30 Aralık 2017 Cumartesi

Agusa - Agusa 2017




Bu yılın son 24 saatine az kaldı. Bu ayki yazılara yeni çıkan albümleri koydum. Bu son yazımda yine son çıkan albümlerden bir tanesi oldu. Hatta bu yazdığım albümler ile son ay dinlediğim, benim için öne çıkan albümlerin bir listesini de yaptım. 25 yada 30 albüm oldu. İlk 5'e kadar olan sıralamalarda pek zorluk yaşamadım ama ilk 5 bir hayli zorladı.

Tabii ki ilk sırada ki, hazır durumda, Wobbler'in son albümü. Sadece bu yılın yada 2000'ler sonrasının değil, tüm zamanların en iyi albümlerinden birisini ortaya çıkarmışlar. O yüzden 1. sıra, albümü ilk dinlediğimden beri kesindi. Agusa'nın yeni çıkan albümü de 2. sıradaki yerini aldı.

Sorun ilk 2'den sonra gelecek olan 3 albümde. O albümlerde hala kararsızım. Albümler hazır ancak sıralama karışık olabilir. Çünkü 3 albümü de ayırtedemiyorum.

İlk 2 sıradaki albümler kendilerini kolaylıkla ayırtedebiliyorlar. Wobbler zaten yeni dönem prog dinleyenlerine ders niteliğinde bir albüm çıkardı.

Agusa, yeni çıkan albümleri tararken bulup dinlemeye başladığım bir grup. Grupla tanışmam bu son albümüyle oldu. Agusa'nın benim günümüz gruplarını dinlemeyi bırakıp tamamen 70'lere döndüğüm zamanlar da albümleri çıkmaya başlamış. Gerçeği o dönem takip etmiyordum yeni albümleri ama önceden bildiğim grupların yeni albümlerinden haberdar oluyordum.

Agusa, bundan önce 3 albüm çıkarmış. Her 3 albümde, dinlediğim kadarıyla, 70'lerin müzikal atmosferinde ve anlayışında saykodelik, krautrock gibi türlerin retro halinde çalınışıydı. Ben bu albümle tanıdığım için ilk 3 albüm bana biraz farklı geldi. Bu albüm gibi folk ağırlıklı değildi.

Her neyse, o albümleri de teker teker bulup bütün albüm olarak dinlerim.

Agusa'nın 4. albümlerini kendi adıyla adlandırmaları bana Nemrud grubunu anımsattı. Onlar da 3. albümleri için grubun kendi adını kullanmışlardı.

Albümde 5 parça var. 3 parça 10 dakikanın üzerinde; bir 8 dakikalık bir de 5 dakikalık parça var. Parça uzunluğu kimine göre progresif rock'da ölçüt gibi kullanılsa da, pek fazla önem arzetmiyor. Kısa parçalarla da progresif albümleri oldukça fazla var. Ancak bu albümdeki 10'ar dakikalık 3 parça'da o uzun parçaları kıstas alanları doyuracak türden. Diğer kısa parçalar da beni fazlasıyla memnun etti.

Albüm parçalarına gelelim.

'Landet Langesen', tamamen kuzey avrupa (ortaasya folk müziklerini de andırıyor) folk müziğine dayanan, dinlerken bana ıslık çaldıran, kimi yerde deneyselliğin kimi yerde saykodelik yapının ön plana çıktığı, albümü dinlemeye ve sevmeye başlamak için en ideal parça.

Albümdeki favori parçam, 'Sorgenfri'. İlk dinlediğimde kendime 70'ler progresif rock'ı hala zihinlerde, unutmayan gruplar yine var demiştim. 60 ve 70'lerin saykodelik atmosferi ve şablon yapısıyla gerçek anlamda progresif rock parçası.

'Den Förtrollade Skogen'; saykodelik atmosfer ve folk müzik ile ilk çağlara yolculuk yaptırıyor. İsveççem yok şarkı adının anlamını bilmiyorum ama sanki flüt bana bir hikaye anlatıyor. Parçanın ortalarında başlayan oryantal ezgiler ile bir an Esin Engin'in 70'ler dönemine gidip geliniyor.

'Sagor Fran Saaris' parçası bana çok tanıdık geldi. Parça yine kuzeyden ama 70'li yıllardan gelen Ruphus'un müziklerini anımsattı. Ruphus, saykodelik, caz gibi müzik türlerine dayanarak müzik yaparken, parçalarında flüt de kullanmaya başlamışlardı. Ortaya ise senfonik yapılı eserler ortaya çıkmıştı. Agusa'da klavyeleri biraz daha fazla kullansa, Ruphus'un müziğine yaklaşacak.

'Bortom Hemom', önceki albümlerdeki parçalara en çok benzeyeni. Yine saykodelik ve krautrock, retro tarzı bir parça ve albümdeki ilk 4 parçaya göre folkik ezgiler daha az. Sanki bu parçadada folk ezgileri krautrock'da ki gibi yeni bir müzik ortaya çıkarmak için kullanılmış. Mükemmel bir albüme mükemmel bir deneysel parça ile bitiş.

Wobbler'in o mükemmel, ders niteliğindeki albümü olmasaydı, Agusa'nın 'Agusa' albümü yılın en iyi albümü olacaktı. Eğer ki böyle devam ederlerse bir kaç yıl sonra yılın en iyi albümünü  çıkartabileceklerdir.

Buna eminim.

Folk, saykodelik, deneysellik ve anlatım açısından, 70'lerin bir çok grubunu unutturabilecek bir albüm. Kesinlikle yılın en iyi albümlerinden.

1. Landet Langesen (10.29)
2. Sorgenfri (5.00)
3. Den Förtrollade Skogen (8.33)
4. Sagor Fran Saaris (9.20)
5. Bortom Hemom (10.19)

Süre : 43.41

Mikael Ödesjö / Elektrik Gitar
Jeppe Juul / Org, Synth
Jenny Puertas / Flüt
Tobias Pettersson / Bas Gitar
Tim Wallander / Davul, Perküsyon

26 Aralık 2017 Salı

L'Albero Del Veleno - Tale Of A Dark Fate 2017



Son bir aydır yeni albümleri dinlemekten eski klasik albümleri dinlemeyi neredeyse unutmuştum. O yüzden L'albero Del Veleno ilaç gibi geldi. Yakın zamanda çıkardıkları bu ikinci albüm dinlerken 70'lerin müziğini aramaz oldum.

Bu ay için bu albümden sonra sanırım iki albüm hakkında daha yazı yazıp, bu yılın en iyi albümleri diye bir liste hazırladıktan sonra bu ayı bitirecektim.

Düşüncem bu yöndeydi ve bu şekilde bu ay ve yılı bitecek.

O kadar çok yeni çıkan albüme baktım ki, büyük çoğunluğu neredeyse birbirinin kopyası niteliğindeydi. Kısacası güzel ve yaratıcı albüm bulmakta bir hayli zorlandım. 2000'lerde müziğe başlayan ve devam eden bildiğim bazı grupların yeni çıkan albümleri de bulup dinlemeye çalıştım ancak onlar da yine kendi kendilerini taklit etmekle yetinmişlerdi.

Sonuç olarak hazırlayacağım listede çoğunlukla yeni grupların albümleri olacak. Bu albümlerden birisi de 'Tale of a Dark Fate'.

L'albero Del Veleno', 2010 yılında kurulan grup, 70'lerin efsane gruplarından Goblin gibi film müzikleri yapmaya heveslenerek albüm çalışmalarına başlamışlar. Goblin'den farklı olarak grup, her parça için kısa film yapmayı amaçlamış. Film şirketleri ile görüştüklerinde ise güzel fikir olduğu belirtilmiş ancak satış kaygısıyla bir süre oyaladıktan sonra cevap vermeyi tamamen kesmişler. Grup da film işinden bir süreliğine vazgeçip sadece müzik albümleri yapmaya odaklanmışlar.

L'albero Del Veleno, 70'lerin progresif rock anlayışı ile günümüzün bazı rock türlerinden esinlenerek sözsüz, tamamen enstrüman olan bir albüm ortaya çıkarmışlar. Albüm konusu eski yunan mitolojisinde olan Zehir Ağacı'nı konu ederek oluşturulmuş. Aynı zamanda bu 'Zehir Ağacı' gruba adını da vermiş.

