Bu Blogda Ara

1972 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1972 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2021 Pazartesi

Blue Oyster Cult - Blue Oyster Cult 1972



1804 yılında Amerika’da özel yetenekleri olan bir çocuk doğar. Adı Imaginos’dur. Küçük yaşlardan itibaren Imaginos, kendinde olan bu yetenekleri bir bir keşfetmeye başlar. Geleceğinden ve geçmişinden habersizdir ancak bir süre sonra zamanda değişiklikler yapabileceğinin de bilincine varır. Ergenliğini atlatıp 20’li yaşlarının ortalarında iken içinde dünyayı gezip dolaşma tutkusu ile yanıp tutuşmaya başlar. 


İlk önce yaşadığı yerden Teksas’a kadar gider. Oraya vardığında ise Meksika’ya gitmesi gerektiğinin hayallerini görmeye başlar. Yucatan’a giden bir geminin mürettabatına katılır. Meksika körfezinden geçerken gemi fırtınaya yakalanır ve batar. Mürettabatının bir kısmı ölür, kurtulanlar ise onu yalnız başına bırakıp kaçarlar. Uyandığında kendini bir istiridye yatağının içinde bulur. Daha önceleri gördüğü hayallerden, duyduğu seslerden daha güçlü sesler duymaya başlar. Konuşanlar O’na onun gerçek doğasını açıklar. Bu dünyadan olmadığını, kendilerinden olduğunu, tüm yaşadıklarının daha önceden planlandığını anlatırlar ve ona iki seçenek sunarlar. Ya bu yaşadığı hayata devam edecek ve bir ölümlü gibi zamanı gelince ölecektir yada onlara; onların Mavi İstiridye tarikatına (Blue Oyster Cult) katılacaktır. Imaginos tekliflerini kabul eder ve yeni adını alır. Destinova; Ebedi Işık.


İstiridye kabuklarının üzerinde kendi varlığının yıldızlardan geldiğine ve oraya ait olduğuna ait farkına varır ve astromi(Astronomy)’yi keşfeder. 


Sandy Pearlman; şair, şarkı sözü yazarı, rock müzik eleştirmeni, menajer, yapımcı, müzik direktörü. Daha çok Blue Oyster Cult grubunun isim babası olarak bilinen Sandy Pearlman, B.O.C. haricinde Black Sabbath(grubun menajerliğini yapmıştır), The Clash, Pavlov Dog’s, The Dictators gibi gruplarla birlikte de çalışan bir isim. EMI’nin kuruluşunda bulunan ve bir süre başkan yardımcılığını yapan da bir kişi. (Patti Smith’e rock müzik yapması gerektiğini söyleyen de Sandy Pearlman)


Sandy Pearlman, 1960’larda Soft White Underbelly grubuyla tanışır ve arkadaşlık kurar. Yazdığı bilim kurgu hikayelerinden etkilenen grup, adını bir süre sonra Blue Oyster Cult (dünya tarihine yön vermek isteyen bir grup uzaylının tarikatı) olarak değiştirir.

Blue Oyster Cult deyince heavy metal’den bahsetmemek de olmaz. Progresif Rock’ın üvey çocuğu Heavy Metal. 

Heavy metal yada metal müzik, özellikle kendi hayranları tarafından özel bir yere sahiptir ve hayranları ona özel olarak özen gösterirler. Ancak uzun yıllar bilinenin aksine heavy metal, İngiltere’de ortaya çıkan işçi sınıfı hareketinin müziği değildir. Heavy metal, 1960’ların başlarında yazılmış bir bilim kurgu  kitabında (William S. Burroughs adlı yazarın Uranian Willy ‘The Heavy Metal Kid’ kitabı) geçen bir karakterdir. İlk kez 1970 yılında Rolling Stones dergisinde Heavy Metal eleştiri olarak kullanılır. Bu tarihten iki yıl önce Steppenwolf ‘Born to Be Wild’ adlı parçada heavy metal sözlerini kullanır ancak bu kullanım müziğin tarifinden çok parçada geçen gökyüzünün rengini betimlemek amacıyladır. Rolling Stones dergisinde terim olarak kullanılmış olsa da uzun yıllar dinleyiciler ve eleştirmenlerce heavy metal sözünün nereden çıktığı düşünülmez yada üzerine yazılıp, çizilmez. 


Aynı zamanda bir müzik eleştirmeni de olan Sandy Pearlman, heavy metal sözünü ilk kendisi bulduğunu söyler. Bu gerçeği yansıtmaz ancak heavy metal sözünü bir müzik kavramı haline getirenin Sandy Pearlman olduğu rahatlıkla söylenebilir. 


2016 yılının haziran ayında gözlerine kapayana kadar entelektüelliğini zinde tutmaya çalışarak dünya gündemini takip edip üzerinde düşünen, konuşan ve yazan Sandy Pearlman’ın rock müzikteki ilk deneyimi adını verdiği Blue Oyster Cult grubu ile başlar. Yazının başında geçen hikaye 1988 yılında yayımlanan ‘Imaginos’ adlı albümün ana konusudur. Uzun yıllar grubun adı sadece bir bilim kurgu hikayesinde geçiyor diye bilinir. Bir nevi final albümü olarak da bilinen ‘Imaginos’ ile grubun müziği ve felsefesi hakkında daha net bir fikre sahip olunur. 

İlk çıkan albümlerine gelirsek; (Grubun felsefesini ve albümde anlattıklarını göz ardı ederek)

60’ların sonları 70’lerin başlarında henüz rock müzik türlere doğru dürüst ayrılmamış, kategorize dahi edilmemiştir. Bu dönemde müzik yapan grupların bir çoğu benzer şekilde en çok ilham aldıkları müzik türü olan blues ile ilgiliydiler. Blue Oyster Cult’un bu ilk albümü ‘Blue Oyster Cult’ de ağır bir şekilde blues müziğin etkisi altındadır. Aynı çağdaşları Deep Purple, Led Zeppelin, Black Sabbath gibi. Daha sonraları ise her grup kendi müziğini geliştirdi ve hepsi birer rock efsanesi oldular. . 

Albüm ağır bir şekilde blues’un etkisi altında gözüküyor diyorsak da, 70 öncesi saykodelik dönemden de etkileri göz ardı edemeyiz. ‘She's as Beautiful as a Foot’, ‘Workshop of Telescopes’ gibi parçalarla kendimizi 60’ların yanıp sönen ışıkları altında bulabiliyoruz. 


Blue Oyster Cult müziğine başlamak yada grubun müziğini öğrenmek için ideal bir albüm olmasa da, Metallica’nın da büyük bir hayranı olduğu Blue Oyster Cult’un bu ilk albümü rock müziğin efsaneleştiği zamanları anımsatacakların başlarında geliyor. 



01. Transmaniacon MC (3:21) 

02. I'm On The Lamb But I Ain't No Sheep (3:10) 

03. Then Came The Last Days Of May (3:31) 

04. Stairway To The Stars (3:43) 

05. Before The Kiss, A Redcap (4:59) 

06. Screams (3:10) 

07. She's As Beautiful As A Foot (2:58) 

08. Cities On Flame With Rock And Roll (4:03) 

09. Workshop Of The Telescopes (4:01) 

10. Redeemed (4:01)  

Süre: 36:57


- Eric Bloom / Vokal, Gitar, Klavyeler 

- Donald "Buck Dharma" Roeser / Solo Gitar, Vokal 

- Allen Lanier / Ritim Gitar, Klavyeler 

- Joseph Bouchard / Bas Gitar, Vokal 

- Albert Bouchard / Davul, Vokal

 

27 Ocak 2020 Pazartesi

Jethro Tull - Thick as A Brick 1972



Cahit Berkay bugün sabah gazetesine bir röportaj vermiş. Röportajında şunları söylemiş.

'Emperyalistler yıllardır Türkiye ile uğraşıyor, bunun farkında olalım'

Tabi internet haber siteleri de hemen bunu haber yapıp twitter'da paylaşıma sokmuşlar. Katıksız muhalifler(!) ise hemen yandaş olmuş, AKP'li olmuş demeye başlamışlar.

Cahit Berkay ile Jethro Tull'ın ne alakası var derseniz, her ikisinin de rock müziğe halk ezgilerini karıştırdıklarını söylerim. Her ne kadar her iki grubun da ürettiklerinin alakası olmasa da yüzeysel bakıldığında efsane olmuş bir çok rock grubunun yapamadığını yapmışlar, yeni yeni ortaya çıkan rock müziğe halk müziklerini katmışlardır.

Jethro Tull'ın Mogollar ile benzerliğinin haricinde YES ile de benzerliği vardır. İlk örnek; gitarist Michael Barre'nin Blues hayranı olmasıdır. Hatta gruptan ayrılıp kendi grubunu kurduktan sonra blues yapmaya devam etmiştir. YES'in gitaristi Steve Howe ise Rock'n Roll hayranıdır. Ancak Steve Howe Yes sonrası değil öncesi Rock'n Roll albümü yapmıştır. YES ve sonrasında kendi albümlerinde Rock'n Roll'dan etkilense de ağırlık deneysel çalışmalarından oluşmuştur. Bir diğer örnek ise klavyecilerin klasik müzikten etkilenip grup müziğine yansıtmalarıdır. Son örnek ise her iki grubun vokalistlerinin de soyadlarının Anderson olmasıdır.

Bas gitar ve davullar ile ilgili bir benzerlik göremedim. Hatta bas gitar YES grubunda çok belirgin iken Jethro Tull'da hissedilmeyecek kadar etkisi azdır.

Jethro Tull'ın benzerlikleri olsa da diğer gruplarla aslında kendine özgü bir gruptur. Taklidi yapılamadığı gibi izinden gidenler de yok denecek kadar azdır. Bu durum benzerlik kurduğum YES ve Mogollar grubu içinde geçerlidir.

Jethro Tull, 1968'de ilk albümünü çıkardığında müziğinde ağır bir blues etkisi vardı. Albümler gelmeye başladıkça folk ezgileri parçalarda yayılmaya başladı. Bir önceki albümünde klasik müziğinde etkisi eklenmişti.

'Thick as A Brick' albümü ise 4 yılın sonunda ulaştıkları müzikal düzeyi gösterir.

Yıllar önce 2003 yada 2004 yılıydı, 'Heavy Horses' albümünü YES'in 'Yes album' ile birlikte almıştım.

Bir kitapçı'da CD/kaset bölümü vardı. Orta yere koca bir sepet koymuşlardı. İçinde bir çok CD vardı, sanırım tanesi de 1 liraydı. Yardbirds ile Cream'in albümleri de vardı. Onlardan da birer albüm almıştım. O zamanlar progresif sözcüğünü bile bilmiyordum. Bildiğim Pink Floyd'un gelmiş geçmiş en iyi grup olduğuydu. Nasıl olduysa bu grupları bulmuştum. Bir iki yıl sonra da progresif sözcüğü ve rock türüyle tanıştım. Bu gruplarında bu türden olduğunu öğrenmiş oldum.

Aslında genel olarak Jethro Tull seven biri değilim. Kötü olduğu için değil, belki de zevkime hitap etmediği için.

