Bu Blogda Ara

2017 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2017 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2019 Pazar

Merkabah - Million Miles 2017


                         

2017'nin sonlarında yeni yıla girerken yılın en iyi albümleri diye yeni çıkan albümleri dinlemiştim. Önüme o kadar çok albüm çıkmıştı ki, bir çoğunu birilerini taklit ediyor olmalarından dolayı çoktan unuttum. O listeyi yapmadım ancak 2017'nin son ayında dinlediğim son albümleri yazmıştım. Albümlerin (beğenmediklerim de dahil) büyük çoğunu silmeyip, bilgisayarda biriktirmiştim. Bir süredir ne yazsam diye düşünürken dinlemeye çalıştığım albümlerin çoğunu sıkılmaya başladığım için yarı da kapatıyordum ancak dün bilgisayardaki albümlere bakarken dikkatimi çekti ve bir yıldan fazla bir süre sonra tekrar dinlemeye karar verdim. Sonuç olarak bir süredir müzikten sıkılmamın etkisi dün akşam itibariyle bitti.

Merkabah, Polonya'lı yeni gruplardan biri. Grup adını Ezekiel'in kitabındaki bölümlerden alıyor.

Eski yahudi (yada ibrani) tasavuffu olarak adlandırsa da tahminin Ezekiel kitabının bazı kimseler tarafından uzaylıların (!) varlığı ile ilişkilendirmesi sonucu grup böyle bir adı seçti. Yaptıkları müziğin saykodelik uzay rock olarak tanımlanması yada grubun kendini öyle tanımlıyor oluşuyla ilişki kurup Merkabah adını seçmiş olabilirler. Belki de Merkabah adını mitoloji ile ilişkilendirmişlerdir.

Grup yaptığı müziği saykodelik yada uzay rock adlandırıyor mu bilmiyorum ama progresif rock'ın en popüler sitelerinden progachives sitesi böyle tanımlamış. Bundan önce çıkardıkları iki albümde ağırlığı saykodelik atmosferde yapmış olabilirler, dinlemediğim için herhangi bir yorum yapamam ama bu çıkardıkları son albümde saykodelik atmosferden daha çok 70'ler avantgard, caz ve zeuhl etkisi daha çok hakim.

Saykodelik etkinin yada uzay rock'ın (space-rock yada kozmik rock) etkisinin yok olduğunu söylemiyorum ancak albümün genelinde öyle bir atmosfer gözükmüyor. Daha çok King Crimson, VDGG, Magma ve benim gerçekten sinirli olduğumda dinleyerek rahatladığım, ilk yıllarında Magma grubunun alt grubu olarak çıkan Etron Fou Le Loublan'ın avantgard etkileri daha çok. Belki de benim dinlemediğim yada dinleyip de gözümden kaçırdığım başka müzisyenlerden ve gruplardan etkilendiler.    


Merkabah, 4 kişiden oluşan bir grup. Grupta piyano yada klavyeler yok. Uzaylık yada uzayvari atmosferi oluşturabilmek için synth kullanılmış. Ritim gitar yok. Elektrik gitarları, saykodelik rock'ta çokça kullanılan şekilde bluesvari sololar için kullanılmıyor. Blues da ve bir çok progresif rock grubunun tercih ettiği elektrik gitar temelli bluesvari sololar yerine saksafonu tercih etmişler. Dinlerken de saykodelik rock'ı değil, caz ve avantgard müziği iliklerinizde hissediyorsunuz.

Merkabah, dinlenmesi zor bir müzik yaparken albüm olarak bunu kısa tutmamış. 70'lerde genel olarak LP'den dolayı 30-40 dakika arası yapılan albümler gibi değil. Albüm uzunluğu 1 saatten fazla uzun sürüyor. Albümün atmosferine alıştığınız takdirde 1 saat boyunca kaliteli müziğin zevkine varıyorsunuz.

Yazıyı yazarken twitter'da progarchives'in yeni albüm paylaşımlarından biri denk geldi.

Jordsjo yeni bir albüm çıkarmış.

Bir kaç aydır sabırsızlıkla beklediğim Diagonal de yakında bir albüm çıkartacak. Bu sene yeni çıkan  albümlerden zevk alacağım kesin.

Merkabah da bu yıl bu albüme benzer atmosfer de bir albüm çıkartırsa, 2019 muhteşem olabilir.

Son olarak Merkabah'ın bu albümü için söylediğim caz, avantgard etkisinde olduğunu görmezden gelir, synth'in yaratıcılığına odaklanırsanız, saykodelik rock'ı görebilirsiniz.

1. Solar Surfer (7.15)
2. A Letter Of Marque (4.27)
3. Zheng Zhilong (12.32)
4. The Lion's Throat (7.31)
5. Quaring Medan (9.19)
6. Pitchblende (7.44)
7. Glauccous Gardens (7.56)
8. Ex-İmperial (7.40)

Süre : 64.24

Gabriel Orlowski / Gitar, Synth (ses düzenleyicisi) (3,8), Lap Steel (4,6)
Aleksander Pawlowicz / Bas Gitar
Kuba Sokolski / Davul, Elektronikler (1,2,3,4,7)
Rafal Wawszkiewicz / Saksafon, Synth (6,7),  Lap Steel (3,4,8)

1 Haziran 2019 Cumartesi

Aliante - Forme Libere 2017


Aliante, 90'lar neo-prog döneminden gelen Egoband ve Radiosfera gruplarından gelen iki kişinin (bas gitar ve davulcu) katılımıyla Enrico Filippi etrafında kurulmuş bir grup. 2017'nin son çeyreğinde çıkardıkları albümden sonra Enrico Filippi iki farklı albümde daha bulundu. Üç'lü grup ikinci bir albümle devam edecekler mi bir bilgim yok.

Albümün adı 'Forma Libere', serbest form yada benim daha önce progresif rock için çokça kullandığı 'şablonsuz'. Bu tanımı daha doğrusu progresif rock'ı anlatmaya çalışırken kullandığım sözcüklerden bir tanesi.

Aliante grubu da yaptıkları müziği kısa bir açılış parçasıyla anlatmaya çalışmışlar.

''Her zaman yeni yapılar bulmak için bakış açısını değiştirmek, kamerayı hareket ettirmek zorundayız. Serberst formu şekillendirmek  ve boyamak için.''

Progresif rock'ın sözlüklerde yada ilgili kitaplarda, dergilerde, internet sitelerinde genel bir tanımı olsa da, bir çok kez bu tanıma uymayan farklı yapılarda müzikler ortaya çıkmıştır. O yüzden bu tarz tanımlamalar yetersiz kalır ve ilgilenmeye, dinlemeye devam ettikçe progresif rock müziğinin sınırsız dünyasında kendinizi bulursunuz.

Grup albümü hazırlarken bu anlayışla yola çıkar ancak büyük plak şirketleri yerine albümün yapımcılığını, bir çok eski italyan grubunu yeniden ortaya çıkaran ve bir çok yeni grubun albüm  yapımcılığını üstlenen Vannuncio Zanella (ilginç ve bilinmedik gruplar nedeniyle facebook'ta arkadaş listemden takip ederim) ile birlikte üstlenir.