Albümün hikayesi ise zehir ağacına ulaşan kahramanın ağacın meyvelerini yemesiyle başlar. Sonra kahraman uyku tanrısı (hypnos) tarafından uykuya yatırılır. Uykusunda ise zehirin etkisiyle canavarlar arasında yolculuğa çıkar. İkinci bölümde uyku tanrısının ikiz kardeşi ölüm tanrısı (thanatos) ile karşılaşır ve her insanda olan 3'lü kader anlayışı ile başbaşa kalır. Burada en çok güvendiği kişi olan annesinin tekrar canlandırıldığını görür. Son bölümde 'Moros' ile insanın kaderinin anlatılır.

Grup, mitolojik bir hikayeyi fantastik bir şekilde anlatmaya çalışırken müziğinde melankolik  ve saykodelik sesler çıkarır. Albüm biraz da karanlık olması sebebiyle yukarıda bahsettiğim Goblin tarzı synth kullanımı yaparken, günümüz post rock'ından ve saykodelik müzikten de beslenir. En önemlisi ise flüt ve keman'ı da albümde kullanarak halk müzik ve klasik müzik ezgilerini de hissettirir.

Albümü ilk dinlediğimde hissetmeye başladığım 'italyanlardan takip edilecek güzel bir grup' fikrine hala sahibim. Bir çok yeni çıkan albüme baktıktan sonra yaratıcılık olarak beni fazlasıyla doyuran bir albüm oldu.

Birkaç gün içinde bitireceğim en iyi albümler listesinde belki ilk 5 albüm arasına giremeceyek ama kesinlikle en iyi 10 albüm arasında olacaktır. İtalyan progresif rock'ın 2017 yılında hala yaratıcılığının yaşadığını gösteren mükemmel bir albüm.

1. Prelude – The Poison Tree (1.20)
ACT 1 (Hypnos)
2. Morpheus (6.15)
3. Phobetor (3.18)
4. Interlude I – Momus (1.23)
5. Phantasos (5.51)
6. Interval (0.15)
ACT II (Thanatos)
7. Clotho (7.10)
8. Lachesis (4.09)
9. Interlude II – Ananke (3.48)
10. Atropos (5.38)
11. Postlude – Moros (4.56)

Süre : 44.03

Nadin Petricelli / Klavyeler, Synth (ses düzenleyicisi)
Lorenzo Picchi / Elektrik Gitar
Michele Andreuccetti / Bas Gitar
Marco Brenzini / Flüt
Jacopo Ciani / Keman & Viyola
Claudio Miniati / Davul

21 Aralık 2017 Perşembe

Hallas - Excerpts From A Future Past 2017



Bu yılın son ayını yeni albümler dinlemeye ayırmıştım. Son 3 haftadır da yeni çıkan albümleri dinlemeye devam ettim. Sonuç olarak sayısını anımsayamadığım kadar albüm dinledim yahut sadece müziğine şöyle bir bakıp vazgeçtim. Onca dinlememe rağmen elime geçen çok da iyi albümler olmadı.

Olanları da sırf yazacağım diye dinlemiyorum; gerçekten kendilerini dinlettiriyorlar. O albümlerden birisi de Hallas (ilk hecedeki a'nın üzerinde yanyana iki nokta var) grubunun bir kaç ay önce çıkardığı ikinci albümleri olan 'Excerpts From A Future Past'.

İlk dinlediğimde bana bıraktığı his, ağır metal stili ve Deep Purple tarzı 70'lerin hard rock'ıydı. Dinlemeye devam ettikçe iki gitarlı melodilerin, canım gerçekten sıkıldığı zaman dinlediğim Wishbone Ash grubunu anımsatmaya başladı. Daha sonrasında ise Hallas'ın 70'lerin kült denebilecek Uriah Heep, Camel, YES gibi grupların müziklerinden esinlendiğini gördüm. Hallas, bu ikinci albümünü hazırlarken yaptıkları hard rock müziğine 70'lerin progresif rock atmosferini ve melodilerini sıkıştırmıştı.

Neredeyse albüm elime geçeli ve dinlemeye başlayalı 3 hafta olacak ve her dinleyişimde 70'lerin progresif rock'ını daha çok duyuyorum. Sanırım dinlemeye devam ettikçe bu 70'lere benzetmek daha da çoğalacak.

'Excerpts From A Future Past', konsept bir albüm. Fantastik bir şehirde bir şövalye hakkındaki hikaye 7 parçada anlatılıyor. Metal albümlerinin sıkça başvurduğu ortaçağ atmosferi Hallas tarafından da kullanılıyor.

Aslında 70'lerin başlarında da, yani metal müziğin parlamasından önce de ortaçağ temalı albümler yapan gruplar vardı. Yukarıda bahsettiğim, canım sıkıldığında imdadıma koşan Wishbone Ash (Argus albümü ve kapağına bakınız) grubunun da ortaçağ temalı albümleri vardı.

Hallas'ın da Wishbone Ash'den etkilendiği düşünüldüğünde albümün metal müziğe değil, 70'lerin başlarında popüler olan hard rock ve progresif rock'a daha çok dayandığı anlaşılır.

Albüm başından sonuna melodisi ve gitar riffleri bolca kullanılarak gidiyor. Dinleyen kişinin çok da zorlanacağını sanmıyorum progresif rock dinliyorum derken. Yumuşak, kulakları yormayan, dikkatsizce bile rahatlıkla dinlenebilecek bir albüm. Ancak konsept bir albüm olmasına rağmen parçaların atmosferleri arasında kopukluklar var.

Kimi yerde folkik ezgiler ön plana çıkarken kimi yerde gitar riffleri ön plana çıkıyor. Parçaların aralarına yerleştirilen synth ve org biraz olsun işi kurtarıyor gibi gözükse de yine de iğreti duruyor. Bunlara rağmen onca dinlediğim yeni albümler arasından sıyrılmayı başarıyor ve 2017'nin en iyiler albümlerine ekleniyor. 

Albümde sevdiğim yada üstüste sıkılmadan dinlediğim parçalar. 'The Astral Seer', 'The Golden City Of Semyra', 'Star Rider' ve 'Illusion Sky'

'The Astral Seer', hızı ve temposuyla 75 öncesi Wishbone Ash, Deep Purple müziği karışımı bir atmosferde. Dinlerken hem dinlettiriyor hem de birayı içittiriyor.

'The Golden City Of Semyra' parçası da yine Wishbone Ash benzeri folk benzeri melodi ve seslerle açılıyor. Devamında kısa bir süre Iron Maiden benzeri trash metal ile devam ediyorsa da parçanın sonlanması yine 70'lerin progresif rock atmosferiyle oluyor.

'Star Rider', ilk dinlediğimde aha dedim günümüz Wishbone Ash'ini  buldum demiştim. Sonrasında araya sıkıştırılan org ve synth ile daha farklı bir grup olduğunu anladım.

Hallas bu parçayla benim için kendi kişisel müziğini bulmuşlardır. Müziğe devam ederler mi, yada tarz değişikliğine giderler mi bilmiyorum ama grubu bu parçayla anımsayacağım kesin. (Bu arada parçada kullanılan synth ve org bana İtalyan gruplarından Goblin'i anımsattı)

'Illusion Sky', albümdeki bir çok parçada ki gibi Wishbone Ash benzeri bir atmosferde başlıyor ve öyle devam ediyor. Ancak bu parçanın diğerlerinden farkı gitar sololarının Andy Powell tarzı değil de, YES'in ilk gitaristi ve kurucusu Peter Banks benzeri olması; synth ve org kullanımının da yine YES grubunun ilk döneminde çalan Tony Kaye benzeri olması, dinlerken beni YES'in ilk dönemine götürüyor.

İsveç'li Hallas'ın ikinci albümde progresif rock ve İngiliz rock müziğinin önemli isimlerinden öykünmüş ve bunu üst düzey bir müzisyenlikle ortaya koyması albümü, benim için, 2017'nin yaratıcı albümlerinden biri olmasını kolaylıkla sağlıyor.

Umarım bir sonraki albümlerinde gitar sololarını biraz daha uzun ve blues temeline dayanarak yaparlar. Eminim Wishbone Ash'i aratmayacaklardır.