Ancak; 'Thick as A Brick' albümü olunca bende işler değişmeye başlıyor. Hayatımda hiç bir albümü üst üste bu kadar çok dinlediğimi bilmiyorum. Özellikle ikinci bölümünün ortalarından başlayan müzikal orgazm, progresif rock'ın en büyük hazlarından birini yaşatıyor.


Ian Anderson olmasaydı, Jethro Tull yine olurdu ama böyle bir grup olmazdı. Ian Anderson'ın güçlü söz yazarlığı grubu bambaşka bir boyuta taşıdı. Bu albümü de Ian Anderson yazarken ortaya çıkan konsept albümlerden etkilenerek ortaya çıkarmaz. Tam tersine ironik bir biçimde bir ütopyacılık yapan grupların albümlerini rock'ın isyan haliyle yorumlar. 'Thick as A Brick' olsa olsa 'YES'in, ELP'nin ütopik dünya ve yaşamı konu olan albümlerini ironik bir biçimde eleştirir.

Her ikisi de gereklidir. Hem yeni ütopyalara hem de bunların eleştirilerine ihtiyacımız var. Dönemin (1970'ler) bir çok grubu edebiyattan, felsefeden etkilenerek konsept ütopik albümler yapmışlardır. Rock müziği sanatın bir dalı olarak düşünüp ona göre hareket etmişlerdir. Ortaya da rock müziğin klasik albümleri çıkmıştır. Jethro Tull'da bu dönemin bir grubu olarak hareket edip ona göre tavır almıştır.

Twitter'da Jethro Tull ile ilgili önüme gelen bir yorum vardı. Rock müzik dinleyemeyenler Jethro Tull dinliyor gibisinden bir yorumdu. 5 ay sonra tekrar yazmaya başlamama neden olan buydu.

Rock müzik dinleyemeyenler Jethro Tull dinliyor!.

Bu sözü kulaklarınızda yankılandığını düşünün ve ters bir cümle kurun.

Jethro Tull dinleyenler rock dinleyemiyor. Evet, bu doğru bir cevap olur.


Ütopya, olmayan ülke anlamında. Edebiyatçılar, yazanlar, çizenler bunu farklı anlamlara, tanımlara sokarak da yorumlamışlardır. Artık ütopya toplumu değil, kişiyi ilgilendirmektedir. Twitter gibi sosyal medya ağlarında insanlar(kişiler), kendilerine ütopyalar kuruyorlar. En azından uzaktan öyle görünüyor. 70'li yıllarda da durum böyle idi.

Toplumu, insanları idealize ederek kendilerince yol göstermeye çalışıyorlardı. Bunu da edebiyattan, felsefeden ve hatta doğu mistisizminden yararlanarak yapıyorlardı. Yukarıda da bahsettim, bir çoğu bu konuda başarılı da oldu. Ancak unuttuğumuz bir nokta var. Tüketim toplumunda yaşıyoruz. Fabrikadan üretilip önümüze konan her şeyi tükettiğimiz gibi, edebiyatı, felsefeyi de tüketiyoruz.

Jethro Tull'da bunun farkında olarak üretilen ütopik konsept albümlerin ironisini bu albümle yaptı. Kurduğunuz hayallerin en mükemmel sonucu şuan için, twitter gibi sosyal medya sitelerinde bir şeyler yazıp, çizip kendinizi tatmin etmektir.

70'li yıllarda ise bunun yolu gazete yada dergilere çıkmaktı. Ian Anderson da bunu düşünerek albüm kapağını yerel bir gazetenin (gazete, journal ya da giornale günlük demek, giorno italyanca gün demek) şablonunu albüm kapağı kullanarak yaptı.

Yazıyı yazarken aklıma gelen tüketimcilik olgusunu düşünürken aklıma hemen Birth Control grubu geldi. Birth Control grubu da daha 70'lerin başında tüketimciliğin aslına bir politik bir davranış olduğunu sezmiş, bunun üzerine de 'Buy' adlı bir parça yapmıştı.

Jethro Tull, diğer albümlerinde böyle bir konuyu işlemiş midir, bilmiyorum. Ancak grup ortaya çıkan iyimser havanın, devrim yapıyoruz biz diyen dönemin rockçılarının, sistemi değiştirebiliriz diyenleri ironik bir biçimde bu albümüyle eleştirmiştir.

Robin Hood da gelse kurtaramaz sizi.

1. Thick as A Brick (22.39)
2. Thick as A Brick (21.05)

Süre : 43.44

Ian Anderson / Vokal, Flüt, Akustik Gitar, Keman, Saksafon, Trompet, Besteci
Martin Barre / Elektrik Gitar,
John Evan / Hammond Org, Piano, Harpiscord
Jeffrey Hammond / Bas Gitar
Barriemore Barlow / Davul, Perküsyon, Timpani

8 Haziran 2019 Cumartesi

Agitation Free - Malesch 1972



Bir ara Tangerine Dream grubuna girip çıkmış olan müzisyenlere bakarken Michael Hoenig denk gelmişti. Albümünden (bloga da yazmıştım) çokça keyif almıştım. Daha sonra da yeni bir müzisyen öğrendiğim için de kendimi kısmen şanslı hissetmiştim.

Progresif rock ile tanışmam bir çok kişi de olduğu gibi Pink Floyd sayesinde oldu. Progresif rock diye bir türün varlığını öğrendikten kısa bir süre sonra sanırım saykodelik yapısından dolayı, o dönem yani 2005-2007 arası, en çok dinlediğim tarz, ekol yada tür; 1970'ler Almanyasının Krautrock'ı oldu. Başı çekenler Eloy, Guru Guru, Birth Control, Neu!, Jane, Ashra Tempel, Can, Grobschnitt gibi gruplardı, hatta Amon Düül II grubuna en az Pink Floyd kadar hayrandım.

Kısaca progresif rock'ı krautrock ve grupları sayesinde tanımış oldum diyebilirim. Onun içi krautrock'ın bende yeri çok farklıdır.

Agitation Free grubunu da o zamanlar dinlemiştim. Az albümü olması yada başka bir nedenden dolayı da olabilir, pek üzerinde durmamışım sanırım, meğerse grubun bir çok üyesini tanıyormuşum. Michael Hoenig'i Tangerine Dream grubuna bir süre katılmasından dolayı öğrenmiştim. 1970'de kurulduktan 1 yıl sonra grubun gitaristi Guru Guru (grup şuanda kuruluşunun 50. yılı adına konserler düzenliyor) grubuna geçiyor, 1972'de ise davulcu Chris Franke de Tangerine Dream grubuna geçiş yapıyor ki, Tangerine Dream efsanesinin oluşmasında Edgar Froese'den sonra en çok emeği geçen kişiydi.

Gruba, daha doğrusu albüme konuk olarak katılan, özellikle krautrock atmosferinin oluşmasına Hammond ile destek veren Peter Michael Hamel ise yine elektronik müziğin Alman ekolü dinlenilirken kesinlikle karşınıza çıkan bir isim.

Grup 'Malesh' albümünü yaparken, akdeniz turunda gezip gördükleri Yunan, Kıbrıs ve Mısır'dan etkilenirler. Bu etkilenmeyi de dönemin bir çok Alman grubu gibi müziklerine yansıtırlar. O yüzden albümü dinlerken doğu akdeniz seslerini görmeniz mümkün.

Giriş parçası 'You Play For Us Today', hard rock'da çok kullanılan basit gitar riffleri yerine oryantal dans ritimlerini kullanmışlar. Aynı şekilde hammond org da arap ezgilerini bas gitarın üzerine yerleştirmiş, davul ritimleri ise Amon Düül II ve Pink Floyd benzeri saykodelik rock'ı anımsattırıyor. Gitar solosu ise bilindik blues solosu yerine yine arap ezgileri tercih edilmiş.Sonuç olarak arap-oryantal dans müziği nasıl rock'da nasıl yaratıcı olarak kullanılır sorusunun cevabına yaratıcı bir cevap çıkmış.

'Sahara City' arapça konuşmalarla başlar. Herhangi bir şablon üzerine oturtulmayan parça, deneysel haliyle Pink Floyd'un ilk dönemi ile Amon Düül II'i akla getirir.

Devam parçası 'Ala Tul' albümde tekrar tekrar dinlediğim tek parça. Elektronik seslerle açılan parça, kısa kısa org sololarıyla saykodelik etkisini bünyeye enjekte eder. Bas gitar ve davulun sürekli birbirini tekrarlayan ritimleri saykodelik etkiyi daha da derinleştirir. 5 dakika gibi kısa bir süreye değil de, Amon Düül II'de olduğu gibi doğaçlamaya kalkıp 15-20 dakika gibi sürelere çıkarsalardı kesinlikle krautrock denince akla gelen ilk parçalardan olurdu.

'Pulse' bir önceki parçadaki saykodelik etkiyi bir anda yok ediyor. Daha az tekrarlanan ritimler bu kez Pink Floyd'un 'Ummagumma' albümündeki deneyselliğe dönüyor. Parçanın sonlarına doğru saykodelik etki funk ile tekrar kendini hissettirse de, etkisi uzun sürmüyor.

'Khan El Khalili', 'Pulse' parçasında ki 'Ummagumma' etkisini devam ettiriyor. Bir süre sonra da blues etkisini kendisini göstermeye başlıyor. Buradaki gitar bana Ange grubunun 'Hymne a la vie' adlı parçasını hatırlatıyor. Ange de akustik atmosferde blues etkisiyle buna benzer bir parça yazmıştı bir kaç yıl sonra.

Albüme adını veren 'Malesch' adlı parça da arap ezgileriyle başlıyor. Bu kez deneysellik senfonik bir hal alıyor. Gitar solosu yine blues solosu olsa da bas ve davul ile senfonik atmosfer daha baskın oluyor.

Albüm 'Rücksturz' ile senfonik atmosfer altında kısa ve etkileyici bir gitar solosuyla son buluyor.

Agitation Free grubunun bu ilk albümü bir çok 'en iyi albümler' diye yapılan krautrock listelerinin bir çoğunda yer almaktadır. Bu tarz listelere eğer her gruptan bir albüm alınsaydı, benim içinde krautrock'ın en iyiler (en iyi 20 albüm gibi) arasında yer bulurdu. Buna rağmen her krautrock dinlemeye çalışan yada dinleyen kişilerin kesinlikle bilmesi gereken bir albüm. 

1. You Play For Us Today (6.08)
2. Sahara City (7.42)
3. Ala Tul (4.50)
4. Pulse (4.43)
5. Khan El Khalili (8.10)
6. Malesch (8.10)
7. Rücksturz (2.09)

Süre : 41.52

Jörg Schwenke / Elektrik Gitar
Lutz Ulbrich / Elektrik Gitar, 12 Telli Gitar, Zither(Kanun benzeri alman çalgısı), Hammond
Michael Hoenig / Synth (ses düzenleyicisi), Çelik Gitar,
Michael Günther / Bas Gitar
Burghard Rausch / Davul, Perküsyon, Marimba, Vokal

Konuklar
Peter Michael Hamel / Hammond
Uli Pop / Bongo (1)

8 Şubat 2019 Cuma

Birth Control - Hoodoo Man 1972



60'ların sonunda dönemin Papasının kürtaj ile ilgili açıklamasından sonra tepki olarak grubun adını Birth Control koydular. Aslında Papa'nın açıklamasına bir parça yazarak karşılık verdiler ve grubun adı o parçadan geldi. İlk albümlerinden itibaren müziklerini politik ve protest söylemler üzerinden oluşturdular. Devamında yaptıkları albümlerinde bu çizgiyi değiştirmediler.