'Forma Libere', özellikle klavyeler temelinde olan bir albüm olduğu için kulağınıza neo-prog dönemi senfonik rock gruplarının atmosferini getirebilir. Eğer dikkatli dinlerseniz, 70'ler progresif rock'ının yaratıcılığını daha rahat farkedersiniz. Kısa açılış parçasından sonra gelen 'Kilowatt Store' ve 'Tre Di Quattro' parçalarında space rock döneminden esinlenmeler fazlasıya mevcut. Her iki parçada da yavaş yavaş gelip patlamalar halinde devam eden yapıda Alman prog devi Eloy'un (Pink Floyd ve Camel esintileri de var) izlerini görebilirsiniz. Her iki parçada bu özellik ön planda gözüküyor olsa da, blues ve caz'ın etkilerini de gözardı edemeyiz.


Sonrasında gelen 'Etnomenia' parçası bana 2004'de yeni bir albümle yıllar sonra geri dönen Metamorfosi grubunun 'Paradiso' albümünü anımsattı. 'Paradiso' albümünde piyano ve klavye şöleni vardı.

'Kinesis' ve 'Coda:Marea' parçalarında ise yine caz ve blues'un izlerine rastlanırken ilk iki parçadaki eloy benzeri atmosfer yerine daha çok 75 öncesi Genesis ve Yes grubu esintileri var. Her halükarda 5 parçada da yaratıcılığın sınırlarında gezinmişler.

Sonunda 70'ler klasik italyan progresif rock'ı günümüzde nasıl olurdunun cevabına. 'L'ultima Balena' parçası aynen sizi 70'ler İtalyasına götürüyor. Hem PFM hem de Banco'nun folk ezgilerini klasik müzik ve rock ile birleştirmelerini Aliante grubu da benzer şekilde bir araya getiriyor. Caz, klasik müzik, folk ezgileri senfonik bir biçimde 2017 yılında tekrar bir arada.

Albümün kapanış parçası 'San Gregorio', bir önceki parça gibi 70'ler klasik italyan progresif rock'ını anımsattırıyor. Aynı caz, blues, folk ezgileri burada da mevcut. Fazlalık ise 70'lerin ikinci yarısında İspanyadan çıkan Triana ve Cai gibi grupların müziklerinde yer verdikleri Flamenko ezgilerine yer veriliyor olması.

Her iki grupta caz, flamenko (ve arap ezgileri) ve rock'ı ustaca harmanlamışlar ve Endülüs rock denen müziğin tanımını yapmışlardı. Aliante grubu da albümü, sanki 'bir zamanlar Triana grubu vardı, onu'da anımsayın' demiş gibi bitirmiş.

'Forme Libere', yeni dönem gruplarından kaliteli olarak albüm bulmada zorlananlar için her zaman bir yerde saklanıp, dinlenilebilecek bir albüm.

01. Forme Libere (0:59)
02. Kilowatt Store (5:19)
03. Tre Di Quattro (9:29)
04. Etnomenia (6:21)
05. Kinesis (5:19)
06. Coda:Marea 03 (1:46)
07. L'ultima Balena (8:38)
08. San Gregorio (9:27)

Süre : 47:18

Enrico Filippi / Klavyeler, Mellotron, Moog, Org
Alfonso Capasso / Bas Gitar
Jacopo Giusti / Davul, Perküsyon, Gong

Serena Andreini / Konuşan ses

28 Nisan 2019 Pazar

Faust - Fresh Air 2017




2017'nin sonlarında yılın en iyi albümleri diye liste yapmaya kalkıştığımda yeni çıkan bir çok albüm dinlemiştim. Bazılarını ilk dinlediğim andan itibaren beğenip listeme koymuştum. Bazılarını da dinledikten sonra silip yok etmiştim. Bazılarını da daha sonra dinlerim diye bilgisayarın içinde bir yerlere atmıştım. Sonraları tekrar ortaya çıkardığımda o albümleri teker teker baştan sona zevk alarak dinlemeye başladım.

Bir önceki yazımda Michael Rother'in albümünü yazarken son bir aydır doğru dürüst müzik dinlemediğimi yazmıştım. 4-5 albüm haricinde gerçekten müzik dinlemedim. Bir kaç akşam önce ise bilgisayardaki albümleri karıştırırken Faust'un bu albümü karşıma çıktı. O bir kaç gün içinde de albümü baştan sona en 10 kez dinledim. 

Faust, krautrock'ı az çok bilenler için tanıdık bir grup. En azından merak edenlerin krautrock diye aradığı zaman tür olarak değil, bir şarkı olarak karşına çıkar ve diğer albümleri bilinmese bile akılda bu parçayla kalıcı olur.

Sanırım ben de ilk dinlediğimde 'krautrock' parçasıyla yetinmişim ki diğer albümlerini anımsamıyorum. Son bir kaç gündür sürekli aynı albümü dinliyor olmamdan dolayı da pişman değilim. O dönem diğer krautrock gruplarına öncelik verdiğim için Faust grubunu unutmadım ama albümlerini dinlemeyi de ertelemiş gibi oldum. Şuan ise yepyeni bir müzik keşfetmişçesine zevk ile dinliyorum.


Faust, 1970'li yıllarda Almanya'dan çıkan bir grup olmasına ve pek popülerliği olmamasına rağmen şuanki grup üyelerinin çoğu farklı ülkelerden müzisyenler. Farklı ülkelerden olmaları müziğin niteliğini değiştirmiyor olsa da ortaya konan müziğin evrenselliğini gösterir niteliktedir. Faust yada grubu şuan için ayakta tutan davulcu Werner Diermeier ve bas gitarist Jean-Herve Peron ile birlikte müziğin evrenselliğini ve yaratıcılığını ön plana alarak grubu ayakta tutuyorlar.

'Fresh Air' albümü krautrock olarak adlandırılsa da ortaya konan müzik daha çok avant-gard atmosfere sahip. Bu atmosferin altında serbest caz, saykodelik, klasik müzik, funk, halk müziği (balkanlar ortadoğu) gibi birbirlerinden farklı türler ve armonik yapılar var. Bunların biraradalığı daha doğrusu hepsini bir araya getirip bambaşka bir müzik ortaya çıkarmak ise iki müzisyenin müziğe bakışı sayesindedir. 

Krautrock'da yenilik arıyorsanız, fransız tarzı avantgard'ı seviyorsanız, günümüzün anlamsız saçma sapan ve sürekli kendini tekrarlayan şablon müziklerden hoşlanmıyorsanız, Faust'un 'Fresh Air' albümü size ilaç gibi gelecektir. Yetmeyecek diğer albümlerini merak edip onları dinleyeceksiniz. O da yetmeyecek Faust benzeri grupları bulmaya çalışacaksınız. Ama aramayın, bulamazsınız.

Ben size iki grup vereyim; Flowers Must Die, Heliocentrics.