1. The Astral Seer (6.45)
2. Repentrance (5.15)
3. Nebulan's Tower (2.19)
4. The Golden City Of Semyra (6.24)
5. Star Rider (6.02)
6. Shadow Of The Templar (7.53)
7. Illusion Sky (7.52)

Süre : 42.52

Tommy Alexandersson / Bas Gitar, Vokal
Alexander Moraitis / Elektrik Gitar
Kasper Eriksson / Davul
Marcus Pettersson / Elektrik Gitar
Nicklas Malmqvist / Synth(ses düzenleyicisi), Org

18 Aralık 2017 Pazartesi

Godspeed You! Black Emperor - Luciferian Towers 2017



Post rock, progresif rock türlerinin arasında en az dinlediklerimden. Hatta post rock'ı, prog metal gibi progresif rock saymayan kişilerden biriyim. Tabi bu post rock'ı sevmeyip nefret ediyorum anlamında değil. Sevmeme ve dinlememe sebeplerimden birisini geçen yıl bir albüm yazısında belirtmiştim, ancak hangisi olduğunu anımsamıyorum. Tekrar belirtmekte yarar var sanırım.

Post rock, türkçe anlamıyla rock sonrası, rock'ın ilerisi anlamında. Aynı postmodernizim (modernizm sonrası) yada postkolonyalizm (kolonyalizm, sömürgecilik sonrası) gibi. Verdiğim her iki örnekte de sonuna gelinmiş iki olgu var; modernizm ve sömürgecilik. Günümüzde her ikisi de hala tartışılmaya devam ediliyor. Her ne kadar modernizmin ve kolonyalizmin bittiğini savunanlar olsa bile.
Post rock deyince de aklıma hep bu ilki olguda ki anlamsızlık takılıyor. O halde post rock, hangi rock türünün sonrası? Hard rock'ın mı saykodelik rock'ın mı yada herhangi bir rock türünün sonrası mı yoksa bütün rock türlerinin sonrası mı? Bütün dendiği zaman 70'lerin klasik rock'ını da katmamız gerekecek ki, şimdiye kadar post rock grupları yada müzisyenleri arasında Al Stewart müziğinin sonrasının yapıldığını görmedim. Eğer progresif rock'ı işin içine katıyorlarsa, italyanların yada fransızların yaptığı (mesela zeuhl) müzikleri hesaba katıyorlar mı? Her halükarda hiç birisinin sonrası olamıyorlar.
Aklımda oluşan bu nedenlerden dolayı post rock türünü, isim olarak özellikle, çok abartılı buluyorum. O yüzden de mümkün olduğunca dinlememeyi tercih ediyorum. Bazı gruplar hariç!
Bu bazı grupların en başında Godspeed You' Black Emperor var. Müziğe ilk başladıkları yıllarda çıkardıkları albümlerde yoğun bir krautrock etkisi vardı. Özellikle 70'lerin Faust ve Tangerine Dream'in kullandıkları avantgard saykodelik atmosfer hakimdi. Sonrasında Efrim Menuck diğer grubuyla olan çalışmalarına ağırlık verdi. 2010 sonrası GYBY'yi tekrar canlandırma işine koyuldular. Birkaç albüm yaptılar ancak 2000'lerin başında yaptıklarından bir hayli uzaktı.

Taa ki 'Luciferian Towers' albüme kadar. 'Luciferian Towers' ile GYBE 2017 yılının en iyi ve unutulmayacak albümlerinden birine imza attılar.

'Luciferian Towers' ile 2000 yılının başında çıkardıkları 'Lift Your Skinny Fists Like Antennas to Heaven' albümlerindeki gibi keskin, anarşik politik yanlarını tekrar ortaya koyuyorlar bu albümde. Bu kez karamsar değil, biraz daha umut yüklüler. Sanırım 2017 yılında, 10 yıldır süren kapitalist krizin hala bir çıkış yolu bulamamaları GYBE'ye bir umut oluyor ve ortaya kimi yerinde neşeli kimi yerinde hüzünlü bir albüm çıkıyor.

GYBE, böyle bir albümü ortaya çıkartırken günümüz post rock gruplarının yaptıklarına bakmadan, yine bildiği yoldan, 70'lerin krautrock'ına bakıyor. Krautrock'ın kendi içindeki deneyselliği, avantgard'lığı kendi orkestrasıyla daha da ileriye taşıyor. Ortaya çıkan ise mükemmele yakın bir başyapıt.

Geçen yıl blog için 2000-2010 arası en iyi albümler diye bir liste hazırlarken, GYBE'nin albümünü de koymuştum.

Sanırım 2010-2020 arası en iyi albümler diye bir liste hazırlamaya kalksam 'Luciferian Towers'ı da almam gerekecek.

'Luciferian Towers' albümünü dinlerken sanki başka bir dünyanın eşitsizlik sorunlarına bakıyormuş gibi hissediyorsunuz. Kulağınıza gelen sesler fantastik bir dünyanın politik müziği gibi geliyor. GYBE, bu atmosferi müziğinde kesinlikle yaratıyor.

GYBE; köklerine, krautrock temellerine dönmüş gibi hissettirdiği ve orkestrasıyla bunu ispata giriştiği, deneyselliği ön planda ve serbest bırakması ile; ve son parça olan 'Anthem For No State' marşı ile, 'Luciferian Towers', 2017 yılının en iyi albümlerinden birisidir.

1. Undoing A Luciferian Tower (7:47)
2. Bosses Hang (14:45)
3. Fam / Famine (6:44)
4. Anthem For No State (14:38)

Süre: 43:54

- David Bryant / Elektrik Gitar, Klavyeler
- Efrim Menuck / Elektrik Gitar, Org, Synth (ses düzenleyicisi)
- Michael Moya / Elektrik Gitar
- Sophie Trudeau / Keman, Org
- Thierry Amar / Kontrabas, Bas Gitar
- Mauro Pezzente / Bas Gitar
- Timothy Herzog / Davul
- Aidan Girt / Davul
Konuklar
- Bonnie Kane / Saksafon, Flüt & Elektronikler (1)
- Craig Pederson / Trampet (1)
- Karl Lemieux / 16mm film projeksiyon

14 Aralık 2017 Perşembe

Monkey Diet - Inner Gobi 2017



Yılın en iyi albümlerini arayıp, liste yapmaya kalkışınca İtalyanları pas mı geçilir. İsterseniz pas geçin ama bir şekilde onlar kendilerini gösterir ve pas geçtiğinize de pişman eder.

Ben de pişman olmamak için yeni çıkan albüm listelerini karıştırırken özellikle İtalya'dan çıkanlara göz gezdirdim. Malesef yeni çıkan albümlerden önüme düşenlerin bir kısmı alternatif rock özellikleri barındırırken bir kısmı da ana akım progresif rock müziğinden esinlenmişti. Genelde iyi albümleri bulmaya çalışırken nasıl zorlandıysam, İtalya'dan çıkanlara bakarken de o kadar zorlandım. Neyse ki, o kadar çok gereksiz albümlere baktıktan sonra emeğime değer bir kaç albüm buldum.

İşte onlardan ilki Monkey Diet' grubu.

Monkey Diet, 2014 yılında bir caz grubunda gitaristlik yapan Daniele Piccini öncülüğünde kurulmuş. Yapmak istedikleri albüm doğaçlamalar üzerinden olacağı için, ilk albümlerin ortaya çıkması da 2 yılı bulmuş. Ama 2 yıla da fazlasıyla değmiş.

Monkey Diet Üçlü'sünün ilk albümleri 2. parça olan 'Inner Gobi' adlı parçasından seçilmiş. Diğer parçalar gibi 'Inner Gobi' parçası da elektrik gitar'da Frank Zappa çalış stiline odaklanılmış.

Parçanın açılış kısmı ise Rush'ın 'Fly by Night' albümündeki gibi hard rock-progresif rock karışımında ve bolca melodik ezgilere barındırıyor. 3 dakika kadar böyle devam ettikten sonra ortaya Frank Zappa'nın unutulmaz gitar çalışmalarına benzer bir gitar çalışması çıkıyor.

Albümü dinlemeye başladığımda açıkçası böyle bir gitar çalışması beklemiyordum. Son yıllarda dinlediğim en güzel gitar odaklı parçalardan ve albümlerden biri oldu.

Sadece 'Inner Gobi' parçası değil, albümdeki her parça da buna benzer doğaçlamalı gitar çalışmaları var. Ancak albüm, sadece gitar odaklı doğaçlamalara dayalı bir albüm değil. Aynı zamanda bolca melodik yapılar var.

Örneğin, 'Endless Day Of Robby The Ant' parçası 70'lerin italyan progresif rock devlerinden Area benzeri caz ve folk esintileri taşıyor. Yine devamında gelen parça 'Moth' ise gotik seslerle açılıyor ve ağır saykodelik atmosferle devam ediyor. Ve hemen yine devamında saykodelik-uzay sesleri ortaya çıkıyor. Sonu ise avantgard bir atmosferde (King Crimson'ın Red albümünü anımsayın) ve yine Frank Zappa tarzına benzer gitar çalışmasına odaklı bir şekilde oluyor.