3. albümü olan 'Hoodoo Man' de 'Buy!' adlı parça ile başlarken tüketimciliği hedef alarak başlar. Sinema'da, TV'de, gazeteler'de, dolayısıyla önünüze modern diye sunulan her yerde gizli yada açık bir şekilde size bir şeyler satılmaya çalışılmaktadır; parçanın ana konusu bunun üzerinedir. Parçanın müziği ise dönemin heavy prog gruplarına göre bir hayli üst düzey kalitede. En azından Uraih Heep'in ağlaklığından ve neredeyse her parçada blues'a sığınmasından çok daha iyi olduğu kesin. (Aslında Birth Control'ün müziğinin kategorilendirmesi günümüzde yapılmaktadır. O zamanlar kendileri ne diyorlardı, bilmiyorum)

'Suicide' parçası da ilk parça gibi politik bir duruşa sahip. Bu kez modern dünyaya sırt çevirenlerin nelere başvuracaklarını kısa ve öz olarak anlatır. Çıkardığı sonuç ise gelecek için kişilerin feda edilmesi üzerine. Müzik ise ilk parçada ki gibi ağır orglar üzerine değil, daha çok caz'ı temel alır. Parçanın sonlarındaki gitar solosu da muhteşemdir. Gitarı çalan çok erken yaşta ölen Bruno Franzel'dir.

'Get Down To Your Fate', ilk iki parçadaki kaderci anlayışın bir çözümünü sunar. Kaderciliğini alaşağı et. Günümüzde 70'lerin müziklerini tekrar diriltmeye çalışan grupları Retro olarak tanımlarlar. Yaptıkları müzik tam olarak Birth Control'ün bu parçasıdır. Hafif 60'lar ve yoğun olarak 70'lerin saykodelik havası hakimdir.

İlk 3 parça Bruno Frenzel'in parçalarıdır. 'Gamma Ray' ise grubun ortak çalışmasıdır ve bir çok insan gibi ben de grupla bu parça sayesinde tanıştım. Parçayı dinledikten çok kısa bir süre sonra da albümlerinin tamamını bulup bütün albümlerini yıllar öncesinde dinledim. Eğer bu bloğu açmış olmasaydım belki de şuan dinlemiyor olurdum.

'Gamma Ray', bir çok rock grubun anımsanmasına neden olan marşlardan biridir. Pink Floyd'un 'Another Brick In The Wall', Queen'in 'We Will Rock You' gibi. Ancak Birth Control'ün bu marşı klasik olarak kısa ve akılda kalıcı değildir. Tamamen deneysellik (experimental) üzerine kurulu. Öyle ki, bu albümde 9 dakika iken, konserlerde daha kısa (4-5 dakika) yada uzun (20-25 dakika) olarak çalınabiliyor. Parçanın solo kısımları ise Bruno Frenzel'in gitar solosu ve Bernd Noske'nin davul sololarından oluşuyor.


'Gamma Ray' parçasında dünyada varolan sürekli savaşlar için 'Gama ışını olsaydım, bu savaşanlara sevgiyi aşkı aşılasaydım' der. 'Hoodoo Man' ise ilk 3 parçanın devamı niteliğindedir. Hiç bir şeyi umursamayan, kendi halinde hayattan zevk alarak yaşayan kişinin sonunda 15 çoçuklu bir aile insanına dönüşmesini anlatır. Hoodoo man ise suçu kaderine bağlar. Parçanın müziği ise albümdeki en senfonik parçadır. Kilise org ile çalınan son kısımları ise sanki hoodoo man'in cenaze marşı gibidir.

Albümün son parçası 'Klaustob' diğer parçalara göre kısadır. Ancak kısa bir parça olmasına rağmen grup 50 ve 60'ların rock'n roll'una ve folk müziğine selam göndermeyi her notada hakkıyla verir.

Birth Control pek bilinmese de (hem ülkede hem de prog severler arasında), yaptıkları müziklerle ve politik duruşlarıyla bilinmesi ve özellikle günümüzde dinlenilmesi önem arzeder.

1. Buy! (7.10)
2. Suicide (6.16)
3. Get Down To Your Fate (7.58)
4. Gamma Ray (9.44)
5. Hoodoo Man (8.25)
6. Klaustob (2.40)

Süre : 42.13

Bruno Franzel / Elektrik Gitar, Vokal
Wolfgang Neuser / Org, Klavyeler, Synth, Kilise Orgu, Vibrafon
Bernd Koschmidder / Bas Gitar
Bernd Noske / Davul, Perküsyon, Vokal

19 Aralık 2018 Çarşamba

Metamorfosi - ... E Fu Il Sesto Giorno 1972




Metamorfosi, Sicilya'lı Jimmy Spitaleri ve Roma'lı Enrico Olivieri önderliğinde Roma'da kurulmuş bir grup. Benim grubu tanımam 2007 idi sanırım, 2004 çıkışlı 'Paradiso' albümüyle olmuştu. Eski albümlerine o dönem bakmak aklıma gelmemişti çünkü yeni gruplardan biri sanmıştım. Daha sonra italyan progresif rock'ına daha çok odaklanmaya başlayınca grup tekrar karşıma çıkmıştı.

Grup ilk kez 1696 yılında biraraya gelse de, birlikte müzik yapmaya başlamaları 1971'i bulur. Grubun demirbaşlarından Enrico Olivieri Jimmy ile ilk tanıştığında 60'larda popüler olan beat yapan bir müzik grubunda çalmaktadır. Jimmy ile tanıştıktan sonra Enrico ve grup üyeleri daha deneysel müziğe yönelirler. 1971 yılında da müzik üretmeye başlarlar.

'...E Fu Il Sesto Giorno', altıncı gündü; tanrı'nın altı günde dünyayı yaratıp 7. günde dinlenmesine atıf yapılmış sanırım. Çünkü tanrı'nın 6 günde yarattıkları hala birbirlerini öldürme, birbirlerini gasp etme derdinde. Albüm bu tür konular üzerine ortaya çıkartılmış.

Albüm bazı yerlerinde beat-pop özelliği gösterse de grubun ilk albümü olduğunu düşünürsek o özellikler çok da dikkat çekmiyor. Albümü diğer albümleri 'İnferno' ve Paradiso' kadar dinlememiş olsam da şuan tekrar dinlerken kulağıma bazı sesler çok tanıdık geliyor. Delirium, New Trolls gibi italyan rock müziğinin önemli gruplarının az da olsa izlerini hissettiriyor. Albümün son parçası, 'İnno di Gloria' parçasında ise ritimler ve piyanodan kaynaklı The Who'nun efsane albümü aklıma geliyor.

Metamorfosi ve parçaların büyük çoğunluğunu yazan Jimmy bu albümle sadece müziğe başlangıç yapıyorlar. 1 yıl sonra çıkartacakları albüm ile progresif rock koleksiyonuna başyapıtlık bir albüm bırakacaklar. Hani bir süper grup kursan, bildiğin müzisyenlerden deseler, Jimmy sanırım aklıma ilk gelecek isimlerden biri olacaktır. Jimmy'nin sesi ve vokali gerçek anlamda baskın bir yapıya sahip.

Bu yüzden albüme ve müziğe odaklanma sorunu Jimmy'nin sesi sayesinde büyük ölçüde kolaya indirgeniyor. Grubun diğer değişmez kişisi, Enrico Olivieri ise 'Inferno' albümü öncesi sanki kendisini dener gibi deneyselliğe başvuruyor.

Metamorfosi grubunu tanımak için ideal bir albüm değil belki ama 'Inferno' gibi başyapıtlık albüm öncesi müzisyenleri tanımak için güzel bir deneyim olur.

1. Il Sesto Giorno (4.36)
2. ...E Lui Amava I Fiori (4.38)
3. Crepuscolo (9.05)
4. Hiroshima (5.23)
5. Nuovo Luce (3.55)
6. Sogno E Realta (5.57)
7. Inno Di Gloria (3.29)

Süre : 37.03

Jimmy Spitaleri / Vokal, Flüt
Luciano Tamburro / Elektrik & Ritim Gitar
Enrico Olivieri / Org, Harpiskord, Piyano, Flüt, Synth, Vokal
Roberto Turbitosi / Bas Gitar, Vokal
Mario Natali / Davul, Perküsyon

22 Kasım 2018 Perşembe

Beggar's Opera - Pathfinder 1972


Geçen yılın en iyi albümlerinden biri, bir çok prog takipçisinin hem fikir olduğu Wobbler'in son albümü 'From Silence To Somewhere' idi. Bir yıl önce son bir yılda çıkan albümleri bulup dinledikten sonra kendime göre iyi albümlerini yazarken Wobbler'in o son albümünü de yazmıştım. Aynı dönem karşıma bir grup daha çıkmıştı. Tusmorke adındaki bu grup yıl içinde iki albüm birden çıkarmıştı.

Yeni yılda ise yeni çıkan albümler üzerinde çok fazla durmadım. Yazın ortasında Tusmorke'nin yeni bir albümü daha çıktı. Geçen yıldan bildiğim için grubu hemen albümü bulup dinlemeye başladım. Bir süre sonra farkına vardım ki, nisan ayında Beggars Opera'nın bir albümü yazarken dikkatimi çeken klavye kullanımlarıydı ve çok benzer şekilde Tusmorke'nin albümünde bu klavye kullanımının olduğunu farkettim. Grup üyelerinin adlarına bakınca, klavye çalanın aynı zamanda Wobbler grubunun kurucusu ve klavyecisi olduğunu gördüm. Sonrasında hem Tusmorke'nin eski albümlerini hem de Wobbler'in albümlerini tekrar, özellikle klavye kullanımına dikkat ederek dinlemeye başladım.

Şimdi tamamen her iki grupta da klavye ve bilimum tuşlu çalgıları çalan Lars Fredrik Froislie'nin etkilendiklerinin başında Beggars Opera'nın klavyecisi Alan Park olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Beggars Opera ve Tusmorke-Wobbler arasındaki en güzel bağlantı, Beggars Opera'nın 'Time Machine' adlı parçasıdır. Belki de benzerlik kurmam yada bulmam tamamen tesadüftir.

Beggars Opera'yı bir önceki Novalis yazımda bahsettiğim bundan 12-13 yıl önce forumunu takip ettiğim Pinkfloydturk.net'de tanımıştım. Aynı yazıda dediğim gibi o dönem internet üzerinde albüm bulup dinlemek bir hayli zordu. O yüzden Beggars Opera'nında yanılmıyorsam ilk iki albümü ulaşılabilir durumdaydı. Doğaldır ki 'Time Machine' parçasını o zaman, şimdi olduğu gibi, şarap bira içerken zevkle dinliyordum. Aradan onca zaman geçtikten sonra şimdi düşününce o dönem dikkate aldığım bir çok grubu Beggars Opera'yı tercih ederek haksızlık etmişim.