'Fresh Air' albümünde müzikal kalite yüksek olduğu kadar 'Fresh Air' adlı parçanın teması da sıradanlıktan öte. Her yerimizi saran fabrikalaşma, makineleşme sayesinde sağlıklı düşünebilecek yerlerimiz, yaşam alanlarımız tamamen yok oluyor. Şehirler insan yaratıcılığın sonuçlarından biri olması gerekirken; makineleşen, köleleşen insan yığınlarının yaşayıp öldükleri (yendikleri) örümcek ağlarına dönüşüyor. Faust grubu da haklı olarak hem insan yaratıcılığının önünün kesilmesine hem de makineleşen şehirlere isyan bayrağını müziğiyle acıyor.

2017'nin sonlarında en iyi albümler diye bir liste hazırlamıştım. Son bir kaç gündür bu albümü dinlemekten dolayı sanırım iyi ki yayınlamamışım diyorum. Yoksa böyle mükemmel ötesi bir albümü yok saydığım için üzülürdüm.

1. Fresh Air (live) (17.31)
2. Birds Texas (2.31)
3. Partitur (0.22)
4. La Poulie (6.38)
5. Chrorophyl (8.04)
6. Lights Flicker (5.40)
7. Fish (live) (11.25)

Süre : 52.11

Jean-Herve Peron / Besteci, Bas Gitar, Elektrik Gitar, Vokal
Werner Diermeier / Besteci, Perküsyon

Albüm katılanların nasıl katkıda bulunduklarını bilmiyorum. Sanırım Barbara Manning vokallerde yer alıyor. Diğerleri hangi enstrümanı çalıyor, internet üzerinden bilgi edinemedim. Ama Barbara Manning'in vokali bir çok rock vokalistinden çok daha iyi.

Maxime Manac'h
Barbara Manning
Braden Diotte
Juergen Engler
Michael Day
Robert Pepper
Ulrich Krieger
Ulrike Stöve
Ysanne Spevack 

1 Mart 2019 Cuma

Tusmorke - Hinsides 2017




Geçen yıl çıkan albümlere çok odaklanamadım ancak yine de önüme çıkan bazı albümler gerçekten iyiydi. Dinlediklerimin arasından yılın albümü diyebileceğim iki albüm vardı. Birincisi 40 yıl sonra kalitesinden ödün vermeden mükemmel bir albüm çıkartan Bubu'nun 'El eco del sol' adlı albümü diğeri ise dinlemekten kendimi alıkoyamadığım Tusmorke'nin 'Fjernsyn i farver' idi. Tusmorke'nin albümünü Bubu'nun albümüne kıyasla daha fazla dinlediğim için sanırım yılın albümü Tusmorke grubuna ait olabilir.

2017 yılında da bloğa koyayım diye bir liste hazırlamaya çalıştığımda 50'nin üzerinde albüm dinlemiştim. Aralarından sadece 30'u dikkatimi çekmişti. Listeyi hazırladım ancak her albüme bir kaç cümle yazayım diye düşündüğümden ve yazıp bitiremediğimden listeyi yayımlamadım. O listede 2018'in en iyisi diye söylediğim Tusmorke'nin 'Hinsides' albümü de vardı. Aynı yıl çıkardıkları diğer albümü tamamıyla dinlemediğim için o albüm hakkında bir şey diyemem.

Tusmorke, 2009'da biraraya geldiklerinden 3 yıl sonra ilk albümlerini çıkardılar. İkinci albümlerini ilk albümden iki yıl sonra Wobbler'in kurucusu Lars Fredrik Froslie'nin katılımıyla 2014'de çıkardılar. Aynı gruptan davulcu da aynı ikinci albümde gruba dahil oldu. 2012'den 2017 yılına kadar toplamda 3 albüm çıkaran Tusmorke, 2017 ve 2018'de ikişer albüm çıkardılar. 2018'de çıkan albüm benim dinlediklerimin arasında en iyisi olurken, 2017'de çıkan 'Hinsides' albümü de en iyi albümlerden biri oldu.

Tusmorke'nin 2018'deki albümü diğer albümleri gibi saykodelik ve folk ağırlıktaydı ama fazlalık olarak senfonik atmosfer içindeydi. O yüzden yazın yazdığım yazıda söylediğim böyle hali daha iyi olmuş hatta Wobbler'in yanına yaklaşmıştı demiştim. 'Hinsides' albümünde de senfonik atmosfer yoğunlukta ama 'Fjernsyn i farver' albümü kadar değil.

'Hinsides' albümünde aynı yıl çıkan ve konsept bir albüm 'Byryda'da olduğu gibi bazı çocuksu yanlar var. Albümün açılış parçasının başlangıcında ve devamında olan çocuksuluk gibi.


Tusmorke, müzikal olarak 70'lerin Black Sabbath'ının karanlık tarafını alırken müziğin içine norveç  halk ezgilerini koyarak 7 albüm yaptı. Her albümde Black Sabbath karanlığı olduğu kadar halk ezgileri de yer tuttu. Senfonik bir atmosfere bürünmesi de Lars Fredrik Froslie'ye ait.

Grup üyeleri, Lars hariç, müziği eğlenerek yaptıkları için kendilerine birer takma ad bulmuşlar. İlk albümünü yazarken farketmiştim ad koyduklarını ve aklıma alman Grobschnitt grubu gelmişti. Grobschnitt grubu üyeleri de müziğe başladıkları andan itibaren kendilerine takda ad koymuşlar ve müziklerini de kasmadan yada birilerine sevdireceğiz diye yapmamışlardı. Her iki grubunda mentalitesi birbirine yakın. Grobscnitt kendi döneminde saykodelik ve senfonik yapılı müzikleri temel alıp albümlerini yaparken Tusmorke'nin müziği saykodelik, halk müziği ve senfonik yapılı.

'Hinsides' albümü 5 parçadan oluşurken ilk 4 parçada halk müziği ve saykodelik ağırlıkta. İlk 4 parçanın sonuncusunun sonunda (Lyssky Drom) senfonik yapıya dönüyor ve bir nevi ağıt olan son parça da ise tamamen senfonik bir hal alıyor.

'Lyssky Drom', bu parça hakkında bir şeyler yazmasam olmaz. 70'lerin progresif gruplarından ve geçen yıl yeni bir albüm çıkararak hala varolduğunu belirten Renaissance tarzında bir parça, 'Lyssky Drom'. Renaissance grubu müziğini klasik müzik üzerinden yaparken Tusmorke bunu halk müziği üzerine oturtarak yapıyor. Parça çok yavaş akmasına rağmen klasik müziğin etkisini iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Albümün özeti, albüm kapağınında özeti biçimindeki 'Sankt Sebastians Alter' adlı parça ortaçağ Norveç'indeki ölüm, cenaze ritüelinin konusuna sahip. İlk dört parçadaki gibi saykodelik, folk ezgilerine sahip olsa da, aynı yıl çıkan Wobbler grbunun albümünden çok da farklı olmayan 23 küsür dakikalık şaheser. Parçanın senfoniğe kaymasında sanırım Wobbler grubununun kurucusu ve davulcusunun payları azımsanmayacak kadar çok.