'Sorry Son', Rush'ın 80'lerde bolca denediği klavye-synth temelli parçalara benzer bir şekilde açılıyor ve o şekilde devam ediyor. Monkey Diet 80'lerde müzik yapıyor olsaydı şuan temel gruplardan biri olmuştu.

'Moonshine', bir önceki parça gibi yine synth sesleriyle başlangıç yapıyor. Bolca metalik gitar riffleriyle devam ederken Frank Zappa benzeri gitar çalışmasıyla kulakların pasını temizliyor.

Albümün kapanışı 11 dakikalık 'Viking' parçası. Diğer parçalarda kullanılan saykodelik, caz, avantgard gibi sesler yerine bolca stoner (pek sevmesem de) sesler kullanılıyor. Albümdeki en eklektik parça olması sebebiyle müziği takip etmekte bir hayli zorlaşıyor.

Ama yine de böyle bir albüm için mükemmel bir kapanış parçası.

Monkey Diet, ilk albümünde kullandığı yada yansıtmaya çalıştığı; avantgard, rio-avant, saykodelik-uzay ve hard-stoner sesleri ve yorumlarını öyle güzel kullanıyor ki, günümüzde her birini birarada kullanıp albüm ortaya çıkarabilecek çok fazla isim yoktur.

'Inner Gobi' ile ilgimi tamamen üzerine çeken grup, umarım 2000 sonrasında çıkan ve çok sevmeme rağmen müzikten uzaklaşan gruplar gibi olmaz, devam albümleri de gelir.

Monkey Diet, şimdiden 2017 yılı için liste hazırlarken sevdiğim ve takibine başladığım gruplardan birisi oldu.

1. Ego Loss (4.22)
2. Inner Gobi (6.28)
3. Slidin' Bike (4.33)
4. Endless Day Of Robby The Ant (6.28)
5. Moth (9.14)
6. Sorry Son...(I've Lost Your Car) (5.42)
7. Moonshine (4.38)
8. Seppuku (2.37)
9. Viking (10.57)

Süre : 54.52

Gabriele Martelli / Elektrik & Akustik Gitar, Synth (ses düzenleyicisi)
Daniele Piccini / Bas Gitar, Synth (ses düzenleyicisi)
Roberto Bernardi / Davullar

Kapak Tasarımı / Lorenzo Sammartino

12 Aralık 2017 Salı

Melange - Viento Bravo 2017



Yılın son ayını son çıkan albümlere ayırmaya çalışırken; güzel müzik ve albümler olsun diye, önüme çıkan bütün en iyi listelerine baktım, bakmaya da devam ediyorum. Şimdiye kadar 100'ün üzerinde albüme bakmama rağmen çoğunluğu ana akım neoprog ve progmetal'e dayandığı için, müzikal atmosferine baktıktan sonra direkt pas geçiyorum.

2 haftadır o kadar çok albüm bulup dinlememe rağmen elime çok da iyi albümler geçmedi, geçenleri ise neredeyse gece gündüz dinliyorum.

10'u geçmiş durumdalar. Bu 10'un üzerinde gruplardan birisi de İspanya'dan çıkma yeni bir grup, Melange. İlk albümlerini 2016 yılında kendi adlarıyla çıkarmışlar, üzerinden çok geçmeden de geçen ay 2. albümleri 'Viento Bravo' albümlerini. Bu benim grupla ilk tanıştığım albüm olur.

Bir hafta 10 gün önce ilk açıp dinlemeye başladığımda kulağıma saykodelik sesler gelmeye başladı. 10. dakikaya geldiğinde ise karşıma, 'Oxi' parçası, oryantal arap ezgileriyle ispanyol halk müziği karışımı sesler çıktı.

2 dakika sonunda bitip yeni parça başladığında ise öyle bir 70'lerin saykodelik/uzay rock'ına dönüş yaptı ki, içimden 'AHA' dedim, mis gibi yeni bir grup buldum hem dinleyecek hem de yeni dönem gruplarından biri diye takip edilecek.

En nihayetinde şuan bilgisayarı açıp müzik dinlemeye başladığımda Melange'nin bu albümünü de listeye atıyorum, bu yılın favori albümlerinden biri olmuş durumda.

Melange, ilk albümlerini bu yılın albümlerine bakmaktan henüz dinleme fırsatım olmadı, o yüzden yapılan müzik hakkında genel ifadeler kullanamam. Ama bu ikinci albümü tekrar tekrar dinledikçe önüme 70'lerin progresif rock seslerinin, melodilerinin ve atmosferinin mükemmel bir karışımı çıkıyor. Kimi yerde Camel'i, kimi yerde Eloy'u, kimi yerde de Pink Floyd'u anımsatıyor. En çok da 70'lerin İspanya'sının Triana'sını anımsatıyor.

Triana grubunu da geçen yıl hep İngiltere, İtalya, Almanya merkezli progresif rock gruplarını yazıyorum, biraz da diğer pek bilinmeyen ülkelerde yapılan müzikleri araştırayım derken bulmuştum. İlk albümlerini dinledikten sonra da efsane gruplar listeme atmıştım. Triana'nın izinden giden Melange'nin yaptığı bu albümü de defalarca dinledikten sonra kendilerini takip etmem için yeterli oldu.

Melange, 'Viento Bravo' albümü ile Triana'nın izinden giderken, 70'lerin kült olmuş müziklerinden esinlenlemeler yapmakta; saykodelik-uzay rock, caz-folk, senfonik folk rock gibi 70'lerde rock müziğin kendisi sayıldığı dönemi 2017'ye taşıyorlar. Ve bunu yaparlarken de hiç de öyle kopyacı falan durmuyorlar. Kendilerine özgü çalma stilleri, uzun kompozisyonlara kaçmadan kısa ama öz ve şablonlara başvurmadan parça yaratma becerileriyle son yılların progresif rock hayranlarına öncülük ediyorlar.

'Viento Bravo' albümünü dinlerken 70'lerin ve günümüz progresif rock müziğinin mükemmel bir karışımını bulacaksınız. Camel, Pink Floyd, Eloy gibi saykodelik rock'dan esinlenen grupları sevenlerin kaçırmaması gerekecek.

Şuan yazarken aklıma Wobbler ve Diagonal grupları geldi. Her iki grupla da ilk tanışmam sonucu günümüz progresif rock müziğine bakışım değişmişti. 'Vietro Bravo' ile Melange, 70'lerin müzikal anlayışıyla günümüzde de müzik yapılabildiğini kanıtlayan gruplar arasında mükemmel bir albümle katıldı.

2017'nin en iyi albümlerinden biri, 'Vietro Bravo'. 

1. Rio Revuelto (5.08)
2. Cotard (4.52)
3. Oxi (2.02)
4. Ruinas (4.19)
5. Siempre Avanti (2.59)
6. Cheroqui (3.29)
7. Haftraum 25 (4.35)
8. Armas Preparadas (4.28)
9. Splendor Solis (7.26)

Süre : 39.28

Miguel Roson / Elektrik Gitar, Vokal
Daniel Fernandez / Bas Gitar, Vokal
Sergio Ceballos / Elektrik Gitar, Buzuki, Geri Vokal
Adrian Ceballos / Davul, Perküsyon, Geri Vokal
Mario Zamora / Synth (ses düzenleyicisi), Org, Piyano, Geri Vokal

Konuklar
Zeke Olmos / Triangle (Üçgen Metal Çalgı)
Raul Lorenzo / Vokal (4)
Carlos Diaz / Palms (Flüt Benzeri Eski Bir Üflemeli Çalgı)

8 Aralık 2017 Cuma

Wobbler - From Silence To Some where 2017



Bir hafta kadar önce aklıma bu yılın en iyi albümlerini yazmak gelmişti. Zaten aklımda olan Eloy'un son albümünü de bu yüzden yazmıştım. Devam olarak da dinlemeye başladığım günden beri zevkten dört köşe olduğum Wobbler'in son albümünü yazayım dedim.

Wobbler, White Willow klavyecisi Lars Fredrik Froislie tarafından 2000'lerin başında kuruldu. Yanlış anımsamıyorsam ilk demolarını 2002'de, ilk albümlerini de 2005'de çıkardılar. Benim ise onları tanımam 2009 yılında ki 'Afterglow' albümü ile oldu.

