16 Kasım 2017 Perşembe

Par Lindh Project - Mundus Incompertus 1997



Par Lindh ilk albümünde etrafına topladığı müzisyenlerle mükemmel bir albüm çıkarmıştı, aynı başarısını 2. albümünde de sürdürüyor. İlk albümdeki folkik ve gotik hava aynen bu 2. albümde de devam ediyor. Ancak bu albümün ilk albümden en önemli farkı metalik seslerin olması; özellikle elektrik gitar ve davul kullanımı dönemin Dream Theatre'ını anımsatıyor.

Muhtemeldir ki metal grupların 70'lere özenmesi sonucu ortaya çıkan müzikal atmosferden Par Lindh ve ekibi de etkilenerek albümde yer veriyorlar. Her ne kadar metalik sesler var olsa da, o kadar göze batacak yada müziğin seyrini değiştirecek türden değiller.

Albüm 'Baroque İmpression No.1' parçası ile başlıyor. Kilise orgu ve gotik vokaller ile başlayan parça davul ve elektrik gitar ile birlikte hızlanır gibi oluyor. Sonrasında gelen sesler ise klasik müziğin önemli isimlerinden ve bir çok rock grubuna ilham olmuş Bach'ın izlerini taşıyor. Progresif rock'ı sevmemde ki en önemli etkenlerden biri olan klasik müziğin progresif rock'da yaratıcılık anlamında profesyonel olarak kullanılıyor olması. Par Lindh ise bu 2. albümünün açılış parçasında bunu kusursuz bir şekilde gösteriyor. Parçayı dinlerken bir klasik müziğin esiri bir de rock müziğin esiri oluyorsunuz.

Yeni dönem modern progresif rock gruplardan tam istediğim de bu. Par Lindh gibi rock müziğin yaratıcılık anlayışına uygun ve modern sesleri dışlamadan ortaya albümler çıkarmak. 'Baroque İmpression No.1' gibi bir parçayı başyapıtlar listenize ekleyin.

3 parçalık albümün 2. parçası yoğun bir Greg Lake akustik gitar havası taşıyan 'The Crimson Shield'.

Parçayı açan akustik gitar bana 'From The Begining' akustik gitarını anımsatıyor, tabi bir de synth sesleri var anımsatan. İlk albümüne de koyduğu vokal odaklı bir parça. Folkik seslerin, vokal sayesinde nostalji yaşamak isteyenler için ideal, kusursuz bir parça.

Ve, en sonunda albümü progresif rock'ın başyapıtları arasına sokacak olan parçaya, 'aynı zamanda albümünde ismi, Mundus Incompertus'.

27 dakikaya varan uzunluğu, parçanın içine konulan klasik müzik parçaları, görünürde metalik sesler ancak avantgard olan gitar ve davul işbirliği; parçayı kesinlikle başyapıtlar arasına sokacaktır. Klasik 70'ler başyapıtlar arasına değil elbette; günümüzün progresif rock müziğinin, hani o modern progresif rock müziğinin arasına; hatta öncülük bile edecektir.

Parçayı tekrar tekrar dinlerken aklıma hep ELP'nin 'Karn Evil 9' adlı destansı parçası geldi. Nasıl 'Karn Evil 9' parçasını dinlerken müzikten fazlasıyla zevk alıyorsam, bu parçada da aynısı oldu.

Sonuç olarak, Par Lindh yeteneğini ve örgütçülüğünü 2. albümünde de devam ettiriyor. Yeni sesleri ve deneyleri de görmezden gelmeyerek, onlara da albüm içinde yer veriyor. Bize de dinleyip, ortaya konan mükemmelliyetten nasiplenmek düşüyor.

1. Baroque İmpression No.1 (9.10)
2. The Crimson Shield (6.38)
3. Mundus Incompertus (26.43)

Süre : 42.34

Par Lindh / Piyano, Harpsichord, Kilise Orgu, Hammond Orglar, Mellotron, Synth (ses düzenleyicisi), Perküsyon, 12 Telli Gitar, Yapımcı
Magdalena Hagberg / Vokal
Jocke Ramsell / Elektrik & Akustik Gitar
Marcus Jaderholm / Bas Gitar
Nisse Bielfield / Davul, Perküsyon

Konuklar
Singillatim Choir / Koro
Jonas Bengtsson / Blokflüt
İnge Thorrson / Keman
Michael Axelsson / Oboe
Aron Lind / Trambon

14 Kasım 2017 Salı

Gryphon - Red Queen To Gryphon Three 1974



Birkaç gün önce hangi grubu dinleyip yazayım diye düşünürken telefonda ki aldığım notları karıştırmaya başladım. 100'e yakın not'un arasında, önüme 9 ay önce aldığım bir not çıktı. 'Gryphon'dan 'Red Queen albümünü bul dinle'.

Bu aralar hem evi değiştirirken girdiğim stres hem de fazla müzik dinleyememiş olmam nedeniyle aldığım notu ciddiye alıp, albümü buldum ve indirdim. Tabii bunlar işyerinde iken oluyor, albümü eve gelince dinlemeye başladım.

İlk dinleyişim kedilerin pisliklerini temizlerken olduğu için, müzikten pek bir şey anlayamadım. Daha sonraki dinleyişlerimde ise karşımda 70'lerin  mükemmelletçiliğine uygun bir albüm duruyordu.

Böyle bir albümü onca yıldır nasıl olur da kaçırmışım, gözardı edip dinlememişim. Halbuki kapak resmini anımsıyorum yada anımsadığımı sanıyorum çünkü 70'lerde bu kapağa benzer bir çok albüm vardı. Geç oldu ama güç olmadı, önemli olan da bu.

Progresif rock'ı bu anlamda bu yüzden daha çok seviyorum. Her an önüme mükemmel albümler çıkabiliyor.

'Red Queen to Gryphon Three' albümünde progresif rock için arayabileceğim herşey var. Klasik müzik, folkik öğeler, avantgard hava, bas gitar ve davulun kusursuz işbirliği. Gryphon grubu mükemmel bir albüme imza atmışlar.

Albüm, ortaçağ satrancı oyununu anlatıyor. Açılış parçası 'Opening Move(açılış hamlesi)' ile ortaçağ satrancına başlıyorsunuz. (İkinci ve üçüncü dinleyişimde müziği anlamaya başladım çünkü ilk dinleyişim temizlik anına denk gelmişti.) 'Opening Move', hem satranç oyunu için güzel bir müzik olurken hem de ortaçağın İngiltere'sine götürüyor. Ortaya konan müzik o kadar Orijinal ki, dinleyene ortaçağı hissettiriyor.

Hem 'Opening Move' parçasında hem de devamındaki parçalarda yoğun bir YES/Jethro Tull etkisi var. YES'i çok fazla dinlediğimden dolayı Gryphon grubunu dinlerken odaklanmada fazla zorlanmadım. Rick Wakeman etkisindeki klasik müzik benzeri piyano ve klavyeler YES'i anımsamamdaki en büyük neden oldu. Tabii ki flüt niyetine kullanılan ortaçağ müzik aleti krumhorn ve kısa kısa bluesvari gitar soloları da Jethro Tull'ı anımsattı.

Devam niteliğinde olan 'Second Spasm'da ise ilk parçaya göre rock atmosferi daha çok ön plana çıkmış. Tabii başta ki krumhorn (flüt değil) etkili halk müziğini saymazsak. Halk müziği etkisinden sonra bas gitarın öncülüğünde bluesvari kısma geçiyorsunuz. Biraz avantgard hava da katılmış. İlk parçadaki yaratıcılık ikinci parçada da böylece devam ediyor. Bu parça biraz fazla eklektik olmuş. Halk müziği ve rock'ın en özgün buluşmalarından olmuş anlayacağınız.

'Lament' parçası ile ortaçağdan günümüze geliyorsunuz. Parça o kadar yakın ki 70'ler ve günümüz müziğine, ilk iki parçadan sonra zaman yolculuğu yapmış gibi hissediyorsunuz.

'Checkmate', şah-mat!. Şah-mat ile oyunun ve albümün sonuna geldik. İlk iki parçada ki ortaçağ havasındaydık, sonra 'Lament' ile günümüze geldik ve son parça 'Checkmate' ile de günümüz müziği ile bitirdik.

'Checkmate' albümdeki en çok YES'e benzeyen parça. O yüzden albümdeki favori parçam 'Checkmate'.

Gryphon'u 9 ay öncesinde tanıdım. Aslında sadece isim olarak not aldım. 9 ay sonra da 683 favori albüme eklenerek 684. favori oldu. Böyle bir grup nasıl devam etmemiş, aklım almadı. Devam etselerdi kesinlikle şuan klasik progresif rock'a farklı bakılıyor olurdu.

Gryphon gerçekten de mükemmel bir albüm ortaya çıkarmış.

1. Opening Move (9.42)
2. Second Spasm (8.15)
3. Lament (10.45)
4. Checkmate (9.50)

Süre : 38.32

Richard Harvey / Klavyeler, Blokflüt, Krumhorn (flüt'e benzer bir ortaçağ çalgısı)
Brain Gulland / Krumhorn, Fagot (yine flüt'e benzer bir ortaçağ çalgısı)
Graeme Taylor / Elektrik & Akustik Gitar
Philip Nestor / Bas Gitar
David Oberle / Davul, Perküsyon, Timpani

Konuklar
Ernest Hard / Org
Peter Redding / Akustik Bas Gitar

7 Kasım 2017 Salı

Omega - 10000 Lepes 1969



Omega, macar progresif rock müziğinin önde gelen gruplarından, hatta en önemlisi desem yerinde olur. Efsane olarak 1968 yılında başladıkları müziğe hala devam ediyorlar.

Omega, progresif rock hayranları tarafından çok iyi bilinirken, rock hayranlarının pek fazla bilmediği bir grup. Ancak Scorpions grubu ile konserlerini ve Scorpions'un Omega parçalarının tekrar çaldığını söylesem yada göstersem muhakkak klasik rock dinleyicisinin de ilgisini çekecektir.

Omega  müziğini genelde 3'e ayırırlar. İlki 1968'den 1975-6 yılına kadar olan süre. Bu dönemi saykodelik dönem olarak varsayabiliriz. 1975-6'dan 1982 yılına kadar olan süre ise Omega'nın saykodelik-uzay yada kosmik rock dönemi. Bu dönemde özellikle yaptıkları müzik Pink Floyd, Eloy tarzı müziği andırıyor. Belli yerlerde ise bu iki gruptan çok daha iyiler. 80 sonrası ise bir çok progresif rock grubunun düştüğü duruma düşmeyip, müziklerini hard rock'a kaydırıyorlar. Yine bu dönemde 70'lerde yazdıkları bir çok parçaya benzer, dinlenildiği zaman unutulmayacak parçalar ortaya çıkarıyorlar.

Müziğe başladıkları 1968'de iki albüm çıkarıyorlar. Her iki albümde saykodelik, pop tarzı albümler. Anlaşılması için Genesis'in ilk albümü ile Le Orme'nin ilk albümlerindeki müzikal yapıyı anımsanmasını öneririm. 1969 yılında ise bütün albüm olarak değil de, parçalar halinde progresif rock'a güzel örnekler veriyorlar.

En unutulmazı, hemen hemen her konserinde mutlaka çaldıkları, 'Gyöngyhaju Lany'. Scorpions tarafından da ingilizce söz yazılıp söylendi zamanında. İlk dinlediğim zamanı anımsadım tekrar dinlerken. Uzun bir süre en sevdiğim parçalardan biri olmuştu, üstüste defalarca dinlemiştim. Ki hala en sevdiğim Omega parçalarından birisi.