Beggars Opera, Dilenci operası, 18. yüzyıldan kalma bir müzikalin adı. 1969 yılında iki iskoç müzisyen tarafından kurulduktan bir süre sonra kadro 5 kişiye ulaşır ve bir süre dönenim popüler müziklerinden olan beat müziği yaparlar. 1970 yılında ise ilk albümlerini çıkartırlar. Hem konserler hem de  her yıl çıkartılan albümlerle 1976 yılına kadar grup olarak müzik yapmaya devam ederler.

1972 yılında çıkan 'Pathfinder' albümleri de ilk iki albümünde olduğu gibi, beat-saykodelik temel üzerine kuruludur. Yukarıda bahsettiğim grubun en öne çıkan enstrümanı yada sesi, klavyelerdir. Neredeyse her saniyede tuşlu çalgılardan herhangi birisini rahatlıkla duyabilirsiniz. Muhtemeldir ki, Beggars Opera'da dönemin bir çok grubu gibi diğer grupları dinleyerek kendi müziklerini oluşturdular. Ve doğaldır ki aynı dönemin bazı gruplarının müziklerine benzer yanları var. Örneğin King Crimson, Moody Blues, Jethro Tull gibi.  'From Shark to Haggis' parçasında elektrik gitar kullanımı King Crimson'dan Robert Fripp'in gitar kullanımına benziyor. Aynı parçada britanya folk müzik öğelerinin olması da Jethro Tull anımsatmıyor değil. Aynısı albümün açılış parçası 'Hobo' da da gözüküyor.

Albümün en dikkat çekici parçası kuşkusuz 'The Witch'. Karmaşık armonik yapısı, iki enstrümanın, elektrik gitar ve org, kısa aralarla solo olarak çalınması da parçayı daha da ilgi çekici hale getiriyor. Bu parçada saykodelik müziğin, Moody Blues gibi, nasıl yaratıcı olarak progresif'in içine ustalıkla yerleştirildiğini, dikkat ederseniz kolaylıkla farkedersiniz.

Albümden bir parçaya daha dikkat çekmek isterim. 'Stretcher' parçasında grubun kurucusu Rick Gardiner'in elektrik gitar solosunun 15-20 yıl sonrası rock müziğine nasıl temel oluşturduğunu farkedersiniz. Aynı gitar kullanımı ve neredeyse atmosferi aynı şekilde 80'lerin sonu ve 90'ların başlarında özellikle Satriani tarafından bir çok parça için kullanıldı.

Beggars Opera belki progresif rock'ın öncü gruplarından birisi olarak görülmüyor ama her progresif rock dinleyicileri tarafından bilinmesi gereken bir grup. 'Pathfinder' albümü de bilinmesi gereken grubun bilinmesi gereken albümlerinden birisi.

1. Hobo (4.40)
2. MacArthur Park (8.20)
3. The Witch (5.26)
4. Pathfinder (3.44)
5. From Shark to Haggis (6.38)
6. Stretcher (4.50)
7. Madame Doubtfire (4.15)

Süre : 37.53

Martin Griffiths / Vokal
Alan Park / Klavyeler
Rick Gardiner / Elektrik Gitar, Vokal
Gordon Sellar / Akustik Gitar, Bas Gitar, Vokal
Ray Wilson / Davul

11 Kasım 2018 Pazar

Perigeo - Azimut 1972




Perigeo, klasik italyan progresif rock gruplarından bir hayli bir müzikal atmosferi olan bir grup. İlk dinlediğimde, ve dinlediğinizde, italyan gruplarından ziyade 60'ların caz gruplarına benzediğini göreceksiniz. Return to Forever, Weather Report gibi grupların ilk albümlerine olan benzerliği şaşırtmasın çünkü her iki grup gibi Perigeo'da 60'ların özellikle Miles Davis müziğinden esinlenerek albümler yaptılar.

1971 yılında biraraya gelen grup henüz ortada italyan progresif rock denen bir atmosfer olmadığı için dinledikleri ve takip ettikleri caz müziğine yoğunlaşırlar. Yaptıkları müziğe olumlu tepkilere alınca aynı yıl albümleri olmadan Avrupa'nın bir çok ülkesinde konserlere davet edilirler. 1972 yılında da bu ilk albümleri 'Azimut' u çıkartırlar.

1971'deki verdikleri konserler ve 1972'deki çıkardıkları ilk albüm, aynı dönemin Weather Report grubunun müziğiyle neredeyse tamamen aynıdır. Her ikisi de 60'lardan kalma caz anlayışıyla ilk müziklerini ve albümlerini yaparlar. Bir kaç yıl sonra da Perigeo, İngiltere'nin en önemli caz gruplarından Soft Machine ile ortak konserlere çıkarlar.

'Azimut', klasik caz-füzyon albümlerinden doğal olarak farklı. Temel aldıkları müzik ve gruplar yukarıda da dediğim gibi 60'ların sonu rock, avantgard müzikler değil; 1960'ların klasik caz'ıdır. Bunda tabi sadece dinledikleri yada takip ettikleri müzik ve grupların etkisinin dışında grubu kuran ve liderliğini yağa bas gitarist, Giovanni Tommaso'dur. Kendisi grubun kuruluşu öncesinde ABD'de bulunmuş ve bu süre içinde dönemin bir çok caz grubu ve müzisyenleriyle ilişkiye girmiştir. İtalya'ya döndüğünde de çok geçmeden grubu biraraya getirmiştir.

'Azimut' albüm olarak 70'ler başı caz-rock ve caz-füzyon'unu sevenler için kesinlikle dinlenilmesi ve unutulmaması gereken bir albüm. Aynı şekilde Perigeo'nun sonraki albümleri de dinlenilmesi ve bilinmesi gereken albümlerden.

Perigeo, bu albümden bir kaç yıl sonra İtalya'da ki caz-rock gruplarına istemeden de olsa benzemeye başlayacak. Daha enerjik, avantgard ve tempolu müzikler yapacaklar. Bu ilk albüm klasik italyan atmosferine benzemese de hem albümdeki parçaların kalitesi hem de müzisyenlerin üst düzey virtüözlüğü italyan diye bilinmese de caz-füzyon diye bilinecek.

İtalya'dan çıkma ama italyan progresif ve caz-rock'ına bir hayli uzak Perigeo'nun ilk albümü, ilk dinlediğimden beri, yaklaşık 3 ay önce, en az Weather Report yada Return To Forever kadar anımsayacağım.

1. Posto Di Non So Dove (6.18)
2. Grandangolo (8.25)
3. Aspettando Il Nuovo giorno (11.27)
4. Azimut (7.20)
5. Un Respiro (1.40)
6. 36° Parallelo (9.50)

Bruno Biriaco / Davul, Perküsyon
Franco D'Andrea / Akustik & Elektrik Piyano
Claudio Fasoli / Alto & Soprano Saksafon
Tony Sidney / Elektrik Gitar
Giovanni Tommaso / Vokal, Bas Gitar

13 Mayıs 2018 Pazar

Pink Floyd - Obscured By Clouds 1972


1972, rock müzik  ve Pink Floyd için çok önemli bir yıl. Üzerinden 10 yıllar geçmesine rağmen en çok satanlar listelerinde yer almış ve klasik rock albümleri arasında da ilk akla gelenlerden olan 'Dark Side Of The Moon' parçalarının yazılmaya başlandığı yıl. Albümün parçaları Pink Floyd tarafından yazılırken konserlerinde de yer buluyordu. O yüzden 'Dark Side Of The Moon' albümü 1972 yılı albümlerinden biri sayalabilinir.

Bir yıl önceki 'Meddle' albümü ve sonrası Pink Floyd, parça yazımı konusunda saykodelik rock'dan bluesvari parçalara geçiş yapar. Bu durumda en büyük pay sahibi Roger Waters'tır. Ki o dönem (sonraki dönemlerde dahil) blues ve Bob Dylan hayranı olan Roger Waters, 'Wish You Were Here' parçasını da bu duygu ve istekle ortaya çıkartır. 'Dark Side Of The Moon' albümü kollektif bir çalışma olsa da, Roger Waters'ın Pink Floyd'un müziğini değiştirmeye başlaması sonucu ortaya çıkmıştır.


x

Pink Floyd müziğinde ki bu değişimin bir diğer önemli aktörü ise Rick Wright'tır. 'Dark Side Of The Moon' albümünün atmosferinin ortaya çıkartılması neredeyse kendisine aittir. Rick Wright yaratıcılığını devam ettirse de 1977-78 yıllarında Roger Waters ile ters düşer ve bir kaç yıl sonra da grupla çalışmayı bırakır.

İşte, 1972 yılında bu ikili Pink Floyd'un en az bilinen yada bilinmeyen bir albümüne öncülük eder. Bir kaç yıl öncesinde bir film için yaptıkları 'More' albümünün tutması sonucu aynı filmin yönetmeni tarafından tekrar bir başka film için anlaşma yapılır. Pink Floyd da çok kısa bir süre içinde parçaları yazıp hazırlar ve 6 günde stüdyo'da kaydederler. Acele bir albüm gibi gözüküyor olsa da Roger Waters ve Rick Wright'ın parça yazımlarındaki yaratıcılıkları bu durumun negatif kısmını tamamen yok eder.

Albümdeki belli başlı parçalara gelirsek...

'Burning Bridges' parçasındaki ritmik klavye tonları Pink Floyd'un unutulmaz parçalarından olan 'Us And Them' parçasının bir ön çalışması, gibi değil, ön çalışması.  

'Wot's... Uh The Deal', 'Stay' ve 'Mudmen' parçaları bir yıl önceki 'Meddle' albümünün A yüzüne benziyor. Folk ve blues yanına biraz da 60'ların saykodelik havası eklenmiş. Bir de aynı parçalara benzer 'Free Four' var. 'Free Four' biraz daha hareketli ama blues havasını üzerinde taşıyor.

Saykodelik havanın en çok hissedildiği parçalar; albüme adını veren 'Obscured By Clouds', 'When You're In' ve 'Gold It's In The...'. Her üç parçayı dinlerken de aklıma Amon Düül II'nin aynı dönemde yaptığı parçalar geliyor. Pink Floyd'un parçaları doğaçlaması daha az blues sesleri daha ön planda.

Kapanış parçası 'Absolutely Curtains'. 'Echoes' parçasının mükemmel atmosferinden yararlanılarak albümün ve filmin finali yapılmış parça. Parçanın sonlarında ki afrikalıların sesleri yerine David Gilmour'un kısa bir gitar solosu konsaymış daha iyi olurmuş gibime (!) geliyor.

Albümdeki favori parçam 'Childhood's End'.  Benim için gerçek bir Pink Floyd klasiği.

Bu albümü ilk 2003 yılında, 21 yaşında iken dinlemiştim. O zamanlar internet olsa da, albüm yada müzik bulmak internette neredeyse mucizeydi. Muhasebeci olarak çalıştığım işyerinde bütün gün rock müzik dinlediğim için, dolayısıyla Pink Floyd'da dinliyordum, bir gün komşu işyerinde çalışan bir Libya'lı elinde bir cd ile geldi. CD'nin içinde Pink Floyd ve grup üyelerinin solo albümlerinin hepsi vardı. Yaşça benden büyük olduğu için karşılıklı oturduğumuzda genellikle o anlattı ben dinledim. Daha sonra da bana hediye olarak kopyaladığı o cd ile yatar kalkar oldum. Sabah işe giderken cd-çalar'da o cd vardı, işyerinde bilgisayar'da yine o cd takılı durup bütün gün Pink Floyd çalıyordu. Akşam iş bitip eve dönerken yine o cd çalıyordu. 'Obscured By Clouds' albümünü de ilk o cd'nin içinde görüp dinlemiştim.