O günden beri son dönemin favori gruplarımın başında geliyor. İsterseniz blog'un sayfalarından 2000-2010 en iyi albümler listesine bakabilirsiniz.

'Afterglow' albümü de son dönemin değil, tüm zamanların en sevdiğim albümlerinden biri haline geldi. 2 yıl sonra çıkardıkları 'Rites At Down' bile 'Afterglow' albümünün verdiği müzikal atmosferi  geçemedi.

Ancak 3. albümün üzerinden, benim için Afterglow'un gölgesinde kalıyor, 5 yıl sonra çıkardıkları bu albüm ise ortaya konan müzikal atmosfer, enstrüman hakimiyetleri ve parçaların komposizyonları bakımından kendi kariyerlerinin üzerine çıkıyorlar. Önceki albümlerinden hissedilen 70'ler atmosferi bu albümde neredeyse albümün tamamına yayılıyor.

Dönemin ve progresif rock müziğin temellerini atan YES, Genesis gibi devlerin müzikal atmosferi o kadar hissediliyor ki, ilk dinlediğimde gözlerim yaşarmıştı. Gerçeği şimdi tekrar tekrar dinlerken de durum çok farklı değil, ama albümü ve müziğin güzelliğini anlatmak için en güzel ifade.

Albümün 4 parçası var. Açılış parçası olarak albüme adını veren 'From Silence To Somewhere' parçasını seçmişler. Parça, bir önceki albümde en sevdiğim parça olan 'In Orbit' gibi 70'leri anımsatan melodik senfonik bir yapı ile başlıyor. Sonrasında gelen sesler ise YES'in ve progresif rock'ın en güzel günlerinin yansıması gibi geliyor. Sanki bas gitarı Chris Squire, klavyeleri Rick Wakeman çalıyor. Bu arada bahsettiğim bölüm, parçanın ilk 2 buçuj dakikasını alıyor. Devamında,  'Afterglow' ve 'Rites At Down' albümünde de bolca yer verdikleri norveç halk ezgileriyle bezenmiş senfonik sesler ile başlayan nakarat, Genesis'in 'Nursery Crime' albümünün atmosferiyle tamamen etrafı sarılıyor. Folk ve senfonik sesler ile kendisini tekrarlayan iki nakaratlık bölüm ile parçanın ilk 10 dakikasına geliniyor.

Parçanın ikinci bölümü, ilk bölüme göre çok daha karmaşık. Folkik ve avantgard senfonik 'Afterglow' albümünü anımsattığı kadar, 70'lerin Almanya'sından çıkmış iki progresif rock devi  Grobschnitt ve Triumvirat'ı da anımsatıyor. Flüt ise çabası durumunda fazlalık olarak duruyor. 5 dakika süren bu bölüm sonrası yine başa dönüp, YES-Genesis karışımı bir müzikal atmosfer ve Wobbler'in folk ve senfonik müziği birleştirdiği atmosferle devam ediyor. Parçanın son bölümü, gitar çalışması ile bana Fikret Kızılok'un parçalarını anımsatıyor.

'From Silence To Somewhere', son yılların değil, belki de son 30 yılın en güzel parçalarından biri.

Mükemmel bir parça sonrası mükemmel ötesi başka bir parça.. O kadar karmaşık ve senfonik sesler sonrası 'Rendered In Shades Of Green' hiçbir yerin sessizliğine götürüyor.

'Fermented Hours', 'Sound Chaser'?. Parçanın ilk girişi YES'in parçasına o kadar çok benziyor ki, ilk dinlediğimde karşıma caz-rock tarzı bir parça çıkacak diye bekledim. Karşıma ise 'In Orbit', Imperial Winter White' karışımı çıktı.

'Afterglow' albümünün ve 2000'ler sonrasının en sevdiğim parçası olan 'Imperial Winter White' ile 3. albümlerinin, benim için en mükemmeli, 'In Orbit' parçasının atmosferleri öyle güzel harmanlaştırılmış ki, Wobbler'in kendi müziği diye söyleyebileceğim bir müzikal atmosfer çıkmış ortaya.

Folk, senfonik, 70'lerin müzikal atmosferi ve seslerinin kusursuz bir şekilde kullanıldığı parçada 'From Silence To Somewhere' parçasının kalitesini düşürmüyor. Tam tersine daha da yükseltiyor.

İlk parçada yayılan YES-Genesis atmosferi, 3. parçada neredeyse YES atmosferine bırakacaktı, 'Foxlight' parçasında ise atmosfer Genesis ile başlıyor ve 3 dakikadan fazla bir süre devam ediyor. 4. dakikadan sonra ise, benim favorim olan Wobbler'in avantgard, folkik (nordik) ve senfonik atmosferi başlıyor.

4. dakika sonrasında kalan 13 dakikada Wobbler'in gerçek müzikal kimliğini rahatlıkla görebilirsiniz. Tavsiyem, bu son  parçayı dinlerken yanınızda alkol bulunsun. Ki son 3 dakikalık müzikal şaheserin, 70'lerin progresif rock devlerinin bile yapamadığı, tadını çıkartabilin. Mükemmel bir albüme, mükemmel bir son parça ile mükemmel bir son.

Wobbler, bundan önce yaptığı 3 albümle günümüz modern progresif rock müziğinin kalitesini çok yukarılara taşımıştı, bu albüm ile daha da yukarıya çıkarıyor. Bu albüm sonrası, kendi adıma kalitelerinin düşeceğini sanmıyorum, o yüzden önümüzdeki yıllarda çok daha iyi albümler ortaya koyacaklarına da eminim.

2017'nin en iyi albümü, 'From Silence To Somewhere'.

1. From Silence To Somewhere (20.59)
2. Rendered In Shades Of Green (2.05)
3. Fermented Hours (10.10)
4. Foxlight (13.19)

Süre : 46.35

Lars Fredrik Froislie / Klavyeler, Mellotron, Piyano, Synth (ses düzenleyicisi), Geri Vokal
Kristian Karl Hultgren / Bas Gitar, Bas Klarnet, Bas Pedalı
Martin Nordrum Kneppen / Davul, Perküsyon, Flüt
Andreas Wettergreen Stromman Prestmo / Vokal, Gitar, Glockenspiel, Perküsyon
Geir Marius Bergom Halleland / Elektrik Gitar, Geri Vokal



4 Aralık 2017 Pazartesi

Eloy - The Vision, The Sword And The Pyre - Part I 2017



Bir önceki yazımda Nektar'ın ilk albümünü yazarken konsept albüm yapan gruplardan örnek vermiştim. Bir tanesi de Eloy'du. Yazıyı bitirip Eloy'un son albümünü bulup dinlemeye başlamıştım. Bir ay önce ilk dinlediğimde pek ilgimi çekmeyen albüm, beni kendisine neredeyse bağımlı yaptı.

70'li yılların Eloy müziğine alışkın olduğum için 90'lar sonrasının Eloy müziğini pek beğenememiştim. Son yazdığım yazı sonrası tekrar dinlemeye başladığımda ise alkolün verdiği etkiyle arkadaki sesleri duymaya başladım. Sanırım bir hafta olacak son yazıyı yazalı ve ben şuana kadar Eloy'un bu son albümünü en az 20 kez dinledim.

Grubun kurucusu, lideri konumundaki 72 yaşındaki Frank Bornemann'dan tek sözcük ile mükemmel bir albüm ortaya çıkmış.

Progresif rock fazlasıyla kaotik bir müzik türü. Daha önceki yazdığım bazı albümlerde de değindim, progresif rock'ı bir gruba yada müzikal atmosfere göre yorumlayıp, tanımlamaya çalışamazsınız. Yaptığınız takdirde ortaya boşluklar mutlaka çıkacaktır. Eloy'da benim için progresif rock'ın öncü grupları arasında yer almaz, hatta yaptıkları rock, progresif 'ilerici' diye bile anılmaz. Bu yer almayan gruplar arasında Pink Floyd, Camel, Deep Purple, Queen gibi bir çok bilinen grupta yer alır. Bu tür gruplar progresif rock değil, kendi müziklerini yaparlar. Aslında progresif rock'da bir çok grup ve müzisyen kendi müziğini yapmaktadır. Dinleyen ve eleştirisini yapanlar tarafından progresif yada değil diye yorumlarda bulunulur. O yüzden bu tür tanımlamaları çok da önemsemeyin. İstediğiniz, hoşunuza giden bu tür tanımlamara takılmadan bütün yaratıcı müzikleri dinleyin.