İşte o, efsane grubun efsane parçasının bulunduğu albüm, '10.000 Lepes'. On bin bozkır anlamına gelen albüm ismi, Omega'nın Macarların ortaasya'ya olan duyarlılığını gösteriyor. Dünyanın en uzun nehirlerinden biri olan, Sibirya'da bulunuyor, 'Lena' içinde daha sonra bir parça yazdılar. Lena nehri aynı zamanda Ekim Devrimi önderlerinden V.İ. Ulyanov'un takma ismi Lenin isminin de kökeni.

'10.000 Lepes', Omega'nın 1968 yılında yazdığı ancak 1969 yılında yayınladığı 3. albümü. 1968'deki ilk iki albüme göre daha deneysel bir albüm. İlk iki albümde saykodelik pop benzeri albümdü. Bu albümde de benzer sesler ve yapı var ancak biraz daha ilerici bir kimliğe sahip.

Albümdeki parçaları tek tek yazmayacağım. Benim için ön plana çıkan bir kaç parçaya değinsem yeterli olur.

'Gyöngyhaju Lany' parçasını zaten bahsetmiştim. Onu geçelim.

'Tüzvihar', daha ortalarda Uriah Heep müziği yokken mükemmel bir ağır progresif rock parçası. Parça o kadar çok Uriah Heep müziğine benziyor ki, böyle bir parçayı Uriah Heep albümüne koysa ayırtedilemez.

'Udvari Bolond Kenyere',  'Gyöngyhaju Lany' parçasından sonra akılda kalıcı olan bir parça. En az 'Gyöngyhaju Lany' parçası rock baladlarından. Albümde en sevdiğim kısmı bu parça barındırıyor. Parçanın sonlarındaki akustik gitar soloları! 60'ların nostaljik tarafını seslendiriyor.

Hemen devamında gelen parça 'Kergeskezu Favagök'. 60'ların saykodelik rock'ı ve latin ezgilerinin birlikteliği. En önemlisi döneme göre çok ama çok iyi davullar. 60'ların saykodelik rock'ını sevenlerin bir köşeye not etmesi gereken türden.

'Tekozlo Fiuk', yine sevdiğim ve unutmadığım Omega parçalarından. Her dinleyişimde aklıma Cem Karaca'nın müziklerini anımsattırıyor. 60'ların rock müziğinin caz ile buluşmasına güzel ve hoş bir örnek.

Albümdeki diğer parçalar ise ilk iki albümdeki gibi saykodelik pop ile saykodelik rock arasında giden parçalar. 60'ların rock müziğine odaklananlar için bakılması gereken türden.

Sonuç olarak Omega, müzik yapmaya başladığından itibaren yeni sesler ve armoniler aramaya çalıştılar. Belli dönemlerde etkilendikleri grupları özümseyip kendi müzikal yetenekleriyle sentezleyerek albümler çıkardılar. Hala da müzik yapmaya devam ediyorlar.

'10.000 Lepes', albümü Omega'nın en güzel albümü değil belki ama içinde gerçekten kaçırılmaması gereken bir kaç parça var. İlk kez dinliyorsanız yahut tekrar dinlemeye çalışıyorsanız, dediğim parçalara biraz daha fazla odaklanın.

1. Petroleum Lampa (3.14)
2. Gyöngyhaju Lany (5.49)
3. Tüzvihar (3.09)
4. Udvari Bolond Kenyere (3.32)
5. Kergeskezu Favagök (8.15)
6. Tekozlo Fiuk (4.34)
7. Tizezer Leper (6.13)
8. Az 1958-as Boggie-Woggie Klubban (2.14)
9. Spanyolgitar Legenda (3.24)
10. Felbeszakadt Koncert (4.00)

Süre : 44.18

Janos Kobor / Vokal
György Molnar / Elektrik Gitar
Gabor Presser / Klavyeler, Vokal (7,8), Geri Vokal
Laszlo Benko / Klavyeler, Trompet, Geri Vokal
Tamas Mihaly / Bas Gitar, Vokal (9), Geri Vokal
Jozsef Laux / Davul, Perküsyon

4 Kasım 2017 Cumartesi

Zanov - Green Ray 1976



Elektronik müzik deyince aklıma ilk gelen, 1970'lerin Alman müzisyenleri olmuştur. İngiliz, Yunan, Japon, Rus hatta Kuzeyli'ler varolsalar bile yine de aklıma her zaman Almanlar gelecektir. Nasıl ki bir çok rock dinleyicisine rock müzik diye bir soru yöneltilince ilk söylenen Pink Floyd, Led Zeppelin yada Deep Purple geliyorsa, elektronik müzik deyince de benim aklıma Almanlar geliyor.

Almanlar deyince de Kraftwerk, Tangerine Dream, Klaus Schulze gibi isimler anlaşılsın. Elektronik müziğin öncüleri ve günümüzde varolmaya devam eden müziğin temellerini atan isimler.

Ve hala daha bu isimler elektronik müzikte kıstas olarak kullanılır.

Birkaç gün önce Tangerine Dream dinlerken birden Zanov hatırladım. Yıllar önce ilk albümünü bir kaç kez dinleyip bırakmıştım. Hemen albümü bulup tekrar dinlemeye başladım tabii. Neredeyse 10 yıl önce dinlediğimde o kadar zevk almamıştım. Şimdi tekrar dinleyince boşuna gözardı ettiğimi anladım.

Zanov, Fransız müzisyen Pierre Salkazanov'un soyisminden oluşuyor. Pierre tek başına olduğu için grup demek yersiz olur. Klaus Schulze gibi tek başına albümü kaydediyor ve konserlerini de yine aynı şekilde tek başına veriyor. Ancak Klaus Schulze'den farkı yada artısı (benim için), statik müzikal anlayışla yada sadece snyth üzerinden müzik yapmaya kalkışmıyor. Özellikle klavye kullanımları bana dinlerken Tangerine Dream, Pink Floyd benzeri bir atmosferi çağrıştırıyor.

Albüm, albüme ismini veren 'Green Ray' ile başlıyor. Elektronik müzik ve saykodelik müziğin bir karışımı olarak Tangerine Dream, Pink Floyd benzeri bir atmosfere sahip. Özellikle rüzgar uğultusu ve saykodelik klavyeler 'Wish You Were Here' albümünü hatırlatıyor. Daha çok da 'Welcome To Machine' parçasını.

'Machine Desperation'; bir önceki parçada ki Pink Floyd'un 'Welcome To Machine' benzerliği, bu parçada isim olarak benzeşiyor. Parça ise, Tangerine Dream'in 'Zeit' ve 'Atem' albümlerinin atmosferinde avantgard bir havada. Korku filmi müziklerine benzer bir şekilde devam eden parça, 17 yıl önce ilk dinlediğimde içime ürperti salan 'Ummagumma' albümünü de hatırlatıyor. Parçanın ikinci yarısı ise synth ve klavyelerin üstüste binmesiyle tam anlamıyla bir elektronik müzik şöleni yaşatıyor. Benim için albümdeki en iyi parça.

'Running Beyond A Dream' ile birlikte, işte normal uzunlukta bir elektronik müzik parçası diyebiliyoruz. 'Machine Desperation' parçasında olduğu gibi yine Tangerine Dream'in 75 öncesi avantgard dönemini anımsatıyor.

Eğer Zanov'un yanında davul ve gitarlar da olsaydı, Tangerine Dream'im müziğinden ayırtedilemeyecek düzeyde olurdu ki, bu haliyle bile neredeyse aynı.

Zanov, 6 yıllık kısa bir müzik hayatından sonra müziği bıraktı. Ta ki 2010 yılına kadar. 2010 yılında müziğe tekrar geri döndü ve iki yeni albüm daha çıkardı.

En son albümünü geçtiğimiz yıl çıkaran Zanov, dinlenmeyi ve takip edilmeyi hakediyor.

1. Green Ray (9.48)
2. Machine Desperation (10.22)
3. Running Beyond A Dream (19.46)

Süre : 39.56

Zanov 'Pierre Salkazanov' / Klavyeler, ARP Synth (ses düzenleyicisi)

31 Ekim 2017 Salı

Neu! - Neu 1972



Progresif rock, bir çok rock dinleyicisine göre rock müziğin türlerinden birisi ve bu bir çok kişiye göre progresif rock'ın bir tanımı da var. Genel olarak da bu tanım, bu bir çoğuna göre bir kaç grubun müziğinden ibaret.

Aslında progresif rock'ın tanımı yapmaya kalkışılsa; mükemmele yakın bir tanım da çıksa, her zaman bir şeyler eksik kalır. Söylemeye çalıştığım progresif rock'ın tanımlanamaz oluşu.

Progresif rock gibi krautrock'da da aynı şey geçerli, tanımlanamazlık. Her ne kadar aynı dönemde ortaya çıktıysa da her iki tür müzik, belli yerlerden belli şekilde ayrılıyor. O yüzden krautrock'ı progresif rock'ın bir dalı olarak değil, farklı bir tür olarak görürüm.

Tanıma girmek istemiyorum ama progresif rock deyince aklıma; caz, avant-gard, klasik müzik, folk ve dönemin saykodelik müziği geliyor. Ancak bu durum krautrock için geçerli değil. Krautrock daha çok saykodelik ve elektronik seslerin yoğun olduğu bir müzik türü. Caz, avant-gard ve klasik müzik etkileri varolsa da, ortaya çıkan şey, ağırlıklı olarak saykodelik ve elektronik sesler.

Bunlardan en önemlisi, krautrock'ın en önemli temsilcilerinden olmamasına rağmen, en önemli albümlerinden birini ortaya çıkarmış olan NEU!. NEU'nun çıkardığı ilk albüm krautrock için en güzel örneklerden biri.

NEU!. 1972 yılında Kraftwerk grubundan ayrılan Klaus Dinger ve Michael Rother tarafından kurulan bir grup. İlk albümlerini de aynı yıl içinde çıkartıyorlar. Sonrasında ise yine albüm çıkarmaya ve konserler vermeye devam ediyorlar ancak ilk albümdeki müzikal kaliteyi bir türlü bulamıyorlar. Grup dağıldıktan sonra ise Michael Rother kendi solo kariyerine devam ediyor, ilk albümünü bir kaç ay önce yazmıştım. Aynı şekilde Klaus Dinger de müzik yapmaya La Düsseldorf grubuna katılarak devam ediyor.

Albümü krautrock'da özel kılan önemli şey, elektronik müziğin minimalist bir şekilde ortaya çıkartılması yahut elektronik müziğin içine minimalist müziğin sokulması. Her iki durumda, NEU'nun bu ilk albümünü anlatmaya yeterli olacaktır.

'Hallogallo', albümün açılış parçası. Minimal davul, hipnotik bir şekilde tekrarlayan elektronik sesler ve tabii ki Michael Roether'in mükemmel gitar çalışması. 'Hallogallo' parçası her yönüyle dönemin krautrock'ını en iyi şekilde yansıtıyor.

'Sonderangebot', klasik anlamda krautrock'ın elektronik ağırlıklı yönünü gösteriyor. Bir Tangerine Dream, bir Klaus Schulze, bir Popol Vuh sesleri var sanki parçada. Parça elektronik sesler ile başlıyor ve öyle bitiyor. Dönemin elektronik müziğine yakışır biçimde.

'Weissensee', bir önceki parçanın aksine saykodelik ağırlıklı olarak başlıyor, öyle devam ediyor ve bitiyor. Dönemin Amon Düül II grubunun müzikal atmosferine çok yakın. Özellikle Rother'in gitar kullanımı bana Amon Düül müziğini hatırlatıyor.

'Im Glück', elektronik sesleri ve kuş sesleriyle tam bir Popol Vuh benzeri parça. Dinlerken bin yıl öncesinin orta amerikasına yolculuk ediyormuşsunuz, hissi uyandırıyor.