2018'deki ilk albümleriyle yıl içinde en çok dinlediğim yeni albümlerden olan Tusmorke grubu bu albümüyle de benim için 2017'nin en iyi albümlerinden birisine sahip.

1. Hjemsøkte Hjem (5.20)
2. I Feel Like Midnight (I Dream I'am Awake) (5.15)
3. Rykende Ruin (7.07)
4. Lyssky Drøm (6.11)
5. Sankt Sebastians Alter (23.35)

Süre : 47.28

Benedikt Momrak 'Benediktator' / Perküsyon, Vokal, Glockenspiel, Bas Gitar
Lars Fredrik Froslie / Grand Piyano, Klavnet, Hammond, Minimoog, Mellotron
Kristopher Momrak 'Krizla' / Vokal, Flüt, Perküsyon
Martin Nordum Kneppen 'Hlewagastir' / Davul, Perküsyon

Konuklar

Dreymimaor / Flüt, Boynuz, Geri Vokal,
Ole Jorgen Benedictow / Konuşmalar (5)
Martin Oby / Konga (2)

25 Şubat 2019 Pazartesi

Deluge Grander - Ocenanarium 2017



2017'nin en güzel albümlerinden birisine Deluge Grander grubuna ait. 10 yıldan uzun süre önce 70'lerin mantığıyla müziğe başlayan Dan Britton öncülüğündeki grup, her albümüyle geçmişi unutmamayı, günümüzde ve gelecekte de bu müziğin devam edilebileceğini bir nevi ispat ediyor.

2001 yılında kurulan bir caz rock grubunda gitarist olarak başlayan Dan Britton, bu grupla ilk albümünü 2005 yılında çıkartır. Aynı gruptan davulcu ile birlikte Deluge Grander adlı grubu kurar ve bir yıl sonra kendi grubunun ilk albümünü çıkartır. 2 yıl sonra ise ikinci proje grubu Birds and Buildings adlı grup ile bir albüm daha çıkartır. İçinde bulunduğumuz yıla kadar da toplamda 6 albüme imza atar.

Deluge Grander, Dan Britton'un klavyler üzerindeki hakimiyeti üzerinde ortaya çıkan albümlere sahip(idi). Diğer grubunda(Birds and Buildings), enstrümanlar eşit bir şekilde paylaşılarak caz'dan folk'a, klasik müzikden avantgard'a kadar bir çok müziğin görüntüsü altında daha enerjik ve koatik müzik ortaya koyarlar.

Büyük sel anlamına gelen Deluge Grander, ilk albümüyle grup adının hakkını vermişti. Çok yoğun klavye çalışmalarına hakim olan, kullanılan klavyeler sel baskını efekti gibiydi, ilk albümdeki atmosfer 2. ve 3. albümlerinde de devam etti. Ancak benim için 2. ve 3. albümlerinde var olan yoğun klavye atmosferi ilk albümü kadar başarılı değildir. Bu albüm ise ilk 3 albümün hiçbirisine benzememektedir.

'Oceanarium' albümü, Deluge Grander projesinin devam albümü olsa da, ortaya çıkan atmosfer Birds and Buildings projesindeki atmosferle içiçe geçmiş gibidir. Albümde Birds and Buildings albümlerinde ortaya çıkardıkları atmosfer ve müziğin içine yerleştirdikleri avantgard hava, folklorik sesler ve serbest caz gibi bir şablona oturtulamayan yapılar fazlasıyla mevcuttur. O yüzden bu albüm için iki proje grubunun ortak çalışması diyebilirim.

'Oceanarium' Deluge Grander'in 2 ve 3. albümleri kadar kısa değil, tam tersine iki katı uzunluğunda. Ve albümde bulunan parçaların her biri birbirinden bağımsız ve herhangi bir şablon üzerine oturtulmamıştır. Deluge Grander projesinde kullandıkları senfonik yapı yoğun olarak varken ilaveten Birds and Buildings'de kullandıkları caz, avantgard ile müzik bambaşka yerlere gidebilmektedir.

Albüm içinde 70'lerin ağır etkisinin yanında King Crimson, Genesis, YES gibi dönemin bilinen ve müziğe yön vermiş gruplarını hissettiğiniz kadar, bilinmeyen ama yön veren grupları da görebilirsiniz. Birds and Buildings albümlerinde Magma, Soft Machine ve Univers Zero etkisi bu albümde de yer bulmuş.

'Oceanarium' klavyeler öncülüğünde senfonik bir atmoferin içine yerleştirilmiş caz, avantgard öğelerle orkestral bir atmosfere bürünüyor. 2017'nin en iyi albümü olmasa bile, Wobbler'in albümü gerçekten taklit edilemez bir düzeyde, en kaliteli albümlerinin başında geliyor.

Albümdeki favori parçalarımdan ilki; uzak doğu ezgileri, folklorik sesler, avantgard atmosferi ve Steve Howe benzeri elektrik gitarıyla 'Finding a Shipwreck in a Valley in an Ocean'. Bir diğeri; Tangerine Dream'in senfonik yapıyı kullandıkları albümlerindeki atmosfere, caz ve klasik müziğin koyulmuş haliyle 'Marooned and Torn Asunder'. Özellikle bu parçanın sonunda olan atmosfer ve  gitar solo 'Lilly on The Beach' albümünü anımsatıyor.

Ve 'The Blunt Sun and the Hardened Moon'. Zeuhl müziğin yaratıcısı Magma eğer senfonik bir albüm yapmaya çalışsaydı muhtemelen bu parçaya benzer bir albüm çıkartırlardı. Caz-füzyon, serbest caz, canterbury (caz olanı), folklorik sesler öyle güzel harmanlanmış ki müzikal zevkinizde bambaşka bir deneyim sahibi oluyorsunuz.

Popüler, bolca fanları olan gruplar kadar bilinmiyor, tanınmıyor hatta önemsenmiyor olsa da, hem 70'ler müziğini sevenler için hem de günümüz müziğinde izlerini görmek isteyenler için muhteşem bir albüm.

1. A Numbered Rat, a High Ledge, and a Maze of Horizons (11.31)
2. Drifting Inner Skyline Space (8.27)
3. The Blunt Sun and the Hardened Moon (15.25)
4. Finding a Valley in a Gray Area on a Map (3.24)
5. Finding a Shipwreck in a Valley in an Ocean (6.19)
6. Tropical Detective Squadron (14.09)
7. Marooned and Torn Asunder (8.05)
8. Water to Glass  The Ultimate Solution (12.28)

Dan Britton / Klavyeler, Akustik & Elektrik Gitar
Brett D'anon / Bas Gitar, Elektrik Gitar
Patrick Gaffney / Davul

Konuklar
Dave Berggren / Elektrik Gitar (6)
Corey Sansolo / Trambon (1)
Denis Malloy / Bas Klarnet (1-3,8)
Steve Churchill / Oboe (1,7)
Brain Falkowski / Saksafon (3), Flüt (4,5), Klarnet (8)
Neil Brown / Trampet / (2,4,5,8)
Zack Stachowski / Keman (4,5)

23 Şubat 2019 Cumartesi

Unreal City - Frammenti Notturni 2017


2008 yılında kurulan grup ilk albümlerini Fabio Zuffanti'nin keşfetmesi, ön ayak olmasıyla 2013 yılında çıkardı. İlk albümleriyle de dikkatleri üzerine çekmişti ki, o yıl önüme gelen bir kaç kaliteli albümlerden birisiydi. Grup ikinci ve üçüncü albümlerini ikişer yıl arayla çıkardı. Geçen yıl 2017'nin en iyiler diye liste hazırlarken o dönem albümü beğenmediğim için koymamıştım.