'The Vision, The Sword and The Pyre', 70'lerden beri Eloy'un yaptığı herhangi bir albüm gibi yine konsept bir albüm. Ancak şimdiye kadar yaptığı bilim kurgu temalı albümlere ek olacak bir albüm de değil. Bilen bilir, bilmeyenler için anımsatmakta yarar var.

Eloy; Eloi diye yazılır, H.G. Wells'in 'Zaman Makinesi' adlı hikayesinde, gelecekte ortaya çıkan bir insan türünün ismidir. Dolayısıyla Eloy grubu şimdiye kadar yaptığı albümleri bilim kurgu temeline dayandırmıştır.

Ancak 2017 yılında karşımıza bilim kurgu temalı bir albüm ile değil, 14. yüzyıl avrupası tarihiyle çıkıyor. 100 yıl savaşları diye bilinen, İngiltere-Fransa arasında ki savaş'da Fransızları savaşın galibi olmasını sağlayan katolik azizesi Jeanne D'arc'ın masalımsı hikayesiyle, Eloy belki de kendi müzikal yaşamını altın vuruşla tamamlıyor.

Albüm, progresif rock örneği değildir. Ancak günümüz progresif rock yapan ve dinleyenler için kaçırılmayacak bir albüm.

Rock opera olarak yazılan hikayenin ilk bölümü ağustos 2017'de satışa çıktı. Hemen ardından tiyatro oyunu olarak oynanacağı duyurulan albümün ikinci albümü de 2018 yılında geleceği bildirildi.

2017'nin son iki ayında buluştuğum ve müziğiyle beni benden alan Eloy'dan, 2018'deki devam albümü için en az bu albüm kadar müzikal bir şölen bekliyorum.

Eloy'un tarihi ve günümüzdeki durumundan gereksizce bahsedince, albümdeki müzikal atmosfere pek yer kalmadı.

Eloy; yani Frank Bornemann, ne 70'leri unutmuş nede günümüz müziğinden geri kalıyor. 'The Vision, The Sword and The Pyre' albümü bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Albümü defalarca üstüste dinlerken yer yer Eloy'un 70'lerini, yer yerde Roger Waters'ın 80'lerin ortasında Pink Floyd'dan ayrılınca başvurduğu bluesvari temelli albümleri aklıma geliyor. Örneğin 'The Call' parçası sanki Radio Kaos albümünden fırlamış gibi duruyor.

Elbette, bu durum Eloy'un Pink Floyd benzerliğinden değil, her iki grubunda temel aldıkları blues müziğinin rock müzikteki belirleyici etkisinden kaynaklanmaktadır.

'Ride By Night' parçası, beni albüme kitleyen ilk ve tek parça. Sadece bu parça ve benzeri üzerinden koca koca albüm yapıp, köşeyi dönen bir çok rock grubu var.

'Ride By Night' parçasının hemen devamında gelen, 10 dakikalık 'Chinon' parçası ise; yapısı, içinde bulundurduğu zengin melodi ve ezgileriyle albümün 70'leri anımsatmasıyla en öne çıkan anlarından birisi.

Albümde dikkatimi çeken başka bir parça ise 'Orleans'. YES'in Trevor Rabin'li dönemine benzer; hard rock'ı, saykodelik ve beat müziği, senfonik olarak kusursuz bir şekilde birleştiren bir parça.

Albümde ilk ve 23. (!) defa dinleyişimde de ilk önüme çıkan sesler bunlardı. Bundan sonra da bu albümü bir süre daha bu şekilde zevkle dinleyeceğime eminim.

1. Age Of The Hundred Years' War (4.16)
2. Domremy On The 6th Of January 14121 (1.47)
3. Early Sings... From A Longed For Miracle (4.13)
4. Autumn 1428 At Home (0.55)
5. The Call (5.51)
6. Vaucouleurs (4.35)
7. Ride By Night.. Towards The Predestined Fate (3.29)
8. Chinon (9.46)
9. Prophecy (4.39)
10. Sword (5.54)
11. Orleans (4.25)
12. Les Tourelles (7.23)
13. Why? (5.10)

Toplam Süre: 62.23

Frank Bornemann / Vokal, Elektrik Gitar
Hannes Folberth / Klavyeler
Michael Gerlach / Klavyeler
Klau-Peter Metziol / Bas Gitar
Bodo Schopf / Davul

Konuklar
Anke Renner / Vokal
Volker Kuinke / Blok Flüt

30 Kasım 2017 Perşembe

Nektar - Journey To The Centre Of The Eye 1971



Progresif rock'ı tanımlarken yada anlatırken en çok örnek verilen öğelerden biri albümlerin konsept (bütünlüklü) bir yapısıdır. Ve bu doğrudur da. Ancak bütün albümler için geçerli değildir. Konsept yapıda bir çok progresif rock albümleri varken, bir çoğunda da parçalar birbirinden ayrıdır. Bir albümün konsept olması onun progresif rock olduğunu göstermez. Konsept olmayan bir albümünde progresif rock olmadığını da göstermediği gibi.

En bilinen, daha doğrusu şuan benim aklıma gelen, konsept albümleriyle progresif rock'da yer edinen gruplar; Pink Floyd, Eloy, Moody Blues, The Who, Banco, Le Orme, Area, Tangerine Dream. Hatta Tangerine Dream'in 70'lerin başlarında ardarda çıkardığı 3 konsept albüm, birbirlerini takip eder nitelikteydi.

Nektar grubu da yaptıkları konsept yapılı albümlerle kendilerine progresif rock'da yer edinen gruplar arasında. İlk albümlerinden başlayarak konsept albümler ile devam ettiler müziklerine.

1971 yılında çıkardıkları ilk albüm olan 'Journey To The Centre Of The Eye' bilim kurgu temalı bir albüm.

Olayın yada hikayenin kahramanı uzayda yolculuk ederken, dünyadışı varlıklar tarafından yakalanıp hapsediliyor. Bir süre sonra dünya dışı varlıklar hikayenin kahramanına psişik yoldan hayatını gösteriyorlar. Bir gözün içinden kendi evini, dünyaya bakıyor. Dünya'da nükleer savaş yaşanmakta olduğunu görüyor. Albümün özü de bu durumun dramatize edilmiş hali olarak karşımıza çıkıyor.

Nektar, bir İngiliz grubu. Ancak grup üyeleri Almanya'da yaşamakta olduğu için, yaptıkları müzikte dönemin Alman krautrock'ından çok büyük esinlenmeler var, ki bu durumda gayet normal.

Progresif rock severlerinin bazılarına göre ise bu 4 İngilizin yaptıkları müzik krautrock olarak da adlandırılıyor.

Albüme gelirsek, 1971 yılında çıkmış olmasına rağmen sesler 1960'ların ikinci yarısında bir devrim yapan ve günümüz rock müziğinin temellerini atan saykodelik rock müziğin devamı niteliğinde. Sesler 60'ların  müziklerini dinleyenlere o kadar tanıdık gelir ki, müziğin içinde Beatles, Moody Blues, Pink Floyd, Iron Butterly gibi grupların izlerini rahatlıkla hissedebilirler. Ancak Nektar o seslerin benzerlerini çıkartarak bunu senfonik bir halde albümün bütününe yaymışlardır.

Daha önce yazdığım bazı krautrock gruplarının albümlerinde belirtmiştim. Günümüz rock türlerinden en bilinen ve kalitelilerinden olan post-rock'ın temelleri 1970'lerin krautrock'ına, saykodelik rock'ına temellenir diy.e. Nektar'ın 'Journey To The Centre Of The Eye' albümünü tekrar tekrar dinlerken bir çok yerde post-rock sesleri duydum.

Artık bu albüm için şöyle diyebilirim; günümüz post-rock'ın temel aldığı gruplardan birisi de Nektar'ın 'Journey To The Centre Of The Eye' albümüdür.

60'ların saykodelik rock'ının senfonik ve melodik olarak nasıl progresif, ilerici bir hale getirelebilinir, bu albüm bunu çok güzel anlatmaktadır. 60'ların saykodelik müziğine bakmak isteyenlere özet geçeçek bir albüm. Aynı zamanda konsept albüm sevenlerin, konusu ve hikayesi bakımıyla da bakması gereken bir albüm.

Nektar'ın bu albümünden sonra bir de 'Remember The Future' albümüne bakın. Ya da zaten o albüm dolayısıyla Nektar'a merak sardıysanız, siz yine o albüme geri dönün. Çünkü benim için Nektar'ın en güzel albümü o. Hatta 70'larin saykodelik progresif rock albümlerinin arasında elmas gibi parıldıyor.