'Negativland', asla ve asla unutamayacağım parçalardan biri. Sanırım ilk kez 2006 yılında, 24 yaşında dinlemiştim. 11 yıl geçmiş olmasına rağmen hala aklımda. Neu! dendiği zaman da aklıma bu parçadan başka bir parça gelmiyor. Ağır ağır ilerleyen bas gitar ve davul ritimleri, elektronik sesler ile birlikte hareket eden elektrik gitar, krautrock'ın belki de tanımını yaptıracak ender parçalardan.

Neu! 'Lieber Honig' parçasıyla 68 yılında amerika'da olmuş olsaydı, sanırım şuan 'Liever Honig' parçası hippilerin ve günümüzdeki takipçilerinin dilinden düşmeyecekti. Albümün müzikal atmosferine ters bir parça belki ama dinledikçe kişi daha çok seviyor bu parçayı.

Neu!, 70'lerde müzik yapan kısa süreli bir grup. 3-4 albüm sonrası, zaten iki kişiden oluşan grup dağılıyor. Michael solo albümlerine yoğunlaşırken, tabi bu arada kraftwerk ile de çalışıyor, Klaus Dinger La Düsseldorf ile devam ediyor. Ki Klaus Dinger deyince de, insanın aklına La Düsseldorf'un 'Time' adlı parçası geliyor.

Neu! Bu ilk albümüyle krautrock müziği tarihinde kendine çok önemli bir yer edindi. Progresif rock'ın tanımlanamaz oluşu gibi krautrock'ın da tanımlanamaz oluşuna, Neu grubu da bu albümle katkıda bulundu.

NEU'nun diğer albümleri değil ama bu ilk albümü krautrock'ın en önemli albümlerinin ilk 10 listesine rahatlıkla girer.

1. Hallogallo (10.07)
2. Sonderangebot (4.50)
3. Weissensee (6.42)
4. Im Glück (6.52)
5. Negativland (9.46)
6. Lieber Honig (7.15)

Süre : 45.42

Klaus Dinger / Davul, Elektrik Gitar, Koto, Vokal
Michael Roether / Elektrik Gitar, Bas Gitar, Double Bas, Vokal

23 Ekim 2017 Pazartesi

Steve Hackett - Please Don't Touch! 1978


Daha önce yazdığım Genesis, YES ve King Crimson albümlerinde de belirttiğim gibi bende ayrı yerleri olan 3 gitarist; Robert Fripp, Steve Howe ve Steve Hackett. Her 3 gitaristinde gruplarına  kattıkları sayesinde 3 grupta progresif rock'ın temellerini oluşturan gruplar oldular. Steve Hackett da, Robert Fripp ve Steve Howe gibi gruplarının öne çıkan isimleri oldular.

Her ne kadar Genesis deyince insanların aklına Peter Gabriel, Phil Collins kıyaslaması akla geliyorsa da, benim için bu kıyaslama pek bir şey ifade etmiyor. Benim aklıma Genesis grubu deyince ilk Steve Hackett geliyor. Ve tabi hemen arkasından Tony Banks. Aynı şey YES içinde geçerli. YES deyince aklıma ilk, gitaristleri Steve Howe'dan sonra piyano çalan Rick Wakeman geliyor.

Sanırım bunda müzisyenlerin yaratıcılıklarının ön plana çıkması söz konusu.

'Please Don't Touch!' albümü de 28 yaşındaki Steve Hackett yaratıcılığının önemli örneklerinden birisi. 1975'deki ilk albümünde etrafına topladığı müzisyenlerle Genesis albümlerinden çok daha kaliteli bir albüm ortaya çıkarmıştı. 1978 yılındaki bu ikinci albümünde de yine etrafında dönemin ve günümüzün hala hatırlanan kaliteli isimlerini toplayarak müzikteki yaratıcılığını devam ettirdi.

İlk albümünde Genesis grubu üyelerinin desteğini almıştı. Bu 2. albümünde ise Steve Hackett'a destek verenler Amerika'nın en önemli progresif rock gruplarından Kansas üyeleri oldu. Steve Hackett ilk albümündeki karmaşık, eklektik yapıyı bu ikinci albümde de sürdürdü. Destek veren Kansas üyeleri de Steve Hackett'ın bu müzikal anlayışına iyi uymuş oldular ki ortaya ilk albümden 3 yıl sonra yine mükemmel bir albüm ortaya çıktı.

Steve Hackett niye önemsediğim ilk 3 gitaristten biridir?

Aslında bir cevabı da yok, belki de sadece progresif rock'a odaklandığımdan dolayı aklıma onlar geliyor. Yoksa, Al Di Meola'da var, David Gilmour'da, John Mclaughlin'de var Jeff Beck'de.

Steve Hackett'ı diğerlerinden ayıran şey, aynı çizgide devam etmemiş olması. Her albümde olmasa da, belli dönemlerde müzikte yeni arayışlara girmesi, dünya üzerinde varolan neredeyse bütün müzikleri kendi albümlerine koymaya çalışması, Steve Hackett'ı bende çok farklı kılıyor.

Albüme gelirsek;

Açılış parçası 'Narnia' ile başlıyor (hani herkesin bildiği çocuk fantastik Narnia öykü serisi). Ve daha başlar başlamaz, Hackett'ın akustik gitarıyla masal dünyasına giriyorsunuz. Kansas grubundan Steve Walsh'ın vokaliyle müzik daha da bir masalımsı hale geliyor. Hackett'ın akustik gitarı ve Steve Walsh'ın vokali öncülüğünde kulakların kirini temizleyen 1978'in en güzel progresif rock parçalarından biri haline geliyor.

'Narnia' parçası harici dikkat çeken diğer parçalar ise 'Kim', 'Please Dont Touch',  'Icarus Ascending' Bu parçalara geçmeden önce önce 2. parça olan 'Carry On Up The Vicarage' parçasına bakalım.

Genel olarak progresif rock'da edebiyat eserleri bir albümün konusu oluyor ancak Steve Hackett bunu bir şarkıda geçiştirerek, Agathie Cristie'nin bir hikayesini tek parçaya konu etmiş. Halbuki Agatha Christie'nin herhangi bir öyküsü bir albümün konusu olabilirdi. Ayrı olarak çocuksu garip vokallerin oluşu da, albümdeki en zayıf parça olduğunu gösteriyor. En azından benim için.

'Kim' parçası gibi Steve Hackett'ın hangi parçasını dinlesem aklıma Star Trek serisi geliyor. Yaşamın güzelliği ancak böyle parçalarda anlaşılabilir.

'Kim', klasik müzik ve günümüz modern müziğin (pop, rock hepsi, artık aklınıza ne geliyorsa) mükemmel birlikteliği. Steve Hackett'ın en sevdiğim yanlarından biri, bu parçada daha net olarak anlaşılıyor sanırım. Klasik müziği abartıya kaçmadan kendi müziğinde kullanıyor oluşu.

Ki bu anlayış Steve Hackett'ı bu albümden bir kaç yıl sonra Londra Senfoni Orkestrasıyla bir albüm çıkartmaya itecektir.

Rock müzikde kendine özgü müzikal anlayışları ve gitar teknikleri olan bir çok gitarist vardır. Steve Hackett'da onlardan biri, pek tanınmıyor olsa da, öyle. Albüme adını veren 'Please Dont Touch' parçasında 80'ler, 90'lar ve 2000'lerde devam ettirdiği gitar tekniğini ve müzikal anlayışını çok rahat görebilirsiniz. 'Please Don't Touch' parçası Steve Hackett gitar tekniğinin yada stilinin başladığı eserlerden biri olarak da kabul edebilirsiniz. Firth to Fifth parçasını saymazsak tabii.

Son olarak 'Icarus Ascending'. Steve Hackett'ın Genesis ile son albümündeki efsane 'Los Endos' parçasına benzer bir parça. 'Los Endos' parçasından iyi tarafı ise vokalin oluşu. Daha doğrusu vokalin, parçayı dinlerken başka dünyalara götürüyor oluşu.

Bunda Steve Hackett'ın daha özgür aksak gitar çalışını gösterebilirim.

Progresif rock'ın gölgede yada unutulmuş mücevherlerinden biri.

Steve Hackett' bu albümüyle progresif rock'ı zenginleştirmemiş olabilir bir çok progresif rock dinleyicisine göre ama 'Please Don't Touch!' albümü 1978 yılında çıkan en güzel ve yaratıcı albümlerinden biri.

Steve Hackett'ın bu albümünü dinlerken neredeyse 4 saat geçti. Bu 4 saatte de bu albümü üstüste dinledim. Harcadığım bu 4 saatten de zerre kadar pişmanlık duymadım.

Progresif rock dinleyicileri için değil de Steve Hackett'ı bilenler ve dinleyenler (yada albümlerini teker teker dinlemeye çalışanlar için) unutulmayacak bir albüm.

1. Narnia (4.07)
2. Carry On Up The Vicarage (A Musical Tribute To Agathie Cristie) (3.11)
3. Racing In A (5.07)
4. Kim (2.14)
5. How Can I (4.40)
6. Hoping Love Will Last (4.09)
7. Land A Thousand Autumns (1.57)
8. Please Dont Touch (3.39)
9. The Voice Of Necam (3.11)
10. Icarus Ascending (6.21)

Süre : 38.38

Steve Hackett / Elektrik & Akustik Gitar, Synth Gitar, Vokal (2), Geri Vokal (1,3,9,10), Mellotron, Perküsyon, Aranjör, Yapımcı

Steve Walsh / Vokal (1,3)
Richie Havens / Vokal (5,10), Perküsyon
Maria Bonvino / Vokal (6)
Randy Crawford / Vokal (6)
Feydor / Vokal (9)
Dan Owen / Alto Vokal (10)
Dale Newman / Vokal (10)
John Hackett / Flüt, Küçük Flüt, Klavye, Bas Pedalı
Dave Lebolt / Klavyeler
John Acock / Klavye, Yapımcı
Tom Fowler / Bas Gitar
Chester Thompson / Perküsyon, Davul
Phil Ehart / Perküsyon, Davul
James Bradley / Perküsyon
Graham Smith / Keman
Hugh Malloy / Çello



19 Ekim 2017 Perşembe

Tangerine Dream - Thief 1981


1981, Tangerine Dream müziğinde tam bir dönüş yaşandığı yıl. Aynı yıl çıkan 'Exit' albümünü yazarken de söylemiştim. 'Tangram' albümü 70'lerin Tangerine Dream müziğinin son örneğiydi. 1981'den itibaren müzikal değişim Tangerine Dream'in new-age grubu olarak anılmasını da sağladı.

Sanırım 1981'deki değişim artık progresif rock'ın fazla getirisi olmamasıydı ve tabii ki yeni üretilen teknolojik müzik aletleri.

Tangerine Dream teknolojiden geri kalmamak için yeni çıkan hemen hemen bütün synth'leri kullanmaya başladı. Ancak ortaya çıkan sesler farklı olduğu için 70'ler Tangerine Dream'inden biraz farklı sesler çıktı. Sonuç olarak Tangerine Dream müziği paraya odaklı olarak değişmedi, teknolojiye paralel olarak değişti.

Aynı yıl çıkan 'Exit' albümünde olduğu 'Thief' albümünde de bu değişimlerin müziğe yansımasını rahatlıkla görebilirsiniz.

Ancak 'Thief' albümü 'Exit' albümüne göre parça yapısı ve müzikal anlayış olarak bir hayli farklı. Bunda 'Thief' albümünün bir film (dizi film) müziği olmasının da etkisi var. Albümde filmin konusuna göre parça yazımı söz konusu, dolayısıyla parçalar daha kısa ve kısmen doyurucu. En azından parça ne zaman başladı, ne zaman bitti, anlayabiliyorsunuz. Daha basit söylemek gerekirse, hiç hoşlanmadığım şablon tarzı parça yazımı var. Tangerine Dream bunun üstesinden rahatlıkla geliyor. Albümdeki her parçanın birer şablonu var ancak bu şablonlar birbirlerini taklit yada kopya etmiyor. Her bir parçanın kendine ait bir yapısı var.

