Bu Blogda Ara

2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2016 Cumartesi

Greg Lake 2016



İçinde bulunduğumuz son yıllar artık rock efsanelerinin aramızdan birer birer ayrılma dönemine rastladığı yıllar. O kadar çok müzisyen aramızdan ayrılıyor ki, sadece onları dinleyip, hakklarında konuşulup yazılsa rock müziğin felsefesi tekrar rahatlıkla anlaşılabilir.

Greg Lake, büyük bir gitarist değildir. Ancak büyük bir müzisyendir. Çalıştığı King Crimson'ın ilk albümünde gitar çalmıştır. İkinci albümünde ise sadece vokalde vardır belki ama King Crimson'ın 46 yıldan beri unutulmaz parçalarının seslendiricisidir. Yetmez, The Nice grubundan Keith Emerson (ve yanlarına Atomic Rooster grubundan Carl Palmer'ı alarak) ile birlikte kurdukları 70'lerin ve hala progresif rock'ın süper gruplarından ilkinin ve en iyisinin vokalliğini de yapmıştır.

2016 yılında ölen bir çok rock efsanesi vardı. Ancak beni en çok etkileyen kesinlike Greg Lake oldu. Ölümünden önce ELP'nin bir kaç albümünü yazmıştım ve son 4-5 aydır içip kafayı bulduktan sonra dinleyebildiğim bir kaç gruptan birisiydi (diğerleri Gentle Giant, YES, Magma). Ölümünü Steve Hackett'ın paylaşımından gördüm. Gözlerim o kadar dolmuştu ki, 2-3 gün boyunca defalarca ELP albümleri döndüre döndüre dinledim.

Greg Lake'in ölümü sonrası hakkında biyografik bir yazı da yazılabilirdi. Ben tercih etmedim açıkçası öyle bir şeyi. Söylediği şarkıları tekrar tekrar dinlemeyi önermek varken, sahip olduğu başarıları tercih etmem.

Benim için Greg Lake ile birlikte hep yaşayacak ve hiç bir zaman toprağın altına gömüp unutamayacağım Greg Lake söylediği ve gitar çaldığı bazı unutamadığım progresif rock parçaları.

King Crimson - Epitaph
King Crimson - I Talk The Wind
King Crimson - In The Wake of Poseidon
ELP - Lucky Man
ELP - From The Begining
ELP - Still... You Turn Me On
ELP - C'est La Vie
ELP - Closer To Believing
ELP - Footprints In The Snow
ELP - Lend Your Love To Me Tonight
ELP - Hallowed Be Thy Name
ve Greg Lake'in kendi albümünden
Greg Lake - 'It Hurts'

Bunlar ilk aklıma gelen parçaları. Beni en çok kendimden geçiren ise ELP'nin kendi isimlerini taşıdığı ELP albümünde söylediği ve akustik gitar çaldığı 'Take A Pebble'.

İlk olarak da söyledim, içimizde yaşadığımız son yıllar rock efsanelerinin yavaş yavaş yanımızdan ayrıldığı yıllar. Onlar unutulmadığı sürece varolmaya devam edecekler. Greg Lake de ne King Crimson, ne de ELP ile unutulacağa benzemiyor.

Popülerliğe her zaman karşı olmuşumdur. Popüler olmak için götünü öne sürenler (çorç maykıl) ile 'kadınımdan götünü istedim' diye şiir yazıp bunu şarkı haline getiren Kohen gibiler hatırlanıyorsa popüler dünya'da, bu konuda, progresif rock dinleyerek kendimi şanslı hissediyorum. Popüler dünya karşısında Greg Lake'in askeriyim desem daha yerinde olur.

Son bir bucuk yıldır severek dinlediğim hatta kimi zamanlar tapacak noktaya geldiğim kişiler birer birer gittiler. Chris Square öldüğünde gece haberim olmuştu. Üzüntüden hemen çıkıp bira ve şarap almıştım, sabaha kadar YES dinlemiştim. Edgar Froese öldüğünde de aynısı oldu. 2-3 gün boyunca evin içinde sadece Tangerine Dream çaldı ve elimde bira ile. Çok geçmedi Keith Emerson'ın ölüm haberini aldım. Keith Emerson'ın içinde duygularım aynıydı.

Ve son olarak Greg Lake.