'Obscured By Clouds', Pink Floyd severlerin çoğunluğuna göre pek de muhteşem olmayan bir albüm. Bir kısım Pink Floyd severe göre ise grubun en profesyonel işlerinden birisi. Her ikisine de katılmıyorum.  'Obscured By Clouds' bir geçiş albümüdür, 71 öncesi ve sonrası arasında köprü niteliğinde bir albüm.

1. Obscured By Clouds (3.05)
2. When You're In (2.31)
3. Burning Bridges (3.30)
4. Gold It's In The... (3.08)
5. Wot's... Uh The Deal (5.09)
6. Mudmen (4.18)
7. Childhood's End (4.33)
8. Free Four (4.16)
9. Stay (4.07)
10. Absolutely Curtains (5.51)

Süre : 40.18

David Gilmour / Elektrik Gitar, VCS3 Synth(ses düzenleyicisi), Vokal (3,5,7)
Richard Wright / Piyano, Klavyeler, VCS3 Synth, Vokal (3,9)
Roger Waters / Bas Gitar, VCS3 Synth, Vokal (8)
Nick Mason / Davul, Perküsyon, Elektrik Davul (1)

11 Mart 2018 Pazar

Curved Air - Phantasmagoria 1972


Yıl 1972, progresif rock'ın altın çağı denilen, progresif rock'ın başyapıtlarının ortaya çıktığı önemli yıllardan. YES'in, ELP'nin, King Crimson'ın, VDGG'nin peşpeşe başyapıtlık albümler çıkardıkları ve hep anımsanacakları önemli yıllardan biri. Aynı yıl, YES yada King Crimson gibi gruplar kadar anımsanmasa yada göz ardı edilse bile başyapıtlık bir başka albüm de Curved Air'e ait.

3. albümü olarak çıkan 'Phantasmagoria', içinde barındırdığı folkik, elektronik, klasik (klasik müzik anlamıda klasik), avantgard ve cazvari seslerin doğru bir şekilde kullanılıp, bir araya getirelmesi sayesinde başyapıtlık albümler arasında yerini alıyor.  Böyle bir başyapıt albümün ortaya çıkışında bütün grup üyelerinin etkisi muhakkak ki var ancak iki isim daha fazla ön plana çıkıyor. Francis Monkman ve Darryl Way. Her ikisi de bu albüm sonrası gruptan ayrılıyorlar.

Albüm genel itibariyle grup müzisyenlerinin deneme tahtası gibi bir albüm. Hem müziğin kaotik yapısı hem de parça yazımlarında bir kriter, şablon kullanmamaları deneme tahtası tanımını hak ediyor. Bu da albümün ne kadar progresif, ilerici olduğunu kanıtlıyor.

'Marie Antoniette', 70'ler sonu ve 80'lerde bolca kullanılan melankolik bir atmosferde olan parça. Parçayı güzelleştiren bas gitarın melodik ve melankolik yapısı elbette ama Sonja Kristina'nın kadifemsi sesini de es geçemeyiz. 'Marie Antoniette' bu haliyle Curved Air'in klasik parçalarının başında geliyor.

'Melinda', yada 'More or Less', ingiliz halk ezgileriyle bezenmiş melankolik parça. Darryl Way'in iç burkan keman solosu ise ingilterenin ormanlarına götürüyor.

'Not Quite The Same', albümdeki üç orkestral parçadan ilki. Kısa bir parça olmasına rağmen müzikal açlığı doyurabilecek türde.

Devamında gelen 3 parça da yine 'Not Quite The Same' gibi kaotik yapılı parçalar. Progresif rock örnekleri için her biri örnek niteliğinde.


'Whose Shoulder Are You Looking Over Away' ise elektronik seslerin (synth) yoğun kullanıldığı deneysel bir parça. Elektronik müziği seven biri olarak fazlasıyla beğendim ancak albümün yapısına pek uymamış gözüküyor.

'Over And Above' albümün ikinci orkestral parçası. 1930-40'ların salon müziği ile klasik ve caz'ın mükemmel bir karışımı. Tabii bir de dönemin canterbury etkisi var. Aynı zamanda kapak resminin en güzel tanımlayan parça.

Albümün deneme tahtası gibi olmasının son örneği, kapanış parçası sel 'Once A Ghost, Always A Ghost'. Afrika, Güney Amerika yerlilerinin halk ezgilerini orkestral bir hale sokmak. Müzikte yaratıcılık bu olsa gerek.

'Phantasmagoria', Curved Air grubu gibi fazla bilinmeyenlerden. Bilen yada albümden zevk alanlar içinse 70'lerin başyapıt albümlerinden.

1. Marie Antoniette (6.20)
2. Melinda (More or Less) (3.25)
3. Not Quite The Same (3.44)
4. Cheetah (3.33)
5. Ultra-Vivaldi (2.22)
6. Phantasmagoria (3.15)
7. Whose Shoulder Are You Looking Over Away (3.24)
8. Over And Above (8.36)
9. Once A Ghost, Always A Ghost (4.25)

Süre : 39.04

Sonja Kristina / Vokal (1-3, 6-9), Akustik Gitar (2)
Francis Monkman / Elektrik Gitar (1,4), Elektrik Piyano (1,8), Harpischord (2,4,9) Piyano (3,6), Synth (ses düzenleyicisi) (3,8), Org (6,8), Tubular Bells & Gong (8), Perküsyon (9)
Darry Way / Keman (2-4,6,8), Piyano (1), Synth (ses düzenleyicisi) (1,3), Vokal, Tubular Bells (1), Mellotron (1)
Mike Wedgwood / Bas Gitar, Akustik Gitar (6), Elektrik Gitar (9), Vokal (1,6,8,9), Perküsyon (9)
Florian Pilkington-Miksa / Davul, Perküsyon (9)

Konuklar
Annie Stewart / Flüt (2)
Crispian Steele-Perkins / Trompet (3,8)
Paul Cosh / Trompet (3,8)
Jim Watson / Trompet (3,8)
George Parnaby / Trompet (3)
Alan Gout / Trambon (3,8)
David Saunders /Trambon (3,8)
Frank Ricotti / Xylophone (8), Vibes (8,9), Konga (9)
Mal Linwood-Ross / Perküsyon (9)
Colin Caldwell / Perküsyon (9)
Jean Akers / Perküsyon (9)
Doris The Cheetah /  Cheetah Roar (4)

23 Kasım 2017 Perşembe

Grobschnitt - Grobschnitt 1972


                             

Bir gün bir sokakta yürürken balkondan başıma bir saksı düşecek ve hafızamı tamemen yitireceğim. Şimdiye kadar öğrendiklerim, ailem, arkadaşlarım hepsi aklımdan uçup gidecek. Yine bir gün can sıkıntısından internetten müzik dinlemeye başlayacağım. Youtube benzeri sitelere girip güzel yada mükemmel müzikler yazıp dinlemeye çalışacağım. İngilizce olarak da arattırıp karşıma çıkan müzikleri dinleyeceğim. İşte tam o sırada karşıma 'Wonderful Music' adlı bir parça çıkacak. Parçayı dinlemeye başladıktan bir süre sonra ilk Grobschnitt sonra progresif rock'ı en sonunda da unuttuklarımın hepsini anımsamaya başlayacağım.

Olur mu, olur!

Grobschnitt'in 1972 yılında çıkardığı ilk albümünden 'Wonderful Music' adlı parçayı günün birinde bunasam bile unutmam. İlk dinlediğimden beri Grobschnitt grubunu tanımlamam için söylenebilecek tek söz, wonderful music.

Günümüzde progresif rock ciddi bir müzik türü olarak kabul ediliyor. Bu konuya ben de katılıyorum. Müzik icra edenler de, dinleyiciler de progresif rock'a çok ciddi bir şekilde bakıyorlar. Müzikte aradıkları ise uzun enstrüman doğaçlamaları yada sesin pürüzsüzlüğü gibi şeyler oluyor. Dolayısıyla progresif rock deyince belli kriterler ortaya konuyor. O kriterlere uygun olduğu sürece progresif rock sayılıyor.

Grobschnitt dinleyen birisi için bu tarz kriterlerin pek bir anlamı yok. Çünkü grup ilk albümünden itibaren eğlenerek, kahkaha atarak, birbirleriyle dalga geçerek müzik yaptılar.

Günümüzde de aynı atmosferler ile konserler vermeye çalışıyorlar. Yani müziğin içinde varolmaya devam ediyorlar.

Maalesef günümüzde ki progresif rock dinleyicileri 70'lerin kült gruplarını tamamen dinlemeden; günümüzün popüler olmuş, bilinen gruplara odaklandıkları için kendilerine belli kriterler belirleyip, müziği ona göre dinliyorlar. Sonuç olarak da progresif rock sıkıcı bir müzik türüymüş gibi bir anlam ortaya çıkıyor.

Halbuki progresif rock müzisyenleri yada grupları; müzikal şablonları, kriterleri reddeden bir anlayışla müzik ortaya çıkardılar. Kabullenilmek yada ünlü olmak gibi pek dertleri olmadı. Yaptıkları her albümde kendilerini değiştirmeye, yenilemeye çalıştılar.

O yüzden 70'lerin progresif rock albümlerinin müziği çok zengin ritimlere, armonilere sahiptir. O gruplardan birisi de Grobschnitt. Benimde unutamadığım ve unutmamın çok zor gözüktüğü bir grup.

Özellikle 70'ler de bir çok grup 'progresif rock yapıyoruz biz' düşüncesiyle albümler çıkarmadılar. Albüm çıkarıp konser verdikçe, diğer rock gruplarını dinledikçe, birbirleriyle iletişim kurdukça müzikleri progresif, yani ilerici bir hal aldı.

İlk progresif rock albümü hangisidir, hala tartışılmaktadır. Hele ki yeni dinlemeye başlayanlar ilk progresif rock albümünü 1965'e kadar götürebilir. Ama bunların bir anlamı yok. Çünkü progresif, ilerici rock diye ilk kez King Crimson'ın albümü için söylendi. O yüzden King Crimson müziğini temel almakta fayda var. Yoksa 1965 değil, 1955 yılında ki Johnny Cash'e kadar gidilir.

Gruba dönersek.

Açılış parçası; 'Symphony' albüme, Grobschnitt'e, hatta progresif rock'a başlamak için ideal değil, mükemmel bir örnek. Klasik müzik etkisinden, blues rock'a, saykodelik rock'tan folk rock'a (latin rock ve the doors anımsayın) dönemin rock atmosferini rahatlıkla bulabileceğiniz, ve kusursuz bir şekilde harmanlayarak ortaya konan bir parça.

'lal lal la, lal la lal la' korusunu 3-4 kez tekrarladıktan sonra giren elektrik gitar solosu, tahminimce progresif rock'ın en iyi açılışlarından biri. Nitekim 2-3 yıl sonra ortaya çıkartacakları 'Solar Music' efsanesinin de kaynağı bu gitar solo girişi. 1972 yılında çıkan albümdeki uzunluğu 13 dakika ancak yeni basımlarda bir de bu parçanın 30 küsür dakikalık canlı konser kaydı varmış. 'Solar Music' den çok daha iyi olacağı kesin. 'Solar Music' neredeyse gitar doğaçlamalarına dayanıyordu, bu parça da ise gitar soloları haricinde mükemmel sesler var. Canlı performansı dinlemek büyük bir keyif verecektir.