1. Prelude (1.27)
2. Astronauts Nightmare (6.22)
3. Countenance (3.30)
4. The Nine Lifeless Doughters Of The Sun (2.41)
5. Warp Oversight (4.28)
6. The Dream Nebula (2.14)
7. The Dream Nebula II (2.25)
8. It's All In The Mind (3.22)
9. Burn Out My Eyes (7.48)
10. Void Of Vision (2.01)
11. Pupil Of The Eye (2.46)
12. Look Inside Yourself (0.53)
13. Death Of The Mind (2.52)

Süre : 42.49

Roye Allbrighton / Elektrik Gitar, Vokal
Allan 'Taff' Freeman / Mellotron, Piyano, Org, Vokal
Derek 'Mo' Moore / Bas Gitar, Mellotron, Vokal
Ron Howden / Davul, Perküsyon

Konuk
Dieter Dierks / Piyano, Yapımcı

26 Kasım 2017 Pazar

Krautwerk - 1971 2014



Yaklaşık bir ay önce can sıkıntısını gidermek için uzun zamandır dinlemediğim grupları aramaya çalıştım. İlk aklıma gelenlerden biri de Kraftwerk'di. Yotube'de full albüm diye aratarak bir albümü inderdim. Yeni taşındığım evde internetin kötü çekiyor olması nedeniyle de bir saate yakın bekledim. Sonunda albümü indirip, 3. bira ile birlikte dinlemeye başladım. O gece öyle bitti.

Birkaç hafta sonra yine açtım, Kraftwerk diye dinliyorum. Albüm çok da farklı gelmiyor çünkü Neu! grubunun üyesi Klaus Dinger Kraftwerk'in ilk albümünde vardı o yüzden müziğin Neu! Müziğine benzemezi pe dikkatimi çekmiyor.

En son dün, akşamdan kalmış bir şekilde evi temizleyip, işe gideceğim. Yine açtım albümü dinlerken üzerimi değiştirip temizliğe başladım. Tam o arada sigara yapayım dedim. Sigarayı hazırlarken (tütün) gözlerim bilgisayar ekranına gitti. Krautwerk yazıyordu. Tekrar tekrar baktım, doğru okumuşum. İçimden dedim, herhalde youtube'ye yükleyen kraut rock grubu diye Kraftwerk'i Krautwerk diye yazdı.

Evdeki işleri bitirip, işe otobüsle giderken internet daha iyi çekiyor diye albümü arattırdım. Karşıma 2014 yılına ait bilgiler çıktı. İlk önce yeniden basım diye 2014'ü eklediler sandıma ancak değilmiş. İşyerine gelip, internet üzerinden biraz daha araştırınca Klemen'in blogunda bir söyleşisini buldum. Ve evet albüm 1971 adıyla 2014 yılında çıkmış. Yani 1971 yılına ait değilmiş.

Daha sonra da albüm ve Krautwerk hakkında discogs'a girip baktım. Karşıma tek bir kişi çıktı. Nico Seel. Klemen'in blogunda var olan söyleşide de zaten kendisi vardı.

Nico Seel'in bu albüm çalışması tek değil. Krautwerk gibi 3-4 grup çalışması daha var. Söyleşiden anladığıma göre diğer grup çalışmaları da 70'lerin krautrock tarzında çalışmalar. Çünkü yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi bu albümü dinlerken müzikal atmosferden ve albümün isminden dolayı, Krautwerk'i 70'lerin gruplarından sanmıştım.

Nico Seel; ortalama benim yaşlarımda, yaşım 35, Alman kökenli bir müzisyen. Günümüz rock türlerinden sıkıldığı için, heavy metal ve punk, yeni tür müziklere yönelmesi sonucu krautrock'la buluşup bu türde karar kılmış. Kendi müzik aletleri olması sebebiyle de kendi müziğini yapmaya karar vermiş. Sonuç olarak da 4-5 grup çalışması ortaya çıkmış.

Bütün bunları internet üzerinden öğrenirken aklıma İran kökenli Imaad Wasif geldi. O'da Nico gibi 70'ler atmosferinde bir'den çok grup çalışması yapmıştı.

Hala da yapmaya devam ediyor.

Albüme ismini veren 1971 tarihi bir çok krautrock efsanesinin önemli yıllarından olan 1971 yılına bir nevi atıf olmuş. Tangerine Dream'in, Kraftwerk'in, Amon Düül II'nin, Faust'un, Neu!'nun önemli çıkış yaptığı yılları temel almış. İlginç ve yaratıcı bir fikir!.

Nico Seel'in Krautwerk olarak devam albümleri de var. O albümler de yine yıllara atıf olarak 1972, 1973 diye devam ediyor. Nico'nun ve albümlerinin yeni farkına vardığım için diğeralbümleri de sanırım dinlenilmek üzere sırada beni bekliyorlar.

Albüme gelirsek, 1971 tamamen 70'lerden çıkma bir albüm. Müzikal atmosferi, kullanılan müzik aletleri 70'leri anımsatmıyor, tamamen aynı.

Nico sıkıldığı, tiksinti duymaya başladığı günümüz müziğinden uzaklaşıp; krautrock'ın, progresif rock'ın altın çağları denen yıllarına dönmüş ve kendi yeteneğini ve bilgilerini de ortaya koyarak mükemmel bir albüm çıkarmış.

Albümü ilk dinlediğim zaman Kraftwerk'in albümü olarak dinlemiştim. Müzikal atmosfer olarak 70'li yılların krautrock'ından, elektronik rock'ından hiç bir farkı yok. Youtube'den indirdiğim klibi de yine 70'li yılların La Düsseldorf grubunun 'Time' adlı parçasını anımsattı. Bu arada Neu! Grubu üyesi Klaus Dinger, 3 gruptada müzisyenlik yaptı. O yüzden albüm bana hiç de yeni, günümüzün müziklerinden biri gibi gelmedi.

Şimdiye kadar 2000 sonrasının krautrock gruplarına hep soğuk bakmıştım. Hatta Almanların 2000 sonrası progresif rock gruplarına soğuk bakmıştım, bir kaç grup haricinde. Ancak Nico Seel, Krautwerk ve 1971 ile bu düşüncemi tamamen değiştirdi.

Hem 70'lerin hem de günümüz müziğinin tadını çıkarmak için mükemmel bir albüm.

1. I (6.33)
2. II (4.00)
3. III (9.07)
4. IV (6.16)
5. V (6.38)
6. VI (6.49)

Süre : 39.38

Nico Seel / Elektrik Gitar, Elektrik Bas Gitar, Synth (ses düzenleyici), Elektrik Davul


23 Kasım 2017 Perşembe

Grobschnitt - Grobschnitt 1972



Bir gün bir sokakta yürürken balkondan başıma bir saksı düşecek ve hafızamı tamemen yitireceğim. Şimdiye kadar öğrendiklerim, ailem, arkadaşlarım hepsi aklımdan uçup gidecek. Yine bir gün can sıkıntısından internetten müzik dinlemeye başlayacağım. Youtube benzeri sitelere girip güzel yada mükemmel müzikler yazıp dinlemeye çalışacağım. İngilizce olarak da arattırıp karşıma çıkan müzikleri dinleyeceğim. İşte tam o sırada karşıma 'Wonderful Music' adlı bir parça çıkacak. Parçayı dinlemeye başladıktan bir süre sonra ilk Grobschnitt sonra progresif rock'ı en sonunda da unuttuklarımın hepsini anımsamaya başlayacağım.

Olur mu, olur!

Grobschnitt'in 1972 yılında çıkardığı ilk albümünden 'Wonderful Music' adlı parçayı günün birinde bunasam bile unutmam. İlk dinlediğimden beri Grobschnitt grubunu tanımlamam için söylenebilecek tek söz, wonderful music.

Günümüzde progresif rock ciddi bir müzik türü olarak kabul ediliyor. Bu konuya ben de katılıyorum. Müzik icra edenler de, dinleyiciler de progresif rock'a çok ciddi bir şekilde bakıyorlar. Müzikte aradıkları ise uzun enstrüman doğaçlamaları yada sesin pürüzsüzlüğü gibi şeyler oluyor. Dolayısıyla progresif rock deyince belli kriterler ortaya konuyor. O kriterlere uygun olduğu sürece progresif rock sayılıyor.