31 Ekim 2016 Pazartesi

SBB - Za Linia Horyzonto 2016



Bazı kişisel sebeplerden dolayı 3-4 yıl önce müzik dinlemeyi bıraktım diyemesem de, takip etmeyi bıraktım diyebilirim. Bu bloğu açıp yazmaya başlayana kadar da dinlediğim sadece klasikleşmiş progresif rock gruplarıydı. İşte, YES, King Crimson, Tangerine Dream gibi. Bir de Wishbone Ash grubu vardı, ne zaman müzik dinlemekten sıkılsam Wishbone Ash gelir, kurtarırdı. Hala daha öyledir de.

27 Ekim 2016 Perşembe

Van Der Graaf Generator - Do not Disturb 2016



Gelecek ile ilgili tahminde yada kehanette bulunamıyorsak bile belki de Van Der Graaf Generator grubunun son albümü 'Do not Distrub' olabilir. Bu saatten sonra albüm çıkarmalarını geçtim, konser bile verseler yine de fazlasıyla iyi. 'Do not Distrub' eğer son albümü olacaksa V.D.G.G. kendi müzik anlayışından ve kalitesine uygun bir final albümü olacak. Umarım ki son albümleri olmaz.

29 Eylül 2016 Perşembe

Peter Baumann - Machines Of Desire 2016



Yeni çıkan albümlere bakarken uzun yıllar sonra Peter Baumann yeni albümüyle karşıma çıktı. İlk solo albümünden tam 40 yıl sonra. Biraz heyecan biraz da sevinçle hemen yeni albümünden parçaları dinlemeye başladım. 70'li yılların Tangerine Dream müziğini hiç aratmıyordu. Bir gün içinde albümü 5-6 kez dinledim. Şimdi albümü yazarken tekrar dinliyorum.

18 yaşında müziğe başladığı Tangerin Dream grubundan ayrıldıktan sonra çıkardığı 4-5 albüm üzerine başka bir albüm çıkarmamıştı. Son albümünü 1983 yılında çıkardı. Sonrasında, 80'li ve 90'lı yıllarda bazı Tangerine Dream albümlerinde gözükse de, genel olarak müzikten bir hayli uzaktı. Neyse ki bu uzun sessizliğini bu yıl bozdu ve progresif rock müziğine geri döndü. Umarım bu albümü numunelik bir albüm değildir. Yine umarım ki önümüzde ki yıllarda da yeni albümler çıkartır.

Aslında Peter Baumann geçtiğimiz 2015 yılında, Tangerine Dream'in yeni kadrosuna dahil olmuş ancak bazı uyuşmazlıklar yada başka bir sebep yüzünden grupla devam etmemiş. Bunun üzerine yada daha önceden kafasında oluşturduğu albüm fikrini maddeye çevirmiş. Çok da iyi etmiş, yeni bir albüm yaparak.

'Machines of Desire' albümü 1972-77 yılları arası Peter Baumann'lı Tangerine Dream müziğinin 2016 yılına yansımış hali gibi. Albümü dinlerken 'Zeit', 'Phaedra', 'Rubycon' albümlerinde olduğu gibi Tangerine Dream altın çağının yaşandığı, grubun elektronik progresif rock devi müzikal kimliğini kazandığı dönemi hatırlatıyor. Kaotik, gotik (ve pagan ezgileri), kozmik seslerin bolca bulunduğu, aralara minimalist piyano tınıları eklendiği Tangerine Dream'in ilk dönemi. Yani, muhteşem bir albüm!!!

'Ordinary Wonder' parçası albümde beğendiğim en güzel parça. 70'li yılların sonları ve 80'li yılların Tangerine Dream müziğinin üzerine Peter Baumann yaratıcılığı eklenmiş gibi sanki. Ridney Scott bu parçayı dinlese kesinlikle bir filminde kullanmak ister. O kadar güzel bir parça...

Arkadaş haklıymış, biraz yeni grupları dinlemem lazım. Gerçeği günümüzde progresif rock'ın durumu popüler gruplar hakimiyetinde ve maalesef o popüler gruplarda metal ve neoprog zımbırtısı etrafında dönüp duruyorlar. Yine de yeni çıkan albümleri iyi tarayıp aralarından iyilerini bulmak gerek. Peter Baumann'ın 'Machines of Desire' albümü yeni çıkan albümleri daha çok dinlememi sağlayacak sanırım.