'Thief' albümüne gelirsek, yukarıda da söylemeye çalıştığım gibi, bir dizi filmin müziğinde oluşuyor. Film ise mesleği hırsızlık olan birinin patronunun ihaneti ile karşılaşması sonucu patronundan intikam almaya çalışmasını anlatıyor. Aynı zamanda sevdiği kadınla yeni bir hayat kurmaya çalışmasını. Albümün müzikal hissiyatı da buna göre oluşuyor. Tangerine Dream de filmde ki bu duygu yoğunluğunu ortaya çıkardığı parçaları ile anlatmaya çalışıyor.

O yüzden albümde olan her parçanın birer şablon içermesi çok da abest bir durum değil. Ve belkide ilk ve son kez Edgar Froese'nin gitarını bu duygu yoğunluğunu anlatmak için ön plana çıkaracak şekilde kullandığını görüyorsunuz.

90'larda ve 2000'lerde de bir çok konserinde Edgar Froese'nin elektrik gitar solosu var ancak o dönemin albümlerde pek fazla kullanmıyor. En azından bu albümdeki kadar yoğun değil.

Tangerine Dream müziğinin 80'lerini dinlemek için en iyi başlangıç albümü 'Thief', sanırım. Bu albümden sonra yapılanlarda 'Thief' albümünün tamamen aynısı olmasa da, müzikal yapı yada şablon olarak hemen hemen aynı.

'Thief', Tangerine Dream müziğinin progresif rock ve new-age karışımı, 80'ler müziğine başlamak için en ideal albüm. Elektrik gitar, saykodelik davul ve klavyeler. Hem 70'leri anımsamak hem de yeni döneminin başladığını hissetmek için.

1. Beach Theme (3.44)
2. Dr. Destructo (3.21)
3. Diamond Diary (10.51)
4. Burning Bar (3.14)
5. Beach Scene (6.48)
6. Scrap Yard (4.42)
7. Trap Feeling (3.00)
8. Igneous (4.48)
9. Confrontation (5.37)

Süre : 40.28

Edgar Froese / Klavye, Org, Elektrik Gitar, Synth (ses düzenleyicisi)
Chris Franke / Synth, Elektrik Perküsyon,
Johannes Schmoelling / Klavyeler, Org,

Konuk
Craig Safan / Yönetim


16 Ekim 2017 Pazartesi

Steve Howe - Beginnings 1975



YES, günümüzde progresif rock zevkleri ve kıstaslar değişmiş olsa da hala en ciddi gruplardan biridir. Şimdilerde Dream Theater, Porcupine Tree hatta Opeth gibi gruplar bu işi götürüyor gibi gözükse de altyapıları yine 70'lere dayanır. Dream Theater, YES, ELP gibi grupların parçalarını yeniden çalarken; Porcupine Tree müziğini Pink Floyd ve Tangerine Dream'e dayandırır. Opeth ise son albümüyle 70'lerin bir başka devi  Jethro Tull'a öykünmüştür.

Bu günümüz progresif rock grupları 30-40 yıl öncesinden esinlenirken, 70'lerin grupları da bir yerlerden esinleniyorlardı. Esinlendikleri ağırlıklı olarak 50-60'lardaki rock'n roll ve blues olsa da, daha derinlere giden gruplarda vardı. Bu tarz gruplar özellikle caz, avantgard ve klasik müziği yaptıkları müziklerin içine koyuyorlardı. Bunlardan en önemlisi de YES'di.

Nasıl ki günümüzde Dream Theater yada Porcupine Tree gibi progresif rock grupları baskın iken, 70'lerin progresif rock'ında da YES'dir, ki progresif rock deyince hala ilk akla gelenlerdendir.

YES, muhteşem 4 albümlük klasik yaptıktan sonra 3 yıl kadar grup müziğine ara verdi. Grup üyelerinin hepsi grup döneminde biriktirdikleri parçaları albüm olarak piyasaya sürdüler. 1975 ve 1976 yıllarında YES'in son 4 albümünde çalmış bütün müzisyenlerin solo albümleri, bir çoğunun ilk solo albümleri; kısmen YES müziğine kısmen de YES harici müziğe benziyordu.

Bu solo albümlerinden en zayıfı olarak görünen (bana göre en güzel solo albüm) Steve Howe'un 'Beginnings' 1975'in Ekim ayının sonunda çıktı. Albüm için Steve Howe yardımcı olan müzisyenler yine YES'de çalan müzisyenlerdi. Bir de konserlerde birlikte hareket ettikleri Gryphon grubu üyeleri vardı.

Albüm, grup ve Steve Howe hakkında genel bilgilerden sonra albümü neden sevdiğime geleyim. 'Beginnings', Alan White'ın ilk ve tek albümde yapmaya çalıştığı gibi bir çok müzik türünü içinde barındırıyor.

YES'in davulcusu Alan White, albümünde bir çok türde müzikten örnekler vererek davul stilini ortaya koymuştu ve sonrasında YES'in değişmeyen üyelerinden biri haline geldi. Steve Howe da benzer bir şekilde ilk albümünü bu şekile ortaya çıkardı. YES grubunda denemeye çalıştığı rock'n roll'u, blues'u, folk ve klasik müziği nasıl rock müziğin içine soktuysa bu ilk albümünde de kendi becerilerini tek başına ortaya çıkarmaya çalıştı.

Albümde bulunan 9 parça da Steve Howe'un YES'de yapmaya çalıştığının özeti biçiminde. Ki bazı parçalar YES'in sonraki albümlerinde kendine yer bulacak nitelikte.

YES, hem progresif rock'ın çıkış dönemi olan 70'lerde hem de günümüzde en önemli grupların başında geliyor. Sadece YES ve grup üyelerinin albümlerini dinleyerek bile progresif rock hakkında bir fikre sahip olabilirsiniz. Steve Howe'un 'Beginnings' albümü de bu fikre kesinlikle katkı sağlayacaktır.

Son olarak, albümü dinlerken müzikal atmosfere değil, Steve Howe'un gitarına odaklanın. YES'de yağmaya çalıştığının ne olduğunu göreceksiniz.

1. Doors Of Sleep (4.08)
2. Australia (4.13)
3. The Nature Of The Sea (3.57)
4. Lost Symphony (4.41)
5. Beginnings (7.31)
6. Will O' The Wisp (6.00)
7. Ram (1.53)
8. Pleasure Stole The Night (2.57)
9. Break Away From It All (4.19)

Süre : 39.39

Steve Howe / Elektrik & Akustik Gitar, Mandolin, Çelik Gitar, Banjo, Harpsichord, Org, Bass Gitar, Moog, Vokal

Konuklar

Graeme Taylor / Elektrik Gitar (3)
Patrick  Moraz / Piyano (4-6), Moog & Harpsicrod (5), Mellotron (6)
Bud Beadle / Alto & Bariton Saksafon (4)
Mick Eve / Tenor Saksafon (4)
William Reid / Keman (5)
Patrick Halling / Keman (5)
John Meek / Viyola (5)
Peter Halling / Çello (5)
Sidney Sutcliffe / Obue (5)
James Gregory / Flüt (5)
Gwyn Brooke / Fagot (5)
Malcolm Bennet / Bas Gitar (3), Flüt (8)
Colin Gibson / Bas Gitar (4)
Chris Laurence / Bas Gitar (5), Gitar (8)
Alan White / Davul (1,2,4.6)
Bill Bruford / Davul (8,9), Perküsyon (9)

Kapak Tasarımı : Roger Dean

12 Ekim 2017 Perşembe

Tibet - Tibet 1978



Tibet, 1972 yılında bir grup genç Alman tarafından hint, tibet müzikleri yapmak amacıyla kuruldu ve grup bu şekilde müziğine devam etti. Dönemin popüler müzikal anlayışından da etkilenerek müzikleri rock'a doğru kaymaya başladı. 1976 yılına gelindiğinde ise yaptıkları müzik artık tamamen bir progresif rock oldu.

Albüm çıkarmadan yıllarca yaptıkları müziğin geldiği son hali; esinlendikleri müziğin folklorik isminden olan Tibet adıyla çıktı. Albümdeki parçaların neredeyse tamamı, 1976-1977 yıllarında bestelenip, konserlerinde çalındı. Son olarak albüm yapıldı. Devamında ise Tibet dağıldı.

Satışının düşük olması, popüler olamayışları bunda en büyük etken. Grup üyeleri grubun dağılması sonrası kendi mesleklerine yöneldi.

Facebook'un ortaya çıkması, dünya üzerinde progresif rock severlerin birbirini bulması sonucu bir çok eski grup tekrar müziğe yöneldiler. Gördüğüm bir çok grup, 30-35 yıl sonra tekrar albüm çıkarttılar. Bir gün Tibet progressive rock adlı hesap beni ekledi. Sanırım grup üyelerinden birisiydi.  Bir süre boyunca da kendi zevkine göre müzikler paylaştı. Eski hesabımda öyleydi. Şimdiki yeni hesabımdan ne paylaştığını tam olarak göremiyorum. Grup üyelerinin fotoğraflarını paylaşmış bir kaç kez, o kadar.

Tibet beni ekleyince, içimden sanırım 30 küsür yıl aradan sonra yeni bir albüm yapacaklar. Yıl 2017 oldu, hatta yakında bitecek. Henüz yeni bir albüm ile ilgili bir haber yok. Belki de biz de vardık, albüm yaptık demek için açtılar facebook hesabını.

Sağlık olsun, diyelim.

Albüme gelirsem, bir çok kült grubu dinlemeye başlamadığım zamanlarda tanıştım grupla. Progresif rock'ı, sırf progresif rock diye dinlediğim zamanlardı. Ne gerçek anlamda YES'den ne de Genesis'den haberim vardı. Ağırlıklı olarak saykodelik rock'ı temel alan grupları dinliyordum. Eloy, Camel, Caravan benzeri gruplar.

İşte o dönem Tibet'in bu albümü bana çok farklı gelmişti. Kullanılan org ve synth az çok Camel'i, Eloy'u anımsatsa da o dönem Tibet'in yaptığı müzik benim için yine de çok farklıydı.

Tibet'in klasik anlamda dönemin progresif rock gruplarından farkı, gereksiz yere enstrüman doğaçlamaları yapmıyor oluşlarıydı. Albümdeki bütün parçalar bir şablon halinde oluşturulmuştu. Klasik yada caz müzik etkileri vardı ama abartılı değildi.

Şablon dedim ancak albümde yer alan 7 parçanın şablonları da birbirlerinden farklıdır.

Albümde yukarıda söylemeye çalıştığım gibi gereksiz yere enstrüman sololar yok. Ancak vokalin ve org'un (ve synth) etkisi çok fazla. Albümü ve grubu senfonik progresif rock kategorisine sokan da bu öğeler.

Albümü dinlediyseniz, söyleyecek sözüm yok. Eğer dinlemediyseniz; koltuğa oturun, ayaklarınızı uzatın ve rock müziğin yaratıcılığının zevkini çıkarın. Albümün sonunda 'No More Times' ile müzikal doyumunuzun sonuna varacaksınız.

Tibet grubu, 1972 yılında başladığı müziğe satışların ve popülerliğin az olması sebebiyle, 1980 yılında bıraktı. Elimizde olan ise 1978 yılında çıkan bu, tek albüm. Bu, tek albüm bile Tibet grubunu sevmeniz için yeterli olacaktır.

Günümüz progresif rock yaptığını sanan bir çok gruba örnek olmayacak bir grup, aynı zamanda. Çünkü günümüz rock grupları kendilerini ve geçmişi tekrarlamaktan başka hiç bir iş yapmamaktadırlar.