Ancak şimdi iki gündür dinlememden dolayı 2017'nin en iyi albümlerinden birisi olduğunu söyleyebilirim.

Unreal City grubu bir hayli genç insanlardan oluşuyor. Yaptıkları müzik ise 70'ler klasik italyan progresif'inin günümüze yansımış şekli. İtalyan progresif rock'ı denince akla gelen PFM, Banco gibi grupların atmosferi de müzikal mentalitesi de parçalarında yer alıyor. Öyle ki PFM'nin folklorik seslerini tanımanız yada Banco'nun Museo Rosenbach'ın avantgard havasını görmeniz işten bile değil.

Grup, progresif rock'ın 70'ler mantığına uyarak klasik müziği ve folklorik sesleri günümüz enstrümanlarının atmosferiyle harmanlayarak oluşturuyor. Açılış parçası 'La Grande Festa in Maschera', kaotik yapısı albümün anlaşılması en güç parçası. Önceki albümlerinde keman kullanmamışlardı bu albümde ise ilk iki parçada konuk müzisyen alınmış. Parça kısmen King Crimson'ı anımsatsa da, Banco ve Museo Rosenbach etkisi çok daha baskın.

İkinci parça 'Le Luci Delle Case (Spente)', PFM'nin 'L'isola di Niente' albümünü anımsattı. Avantgard senfonik atmosferin içine folk ezgileri döşenmiş. Ve en az PFM kadar da başarılı olunmuş. İtalyan progresif müziği dinlediğinizi bu ikinci parça ile daha çok hissediyorsunuz.

Müzikte özellikle progresif müzikte en sevmediğim şablon üzerinden parça yapılmasıdır. Genel olarak blues ve pop parçaları üzerinden yapılanlardan nefret derecesinde tiksinirim. 'Barricate' parçası da öyle başlıyor ancak parçanın ikinci yarısında çok güzel bir org solosu parçaya bakışımı değiştiriyor.

'Il Nido Delle Succubi' ile Museo Rosenbach'ın Zarathustra albümüne bir nevi selam göndermişler. Albümdeki favori parçam.

'Arrivi All'Aurora', bir önceki parça gibi bir başka italyan dev'ine selam göndermişler. Bu kez selam Banco grbunun Garofano Rosso ve Io sono nato libero albümlerine gidiyor.

Unreal City, günümüzün bir çok italyan rock grubuna göre geçmişine daha sadık bir grup ve albümleri tamamen 70'lerin atmosferi ve mentalitesindeki müziklerden oluşuyor. 70'ler klasik italyan progresif müziğini sevenlerin (benim gibi) kaçırmaması gereken bir grup.

Her iki yılda bir albüm çıkardıkları için muhtemelen bu yılda yeni bir albümle varolmaya devam edecekler.

1. La Grande Festa in Maschera (13.15)
- Desir
- Exitacion
- Plateau
- Orgasme
- Resolution
2. Le Luci Delle Case (Spente) (11.00)
3. Barricate (5.47)
4. Il Nido Delle Succubi (9.48)
5. Arrivi All'Aurora (7.53)

Süre : 47:45

Emanuele Tarasconi / Vokal, Org, Mellotron, Klavnet, Akustik Gitar, Synth
Francesca Zanetta / Elektrik & Akustik Gitar, Mellotron
Dario Pessina / Bas Gitar, Bas Pedal, Geri Vokal
Marco Garbin / Davul, Perküsyon

Konuklar
Matteo Bertani / Keman
Camilla / Geri Vokal 

13 Şubat 2019 Çarşamba

Arabs in Aspic - Syndenes Magi 2017




Beni progresif rock yorumları içinde en çok güldüren, King Crimson'ın Red albümünün prog-metal'in temellerindendir diye söylenmesiydi, hala daha aklıma geldikçe gülerim.

Aslında gülünecek o kadar çok şey var ki, söylenenlerin büyük çoğunluğunu umursamıyorum. Ama King Crimson için söylenenler önemli olduğunu düşünüp, bu iddiaya sahip olanlara şunu sormak isterim. Madem King Crimson prog-metal'in temellerinden ise, şimdiki prog-metal grupları niye King Crimson benzeri müzik yapamıyorlar?

Ama King Crimson gibi müzik yapan gruplar var. Ne yazık ki, progmetalseverlerin pek bilemeyeceği gruplar. Arabs in Aspic bunlardan bir tanesi.


90'ların ortalarında bir grup gencin kurduğu grup, ilk albümlerini 2004 yılında çıkarır. Benim tanışmam ise 2010'daki ikinci albümleriyle olur. Müziklerinde temel aldıkları 70'ler atmosferi olduğu için ilk albümlerinden itibaren retro grubu diye anılmaya başlar. Ancak retro pop ve bazı rock türlerinde geçerli bir ifade olsa da bunu Arabs in Aspic grubu için söyleyemeyiz. Çünkü progresif olan müziğin retro'su olmaz. O yüzden Wobbler gibi Arabs in Aspic(ikisi de aynı ülkeden)  grubunun müziğini yapısıyla tanıtmak daha uygundur.

'Synedenes Magi', grubun 5. albümleri. Daha önceki albümlerinde olduğu gibi müziklerini yine 70'lerin müzik anlayışına oturtmuşlar. Kullandıkları enstrümanlarda aynı şekilde 70'lerin atmosferinde geziniyor.

Çarpıcı olan yada dinleyeni ilk etkileyen, daha ilk parçada ki King Crimson'ın avantgard atmosferi. 'Starless' parçası gibi başlayan, mellotron çıkardığı rüzgarımsı ses ile depresyona gireceğinizi düşündüğünüz andan çok kısa bir süre sonra sert gitarlarla kendinize gelir gibi oluyorsunuz, ama o da kısa sürüyor. Çünkü bu kez kulağınıza Pink Floyd'un 'Echoes' parçası ve ritimleri gelmeye başlıyor. İlk parçasında daha 70'leri klasik progresif resitalini duyuyorsunuz.



'Mörket'(karanlık) 2 ile ilk parçadaki 70'ler resitaline bu kez Genesis ve Led Zeppelin atmosferleri  karışıyor. Grup parçaları vokallerle yorumlarken ağır gittiğinden dolayıdır belki de, kendisinin bir imajı oluşuyor. Evet, müziklerinde bolca 70'ler atmosferi var ama vokallerde kendilerinin emeği benzersiz.