1. The Blue Dream (05.53)
2. Searching In Vain (05.37)
3. Valley Of The Gods (04.13)
4. Echoes In The Cave (03.55)
5. Ordinary Wonder (06.00)
6. Crossing The Abyss (05.58)
7. Dancing In The Dark (04.57)
8. Dust To Dust (06.24)

Süre : 42.57

Peter Baumann / Klavye, Synth(ses düzenleyici), Yönetim, 

22 Haziran 2016 Çarşamba

Nemrud - Nemrud 2016



Nemrud”u nasıl tanıdım. Aslında tanımadım. 2008 yılında Eloy’un Frank Bornemann röportajıyla Mert Göçay’ı tanımıştım internet üzerinden. Daha sonra da facebook üzerinden tanışmıştım. Mert Göçay sayesinde tanıdım Nemrud’u. Doğrusu Mert Göçay’ın bizim bir grubumuz var. Yakında albüm çıkartacağız demesiyle grubu tanıdım. Sağolsun ilk albümü ‘Journey of Shaman’ tanıtım konserine de çağırmıştı. Gitmemezlik etmedim tabii ki. Nemrud’un ilk albümünü konserinden dinleyip tanımış oldum. Yıl 2011.
Sonra ki yıllarda niyeyse saykodelik rock’tan biraz uzak kaldım. Senfonik, caz füzyon  ve eklektik progresif daha çok zamanımı alıyordu. İkinci albümlerini de (Ritual) kendimi vererek tam anlamıyla dinleyemedim.

Geçenlerde arkadaş Nemrud’un yeni albümü çıkmış, dinledin mi diye sorunca, merak ettim. İnternet üzerinden bakınca albüm kapağı fazlasıyla cezbetti. Eski Türk (Göktürk) alfabesiyle (tamgalar) bir mesaj yazılmıştı. Albüm kapağı her ne kadar cezbettiyse de acaba ilk albümleri kadar etkileyecek mi beni diye bir düşünce oluşmadı da değil. Haber eden ve öneren arkadaş, albümü çok beğendiğini, bu kadar kaliteli bir müzikal yapı beklemiyordum deyince ilgim daha da çok arttı.

Genel olarak metal ve progresif metal’den (ve saykodelik) uzak duran biriyim. Albümü ilk dinlediğimde de metalik ritimler, sesler biraz itici geldi. Bir kez dinledikten sonra daha sonra yine dinlerim diyerek bıraktım. Sonrasında tekrar dinlemeye başladığımda düşüncelerimde pek bir değişiklik olmadı. Taa ki ‘The Euphrates’ parçasını dinleyene kadar. The Euphrates; fırat.

‘Nemrud’ albümü grubun ismini taşıyor. Nemrud tarihte bilinen akad krallarının en zorba olan isimlerinden birisi. Dini kaynaklarda bolca bahsedilir. Nemrud grubu da albümle bizi tarihte ki Nemrud’un yanına götürüyor. 4 bin yıl öncesine.

Albüm konsept bir albüm olduğu için parçalar birbirleriyle bağıntılı.

İlk parça, ‘Gods of the Mountain’; aniden ortaya çıkan tanrıların dağın (Nemrud) üzerinden insanoğluna yeni bir hayat ve özgürlük verilmesi anlatılıyor. Parçanın girişinde kozmik sesler duyarsınız. Davul ve org devamını getirir. Eloyvari müzik ile bence Nemrud grubu, kendi müzikal karakterlerini bulmuş. Albümde bana itici gelen metalik seslerdi. Bu parçanın sonlarına doğru çalan heavy metal ritimlerine hala alışabilmiş değilim. Sanırım bir kaç kez daha üst üste dinlersem o kadar itici gelmez.

İkinci parça, ‘Lion of Commagene’; uzak doğudan tanrıların prensi adalet için gelir. Kommagene’nin aslanı. Adaleti sağladığını düşünürken işler istediği gibi gitmez. Giriş kısmında ki saykodelik org tınıları yer yer insanı geriyor, sonrasında gelen vokal hattı bu gerilimi devam ettiriyor. Parçanın içinde Camel, Pink Floyd gibi progresif rock’ın devlerinden esintiler var. Nemrud’u klasik progresif rock’a yakınlaştıran da sanırım bu durum. Albümde en çok dikkatimi çeken cazvari klavyenin belirginliği. ‘Lion of Commagene’ parçasında da bu cazvari org kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