1. Fight Back (4.59)
2. City By The Sea (4.24)
3. White Ships And Icebergs (6.15)
4. Seaside Evening (4.13)
5. Take What's Yours (7.23)
6. Eagles (6.05)
7. No More Times (5.30)

Süre : 38.49

Kalus Werthmann / Vokal
Deff Ballin / Klavyeler, Perküsyon
Dieter Kumpakischkis / Bas Gitar, Perküsyon
Karl Heinz Hamann / Bas Gitar, Perküsyon
Fred Teske / Davul
Jürgen Grutzch / Elektrik & Akustik Gitar, Perküsyon

9 Ekim 2017 Pazartesi

Premiata Forneria Marconi - Chocolate Kings 1975



Son 3 aydır düzenli bir işim olduğu için, aslında düzensiz çünkü ev ile iş arası mesafe 2 saatten fazla sürüyor, kendime boş zaman ayırıp albümleri dinleyemiyorum eskisi gibi. Son 2 aydır'da aylık ortalama yazıların altına düştü. Yakında yeni bir eve taşınıyorum, iş'e de yakın, sanırım eski düzeni oturtur, yine aylık 10-12 albüm hakkında yazı çıkartabilirim.

İş nedeniyle biraz düzenim bozuldu, o yüzden bu yazıyı kolay (benim için) albümlerden seçeyim dedim. Ne zamandır da italyan progresif rock albümlerini dinleyip, yazmıyordum, bu albüm evi değiştirmeye çalışırken iki gündür dinleye dinleye iyi de geldi.

Premiata Forneria Marconi, italyan progresif rock'ın dev gruplarından birisi. Sadece popülarite açısından değil, ortaya koydukları albümler bakımından, dev gruplarından. 1973'de başladıkları İngilizce sözlü albümlere 3. albüm olarak 'Chocolate Kings' albümlerini ekledir. İlk 2 İngilizce sözlü albüm, söz bakımından biraz amatörce kaçmıştı, bu albümde bu sorunu tamamen çözmüşler. Bunda en önemli etken, Bernardo Lanzetti'nin sadece vokal olarak katılması sanırım.

Bernardo Lanzetti, bu albümde sesini Genesis'den Peter Gabriel ile Phil Collins'in sesleri arasına bir yere oturmuş.

PFM 'Chocolate Kings' albümünü 1975 yılında İngilizce sözlü olarak piyasaya sürdü. Önceki İngilizce sözlü albümlerinde olduğu gibi bu albümün italyanca sözlü versiyonu yok. O yüzden İngilizce sözlü italyan progresif rock'ın tadını farklı bir şekilde çıkarmak gerekiyor.

'Chocolate Kings', 2. dünya savaşında italya'ya gelip, italyanları nazilerden kurtarmaya çalışan amerikan askerlerinin çocuklara verdiği çikolatalara dayanan bir albüm. Aksi bir şekilde albümü anti-amerikancılık yada amerikan emperyalizmi eleştirisi sanmayın.

Albümün açılış parçası 'From Under'. 'L'isola di Niente' albümündeki atmosfere benzer bir şekilde senfonik ve avantgard olarak başlıyor ve tabii ki italyan folk ezgileri ve klasik senfonik sesler parçanın ilerleyen bölümlerinde kendisini hissettiriyor. Özellikle Mauro Pagani'nin keman'ının diğer parçalarda olduğu gibi, çok büyük etkisi var, italyan müziğinin seslerini duymak için.

'Harlequin', sadece bu albümün ve PFM'nin değil, italya'dan ve italyan progresif rock'ının en özgün parçalarından birisi. Söylemezsem olmaz; 2010 yılında askerliğimi yaparken yanıma aldığım mp3 çalarda bulunan albümlerden biriydi, 'Chocolate Kings' ise en çok üstüste dinlediğim parçaydı.
Mauro Pagani'nin burada kullandığı keman, bir çok rock gitaristinin kullandığı blues-saykodelik soloların halinin klasik müzik versiyonu gibi.

'Harlequin', onca yıl geçmesine rağmen, hala favori PFM parçalarının başında geliyor.

'Chocolate Kings', ilk albümlerindeki 'E Festa' parçası gibi marş özelliği taşıyan bir parça. Dönemin rock müzik anlayışına göre mükemmele yakın ancak 'E Festa' ile karşılaştırılınca biraz daha geri planda kalıyor. Sanırım bunda 'E Festa' parçasındaki yoğun folklorik öğelerin etkisi var. Bu parçada ise daha çok gitar ve piyano'nun doğaçlamaları var.

'Out On The Roundabout', Genesis'in 1975'de tamamen değilse bile, kısmen bittiği bir dönemde PFM tarafından yapılan parça. Mussida'nın gitarı ve Premoli'nin piyano'su parça başlarken dinlenmesi Genesis'i anımsatıyor. PFM'nin Genesis'den artı tarafı, italyan klasik müziğini iyi bilmeleri sanırım. 'Harlequin' ve 'Chocolate Kings' parçalarındaki tempolu parçalardan sonra böyle senfonik özellikleri ağır basan parça ile dinleyenin ayakları yerden kesilebilir.

'Out On The Roundabout', albümün ve 1975'in en güzel parçalarından. Grubun tüm üyeleri tamamen kendi hünerlerini gösteriyor. Mussida'nın gitarı, Premoli'nin piyano'su, Pagani'nin kemanı,  Djivas'ın bas'ı ve Cioccio'nun davulu; tek söz ile mükemmel.

Albümün bütününde olan senfonik ve caz atmosferi son parça olan 'Paper Charms'e folklorik öğelerin fazlaca konulmasıyla, gerçek anlamda italyan progresif rock tanımını hakediyor. Klasik müzik, halk müzikleri, caz ve dönemin rock müziği; hepsi birarada bu parçada.
PFM'nin 70'lerde yaptığı herhangi bir albüme progresif rock için dinlenilmesi gereken albümler için kolaylıkla imzamı atarım, 'Chocolate Kings' albümü de PFM'nin bu albümlerinden biri.

İngiliz tarzı klasik müzik etkilerinin ve italyan tarzı klasik ve folkik ezgilerin nasıl kusursuz ve mükemmel biraraya getireleceğinin tek ve belkide tekrarlanması mümkün olmayan bir albümü.

'Chocolate Kings', sözleri, konusu ve müziğiyle 70'lerin başyapıt albümlerinden.

1. From Under (7.25)
2. Harlequin (7.40)
3. Chocolate Kings (4.45)
4. Out On The Roundabout (7.53)
5. Paper Charms (8.29)

Süre : 36.12

Bernardo Lanzetti / Vokal
Franco Mussida / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal
Flavio Premoli / Klavyeler, Org, Vokal
Mauro Pagani / Flüt, Keman
Jan Patrick Djivas / Bas Gitar
Franz Di Cioccio / Davul, Perküsyon, Vokal 

4 Ekim 2017 Çarşamba

Samla Mammas Manna - Maltid 1973



İsveç'ten çıkan ancak bir türlü hatırlanmayan progresif rock'ın ender güzellikte müzik yapan gruplarından biri, Samla Mammas Manna. 1970'lerin başında başladıkları müzik hayatına 80'lere kadar devam ettiler, hatta yıllar sonra tekrar biraraya gelip, yeni albüm de çıkardılar. Ancak 70'lerde yaptıkları albümlerin havası, atmosferi 80'ler sonrasında yok denecek kadar azdı.

Eğer Samla Mammas Manna grubu hatırlanacaksa, 70'li yıllardaki albümleriyle hatırlanmalıdır. O halde şöyle bir soruda sorulabilir; Samla Mammas Manna, niye hatırlanmalıdır?

Cevabı; Samla Mammas Manna, dönemin popüler olmayan, müziğin tamamen deneyselliğe dayandığı türleri ustalıkla biraraya getiren ve dinlerken zevk veren bir grup. Nedir bu deneysel müzik türleri derseniz, birincisi saykodelik rock derim. Öyle güzel ve hissedilmeyecek şekilde saykodelik rock'ı yaptıkları müziğe enjekte etmişler ki, etkisini hissedemiyorsunuz bile.

İkincisi avantgard ve caz müzik. Hem piyano'da, hem gitar'da hem de davul'da etkisini fazlasıyla hissediyorsunuz. İlk dinlediğimde saykodelik caz diye tanımlamıştım, en azından aklımda öyle bir şey oluşmuştu ama daha sonra tekrar tekrar dinlediğimde caz'ın özgünlüğünü ve avantgard'ın öncülüğünü daha net bir şekilde gördüm.

'Maltid' albümü Samla Mammas Manna'nın ikinci ve diğer albümleriyle birlikte en önde olan albümü. İlk albümlerindeki Frank Zappa ve Gentle Giant benzeri sıradışı müzik anlayışlarının bu ikinci albümde daha da üst düzeye çıkararak, 70'lerin avantgard progresif rock'ın en kaliteli albümlerinden birine imza attılar.

Albümdeki favori parçam, elbetteki giriş parçası 'Dundrets Fröjder'. Giriş kısmı senfonik ve folk ezgileriyle başlasa da parçanın sonlarına doğru saykodelik-caz gitar solosunun bana verdiği zevki ancak dönemin bazı ciddi grupları verebilir. YES, King Crimson, Gentle Giant gibi gruplardan bahsediyorum tabii ki burada.

Diğer parçarlarda ilk parçadaki gibi caz-avantgard atmosferiyle devam ediyor. Yer yer Gentle Giant yaratıcılığı gösterse de, hatta yer yer Zappa müziğine benziyor olsa da, Samla Mammas Manna bunlardan daha farklı bir havaya bürünebiliyor. Grup, bu ikinci albümüyle ne kadar kaliteli rock yapılabileceğini gösteriyor ve devam albümlerini de arkasından getiriyorlar.

Benim ikinci albümden başlamamdaki neden ise, yıllar önce bir arkadaşın tavsiyesi ile tanışıp, sadece bu albümle bütün gece içmiş olmamdır.

1. Dundrets Fröjder (10.43)
2. Oförutsedd Fçrlossning (3.10)
3. Den Aterupplivade Laten (5.53)
4. Folkvisa I Morse (2.07)
5. Syster System (2.27)
6. Tarningen (3.33)
7. Svackorpoangen (3.11)
8. Minareten (8.21)
9. Vaerelseds Tilbud (2.26)

Süre : 41.51

Coste Apetrea / Elektrik Gitar, Vokal
Lasse Hollmer / Akustik & Elektrik Piyano, Vokal
Lars Krantz / Bas Gitar, Vokal
Hasse Bruniusson / Davul, Perküsyon, Vokal

30 Eylül 2017 Cumartesi

Eloy - Inside 1973



Almanya'dan çıkan ve progresif rock'a farklı bir yönden bakan Eloy, döneminin Alman gruplarından bir hayli farklıydı. İlk albümlerindeki saykodelik beat havasından sıyrılıp daha sofistike (karmaşık anlamında kullanıyorum) bir albüm olan, 'Inside' ile başladılar. Bu sofistike albümler bundan sonrada 80'lere kadar devam etti.

Bir yıl önce yazdığım Eloy'un iki albümünde Eloy Pink Floyd tartışmasına girmeyeceğim. Merak eden 'Ocean' ve 'Dawn' albümleri yazılarıma bakabilir.

Benim burada 'Inside' ilgili belirttmek istediğim bundan sonraki Eloy albümlerinden bir hayli farklı olduğu. Saykodelik sesler uzay rock sesleriyle içiçe geçmesi, aksak ritimli davullar, vokal çığlıkları ve kaotik müzikal atmosfer, Eloy'un ilk bu albümünde ortaya çıkıyor ve sonraki bir çok albümüne de kaynak oluyor.

Şöyle de söyleyebilirim; 'Inside' albümü bundan sonraki Eloy albümlerine öncü (avantgard değil) olacaktır.