Kendime not, en kısa zamanda bulup, 'Symphony Live' dinlemeliyim.

'Travelling', saykodeelik bir atmosferde başlayan parça, latin ezgileriyle örülmüş tam anlamıyla bir krautrock örneği. Tekrar tekrar dinlerken bir süre önce dinlediğim Nektar grubu geldi aklıma. 'Travelling' parçası o kadar çok Nektar parçalarına benziyor ki, Nektar böyle bir parça yazsaydı, birinden aşırmışlar bu parçayı diye, hiç kimse demeyecekti.

Aynı zamanda solo gitar çalışmaları, 'Symphony' parçasında olduğu gibi 'Solar Music' parçasına da temel olmuş görünüyor.

'Wonderful Music', benim için albümü ve grubu unutturmayacak parça. Progresif rock'da ilk dinlemeye başladığım zamanlar Almanlara yoğunlaşmıştım. Grobschnitt'de o grupların arasındaydı. Krautrock grupları ve diğer Alman gruplarını üstüste aylarca dinlediğimi anımsıyorum. On'larca grup arasından krautrock yada Almanya dendiğinde aklıma gelen ilk 3 gruptan biri, Grobschnitt. 'Wonderful Music' ise herkese önermediğim, hep kendime sakladığım bir parça.

'Sun Trip', senfonik yapılı olmasından ziyade eklektik yapısıyla dikkat çekiyor. Bir çok Grobschnitt hayranına göre Solar Music parçasından hemen sonra gelen, bir şaheser. 4 bölümden oluşan oluşan  ve 17 küsür dakikalık uzunluğu ile progresif rock için gayet normal bir uzunluk. İçinde gerçekten beni etkileyen bazı gitar soloları ve kozmik atmosferi andıran yerler var. Bunlar parçanın ilk 2-3 bölümünü oluşturuyor. Bu kısımlar gerçekten dinleyeni, en azından beni, alıp bir yerlere götürebiliyor. Ancak parçanın son kısımlarını pek sevip, dinleyemedim. Cazvari bir atmosferle sonlandırmaya çalışmışlar ama başladığı gibi mükemmellikle bitmiyor.

Şimdi yazarken aklıma Kemal Sunal'ın 'Korkusuz Korkak' filmi geldi. Kemal Sunal klasiklerinden biri olan film, mükemmel bir şekilde başlıyor ancak sonu aceleye getirildiği için anlamsız bir şekilde film bitiyor. 'Sun Trip' parçası da o filme benzer. Mükemmel bir şekilde başlıyor ve aceleyle bitirilmiş gibi duruyor.

O yüzden benim için konsept olarak albümdeki en kolaya kaçılmış parça.

Grobschnitt, 1972 yılında çıkardığı ilk albümüyle sonrasında çıkaracakları albümlerininde haberciliğini yapmıştır. Mükemmel gitar soloları, kozmik saykodelik atmosfer ve yine aynı şekilde mükemmel davul çalışmaları, bu albümde olduğu gibi diğer albümlerde de vardır. İlk örneği ise bu albümdür.

1. Symphony (13.44)
a. Introduction
b. Modulation
c. Variation
d. Finale
2. Travelling (6.50)
3. Wonderful Music (3.40)
4. Sun Trip (17.43)
a. Am Ölberg (Mount Of Olives)
b. On The Way
c. Battlefield
d. New Era

Süre : 41.57

Stefan Danielak (Wildschhwein) / Vokal, Ritim Gitar
Gerd-Otto Kühn (Lupo) / Elektrik Gitar,
Hermann Quettin (Quecksilber) / Org, Piyano, Perküsyon
Bernhard Uhleman (Bar) / Bas Gitar, Flüt, Perküsyon
Joachim Ehrig (Eroc) / Davul, Perküsyon, Elektronik Efektler
Axel Harlos (Felix) / Davul, Perküsyon

Kapak Tasarımı / Günter Blum

31 Ekim 2017 Salı

Neu! - Neu 1972



Progresif rock, bir çok rock dinleyicisine göre rock müziğin türlerinden birisi ve bu bir çok kişiye göre progresif rock'ın bir tanımı da var. Genel olarak da bu tanım, bu bir çoğuna göre bir kaç grubun müziğinden ibaret.

Aslında progresif rock'ın tanımı yapmaya kalkışılsa; mükemmele yakın bir tanım da çıksa, her zaman bir şeyler eksik kalır. Söylemeye çalıştığım progresif rock'ın tanımlanamaz oluşu.

Progresif rock gibi krautrock'da da aynı şey geçerli, tanımlanamazlık. Her ne kadar aynı dönemde ortaya çıktıysa da her iki tür müzik, belli yerlerden belli şekilde ayrılıyor. O yüzden krautrock'ı progresif rock'ın bir dalı olarak değil, farklı bir tür olarak görürüm.

Tanıma girmek istemiyorum ama progresif rock deyince aklıma; caz, avant-gard, klasik müzik, folk ve dönemin saykodelik müziği geliyor. Ancak bu durum krautrock için geçerli değil. Krautrock daha çok saykodelik ve elektronik seslerin yoğun olduğu bir müzik türü. Caz, avant-gard ve klasik müzik etkileri varolsa da, ortaya çıkan şey, ağırlıklı olarak saykodelik ve elektronik sesler.

Bunlardan en önemlisi, krautrock'ın en önemli temsilcilerinden olmamasına rağmen, en önemli albümlerinden birini ortaya çıkarmış olan NEU!. NEU'nun çıkardığı ilk albüm krautrock için en güzel örneklerden biri.


NEU!. 1972 yılında Kraftwerk grubundan ayrılan Klaus Dinger ve Michael Rother tarafından kurulan bir grup. İlk albümlerini de aynı yıl içinde çıkartıyorlar. Sonrasında ise yine albüm çıkarmaya ve konserler vermeye devam ediyorlar ancak ilk albümdeki müzikal kaliteyi bir türlü bulamıyorlar. Grup dağıldıktan sonra ise Michael Rother kendi solo kariyerine devam ediyor, ilk albümünü bir kaç ay önce yazmıştım. Aynı şekilde Klaus Dinger de müzik yapmaya La Düsseldorf grubuna katılarak devam ediyor.

Albümü krautrock'da özel kılan önemli şey, elektronik müziğin minimalist bir şekilde ortaya çıkartılması yahut elektronik müziğin içine minimalist müziğin sokulması. Her iki durumda, NEU'nun bu ilk albümünü anlatmaya yeterli olacaktır.

'Hallogallo', albümün açılış parçası. Minimal davul, hipnotik bir şekilde tekrarlayan elektronik sesler ve tabii ki Michael Roether'in mükemmel gitar çalışması. 'Hallogallo' parçası her yönüyle dönemin krautrock'ını en iyi şekilde yansıtıyor.

'Sonderangebot', klasik anlamda krautrock'ın elektronik ağırlıklı yönünü gösteriyor. Bir Tangerine Dream, bir Klaus Schulze, bir Popol Vuh sesleri var sanki parçada. Parça elektronik sesler ile başlıyor ve öyle bitiyor. Dönemin elektronik müziğine yakışır biçimde.

'Weissensee', bir önceki parçanın aksine saykodelik ağırlıklı olarak başlıyor, öyle devam ediyor ve bitiyor. Dönemin Amon Düül II grubunun müzikal atmosferine çok yakın. Özellikle Rother'in gitar kullanımı bana Amon Düül müziğini hatırlatıyor.

'Im Glück', elektronik sesleri ve kuş sesleriyle tam bir Popol Vuh benzeri parça. Dinlerken bin yıl öncesinin orta amerikasına yolculuk ediyormuşsunuz, hissi uyandırıyor.

'Negativland', asla ve asla unutamayacağım parçalardan biri. Sanırım ilk kez 2006 yılında, 24 yaşında dinlemiştim. 11 yıl geçmiş olmasına rağmen hala aklımda. Neu! dendiği zaman da aklıma bu parçadan başka bir parça gelmiyor. Ağır ağır ilerleyen bas gitar ve davul ritimleri, elektronik sesler ile birlikte hareket eden elektrik gitar, krautrock'ın belki de tanımını yaptıracak ender parçalardan.

Neu! 'Lieber Honig' parçasıyla 68 yılında amerika'da olmuş olsaydı, sanırım şuan 'Liever Honig' parçası hippilerin ve günümüzdeki takipçilerinin dilinden düşmeyecekti. Albümün müzikal atmosferine ters bir parça belki ama dinledikçe kişi daha çok seviyor bu parçayı.

Neu!, 70'lerde müzik yapan kısa süreli bir grup. 3-4 albüm sonrası, zaten iki kişiden oluşan grup dağılıyor. Michael solo albümlerine yoğunlaşırken, tabi bu arada kraftwerk ile de çalışıyor, Klaus Dinger La Düsseldorf ile devam ediyor. Ki Klaus Dinger deyince de, insanın aklına La Düsseldorf'un 'Time' adlı parçası geliyor.

Neu! Bu ilk albümüyle krautrock müziği tarihinde kendine çok önemli bir yer edindi. Progresif rock'ın tanımlanamaz oluşu gibi krautrock'ın da tanımlanamaz oluşuna, Neu grubu da bu albümle katkıda bulundu.

NEU'nun diğer albümleri değil ama bu ilk albümü krautrock'ın en önemli albümlerinin ilk 10 listesine rahatlıkla girer.

1. Hallogallo (10.07)
2. Sonderangebot (4.50)
3. Weissensee (6.42)
4. Im Glück (6.52)
5. Negativland (9.46)
6. Lieber Honig (7.15)

Süre : 45.42

Klaus Dinger / Davul, Elektrik Gitar, Koto, Vokal
Michael Roether / Elektrik Gitar, Bas Gitar, Double Bas, Vokal

11 Temmuz 2017 Salı

Klaus Schulze - Irrlicht 1972



Klaus Schulze, bir çok krautrock müzisyenleri gibi Almanların son dönem çıkardığı en önemli müzisyenlerinden olan Karlheinz Stockhousen öğrencilerinden birisiydi. Tangerine Dream'in ilk albümünde davulcu olarak bulunuyordu ancak ilk albüm sonrası kendi müziğini yapmaya karar vererek elektronik müziğin öncü (avantgard) isimlerinden oldu. Aynı dönemde yine bir başka krautrock grubu Ashra Tempel'ın kuruculuğunu da yaptı.

31 Mart 2017 Cuma

Banco Del Mutuo Soccorso - Banco Del Mutuo Soccorso 1972



Banco efsanesinin başladığı kendi adlarını aldıkları albüm, 'Banco del mutuo Soccorso'. 1972 yılında bir başka albüm daha çıkarmışlardı, 'Darwin'. 'Darwin' albümünü daha önce yazmıştım. İsteyen bu blog'dan arattırıp, okuyabilir.