'Mörket 3', albümün ve tahminimce grubun en iyisi olması gereken parça. 20 dakikalık uzunluktaki parça, diğer iki parça gibi 70'lerden ilham alıyor. Aynı ilk parçadaki gibi King Crimson ve Pink Floyd'u duyuyorsunuz ama bir fazlası var. Fransızların kimilerince efsane, kimilerince de adı bile bilinmeyen grubu, Ange. Avantgard atmosferi ve folk ezgilerini mükemmel bir biçimde birleştiren Ange'nin atmosferi, parça başlarken duymaya başlıyorsunuz, bir de parçanın sonlarında. Arada olan  ise King Crimson, Black Sabbath ve Pink Floyd kalitesindeki atmosferi ağır müziğe alışkınsanız, başından sonuna kadar sürüklüyor. Sonunda ise bahsettiğim Ange'nin folkik atmosferi çıkıyor, belki de norveççe vokalden kaynaklıdır! Fazlasıyla benzer.

Wobbler ile benzer çizgiye sahip, Arabs in Aspic. Her iki grupta önceki albümlerinde 70'ler atmosferini ve müzikalitesini albümlerinde yansıtıyorlardı. Ancak her iki grupta geçen yıl bu çizgilerinin çok üzerinde albüm yaptılar. Umarım, önümüzdeki yıl ve yıllarda bu çizgiyi aşmasalar da altına inmezler çünkü gerçekten kaliteli müziğe ihtiyaç var. 

1. Syndenes Magi (12.30)
2. Mörket 2 (9.34)
3. Mörket 3 (20.20)

Süre : 42.14

Jostein Smeby / Elektrik Gitar, Vokal
Stig Arve Kvam Jorgensen / Klavyeler, Synth
Erik Paulsen / Bas Gitar, Perküsyon
Eskil Nyhus / Davul, Perküsyon

Konuk
Halvor Viken Holand / Keman
Alessandro Elide / Perküsyon

5 Kasım 2018 Pazartesi

Dai Kaht - Dai Kaht 2017




Daha önce zeuhl müziğinin yaratıcı grubu Magma ve zeuhl müziğin önemli gruplarından Ruins (japonya) ile çalışan Atte Kemppainen öncülüğünde kurulmuş bir grup, Dai Kaht. Geçen yıl çıkardıkları ve grubun adını da aldığı ilk albüm, zeuhl müziği için başyapıt gözükmese de, bir kaç yıl sonra zeuhl müzik grupları arasında yer alacağı kesin.


Atte Kemppainen, Magma grubuna hem hayranlık hem de saygı duyması, onu Kobai dilini kullanmasına engel oluşturmuş. O'da bu saygı neticesinde farklı dillerden sözcükler toplayarak albümdeki sözleri oluşturmuş. Şuan için oluşturulan bu dilin bir adı yok.

Albüme adını veren Dai Kaht; Atte'nin oluşturduğu yapay dilde great planet, mükemmel gezegen anlamına gelir. Albümün konusu ise; yeni bir dünya bulan insanoğlunun, oraya ulaşmaya çalışırken, uzay gemisindeki ilişkileri üzerine kurulu. 

Gbyybkaggör, Addurrenn, Kadett Mozami adlarında 3 karakter Doover Üouh (dünya 5) adlı uzay gemisinde yol alırken aralarında oluşan iletişim, felsefik olarak konu edilir. Ben merkezci Gbyybkaggör, felsefe ve içsel olarak olgunlaşmış bir nevi aziz konumundaki Addurrenn ve her iki taraftan yana olmayan, olaylara nötr bakan Kadett Mozami.

Albüm konu itibariyle Magma'nın izinden gidiyor. Hem konsept (bütünlüklü) bir albüm olması hem de avantgard atmosferi albümün müzikal yapısını Zeuhl'e tamamıyla sokuyor.

Albümü ilk dinlediğimde çok beğenmiştim ve aslında beğenmeye de devam ediyorum (Beğenmesem zaten yazmazdım).

Ancak tekrar tekrar dinledikçe, 2000 yılında Magma'nın çıkardığı K.A. albümüne benzetmeye başladım. Magma, K.A. albümünde yeni çıkan rock ve pop türlerini de içine alacak şekilde ortaya bir albüm çıkarmışlardı. Dai Kaht grubu da benzer bir şekilde bu albümü oluşturmuş. Şamanik, arabik, uzakdoğu sesleri günümüz rock ve pop müzik atmosferine sokularak albüm oluşturulmuş.

Kimi yerlerde punk, folk, ağır saykodelik ve hatta 60'ların acid rock'ı da rahatlıkla görülebiliniyor. Parçalar o kadar özgün ki, herhangi bir parçayı herhangi bir rock yada pop müzik şablonuna sokamıyorsunuz. Atte, yapmak istediğini tamamen gerçekleştirmişe benziyor. 

2017, yani geçen yıl en sevdiğim, beğendiğim albümler diye 30 küsür albümlük bir liste hazırlamıştım, ve bu Dai Kaht'ın da yeri vardı. Blog üzerinde yayınlamadım çünkü her albüm için kısa ve öz bazı şeyler yazmak istemiştim. Daha sonra da çalıştığım işin vermiş olduğu bazı sorunlar yüzünden o listeyi bir türlü bitiremedim.

Umarım bir hayli geç de olsa yakın zamanda bitireceğim.

Dai Kaht içinse; yukarıda yazdığım grup ve albüm ile ilgili bilgileri Atte'nin verdiği bir röportajdan öğrenmiştim. 2013 yılında böyle bir grup kuran ve Zeuhl tarzı müzik yapmaya karar veren ve kendi imkanlarıyla bu albümü çıkaran Atte, ikinci albümü de çıkarma isteğinde. Bu sefer, yani ikinci albümde kadroya kalabalıklaştırma düşüncesinde. Özellikle vokalleri çoğaltma üzerine.

Umarım isteğini gerçekleştirir, hatta piyano ve üflemeli çalgıları çalan birilerini bulur da, Zeuhl müziğin keyfini doruklarda yaşarız.

1. Karaouh (4.27)
2. Wakü (3.32)
3. Helvet Sttröi (3.01)
4. Gbyybkaggör (5.00)
5. Addurrenn (3.57)
6. Kadett Mozami (7.50)
7. Advent (5.56)
8. Doover Üouh (7.27)

Süre : 41.10

Atte Kemppainen / Vokal, Bas Gitar
Osmo Saairen / Davul, Vokal
Ville Sirviö / Elektrik Gitar
Tommi Routsalainen / Ritim Gitar

15 Ağustos 2018 Çarşamba

On The Raw - Big City Awakes 2017



Geçen yılın son iki ayında yeni yıl için liste hazırlamak için 100'lerce yeni çıkmış albüme baktım. Bir çok albümü fazlasıyla çok beğendim ve dinledim. Bazılarını da blogumda yazdım. Hatta 2017'nin en iyileri diye bir listede hazırladım (Hala bilgisayarımın içinde duruyor).