'Land Of No Body', 17 dakikalık bir progresif rock şaheseri. Saykodelik ve karanlık bir atmosferle açılan parça devamında dönemin hard rockvari seslerinin saykodelik-uzay rock ile içiçe geçiyor. Sonrasında ise melodik yapısıyla dinleyeni başka dünyalara götüren uzaylık sesler ve org soloları önünüze geliyor. Son bölümlere geldiğiniz zaman karşınıza Iron Butterfly, Pink Floyd tarzı saykodelik patlamalar çıkıyor. 60'larda ve 70'lerde rock müzisyenleri ve dinleyicileri tarafından bolca kullanılan zihin açıcı LSD'lik atmosfer. Bu kısımdaki org soloları bana Moğollar grubundan Murat Ses org sololarını anımsatıyor.

'Land Of No Body', progresif rock'ın zevkini çıkarabileceğiniz mükemmel ötesi Eloy parçasıdır.

'Inside' parçası da ilk parça gibi karanlık bir atmosfere sahip ama vokal daha çok ön planda. Aynı zamanda parça yapı olarak dönemin ağır saykodelik rock gruplarının atmosferine sahip. Sanırım o dönemki saykodelik müziğe daha fazla ağırlık verdikleri için, parça albümün ismi oldu. Yoksa albümleki diğer parçalardan daha zayıf.

'Future City', Eloy'un bu albümünde değil, bir çok albümünde en özgün parça. 'Future City' parçasına benzer bir parçayı Eloy'un diğer albümlerinde bulmanız bir hayli zor. Jethro Tull benzeri folk-blues karışımı bir müzikal atmosfer ile başlıyor. Devamında da yine Jethro Tull tarzı blues solosuyla devam ediyor.

Böyle kendine özgü olan bir parça albümün ismi olmaya daha çok yakışırdı. Dönemin Eloy'u bu iki parçaya bakarak, tercihlerini karşılaştırarak daha rahat anlaşılır sanırım.

Albümün sonuna koydukları 'Up And Down' parçası Eloy'un müzikal yönünü tam olarak açıklıyor. Ağır ağır ilerleyen ritimlerle org ve yankılanan, derinlerden gelen vokaller; bundan sonraki bir çok Eloy klasiğinde yer buluyor.

Bu parçayı yıllar sonra albümü tekrar dinlemeye başladığımda başka bir grubu anımsattırmıştı bana. Şimdi yazarken aklıma geldi. Benzettiğim grup yine başka bir alman progresif rock grubu, Ramses. Ramses grubu tam da Eloy'un 'Up And Down' parçası gibi ağır ağır ilerliyor.

Eloy öncülük yaparken kastım buydu.

Progresif rock'ın yaşayan gerçek efsanelerinden Eloy'un bu ilk albümü(aslında ikinci albüm), Eloy müziğini dinlemek için ideal albümlerin başında geliyor. 'Ocean', 'Dawn' gibi klasiklerin yanında asla sırıtmayacak bir albüm.

Yaşayan efsanelerinden dedim çünkü bir kaç ay önce Eloy yeni bir albüm daha çıkardı.70'li yaşlarında olmalarına rağmen rock müziğe yenilik getirmekten, öncülük etmekten geri durmamışlar yeni albümde de. Kendisini sürekli tekrarlayan gruplardan olmadığını bir kez daha göstermişler.

1. Land Of No Body (17.14)
2. Inside (6.35)
3. Future City (5.35)
4. Up And Down (8.23)

Süre : 37.58

Frank Bornemann / Gitar, Vokal, Perküsyon
Manfred Wieczorke / Org, Gitar, Perküsyon, Vokal
Wolfgang Stöcker / Bas Gitar
Frit Randow / Davul, Perküsyon, Akustik Gitar, Flüt

Kapak Tasarımı : Roberto Patelli



27 Eylül 2017 Çarşamba

Tangerine Dream - Exit 1981


Bu ay ki Tangerine Dream yazısına geldim yine. Son iki aydır Tangerine Dream albümlerini son anda anımsayarak yazmıştım. Bu ay unutmadım çünkü bu ay işyerinde ve kendime özel bazı sorunlar yüzünden fazla albüm yazamadım, dolayısıyla aklımdan hiç çıkmadı.

Bundan önce yazdığım bütün Tangerine Dream albümleri 81 ve öncesiydi. En son geç tarihli olarak Tangram albümünü yazmıştım. Sanırım ilk albümü harici Tangerine Dream albümlerinin 70'lerinin tamamını bitirdim.

1980 yılında çıkan Tangram albümü Tangerine Dream için bir dönemin sonu gibiydi. 1981 yılına ise iki albümle girdiler. İlk albüm, aynı zamanda bir suç-aksiyon dizisi olan Thief filminin de müzikleriydi. Her iki albümde de Tangerine Dream müziğindeki değişimi kolaylıkla anlayabilirsiniz.

70'lerin başı ve ortalarında ki o avantgard hava ve 75 sonrası senfonik hava tamamen gitmiş. Yerine Kraftwerk benzeri ritmik sesler ve Vangelis-kitaro benzeri kolay dinlenebilen sesler gelmiş.

'Exit' albümü ile Tangerine Dream yeni bir döneme girdi ve bu dönem 90'lara kadar değil, günümüze kadar devam edecektir. Günümüzde bile hala Tangerine Dream parçalarında bu albümdeki atmosferi yakalayabilirsiniz.

Albüm 'Kiew Mission' ile başlıyor. Progresif rock'ın diğer temel gruplarını da dinlediyseniz eğer, bu parçanın yapısının YES'in müziğine benzerliğini rahatlıkla görebilirsiniz. Yükselip alçalan tonlar; kimi yerde sadece yükselerek giderken kimi yerde de alçalarak devam ediyor ve Tangerine Dream bunu yaparken new age müziğininde yardımıyla parçayı senfonik bir hale sokuyor.

'Kiew Mission', rusya'da çıkabilecek bir nükleer savaş sonrasının durumunun draması aslında. Parçanın ve albümün çıkış yılına baktığımız zaman Tangerine Dream'in dünyada olup bitenlerden çok da uzak olmadığı belli oluyor. Albümün çıkışından 10 yıl geçmeden sovyetler birliği dönemi Ukrayna'sında çernobil kazası (nükleer) meydana geliyor. Bu kazanın sonucu hala etkisini gösteriyor da.

Devam parçaları yine ilk parçadaki nükleer felakete ve sonrasına odaklanarak devam ediyor. Ancak parçaların müzikal atmosferlerinde bir hayli farklılık var. İlk parçada ki gibi senfonik sesler yerine, yukarıda da belirttiğim gibi, kraftwerk tarzı ritmik sesler ve vangelis-kitaro tarzı new age sesleri yer alıyor.

Tangerine Dream, bu geçiş müziğini her ne kadar 'Tangram' albümünde hissettirmiş olsada, müziklerindeki keskinleşme 'Thief' ve 'Exit' albümlerinde daha belirgin hale geldi. 'Thief', aynı zamanda dizi müzikleri, biraz daha dingin ve saykodelik yapıdayken; 'Exit' albümü ritmik havasıyla Tangerine Dream'in 80'li ve sonraki 10 yıllarda çizeceği müzikal yorumun temeli oldu.

'Exit', Tangerine Dream müziğini anlamak için ideal bir albüm değil. Her zaman hem Tangerine Dream, hem elektronik progresif rock'ın kişiliğini anlamak için Tangerine Dream'in 70'lerini öneriyorken, bu albüm ile sadece Tangerine Dream'in müziğinin nasıl evrim geçirdiğinin kanıtını bulabilirsiniz diyebiliyorum.

Bu albümü temel alarak Tangerine Dream'e çok eleştiriler yöneltilse de, albüm hala grubun en güzel, ilk dönem albümlerinden birisi.

1. Kiew Mission (9.18)
2. Pilots Or Purple Twilight (4.19)
3. Choronzon (4.07)
4. Exit (5.33)
5. Network 23 (4.55)
6. Remote Viewing (8.20)

Süre : 36.32

Edgar Froese / Klavye, Synth (ses düzenleyicisi), Yapımcı
Chris Franke / Klavye,  Synth, Yapımcı
Johannes Schmoelling / Klavye

21 Eylül 2017 Perşembe

Nick Drake - Fives Leaves Left 1969



Nick Drake ile ilk ne zaman tanıştım, daha doğrusu müziğiyle ne zaman ve nerede tanıştım, tam olarak anımsamıyorum. Muhtemelen progresif rock arşiv bloglarından biri sayesinde oldu. İlk dinlediğimden andan itibaren özel bir müzik ile karşılaştığımı da anlamıştım. İlk üstüste dinlediğim parçası da bu albümden olmuştu. 'Cello Song' parçası hem parça adıyla hem de müzikal atmosferiyle aklımdan çıkmadı.

Nick Drake, 20'li yaşlarındayken müzik yapmaya kalkar ve yapar da. Ancak kendi kişiliğinin utangaç ve çekingen olması nedeniyle, yaşadığı dönemde konsere çıkmayı reddeder. Bu utangaçlığı, çekingenliği ve üzerine konserleri reddetmesi sonrası bunalıma girer. Anti-depresan ilaçlar kullanır. Çok genç yaşta öldüğünde kimisine göre intihar etmiştir, kimisine göre de anti-depresan ilaçları fazla kullanmıştır. Ölüm nedeni ne olursa olsun, sonuç olarak müzik dünyası çok orijinal bir insanı kaybetmiştir.

İlk albüm 'Fives Leaves Left', Nick Drake'in vokal ve akustik gitarı önderliğinde 1968 yılında hazırlanır. Ancak bazı nedenler yüzünden satışı 1969 yılına sarkar. Bundan sonra çıkaracağı albümlerde bu albüme benzer şekilde satışa çıkar. Şöyle ki, Nick Drake albümü hazırlar ve plak şirketine görürür, bırakır. Plak şirketinde bıraktığı yerde günlerce, hatta haftalarca bekler albüm. Albüm yapımcıları albümün durumunu sorduğu zaman plak şirketinin önemsemediği ortaya çıkar.

Albüm ve Nick Drake müziği genel olarak, folk rock olarak geçiyor. Ancak bu folk rock tanımı yada kavramı bu müziği tanımlamak için yeterli değil. İlk dinlediğim zamanda aynı şeyi düşünmüştüm, şimdi tekrar dinlerken de aynı şeyi düşünüyorum. Nick Drake'in bu ilk albümü de, sonraki albümleri gibi progresif folk rock'a çok yakın duruyor. Kendimi müzik kategorisi yapan biri olarak görmüyorum ama Nick Drake albümleri için böyle bir yargıda bulunabilirim.

Nick Drake ABD'de gelişen ve popülerleşen folk rock müziklerinden etkilenerek müziğe başladı. İdollerinden ilki Bob Dylan'dı.

Bu albümde de ilk parçalarda ABD'li folk ritimlerini, Bob Dylan tarzı, görülebiliyor. Ancak Nick Drake müziğini yaparken sadece folk müzikten etkilenmiyor. 3 albümünde olduğu gibi bu ilk albümünde de caz esintilerini kullanıyor.

Çok az da olsa, hatta hissedilmeyecek kadar, avantgard bir atmosfer mevcut.

Nick Drake, bu ilk albümünden sonra iki albüm daha yaptı. Son albümü sonrasında kendisini iyice evine kapattı ve 1974 yılında ailesinin evinde ölü bulundu. Yaşamış olsaydı, sanırım günümüzün en kült isimlerinden biri olacaktı.

Buna rağmen çıkardığı 3 albümle bir çok kişiyi etkisi altına almıştır. Beni aldıkları gibi.

Nick Drake, progresif rock için bir çok kişiye örnek teşkil etmeyebilir ama progresif rock severlerin mutlaka dinlemesi gereken bir isim.