26 Şubat 2017 Pazar

Le Orme - Uomo di Pezza 1972



Progresif rock deyince aklıma nasıl ilk olarak King Crimson, Vdgg, YES, Genesis gibi gruplar geliyorsa, italyan progresif rock deyince aklıma ilk gelen gruplardan biri, PFM ve Banco ile birlikte Le Orme. Zaten üç grupta italyan progresif rock'ının devleri.

18 Ekim 2016 Salı

Quella Vecchia Locanda - Quella Vecchia Locanda 1972



1972 yılı italyan progresif rock'ının efsane olmaya başladığı yıl. PFM, Banco, Le orme, Museo Rosenbach gibi italyan progresif rock'ın efsane gruplarının ilk albümlerinin çıktığı yıl, 1972. Gerçeği 1972 öncesinde de italya'da çıkan gruplar ve albümleri vardı. Örnek olarak New Trolls, Osanna, Delirium, Garybaldi. Ancak, 1972 yılında ki kadar ses getirmediler bu gruplar ve albümleri. Yıllar sonra progresif rock dinleyicileri tarafından arşivlerden tekrar tekrar çıkarıldı bir çok grup ve plakları. En önemlilerinden birisi kesinlikle Quella Vecchia Locanda.

16 Eylül 2016 Cuma

Ange - Caricatures 1972



Ange grubunu ilk kez 2009 yılında askere gitmeden önce dinlemiştim. Askerlikten döndükten sonra eski bloguma yılın en iyileri diye liste hazırlarken Ange grubunun son albümü de vardı. Yanlış hatırlamıyorsam, 2011 yılıydı. O dönem senfonik progresif rock'a ağırlık verdiğim için elime ne geçiyorsa dinlemeye çalışıyordum. Ange grubu da öyle aklımda kalmış. Ama hiç merak edip de eski albümlerine göz atmak aklıma gelmemişti. 70'li yıllardan gelme bir grup olduğunu biliyordum ancak İngilizler ve İtalyanlar'a odaklanınca Ange arada kaybolup gitti.

Bu bloga yazarken hem eski hem yeni üst düzey müzikler olmasına bakıyorum. Aklıma Ange grubu kaldı. İlk albümlerini buldum hemen. Geç kalmışım dinlemek için diye bir düşünce de oluşmadı. O kadar çok progresif rock albümü dinlememe rağmen hala dinlemediğim bir çok grup var. Ange grubu da kısmen öyleydi. Şimdi fırsat bu fırsat diyerek Ange dinleyeceğim bir ay kadar.

Bu ilk albümlerini dinlerken aklıma Grobschnitt'in albümleri ve konserleri geldi. Tiyatro havasında konuşmalar ve gülüşmeler. Her ne kadar Ange'nin albüm kayıtlarında gülüşmeler belki yok ama yine de konuşmalar Grobschnitt'i hatırlatıyor. Müzikal anlamda Ange'nin bu ilk albümü döneminin saykodelik rock müziğinin etkisi altında gözüküyor. Özellikle elektrik gitar soloları 70 öncesi saykodelik izler yoğunlukta. Her ne kadar piyano ve org kullanımı Genesis, ELP, PFM gibi grupların müziklerine benziyor olsa da genel olarak saykodelik rock hakim Ange'nin ilk albümüne ve 1972 yılında ki müziğine.

Karikatürler...

'Biafra 80' giriş parçası fazlasıyla avangarte öğeler taşıyor. Senfonik yapı değilde eklektik yapısı daha baskın. Avan-garde ve saykodelik öğeler birleşince King Crimson müzik anlayışında bir açılış olmuş.

'Tels Quels' açılış parçasında olduğu gibi senfonik yapıdan ziyade eklektik yapıya sahip. Avand-garde ve saykodelik yapı içiçe geçmiş. Bir King Crimson, bir V.D.G.G. ve hatta 1972 yılında ki bir Grobschnitt müzik anlayışı var. Grobschnitt'in parçaları kadar eğlencelik bir parça.

'Dignit?', ilk iki parçada ki avant-garde öğeler yok denecek kadar az. Daha çok dönemin İtalyan senfonik progresif rock ezgileri var. Albümde ki iki uzun parçadan birisi. Saykodelik açılış ve sonrasında çalmaya başlayan piyano ve flüt, tek kelime ile mükemmel bir kompozisyon. Albümü hatırlamaya çalışırken aklınıza gelecek olan parça bu olmalı.

'Le soir du Diable' akustik gitarın ön planda olduğu yer yer beat döneminin hatırlatan yer yer de (Hammond Org) Deep Purple (hatta Rolling Stones) müziğini hatırlatıyor. Greg Lake'in (ELP) melankolik parçalarını  sevenler için listeye eklenmesi gereken bir parça.

'Caricatures' albüme adını veren parça, Alman progresif rock devlerinden Grobschnitt tarzı konuşmalarla başlıyor parçaya. Albüme adını vermeyi de fazlasıyla haketmiş. Kendilerini sınırlamayan Ange, daha ilk albümden başyapıtlık bir parça çıkarmış. Konuşmalar sonrası çalmaya başlayan flüt ve devamında gelen kaotik senfonik yapı, Genesis, ELP, Genesis, PFM gibi senfonik progresif rock devlerinin yanına bir grup daha eklemenizi sağlıyor.

'Biafra 80' bitiş parçası da avant-garde öğelerin yoğun olarak bulunduğu açılış parçası gibi. Albüm nasıl başladıysa o şekilde gitmiş.

Albümün tek kötü tarafı kayıtları sanırım. Müziği dinlemek için kendinizi fazlaca vermek zorunda kalabilirsiniz. Ange'nin bu ilk müziğini duymaya başladığınızdan itibaren progresif rock'ın sınırlarının olmadığını da kavrarsınız.

Senfonik Progresif Rock'ın efsanelerinden olmuş, kendine has müziğiyle Ange grubu öğrenilmeli, dinlenmeli. Gerekirse günümüz senfonik rock yapıyorum diyen gruplara örnek olarak gösterilmeli.

Ange grubunu bu albümü dinleyerek bitirmeyin. Sonraki yıllarda yaptıkları daha çok albümleri var.

1. Biafra 80 (Intro) (2.57)
2. Tels Quels (6.56)
3. Dignit? (9.35)
4. Le soir du Diable (4.41)
5. Caricatures (13.45)
6. Biafra 80 (Final) (2.22)

Süre : 40.00

Jean Michel Brezovar / Elektrik Gitar, Akustik Gitar, Flüt, Vokal
Gerald Jelsch / Davul, Perküsyon
Daniel Haas / Bas Gitar
Christian Decamps / Vokal, Hammond Org, Piyano
Francis Decamps / Org

21 Ağustos 2016 Pazar

Amon Düül II - Wolf City 1972



Mümkün olduğunca saykodelik yada metal türlerinden uzak durarım. Ancak bu bazı klasik rock gruplarından uzak duracağım anlamına gelmiyor. O bazı belli başlı gruplar ne tür müzik yapıyor olursa olsunlar, yerleri değişmiyor. Amon Düül II grubu da o belli başlı gruplardan biri.

Birkaç gün önce PC'nin kablosu kedilerin yemesi sonucu bozuldu. Öyle bir kaç gün müzik, film, kitap olmadan sıkıcı bir şekilde geçirdik. Sonrasında bir kablo aldım ama yazmak için PC başına  oturmam 2 günden fazla sürdü. Bu akşam da ne yazmalıyım deyip bir kaç albüm dinlemeye çalıştım, hiçbir albüm sarmayınca yazmaktan vazgeçiyordum ki Amon Düül II'nin albümünü gördüm. Bir de bunu deneyeyim deyince işin olayı değişti. Oluyor bazen öyle, müzik dinlemeye çalışıyorsun hiç biri tat vermiyor. İşte o yukarıda bahsettiğim, O bazı gruplar bir anda beni kurtarıyor.

Amon Düül II, progresif rock'ta benim ilk göz ağrılarımdan birisi. Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple gibi bazı rock müzik için temel grupları saymazsak, Amon Düül II ilklerden. Krautrock müziğini dinlemeye başladığımda Amon Düül II grubu,  ilk bir kaç gruptan biriydi. Diğerleri Birth Control, Guru Guru, Faust. Aralarında en çok ısındığım Amon Düül II oldu. Bunda Amon Düül II'nin caz, folk (gotik sesler), avant-garde gibi saykodelik müziğe sokulması zor olan müzik türlerini de koymalarının önemi büyük sanırım.

Amon Düül II, Gong, Magma gibi kendi döneminin belli başlı siyasi olaylarla dalga geçen gruplardan birisi. Bundan önce yazdığım 'Phalles Dei' gibi 'Worf City' de bazı siyasi görüşler ve olaylarla dalga geçen bir albüm. Dinlemeye çalışırken çok fazla mistik şeyler aramayın.

Albümde ki bütün parçalar birbirinden güzel muhakkak ama benim bu akşam dinlediğim de ilk aklıma gelen parçaları şöyle bir yazayım.

“Surrounded by the Stars” mellatron ile müziğin temeli yapılan melankolik hint ezgileri üzerine harika bir keman var. İsteyen sadece keman için bile dinleyebilir.

'Green-Bubble-Raincoated-Man' 68'in saykodelik-beat müziğinin Amon Düül II tarafından yazılmış hali.

'Jail-House Frog' bu şarkı niye daha uzun yazılmamıştır, hiç bir fikrim yok. Uzun yazılmış olsaydı kesinlikle saykodelik progresif rock'ın efsanelerinden biri olacaktı. Harika bir güdüleyici giriş ve ortasından başlayarak sonuna kadar giden minimal piyano ve kurbağa sesleri. Saykodelik bağıran saksafon ve tıngırdayan gitar.

Giriş ve son kısımlarından ayrı ayrı ikişer tane rahatlıkla crossover parça üretilebilir. Daha anlaşılacak şekilde yazayım, iki yol parçası yazılabilir.

'Wie der Win am Ende einer Strasse' söylemesi de zor, akılda tutması da zor ama bir kaç kez üstüste dinleyince böyle bir müziği unutabileceğinizi sanmıyorum. Ağır aksak giden gitar, davul, tablas, bas'ın üzerine mellatron, keman, saksafon, tambura ve sitar'lı parça, çeşitli baharatların bulunduğu bir hint yemeği gibi. Tadı yenip tükenemediği gibi unutulmuyor da.

'Deustch Nepal', Nepal'de aryan köklerini aramaya çalışan Nazi Almanlarıyla dalga geçen kaotik, depresif, gotik senfonik bir parça.

'Sleepwalker's Timeless Bridge' erken dönem Pink Floyd müziği. Pink Floyd çalmış olsaydı bu parçayı muhtemelen kimse bir fark göremeyecekti. 'Meddle' albümüyle aynı yıllarda çıktığını düşünürsek, müzikal anlayış olarak Amon Düül II'nin Pink Floyd'dan çok ta bir farkı olduğunu söyleyemem.