Ancak o dönem gözden kaçırdığım bazı albümler olmuş, On The Raw albümü de onlardan biri. İlk bir cumartesi evi temizlerken açtım dinlerim diye. Sonra da temizliği yarım bırakıp akşam için aldığım biraları müzik eşliğinde içmeye başladım. Gerçi sonra temizliği bitirdim ama albümün etkisiyle normalde içmem gereken bira limitinin üzerine çıktım.

On The Raw, İspanya'nın yeni dönem gruplarından. Bir önceki yazımda kullandığım ispanya'ya özgü Andalus rock tarzında bir müzik anlayışlarına sahip değiller. Grup daha çok caz-fusion, canterbury etkisinde bir grup.

İlk dinlediğimde, temizlik yaparken bırakıp akşam için aldığım biraları içerken, çok etkilediği için hemen albümün bilgilerine eriştim. Grup bilgilerine bakarken Jordi Amela adı dikkatimi çekti. Sonra anımsadım, Jordi Amela benim 2015 yılında kapattığım facebook hesabımda arkadaş olarak ekliydi. Adı aklımdaydı ama müzisyenliği hakkında bilgim yoktu. Ki eski hesabımda o kadar çok kişi vardı ki, 2500'ü geçtiğini anımsıyorum, kim müzisyen kim prog hayranı bir fikrim yoktu. Elbette bazı kişileri biliyordum ama çoğunluk hakkında bir şey diyemem. Örneğin Stefano Testa vardı, 2009 yada 2010, Arjantin'li bir prog hayranı 'bunu dinle' diye Stefano Testa'yı önermişti. Geçen yıl aklıma gelince ilk albümünü yazıp bloğuma koymuştum.

Geçen ay yazdığım yazı internette denk gelmiş, kendi facebook sayfasında paylaşmış. Böyle şeyler yazılınca mutlu oluyorum diye. 

Gruba dönelim. On The Raw, İspanya'nın yeni kaliteli gruplarından biri. Yukarıda belirttiğim gibi klasik İspanyol prog gruplarına benzemiyor. Gerçi 2000 sonrasının bir çok grubu 70'lerin havasından çok uzaklarda müzik yapıyorlar ama On The Raw onlardan bir hayli farklı. Caz tınılarını çok iyi kullanmaları günümüz müzik gruplarına değilde, 70'lerin müzikal atmosferine götürüyor. Özellikle Jordi Amela'nın klavye ve synth (ses düzenleyici) kullanımı bazı parçalarda bana Camel, Caravan gibi Canterbury ekolünü anımsatıyor.

Bir başka öne çıkan ise saksafon kullanımı. Daha önceleri çok severek dinlediğim smooth caz (artık pek dinlemiyorum) gruplarında kullanılan biçimde bu albümde kullanılmış. Doyurucu bir tonu var ama kulağa aşırı melodik geliyor. En azından şu yaşımda bu yıl içinde. Genel olarak ifade edersem, saksafon kullanımı profesyonelce.

Geri kalan bas, davul, gitar ise hem 70'lerin hem de günümüzde devam eden bir çok caz-rock grubu tarafından kullanılan biçiminin profesyonel şekliyle çalınıyor. On The Raw grubu gerek enstrüman hakimiyeti ve kullanılımı, gerek parçalarda ki kompoziyonları kusursuzdur, hatta mükemmele yakın duruyor.

Hem 70'leri anımsatması hem de günümüz modern prog denilen progresif rock müziğine alternatif bir atmosfere yaratması, grubu gözümde daha da değerli yapıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz yaz aylarında bütün enstrümanlarının enerjik havasıyla müzik zevkinizi daha da arttırıyor.

On The Raw grubunu gözden kaçırdığım için geçen yılın aralık ayının son günlerinde hazırladığım listeye koymamıştım.

Ancak daha sonra başka nedenlerden ötürü bir türlü yayınlamadığım o listeye nisan ayında keşfedince tekrar ekledim. Şuan ise o liste 3-5 değişikle sadece yayınlanmayı bekliyor.

Elbetteki On The Raw'ın da içinde yer alıyor. Geçtiğimiz yılın en iyi albümlerinden biri olan On The Raw dinlenilmeyi hak ettiği kadar, modern prog denen acüzeliğe de çok güzel bir cevap oluyor.

1. Big City Awakes (9:58)
2. Roller Coaster (5:13)
3. Day 49 (7:46)
4. On The Raw (7:39)
5. Caravan (6:21)
6. Dreams In A Box (5:39)
7. Everything Will Come (7:35)
8. Two Steps From Glory (5:56)
9. Looking For Mr. Hyde (9:39)

Süre : 65:46

Jordi Amela / Klavyeler
Jordi Prats / Gitarlar
Pep Espasa / Saksafon, Flüt
Toni Sanchez / Bas Gitar
Alex Ojea / Davul

Misafir müzisyenler
- Elia Piera / Vokal
- Eulalia Rosa / Vokal
- Iris di Cassi / Vokal
- Paula Sánchez / Vokal
- Uri Mas / Vokal

30 Aralık 2017 Cumartesi

Agusa - Agusa 2017


                    


Bu yılın son 24 saatine az kaldı. Bu ayki yazılara yeni çıkan albümleri koydum. Bu son yazımda yine son çıkan albümlerden bir tanesi oldu. Hatta bu yazdığım albümler ile son ay dinlediğim, benim için öne çıkan albümlerin bir listesini de yaptım. 25 yada 30 albüm oldu. İlk 5'e kadar olan sıralamalarda pek zorluk yaşamadım ama ilk 5 bir hayli zorladı.

26 Aralık 2017 Salı

L'Albero Del Veleno - Tale Of A Dark Fate 2017


                           

Son bir aydır yeni albümleri dinlemekten eski klasik albümleri dinlemeyi neredeyse unutmuştum. O yüzden L'albero Del Veleno ilaç gibi geldi. Yakın zamanda çıkardıkları bu ikinci albüm dinlerken 70'lerin müziğini aramaz oldum.

21 Aralık 2017 Perşembe

Hallas - Excerpts From A Future Past 2017


                       

Bu yılın son ayını yeni albümler dinlemeye ayırmıştım. Son 3 haftadır da yeni çıkan albümleri dinlemeye devam ettim. Sonuç olarak sayısını anımsayamadığım kadar albüm dinledim yahut sadece müziğine şöyle bir bakıp vazgeçtim. Onca dinlememe rağmen elime geçen çok da iyi albümler olmadı.

18 Aralık 2017 Pazartesi

Godspeed You! Black Emperor - Luciferian Towers 2017


                          

Post rock, progresif rock türlerinin arasında en az dinlediklerimden. Hatta post rock'ı, prog metal gibi progresif rock saymayan kişilerden biriyim. Tabi bu post rock'ı sevmeyip nefret ediyorum anlamında değil. Sevmeme ve dinlememe sebeplerimden birisini geçen yıl bir albüm yazısında belirtmiştim, ancak hangisi olduğunu anımsamıyorum. Tekrar belirtmekte yarar var sanırım.