1. Time Has Told Me (4.27)
2. River Man (4.21)
3. Three Hours (6.16)
4. Way To Blue (3.11)
5. Days Is Done (2.29)
6. Cello Song (4.49)
7. The Thoughts Of Mary Jane (3.22)
8. Man In A Shed (3.55)
9. Fruit Tree (4.50)
10. Saturday Sun (4.03)

Süre : 41.45

Nick Drake / Vokal, Akustik Gitar, Piyano (10)

Paul Harris / Piyano (1,8 parçalar)
Richard Thompson / Electrik Gitar (1. parça)
Danny Thompson / Bas Gitar (1,3,6,8,10 parçalar)
Rocky Dzidzornu / Konga (3,6 parçalar)
Clare Lowther / Çello (6. parça)
Tristen Fry / Davullar ve Vibrafon (10. parça)

Harry Robinson / Aranjör (2)
Robert Kirby / Aranjör (4,5,7,9)
Joe Boyd / Yapımcı

18 Eylül 2017 Pazartesi

Fiori Seguin - Deux Cents Nuits à l'Heure 1978



Cumartesi akşamı işyerinde öyle boş boş otururken nasıl olduysa aklıma Harmonium grubunun vokalisti, Serge Fiori geldi. 5-6  yıl önce solo albümlerinden bir kaç tanesini dinlemiştim. Hatta bir kaç parçasını o zaman ki işyeri arkadaşıma dinletmiştim de, beğenmemişti.

Meğerse Serge Fiori'nin solo albümleri öncesinde tek albümlük bir projesi varmış. Yine kendisi gibi Quabec'li (Quabec Kanada'nın ilk yerleşim yeri ve halen günümüzde avrupa-i özelliğini korumaktadır) folk müzisyenlerinden (folk müzik yapan grubu var) Richard Seguin ile birlikte 1978 yılında bir albüm çıkarmış. Birkaç gün önce solo albümleri aklıma gelmişken ilk baştan onları dinleyeyim dedim ama içimden bir ses de şu proje albümene de bir bak dedi. Fazla düşünmeden o albümden parçaları teker teker indirdim ve karşıma Serge'nin solo albümleri ile Harmonium müziği arası bir albüm çıktı.

'Deux cents nuits à l'heure' adlı albüm 1978 yılında Serge ve Richard Seguin'in solo çalışmalarından derlenilmiş bir albüm. Hatta albümdeki iki parça Serge tarafından Harmonium grubu için daha önceden bestelenmiş.

Ancak Harmonium son albümüyle çıtayı o kadar yükseğe çıkarmıştır ki, Serge devam etmek istemez ve elindeki iki parçayı bu albüme koyar. Bunda haklılık payı da yüksektir. Son albümü olan, 1976'da ki 'L'Heptade' albümü benim için ve Harmonium'u dinleyenler için 1970'lerin en güzel albümlerinden biridir.

Bu blog'da en iyi albümler diye bir bölüm hazırlarken aklıma ilk gelen albümlerden oldu. Aslında o hazırladığım bölüm az, oraya daha çok albüm koymam gerekiyor. En azından en iyi 100 gibi bir liste bir çok okuyucusunun işini görecektir.

Albüme gelirsek; az önce de dediğim gibi, Harmonium ile Serge Fiori'nin solo albümleri arasında  bir albüm. Harmonium'da ki o folk, senfonik ve caz havası bu albümde de devam ediyor ama biraz daha folk ve caz ağırlıklı. İki gün önce ilk dinlemeye başladığımda hemen ilk albümleri geldi. İki akustik gitar, bas gitar, piyano ve davul ile, elektrik gitarsız, nasıl rock müzik yaratılırın en  orijinal örneğini vermişlerdi.

Bu albümde de Harmonium grubunun o ilk albümlerine geri dönmüşler gibi. Tabii, ilk albüm sonrası albümlerine ekledikleri klasik ve dönemin senfonik progresif müzik esintileri de var.

'Deux cents nuits à l'heure', açılış parçası. Parçanın ilk kısmı, 5 dakika sürüyor ve sonrasında gelen sesler bana YES'i anımsatıyor. Steve Howe'un YES'in ilk dönemlerinde rock'n roll soloları çalmaya çalışması gibi bu parçada da aynı sesler var. Üzerine Rick Wakemann tarzı kısa klavye soloları da eklenince, albümün 5. dakikadan sonrası gerçek bir 70'ler progresif rock şölenine dönüşüyor.

'Ca fait du bien' parçası da, ilk parça gibi Serge ve Richard'ın ortak çalışması. Bu parçada ise dönemin senfonik sesleri yerine folkik sesler daha çok hakim. Harmonium'un ilk albümlerindeki müzikal atmosferine çok yakın. Enstrümanlar üzerinde sololar yok. Şablon haline getirilmeye çalışılmış bir parça gibi duruyor.

Her ne kadar müzisyenler bunun üzerine çalışsalarda günümüzde bu parçaların benzerlerini bulmak bir hayli zor. Parçanın sonunda ki saksafon çalışması ise bambaşka bir güzellik.

'Illusion', Richard Seguin'in kendi bestesi. Elektronik aletlerin az kullanıldığı bu albümde saykodelik bir giriş ve bluesvari ritimler insanı heyecanlandırıyor. O kadar ki dinlerken sanki bir anda patlayacakmış gibi hissediyorum. Ayrıca ritimlerin kesik kesik oluşu da bunda etken, bana italyan progresif rock'ın önemli isimlerinden Osanna müziğininin ilk dönemlerini anımsattırıyor.

LP olarak basılan bu ilk albümün ilk yüzünde ki son parça 'Illusion'du. Bu albüm ilk çıktığı zaman, 1978 yılında bu albümü (doğum 1982) dinlemiş olsaydım, muhakkak ki büyük bir haz yaşardım.

LP'nin diğer yüzü 'Viens danser' ile açılıyor. Folkik ritimler ve sesler ile hafif caz birlikteliği ile bestelenen parça, ilk çıktığında albümde en çok dinlenilen parça oluyor. Diğer bir deyişle albümün tanıtım parçası. İlk dinlenildiğinde folk ve cazımsı sesler ilk dinleyenleri mutlaka etkiliyor.

'Chanson pour Marthe', cazımsı ve pop müzik sesleriyle başlıyor ve öyle devam ediyor. Benim için albümün en zayıf parçası.

'La moitié du monde', ardılı olan parça gibi yavaş yavaş akıyor. Sonrasında ise piyano temelli olarak Harmonium'un son albümünün izlerini taşıyor. Bence bu parça 'L'Heptade' albümüne koyulmuş olsaydı, kesinlikle sırıtmazdı. Mükemmel bir albümün senfonik sesleriyle mükemmel bir parçası.

'La Guitare Des Pays D'en Haut', albümün son parçası ve son iki gündür dinlediğimden beri favori parçam oldu. Folk, blues ve caz sesleriyle başlayan parça, sonrasında blues (ağıt) kısmına geçiyor(O bildiğiniz anlamda blues müziği ile ilgili değil, bahsettiğim).

Vokaller ve klavyeler öyle kusursuz bir uyum içinde ki, dinlerken eşlik edesim geliyor. Mükemmel bir albüme mükemmel bir son olan parça.

Albümde konuk olarak katılan müzisyenler, Harmonium grubu üyeleri. Dolayısıyla albümün müzikal atmosferi de Harmonium albümlerine benzer bir atmosfere sahip.

Yazıyı bitirirken;

'Deux cents nuits à l'heure' albümü tüm zamanların en iyi rock albümleri sıralamasında 33. sırada yer alıyor. (bu tarz sıralamalar bana göre saçma olsa da, böyle bir albüm sıralamalara girdiyse, belirtirim)

İster bu albümü bir progresif rock şaheseri olarak dinleyin, ister gelmiş geçmiş en iyi rock klasiklerin biri olarak dinleyin.

Sonuç sizin müzik zevkinizin yararına olacaktır.

1. Deux cents nuits à l'heure (8.22)
2. Ca fait du bien (8.31)
3. Illusion (7.30)
4. Viens danser (6.04)
5. Chanson pour Marthe (4.26)
6. La moitié du monde (6.34)
7. La Guitare Des Pays D'en Haut (6.14)

Süre : 47.41

Serge Fiori / 6-12 Akustik ve Diğer Gitarlar, Piyano, Vokal
Richard Seguin / 6-12 Akustik ve Diğer Gitarlar, Vokal

Konuklar
Neil Chotem / Elektrik Piyano
Michel Dion / Elektrik Bas Gitar
Denis Farmer / Davul, Tamborin
Monique Fauteux / Vokal (4.parça)
Libert Subirana / Flüt, Saksafon (6. parça)
Jeff Fisher / Klavye (4. parça)
Robert Stanley / Elektrik Gitar (5. parça)
Pierre Cormier / Konga (2. parça)

15 Eylül 2017 Cuma

Holger Czukay - Canaxis 1968



Holger'in ölümünden 10 gün geçti. 3 gün önce yazdığım Holger ile ilgili yazıdan sonra kendi solo albümlerine de bakayım derken kendimi ilk albümle avantgard ve elektronik müziğin tam ortasında buldum. Aslında albümü yıllar önce dinlediğimi anımsıyorum ama o dönem sanırım pek üzerinde durmamışım. Birkaç gün önce tekrar dinlemeye başlayınca krautrock'ın elektronik müziğin temel olması gereken albümlerinden biri olduğunu anladım.

Holger Czukay, bu ilk albümü kendi evinde 1968 yılında hazırladı. Satışa çıkması ise CAN grubunun ilk albümü ile aynı yıl, 1969'da oldu. 1000 adete basılan LP, şuan altın değerinde.

Bir CAN hayranı olarak, CAN dinleyenlere bu ilk albümü önermem çünkü Holger Czukay bu ilk albümünde daha çok krautrock'ın ruhuna uygun deneysel ve elektronik ağırlıklı bir müzik ortaya çıkarmış. Tabi CAN ile bazı benzer yerleri de yok değil. Örneğin etnik seslerin ve enstrümanların kullanılması CAN ile bazı benzerlikler oluşturuyor.

Albüm 3 parçadan oluşuyor, ilk parça 'Boat-woman-Song'. Senfonik, elektronik sesler ile uzak asya ve avustralya etnik sesleri parçada içiçe geçiyor. Parça başladıktan kısa bir süre sonra, bizim ağıt, afrika kökenli amerikalıların ise blues dediği, cenaze'de söylenen şarkıya benzer sesler duyursunuz.

Devamı ise saykodelik, elektronik ve avantgard'ın muhteşem birleşimi ve krautrock'ın ilk örneklerinden.

Albüme ismini veren 'Canaxis' parçası ise 70'lerden sonra şah'a kalkacak olan alman elektronik müziğin öncü parçalarından birisi niteliğinde. Tangerine Dream'in 75 öncesi ile Popol Vuh'un müziklerinde ne hissediyorsam 'Canaxis' parçasını dinlerken de aynı şeyleri hissediyorum. Yoğun bir şekilde parçanın her yanına dağılmış elektronik atmosferin üzerinde etnik sesler dinleyeni, en azından beni, çok farklı yerlere götürüyor.

Son parça 'Mellow Out'. İlk iki parçadaki gibi elektronik atmosferin hakim olduğu bir parça ama bu sefer etnik sesler yerine caz unsurları var. Bu, caz unsurları daha sonra CAN grubunda da yer alacak.

Holger Czukay, 5 Eylül 2017 yılında öldü. Bu ilk albümü ise 1968 yılında kaydedilip, satışa 1969 yılında çıktı. Yaklaşık 40 yıllık bir müzik hayatı.

'Canaxis', progresif rock için bir başlangıç albümü değil ama krautrock için başlangıç albümlerinden biri olabilir. Elektronik progresif rock türünün krautrock temelli olması sebebiyle bu albümün elektronik progresif rock'ın örneklerinden biri olduğunu varsayabilirim.