Benim favori parçam. ‘The Euphrates’, Türkçesi fırat. Nemrud fıratın iki yakasında ki kavgayı mı anlatıyor (zaman ve mekanın dışında), yoksa 4 bin yıl öncesinde yaşanan olaylardan ders mi çıkarmamızı istiyor, buna dinleyen kişi yorum yapsa daha iyi olur. Benim yorumum çok kişisel olabilir. Parçaya fırat’ın sesini duyarak başlarsınız. Org’u sanki Tangerine Dream’den Peter Baumann çalıyor derken davul ve gitar keser bu saykodelik elektronik atmosferi. Pink Floyd’un ilk dönem gitar, bas ve davul öncülüğünde ve arkasında org kombinasyonunun melodik saykodelik yapısı sizi bir süre oyalar. Taa ki yedinci dakikaya kadar. Altıncı ve yedinci dakika arası fıratın sesi duyulur. Sonrası Eloy’un yaptığı kozmik progresif rock’ın çoşku verici bölümlerinden bir parçaymış gibi Nemrud’un gitar ve org soloları başlar. Mert Göçay melodik gitarı daha çok ön plan gibidir. Dikkatli dinlerseniz Mert Topel’in cazvari org’unun ne kadar yaratıcı olduğunu görürsünüz. Ki zaten beni albümü tekrar tekrar dinlememi sağlayan Mert Topel’in org’u oldu. Son kısımda ki heavy metal riffleri dahi beni bu parçayı tekrar tekrar dinlememden alıkoymadı.

‘Forsaken Throne’ kapanış parçası. Albümün sonu olduğu gibi anlatılmak istenilen herşeyin de sonu. Kederlerimizin, günümüzün, kabuslarımızın, savaşlarımızın sonu. Herşey masmavi olacak. Ve şimdi her sabah bir umudumuz var. Cennetimiz de, geleceğimiz de masmavi olacak aynı gökyüzü gibi.

Bunlar Nemrud’un kuralları.

Albümün son parçası dedik ya aynı zamanda en uzun parçası da oluyor, ‘Forsaken Throne’. Bir rüzgar sesi duyarsınız ve Tangerine Dream atmosferi bir anda sarar her yanınızı. Sözlerin olduğu kısımda devam eder bu durumda. Sekizince dakikadan sonra artık albümün sonu gelmiştir. Bizim de sonumuz gelmiştir.  Ağır progresif yapı heavy metal yapıyla içiçe geçmiş. Son kısımlarında yine Tangerine Dream’in kozmik atmosferine dönersiniz. Öyle ki Mert Göçay’ın gitarı yer yer David Gilmour gitarını hatırlatır. Hem parçanın hem de albümün bitişi Rush’ın ağır progresif rock müziğine güzel bir örnektir.

Eğer benim gibi senfonik, eklektik yada elektronik progresif üzerine yoğunlaştıysanız ve albümü dinlemekte zorlanıyorsanız, Mert Topel’in org’una odaklanın. Mert Topel org’u sizi albümün içine çekecektir.

*****

Nemrud, Türkiye’den çıkma bir grup olsa da, yaptığı müzikle yerelliği değil  evrenselliği takip etmeye çalışan bir grup. Ve bunu bu albümüyle mühürlemiş. Bundan sonra onlar için bir geri dönüş yok. Yapacakları tek şey bu evrenselliği devam ettirebilmek. Benim de onlardan geri dönüş yapın, yerel müzik yapın diyecek halimde yok. O halde, hep birlikte evrenselliği yakalamaya çalışalım.

Son olarak albüm kapağı 70’li yıllar da rock albümlerinin kapak tasarımlarını yapan Betül Dengili Atlı’ya ait. 70’li yılların Jethro Tull ve bir çok rock albümünün Türkiye baskıları Betül Dengili Atlı tarafından çizilip, hazırlanmış. Albüm için biraz araştırayım derken önüme bunlar çıktı. Progresif rock dinlerken birşeyler öğrenmenin tadı başka oluyor. Yıllar öncesinde Mert Göçay’dan Eloy ile bilgi edinirken yine sayesinde kendi tarihimizden de birşeyler öğrenmiş olduk.

1. Gods of the Mountain (11:22)
2. Lion of Commagene (12:33)
3. The Euphrates (11:03)
4. Forsaken Throne (14:50)
Süre : 39.48
Kadro
- Mert Göçay / Gitar, Vokal
- Levent Candaş / Bas Gitar
- Mert Topel / Klavye
- Mert Alkaya / Davul