14 Aralık 2017 Perşembe

Monkey Diet - Inner Gobi 2017


                           

Yılın en iyi albümlerini arayıp, liste yapmaya kalkışınca İtalyanları pas mı geçilir. İsterseniz pas geçin ama bir şekilde onlar kendilerini gösterir ve pas geçtiğinize de pişman eder.

8 Aralık 2017 Cuma

Wobbler - From Silence To Some where 2017


                        

Bir hafta kadar önce aklıma bu yılın en iyi albümlerini yazmak gelmişti. Zaten aklımda olan Eloy'un son albümünü de bu yüzden yazmıştım. Devam olarak da dinlemeye başladığım günden beri zevkten dört köşe olduğum Wobbler'in son albümünü yazayım dedim.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Eloy - The Vision, The Sword And The Pyre - Part I 2017



Bir önceki yazımda Nektar'ın ilk albümünü yazarken konsept albüm yapan gruplardan örnek vermiştim. Bir tanesi de Eloy'du. Yazıyı bitirip Eloy'un son albümünü bulup dinlemeye başlamıştım. Bir ay önce ilk dinlediğimde pek ilgimi çekmeyen albüm, beni kendisine neredeyse bağımlı yaptı.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Holger Czukay - 05 Eylül 2017


2-3 ay olmuştur sanırım arkadaşla facebook üzerinde CAN grubu hakkında konuşalı. Karşılıklı Can'dan bir kaç parça paylaşmıştık. Bundan yaklaşık 7-8 ay önce ölmüş olan Can grubunun davulcusu, Jaki Liebezeit için 3 gün boyunca sadece CAN dinleyerek içtiğimi söylemiştim. Arkadaş da aynısını yaptığını söylemişti.

5 Eylül sabahı akşamdan kalma olarak uyanıp, facebook'a baktım. İlk gördüğüm ve dikkatimi çeken şey Holger Czukay'ın ölüm haberiydi. Çok iyi anımsadığım için son CAN grubu hakkında ki konuşmayı, içim burkuldu. Aslında Holger Czukay, ben gece içerken ölmüştü. Gece öyle sarhoş olup, o anki psikolojime göre müzik dinlerken hiç aklımda değildi. İşte öyle sabah karşıma çıkınca ölüm haberi, farklı hissettim.

Holger Czukay kimdir, nedir, rock müzik için önemli midir; önemlidir. Günümüzün kaydadeğer önemli müzik türlerinden olan post-rock'ın (ilk aklıma gelen popüler müzik türü) temellerini atan gruplardan CAN'ın bas gitaristidir. Sadece CAN'ın yaptığı müziği post-rock'a indirgemekte yanlış olur. Aynı şekilde günümüzün bir çok avantgard müzik türlerinin de temellerindendir. Ayrı olarak CAN ve Holger'in modern film müziklerine de etkileri olmuştur.

Holger Czukay, 1940 yıllarda, ikinci dünya savaşı dönemi ruslardan kaçmaya çalışan bir ailenin çocuğudur. Çocukluğundan ilk hatırladığı şeylerden birisi de trenlerde iken rus askerlerinden kaçmasıdır.

1960'ların başında Alman klasik müziğinin son ismi ve günümüz avantgard, elektronik müziğinin öncüsü sayılan Karlheinz Stockhausen'in öğrencisi olmuştur. Stockhausen, o dönem öğrenci olarak 3 kişi seçmiştir. Biri Holger Czukay, diğeri yine CAN grubundan Irmin Schmitt. Üçüncü kişi ise hemen hemen herkesin tanıdığı, 1960'ların ortalarında ABD'ye göçen pop-sanatın yaratıcısı Andy Warhol'dur.

Holger Czukay, Can grubu ile müzik yapmaya başlamadan önce, kendi evinde ilk albümünü 1968 yılında kaydeder. Albümün satışa çıkması ise CAN'ın ilk albümü ile aynı yıldır, 1969. CAN ile birlikte çalışmaya devam ederken, kendi albümleri üzerine de çalışmaya devam eder. Taa ki 1974-5 yılına gelene dek. 1975 yılı ve sonrasında yine CAN ile çalışmaya devam eder ancak biraz daha geri plandadır. 1977'de bir başka Alman progresif rock grubu Cluster & Brain Eno çalışmalarında bas gitar çalar. 1979'da ki son CAN albümü sonrasında, kendi albümlerine ve müziğine odaklanır. 80'lerin sonunda David Sylvian ile iki albüm yapar. 90'larda ise Peter Gabriel'in bir albümünde bulunur.

Not olarak; David Sylvian, 80'lerin sonunda Holger Czukay ile birlikte çalışırken aynı dönem King Crimson'dan Robert Fripp ile de çalıştı. (CAN ve Holger'in progresif rock müziğindeki yerini belirtmek için King Crimson ile birlikte anmak en güzeli olur diye David Sylvian örneğini verdi)

Sonrasında, 90'lar ve 2000'lerde ise toplama ve yeniden düzenleme albümleri çıkardı. Hayat arkadaşı, Ursula; temmuz ayında 55 yaşında öldü, kendisi ise 6 gün önce 79 yaşında iken öldü.

Can ile ilgili yazılar yazarken sürekli bahsettiğim postrock'ın temelleri; işte aşağıdaki bu şarkı ne dediğimi tamamıyla açıklıyor.

Can – Mother Sky



2 Ağustos 2017 Çarşamba

Mert Topel - Serendipity 2017



Mert Topel, popüler müzik dünyasında Tarkan ile birlikte çalışmasından tanınıyor. Tarkan'ı 90'lardan hatırlıyorum sadece. 2000 sonrası, 18 yaşından sonra, pop müziği yılda bir kez bile dinlemeyecek duruma geldim. O yüzden Mert Topel'in pop müzik dünyasında ki etkisi hakkında hiç bir fikrim yok. Dileyen araştırıp, bulabilir.

20 Nisan 2017 Perşembe

Allan Holdsworth'un Ölümü 2017



Return to Forever benim en sevdiğim caz füzyon gruplarının başında gelir. Bir dönem öyle çok dinliyordum ki artık Return to Forever'dan daha iyi grupların olamayacağını düşünmeye başladım. Derken günlerden bir gün Return to Forever'ın 'Romantic Warrior' albümü hakkında blog'larda yazılanları okurken karşıma Allan Holdsworth çıktı. Yazıyı yazan Allan Holdsworth'un 'Velvet Darkness' albümünün 'Romantic Worrior'dan çok daha kaliteli olduğunu söylüyordu. Tabi çok fazla meraklı olduğum için o zamanlar hemen albümü açıp dinlemiştim. Daha sonra ise aklımdan tamamen çıkıvermiş.

14 Nisan 2017 Cuma

Maxophone - La Fabbrica Delle Nuvole 2017




Progresif rock'da, özellikle 1970'lerde çıkan albümlerde, tek yada iki albümü olan bir çok grup var. Bu gruplar genelde ya dinleyicisi az olduğu için yada müzisyenlerin özel sorunları olduğu için devam edememişlerdir. Maxophone grubu da bu gruplara örnektir.