Sonuç ve son olarak, Holger Czukay ve ilk albümü progresif rock'ın en önemli yorumlarından olan krautrock'ın temellerinden birisidir.

1. Boat-Woman-Song (17.26)
2. Canaxis (19.37)
3. Mellow Out (2.08)

Süre : 39.14

Holger Czukay / Bas Gitar, Kasetler
Rolf Dammers / Yapımcı

11 Eylül 2017 Pazartesi

Holger Czukay - 05 Eylül 2017


2-3 ay olmuştur sanırım arkadaşla facebook üzerinde CAN grubu hakkında konuşalı. Karşılıklı Can'dan bir kaç parça paylaşmıştık. Bundan yaklaşık 7-8 ay önce ölmüş olan Can grubunun davulcusu, Jaki Liebezeit için 3 gün boyunca sadece CAN dinleyerek içtiğimi söylemiştim. Arkadaş da aynısını yaptığını söylemişti.

5 Eylül sabahı akşamdan kalma olarak uyanıp, facebook'a baktım. İlk gördüğüm ve dikkatimi çeken şey Holger Czukay'ın ölüm haberiydi. Çok iyi anımsadığım için son CAN grubu hakkında ki konuşmayı, içim burkuldu. Aslında Holger Czukay, ben gece içerken ölmüştü. Gece öyle sarhoş olup, o anki psikolojime göre müzik dinlerken hiç aklımda değildi. İşte öyle sabah karşıma çıkınca ölüm haberi, farklı hissettim.

Holger Czukay kimdir, nedir, rock müzik için önemli midir; önemlidir. Günümüzün kaydadeğer önemli müzik türlerinden olan post-rock'ın (ilk aklıma gelen popüler müzik türü) temellerini atan gruplardan CAN'ın bas gitaristidir. Sadece CAN'ın yaptığı müziği post-rock'a indirgemekte yanlış olur. Aynı şekilde günümüzün bir çok avantgard müzik türlerinin de temellerindendir. Ayrı olarak CAN ve Holger'in modern film müziklerine de etkileri olmuştur.

Holger Czukay, 1940 yıllarda, ikinci dünya savaşı dönemi ruslardan kaçmaya çalışan bir ailenin çocuğudur. Çocukluğundan ilk hatırladığı şeylerden birisi de trenlerde iken rus askerlerinden kaçmasıdır.

1960'ların başında Alman klasik müziğinin son ismi ve günümüz avantgard, elektronik müziğinin öncüsü sayılan Karlheinz Stockhausen'in öğrencisi olmuştur. Stockhausen, o dönem öğrenci olarak 3 kişi seçmiştir. Biri Holger Czukay, diğeri yine CAN grubundan Irmin Schmitt. Üçüncü kişi ise hemen hemen herkesin tanıdığı, 1960'ların ortalarında ABD'ye göçen pop-sanatın yaratıcısı Andy Warhol'dur.

Holger Czukay, Can grubu ile müzik yapmaya başlamadan önce, kendi evinde ilk albümünü 1968 yılında kaydeder. Albümün satışa çıkması ise CAN'ın ilk albümü ile aynı yıldır, 1969. CAN ile birlikte çalışmaya devam ederken, kendi albümleri üzerine de çalışmaya devam eder. Taa ki 1974-5 yılına gelene dek. 1975 yılı ve sonrasında yine CAN ile çalışmaya devam eder ancak biraz daha geri plandadır. 1977'de bir başka Alman progresif rock grubu Cluster & Brain Eno çalışmalarında bas gitar çalar. 1979'da ki son CAN albümü sonrasında, kendi albümlerine ve müziğine odaklanır. 80'lerin sonunda David Sylvian ile iki albüm yapar. 90'larda ise Peter Gabriel'in bir albümünde bulunur.

Not olarak; David Sylvian, 80'lerin sonunda Holger Czukay ile birlikte çalışırken aynı dönem King Crimson'dan Robert Fripp ile de çalıştı. (CAN ve Holger'in progresif rock müziğindeki yerini belirtmek için King Crimson ile birlikte anmak en güzeli olur diye David Sylvian örneğini verdi)

Sonrasında, 90'lar ve 2000'lerde ise toplama ve yeniden düzenleme albümleri çıkardı. Hayat arkadaşı, Ursula; temmuz ayında 55 yaşında öldü, kendisi ise 6 gün önce 79 yaşında iken öldü.

Can ile ilgili yazılar yazarken sürekli bahsettiğim postrock'ın temelleri; işte aşağıdaki bu şarkı ne dediğimi tamamıyla açıklıyor.

Can – Mother Sky



8 Eylül 2017 Cuma

Alan Parsons Project - Tales Of Mystery & Imagination 1976



 6-7 ay önce arkadaşa ne yazsam acaba diye tartışırken, öneri olarak Hans Zimmer'i sunmuştu. Ben de çok popüler, popüler tanındık grupları yada kişileri yazmak istemiyorum demiştim. Daha sonra o arkadaşla başka bir sebepden dolayı sohbeti kestik.

Birkaç gün önce yine böyle düşünürken ne yazmam konusunda, aklıma Alan Parsons Project albümleri geldi.  Uzun zamandır da dinlemiyordum. İlk iki albümünü indirdim. Akşam eve gelince de twitter'da olan bitenlere bakarken, biralarla birlikte her iki albümü de üstüste dinledim.

İlk albümü olan, bu yazımında konusu, 'Tales of Mistery & Imagination'da bir parça dikkatimi çok çekti. 'II – Arrival' parçasını ilk dinlediğimde günümüzden bir parçaya benzettim. Ama fazlasıyla benziyordu. Üstüste bir kaç kez dinlediğimde hatırladım hangi parçayla benzer olduğunu.

3 yıl önce yere göğe sığdırılamayan 'Interstellar(yıldızlararası)' filminin müziklerinden birisi ile tıpatıp aynıydı. Kopyası diyemeyeceğim çünkü Alan Parsons Project albümüyle arasında neredeyse 30 yıl var. O yüzden yazıya başlarken aklıma daha önce çokça sohbet ettiğim o arkadaşın önerdiği Hans Zimmer'in parçası geldi. Muhtemelen Hans Zimmer, Alan Parsons'ın 'Arrival' parçasından etkilenerek o parçayı ortaya çıkardı.

Progresif rock denen müziği bilmeden önce dinlediğim ve büyük bir hayranı olduğum Pink Floyd sayesinde tanıdım Alan Parsons'ı. Pink Floyd'un 'Dark Side Of The Moon' albümünde ses teknisyeni olarak yer almıştı. Aslında o dönem bildiğim sadece övgüyle bahsedildiği, çok kaliteli bir ses teknisyeni olduğuydu. Sonrasında, Pink Floyd sayesinde progresif rock gruplarını dinlemeye başladıktan sonra Alan Parsons'tan gerçek anlamda haberim oldu.

Alan Parsons, 'Dark Side Of The Moon' öncesinde de Beatles'ın bir albümünde çalışmış, rock müziği için önemli bir grup olduğu için belirteyim dedim. Beatles ve Pink Floyd haricinde bu albüm öncesinde bazı gruplarla da çalışmaları olmuş. Tabi bunları 2005-2006 yıllarında iken progresif rock'a ilgi duymaya başladığım zaman öğrenmeye başlamıştım.

'Tales of Mistery & Imagination' albümü Alan Parsons Project grubunun ilk albümü. 1976 yılında, 'Dark Side Of The Moon'dan 3 yıl sonra çıktı.

Albümün konusu, Edgar Allan Poe'nin şiir ve hikayelerinden oluşuyor. Konsept bir albüm diyebilirim çünkü konu tamamen Edgar Allan Poe'nin yazdıklarıyla ilgili. Edebiyat dünyasında ciddi bir iz bırakmış Edgar Allan Poe hakkında yapılabilecek en güzel müzikler sanırım bu albümde.

1976 yılını düşündüğümüzde ve dönemin progresif müzik yapan grupların yaratıcılığını da eklediğimizde; bu ilk albümde onların etkisi fazlasıyla mevcut. Özellikle Alan Parsons'ın daha önce birlikte çalıştığı Beatles ve Pink Floyd müzikal atmosferini bu albümde görememek, o dönemin müziğini bilmiyorum demek ile eşdeğer.

Alan Parsons Project, 80'li ve 90'lı yıllarda new-age grubu olarak bilinecek belki ama 1976 yılındaki bu albümü new-age türüne koyamıyoruz. Aslında new-age türü de 70'lerin progresif döneminin ürünü, o da ayrı bir konu. Albüm, Pink Floyd ve Beatles atmosferinde varolduysa da içinde klasik müziğin ve dönemin elektronik müziğin çok etkisi var.

Ayrı olarak Alan Parsons ve Eric Wooolfson albümü hazırlarken bir çok müzisyende eşlik ediyor. Sadece müzisyenler olarak kalabalık değil albüm, aynı zamanda şiirleri ve hikayeleri anlatanlarda önemli. H.G. Wells'in 'Dünyalar Savaşı' kitabını radyo'da okuyarak büyük bir panik yaratan Orson Welles'te albümün içinde.

Hem müzisyenler, hem de Edgar Allan Poe'nin yazdıklarını okuyanları mükemmel bir şekilde koordine eden Alan Parsons ve Eric Woolfson ikilisi, rock müzikte devrim niteliğinde bir albüm yaptılar. 70'ler ve 80'lerdeki albümlerini dinleyince keşke bu çizgiden uzaklaşmasalardı diyorum.

Son olarak grup isminin Alan Parsons Project olması, Eric Woolfson'un tercihi. O'nun dediği, Alan Parsons benden daha bilinir bir isim, bu müzik projesinin ismi o'ndan olsun ki, insanlarca tanınabilelim. Halbuki, albüme en çok emek veren kişidir kendisi. Yanlış yaptığının farkında mıdır, bilemiyorum ama gerçekten rock müziğin içine girdiğinizde Eric Woolfson gibi yaratıcı müzisyenlerle karşılaşabilirsiniz.

1. A Dream Within A Dream (3.41)
2. The Raven (3.58)
3. The Tell-Tale Heart (4.42)
4. The Cask Of Amontillado (4.28)
5. (The System Of) Doctor Tarr and Professor Fether (4.12)
- The Fall Of The House Of Usher :
6. I - Prelude (5.52)
7. II - Arrival (2.41)
8. III – Intermezzo (1.03)
9. IV – Pavane (4.34)
10. V – Fall (0.52)
11. To One In Paradise (4.29)

Süre : 42.41

Alan Parsons / Synths (ses düzenleyicisi), Kilise Orgu, Yapımcı,
Eric Woolfson / Klavyeler (1-3,5), Geri Vokal, Harpiscord (4), Org'lar, Synths

Konuklar
Orson Welles / Anlatıcı
Billy Lyall / Klavye (1,3), Kayıtedici (1), Piyano (4,5), Glockenspiel (11)

Anlatıcılar /  Leonard Whiting (11)
Vokaller / Arthur Brown (3), Jack Harris (3,5), John Miles (4,5), Terry Sylvester, Leonard Whiting (2), Stuart Tosh,
Gitar / John Miles (5), Ian Bairnson (1,11),
Akustik Gitarlar / Kevin Peek (9), Laurance Juber (9), Ian Bairnson (1,11),
Mandolin / Hugo D'Alton (9)
Klavye / Chris North
Arp / David Snell (9)
Org / Francis Monkman (7)
Addrew Powell / Kora orkestra yönetimi (2-3,6,8,10), Klavye, Org
Bas Gitarlar / Les Hurdle (6), Darryl Runswick (çelik bas) (9),
Davullar / Stuart Tosh (1,2,4,5,7,9,11) ve Perküsyon (7), Burleigh Drummond (2)
John Leach / Simbalom & Kantele (9)