasının altında bu durumun olduğu ile ilgili bir söylenti de vardır. 1985 yılında Roger Waters’ın gruptan ayrılması sonucu Rick Wright geri gelmiştir.

Albüm savaş sonrası evlerine dönen zafer sahibi askerlerin durumunu anlatır. Bir o kadar da kaybeden tarafın durumu sorgulanarak anlatılır.

Kim kazanmıştır, kim kaybetmiştir.

Savaşların mazereti olarak ortaya konan dini inançlar ve millet anlayışı eleştirilir, bütün albüm boyunca.  Bunu en iyi anlatan ise albümün ikinci parçası; ‘Your Possible Pasts’.

Senin olası geçmişlerinin şimdikinden farkı ne?.

Albümde ki bütün parçaları tek tek anlatmaya kalksam, sanırım bir kitap yazmam gerekecek. Siz en iyisi albümü tamamen, üst üste 8-10 kez dinleyin.

Son 3 parça albümün özetidir.  Son 3 parça hakkında birşeyler yazılabilinir. Albüme ismini veren ‘The Final Cut’, kim kazanır kim kaybederin parçası ‘Not Now John’ ve hem Pink Floyd hem de Roger Waters müziğinin en dramatic parçası ‘Two Suns In The Sunset’

‘The Final Cut’ (Son darbe) parçası savaş sonrası kazanan taraftan bir kişinin psikolojik yapısını anlatır. Bir önceki parça da (Southampton Dock) ülkesine geri dönmüştür. Onları bekleyen aileleri ve sevgilileri vardır. Savaş öncesi ve sonrası farklıdır, muzaffer ordu mensubu kişi etrafına bakar. Sokaktan savaşın zaferini kutlamaya gelenler arasından bir kadın için hayaller kurar. Tam işi pişirmek üzeredir ki, telefon çalar...

‘Not Now John’ küfürlerle başlar.  Bütün parça boyunca da küfürler hava da uçuşur.

Nasıl da yendik ama pis düşmanları!

Muzaffer ordu mensuplarının ülkelerine döndüklerinde yaptıklarını anlatır. Şİmdi olmaz John, gösteriyi devam ettirmeliyiz. İnsanlığın geleceği kimin umrunda ki? Kim şeyine takar.

…………….

‘Two Suns In The Sunset’. Güt batımında iki güneş. Japonya’ya atılan atom bombasını temel alan Pink Floyd’un en dramatic parçası. Özellikle benim için. Atom bombası yahut hidrojen bombasının kullanılmasının bir soykırım olduğunu anlatan ve harika bir saksafon solosuyla biten ‘The Final Cut’ albüm.
Parçanın içinde ki şu söz bile içinde bulunduğumuz durum için yeterli midir, bilemedim.

Hmmmmmmm.
Yoksa insan ırkının sonu mu bu.
……….
Ve ön cam erirken
Gözyaşlarım buharlaşıyor
Ayrılıyorum  arkamda kömür bırakarak savunmak için
Sonunda anlıyorum
Seçkinlerin duygularını
Küller ve Elmaslar (Kaybedenler ve kazananlar)
Düşman ve Dost
Hepimiz eşittik en sonunda.

1. The Post War Dream (3:00)
2. Your Possible Pasts (4:21)
3. One Of The Few (1:26)
4. The Hero's Return (2:58)
5. The Gunners Dream (5:04)
6. Paranoid Eyes (3:49)
7. Get Your Filthy Hands Off My Desert (1:19)
8. The Fletcher Memorial Home (4:10)
9. Southampton Dock (2:05)
10. The Final Cut (4:53)
11. Not Now John (5:03)
12. Two Suns In The Sunset (5:17)

- David Gilmour / Gtar, Vokal (11)
- Roger Waters / Bas Gitar, Akustik Gitar, Vokal, Yapımcı
- Nick Mason / Davul, Fx (Holophonics, track 7)

With:
- Michael Kamen / Piyano, Org Harmonium, Orkestrasyon, Yapımcı
- Andy Bown / Hammond Org
- Raphael Ravenscroft / Tenor Saksafon
- Andy Newmark / Davul (12)
- Ray Cooper / Perküsyon
- National Philharmonic Orchestra