Amon Düül II, günümüzde hala bilinmezliğini koruyorsa da, progresif rock'ın Almanya'dan çıkan en önemli gruplarından biri. Amon Düül, Amon Düül diye ortalıkta dolaştığım günleri de, Amon Düül (II) diye bir grup var, onu dinle dediğim zamanları da unutmadım.Amon Düül II grubunun her albümü birbirinden farklı olduğu kadar, kalitelidir. Amon Düül II, dinleyin!.
Son olarak albümde sadece albüme ismini veren parçayı hatırlayamamışım. Bak şimdi bu bana ilginç geldi.
.
1. Surrounded by the Stars (7.46)
2. Green-Bubble-Raincoated-Man (5.04)
3. Jail-House Frog (4.54)
4. Wolf City (3.20)
5. Wie der Win am Ende einer Strasse (5.42)
6. Deustch Nepal (3.00)
7. Sleepwalker's Timeless Bridge (4.55)

Süre : 34.41

D. Secundus Filhescher / Davul, Vokal (4-7), Gitar (7)
Chris Karrer / Akustik & Elektrik Gitar, Keman, Soprano Saksafon, Vokal
Renate Knaup-Krötenschwanz / Vokal
Lothar Meid / Bas Gitar, Synth (ses düzenleyici), Vokal
Falk U. Rogner / Org, Synth (ses düzenleyici), Klavsen
John Weinzierl / Elektrik Gitar, Vokal

Konuklar
Al Sri Al Gromer / Sitar (5)
Paul Heyda / Keman (5)
Jimmy Jackson / Piyano, Org
Olaf Kübler / Vokal (2), Saksafon (5)
Pantid Shankar Lal / Tablas (5)
Peter Leopold / Vokal, Synth, Davul (5)
Liz Van Nienhoff / Tambura (5)
Rolf Zacher / Vokal (2-6)



15 Ağustos 2016 Pazartesi

Banco Del Mutuo Soccorso - Darwin! 1972



Charles Darwin sadece bilim dünyasının değil, insanoğlu tarihinin en önemli isimlerinden birisidir. 19. yüzyılda yazmış olduğu 'Türlerin Kökeni' adlı kitabı hala satılan ve tartışılan kitapların başında gelir. Bir tarafta Orta Doğu'dan çıkmış Adem & Havva söylencesi ve bunun üzerinden tanımı yapılan hayatın ve dünyanın yorumlanışı, diğer tarafta ise hayatı çok daha farklı bir şekilde anlatan 'Türlerin Kökeni' adlı kitabı.

Evrim teori olarak ortaya atıldıktan çok sonraları kuram haline getirilmiştir. Her ne kadar Amerika merkezli yaratılışçılık teorisi ortaya atılmış olsa da, bilim dünyasında evrim kuramı hafızada tutulmaktadır. Kullandığımız ilaçların üretiminde evrim kuramı mantığının büyük bir etkisi vardır.

Yaratılışçılık yahut Adem Havva hikayesi ile dünyaya ve hayata bakışla evrim kuramı ile bakış arasında ki farkı anlamak için Karl Popper'ın çok güzel bir yöntemi vardır. Yanlışlama. Herhangi bir teori ortaya atıldığında bunun için kanıtlar gerekir teorinin geçerli olması için. Emperyalizm teorisi ortaya atıldıysa, bunun için sanayi olarak gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ülkelere olan politikaları kanıt olarak sunulur. Bu tarz kanıtlar daha çok çoğaltılabilir. Karl Popper ise ortaya atılan teorinin bilimsel olabilmesi için, yanlışlanması gerektiğini öne sürer. Yanlışlanmayan hiç bir teori bilimsel değildir. Örnek olarak verdiğim emperyalizm teorisi; eğer yanlışlanmıyorsa bilimsel bir değeri yoktur, dogmatiktir. Yanlışlandığı takdirde bilimsel bir teori olarak varsayılabilir. Bu, ortaya atılan teorinin tanımının da gelişmesini sağlar.

Yaratılışçılık veya Adem Havva hikayeleri için kanıtlar bulup bunu ispata girişilebilir. Ancak yanlışlanmaya başladığı andan itibaren bilimsel bir teori olabilir. Günümüzde ise dindar kişilerin yada yaratılışçılık tezlerine sarılan birinin, kendi tezlerini yanlışlayabildiğini varsayamayız. Tanrı inancı olan biriyle Adem Havva'nın sadece bir Sümer hikayesi olduğunu yanlışlamaya kalkamazsın, hatta tartışamazsın bile. Dolayısıyla Yaratılışçılık teorisinin ve Adem Havva hikayesinin bilimsel bir değeri yoktur. Adem Havva hikayesini bilimsel bir teori olarak alıp incelemeye kalksan ve hikaye ile yeni bilgiler bulunsa ve hikayeye eklenmeye çalışsa, muhtemelen hiçbir dindar bunu kabul etmez.Hangi kutsal kitaba inanıyorlarsa (tevrat, incil, kur'an), orada yazılanları tamamen savunacaklar, yeni bulunan bilgileri kesinlikle kabul etmeyeceklerdir yada eğip bükeceklerdir.

Kuram ile ilgili son olarak; Yaratılışçılık ve Adem Havva teorisi bilimsel değildir. Evrim teorisi ise yanlışlanarak kuram haline geldiği için bilimsel bir teoridir. Ancak Charles Darwin'in yazmış olduğu 'Türlerin Kökeni' kitabı günümüzde bütünüyle kabup edilip, matematik teorisi gibi savunulmamaktadır. Eğer kitap, dediğim gibi matematik teorisi gibi savunuluyor olsaydı, yanlışlanamadığı için bilimsel bir teori olmaktan çıkardı.

*****

1972 yılı progresif rock için çok önemli bir yıldır. İtalyan progresif rock devleri PFM ve Banco'nun ikişer albümle müzik dünyasına girmeleridir önemli olan yanı. PFM'nin her iki albümünü de daha önce yazmıştım. Sıra Banco Del Mutuo Soccorso grubunda.

Darwin.

Yukarıda evrim kuramının bilimselliğini anlatmaya çalıştım. Banco grubu da müzik dünyasında yerini belli etmek için konu olarak Darwin'i ve evrim teorisini seçti. Ancak evrimde anlatılan dünyanın ve hayatın oluşumu bir hikaye tarzındadır. Günümüzde hala bir çok aşama düzeltilerek (yanlışlama) yeniden tanımlanıyor. Banco grubu ise 1972 yılına göre teoriyi tam anlamıyla bir hikaye olarak anlatmaya çalışmışlar.

Darwin albümü konsept (bütünlüklü) bir albüm. Albümün bütünü evrim üzerine kurulu. Dünyanın ve hayatın oluşumunun aşamalarını belli parçalarla anlatmaya çalışmışlar. İlk parça  'L'Evoluzione' evrim kavramını genel hatlarıyla anlatır, tabii ki kutsal kitapta anlatılan Adem Havva'yı karşıt tez alarak. Adem ve Havva hikayesi yok olmuştur. Anlatılan canlı ve cansız hayatın ta kendisidir. Sonraki parça 'La Conguista Della Posizione Eretta' henüz insanın ortaya çıkmadan önce ki primatlar ve diğer canlılar arasında ki rekabeti ve ilişkiyi anlatır. Primatın av mı olacak, avcı mı olacağı dönemdir bir anlamda anlatılan. 3. parça,  'Danza Dei Grandi Rettili' büyük sürüngenlerin (dinazorlar) dünyasıdır. Parçanın ismi de büyük sürüngenlerin dansı. 4. parça, 'Cento Mani E Cento Occhi' insan öncesi ortaya çıkan primatlar ile insanlar arasında ki geçişi anlatır. 5. parça; '750.000 Anni Fa .... L'Amore?' insanların, yani bizim, duygularımızın arzularımızın  geliştiği,  temel içgüdülerimizin geri plana atıldığı, bir anlamda insanlaşmaya başladığımız aşamayı anlatır. İnsanımsı primat karşı cinsle olan ilişkisi örnek alınır. 6. parça, 'Miserere Alla Storia' uygarlığın ortaya çıktığı dönemdir. Sümer, Akad temelli Babil ve Mısır gibi uygarlıklar.  Son parça, 'Ed Ora lo Domando Tempo Al Tempo Ed Egli Mi Risponde ... Non Ne Ho!' ise günümüzdür. Zaman çok yavaş akar. Kendimizi meşgul edecek bir şeylerle uğraşıyoruzdur.

Genel hatlarıyla albümde yazılan hikaye böyle. Ancak bu, yeterli bir hikaye değildir. Hem dünya hem de hayatın gelişiminde ki (ve değişim) aşamalarına her an yenileri eklenebilir. O yüzden, albüme konu edilen evrim kavramı bilimsel bir kavram iken, yazılan hikaye sadece bir hikayedir.

Banco grubunun ilk albümünde ortaya koyduğu müzik anlayışı ve profesyonel müzisyenlikleri üst düzeydedir. Banco ve diğer italyan PFM grubu, en az King Crimson, VDGG, YES yada Genesis grupları gibi progresif rock müziğini anlamak için ideal gruplardır.

Banco grubu senfonik progresif rock grubudur. Ancak bu bilinen melodik yapılı bir senfonik progresif rock değildir. Hiç alakası olmayan Camel grubuyla karşılaştırma yapmaya kalkarsak; Camel elektro gitar ve orgu ön planda tutmaya çalışırken, Banco kullandıkları bütün enstrümanları ön plana atar. Bunun için yaptıkları müziği caz temeline oturtmaya çalışırlar. Darwin albümü ile Banco bu senfonik anlayışını çok iyi yansıtır.

Darwin albümünde ki bütün parçaların içinde kısa kısa bir çok caz ve klasik müzikten esinlenilmiş bölümler vardır. Albüm bir yükselip bir alçalan, melodik yapıyken bir kaç saniye içinde avant-garde halini alan ritimler ve ezgilerle doludur. Dinlemeden önce iyice düşünün. Çok çabuk sıkılabilirsiniz. Ancak dinlediyseniz yahut dinlemeye hevesliyseniz böyle bir başyapıt olmuş albümü, başka hiç bir şey ile ilgilenmeyin.

Ama yine de bütün bir albümü dinlemeye başlamadan, hazırlık olması amacıyla '750.000 Anni Fa .... L'Amore?' parçasını önerebilirim. Hani o, insanın duygularının, arzularının gelişmeye  başladığı aşamayı anlatan parça. Herhangi bir Genesis ya da YES parçası kadar yüksek kalitede dramatik bir parça.

Vokal Francesco Di Giacomo, progresif rock'ın Pavarottisi gibidir. Tok ses ve  operavari vokaliyle sizi İtalyan klasikleşmiş progresif rock müziğinin içine hapsedebilir.

Banco'nun 'Darwin' albümü, progresif rock dinliyorum diyebilmek için bilinmesi gereken temel albümlerden biridir.

1. L'Evoluzione (13.59)
2. La Conguista Della Posizione Eretta (8.42)
3. Danza Dei Grandi Rettili (3.42)
4. Cento Mani E Cento Occhi (5.22)
5. 750.000 Anni Fa .... L'Amore? (5.38)
6. Miserere Alla Storia (5.58)
7. Ed Ora lo Domando Tempo Al Tempo Ed Egli Mi Risponde ... Non Ne Ho! (3.29)

Süre : 46.50

Francesco Di Giacomo / Vokal
Marcello Todaro / Electric & Akustik Gitar
Vittorio Nocenzi / Hammond Org, Moog Synth (ses düzenleyici), Klavsen
Renato D'Angelo / Bas Gitar, Çift Bas Gitar
Pier Luigi Calderoni / Davul, Timpani