Grobschnitt dinleyen birisi için bu tarz kriterlerin pek bir anlamı yok. Çünkü grup ilk albümünden itibaren eğlenerek, kahkaha atarak, birbirleriyle dalga geçerek müzik yaptılar.

Günümüzde de aynı atmosferler ile konserler vermeye çalışıyorlar. Yani müziğin içinde varolmaya devam ediyorlar.

Maalesef günümüzde ki progresif rock dinleyicileri 70'lerin kült gruplarını tamamen dinlemeden; günümüzün popüler olmuş, bilinen gruplara odaklandıkları için kendilerine belli kriterler belirleyip, müziği ona göre dinliyorlar. Sonuç olarak da progresif rock sıkıcı bir müzik türüymüş gibi bir anlam ortaya çıkıyor.

Halbuki progresif rock müzisyenleri yada grupları; müzikal şablonları, kriterleri reddeden bir anlayışla müzik ortaya çıkardılar. Kabullenilmek yada ünlü olmak gibi pek dertleri olmadı. Yaptıkları her albümde kendilerini değiştirmeye, yenilemeye çalıştılar.

O yüzden 70'lerin progresif rock albümlerinin müziği çok zengin ritimlere, armonilere sahiptir. O gruplardan birisi de Grobschnitt. Benimde unutamadığım ve unutmamın çok zor gözüktüğü bir grup.

Özellikle 70'ler de bir çok grup 'progresif rock yapıyoruz biz' düşüncesiyle albümler çıkarmadılar. Albüm çıkarıp konser verdikçe, diğer rock gruplarını dinledikçe, birbirleriyle iletişim kurdukça müzikleri progresif, yani ilerici bir hal aldı.

İlk progresif rock albümü hangisidir, hala tartışılmaktadır. Hele ki yeni dinlemeye başlayanlar ilk progresif rock albümünü 1965'e kadar götürebilir. Ama bunların bir anlamı yok. Çünkü progresif, ilerici rock diye ilk kez King Crimson'ın albümü için söylendi. O yüzden King Crimson müziğini temel almakta fayda var. Yoksa 1965 değil, 1955 yılında ki Johnny Cash'e kadar gidilir.

Gruba dönersek.

Açılış parçası; 'Symphony' albüme, Grobschnitt'e, hatta progresif rock'a başlamak için ideal değil, mükemmel bir örnek. Klasik müzik etkisinden, blues rock'a, saykodelik rock'tan folk rock'a (latin rock ve the doors anımsayın) dönemin rock atmosferini rahatlıkla bulabileceğiniz, ve kusursuz bir şekilde harmanlayarak ortaya konan bir parça.

'lal lal la, lal la lal la' korusunu 3-4 kez tekrarladıktan sonra giren elektrik gitar solosu, tahminimce progresif rock'ın en iyi açılışlarından biri. Nitekim 2-3 yıl sonra ortaya çıkartacakları 'Solar Music' efsanesinin de kaynağı bu gitar solo girişi. 1972 yılında çıkan albümdeki uzunluğu 13 dakika ancak yeni basımlarda bir de bu parçanın 30 küsür dakikalık canlı konser kaydı varmış. 'Solar Music' den çok daha iyi olacağı kesin. 'Solar Music' neredeyse gitar doğaçlamalarına dayanıyordu, bu parça da ise gitar soloları haricinde mükemmel sesler var. Canlı performansı dinlemek büyük bir keyif verecektir.

Kendime not, en kısa zamanda bulup, 'Symphony Live' dinlemeliyim.

'Travelling', saykodeelik bir atmosferde başlayan parça, latin ezgileriyle örülmüş tam anlamıyla bir krautrock örneği. Tekrar tekrar dinlerken bir süre önce dinlediğim Nektar grubu geldi aklıma. 'Travelling' parçası o kadar çok Nektar parçalarına benziyor ki, Nektar böyle bir parça yazsaydı, birinden aşırmışlar bu parçayı diye, hiç kimse demeyecekti.

Aynı zamanda solo gitar çalışmaları, 'Symphony' parçasında olduğu gibi 'Solar Music' parçasına da temel olmuş görünüyor.

'Wonderful Music', benim için albümü ve grubu unutturmayacak parça. Progresif rock'da ilk dinlemeye başladığım zamanlar Almanlara yoğunlaşmıştım. Grobschnitt'de o grupların arasındaydı. Krautrock grupları ve diğer Alman gruplarını üstüste aylarca dinlediğimi anımsıyorum. On'larca grup arasından krautrock yada Almanya dendiğinde aklıma gelen ilk 3 gruptan biri, Grobschnitt. 'Wonderful Music' ise herkese önermediğim, hep kendime sakladığım bir parça.

'Sun Trip', senfonik yapılı olmasından ziyade eklektik yapısıyla dikkat çekiyor. Bir çok Grobschnitt hayranına göre Solar Music parçasından hemen sonra gelen, bir şaheser. 4 bölümden oluşan oluşan  ve 17 küsür dakikalık uzunluğu ile progresif rock için gayet normal bir uzunluk. İçinde gerçekten beni etkileyen bazı gitar soloları ve kozmik atmosferi andıran yerler var. Bunlar parçanın ilk 2-3 bölümünü oluşturuyor. Bu kısımlar gerçekten dinleyeni, en azından beni, alıp bir yerlere götürebiliyor. Ancak parçanın son kısımlarını pek sevip, dinleyemedim. Cazvari bir atmosferle sonlandırmaya çalışmışlar ama başladığı gibi mükemmellikle bitmiyor.

Şimdi yazarken aklıma Kemal Sunal'ın 'Korkusuz Korkak' filmi geldi. Kemal Sunal klasiklerinden biri olan film, mükemmel bir şekilde başlıyor ancak sonu aceleye getirildiği için anlamsız bir şekilde film bitiyor. 'Sun Trip' parçası da o filme benzer. Mükemmel bir şekilde başlıyor ve aceleyle bitirilmiş gibi duruyor.

O yüzden benim için konsept olarak albümdeki en kolaya kaçılmış parça.

Grobschnitt, 1972 yılında çıkardığı ilk albümüyle sonrasında çıkaracakları albümlerininde haberciliğini yapmıştır. Mükemmel gitar soloları, kozmik saykodelik atmosfer ve yine aynı şekilde mükemmel davul çalışmaları, bu albümde olduğu gibi diğer albümlerde de vardır. İlk örneği ise bu albümdür.

1. Symphony (13.44)
a. Introduction
b. Modulation
c. Variation
d. Finale
2. Travelling (6.50)
3. Wonderful Music (3.40)
4. Sun Trip (17.43)
a. Am Ölberg (Mount Of Olives)
b. On The Way
c. Battlefield
d. New Era

Süre : 41.57

Stefan Danielak (Wildschhwein) / Vokal, Ritim Gitar
Gerd-Otto Kühn (Lupo) / Elektrik Gitar,
Hermann Quettin (Quecksilber) / Org, Piyano, Perküsyon
Bernhard Uhleman (Bar) / Bas Gitar, Flüt, Perküsyon
Joachim Ehrig (Eroc) / Davul, Perküsyon, Elektronik Efektler
Axel Harlos (Felix) / Davul, Perküsyon

Kapak Tasarımı / Günter Blum

20 Kasım 2017 Pazartesi

Tangerine Dream - Hyperborea 1983



Tangerine Dream grubunun kaç albümü olduğu hakkında bir fikrim yok, 100 civarında diye biliyorum. Film müzikleriyle birlikte en son saymaya çalıştığımda 130'ları geçmişti sanırım.

Grup 1960'ların sonlarında başladık albümlere günümüzde de devam ediyorlar. Birkaç ay öncesinde yeni albümlerini de çıkardılar. Tahminimce yeni albümler çıkarmaya da devam edecekler.

Tangerine Dream'in bu kadar çok albüm çıkarmaya başlaması, 1982 yılında çıkardıkları 2 albümle başladı. 1980'li yıllar boyunca da bu üretim devam etti. Aynı yıllarda çıkardıkları 2 ve daha fazla albüm ya film yada belgesel müzikleriydi. Bazen de kendi albümleriydi. Bu çoklu üretim 90'lı yıllarda da kısmen devam etti. Bu kadar çok albüm çıkarmalarının tek nedeni tabii ki müzik ve belgesel çalışmaları değildi. En önemli etkeni, 80'lerin başlarında synthesizer, yani ses (ve ritim) düzenleyicilerinin daha ucuza ve bolca üretilmesiydi. Almanların öncülüğünde gelişen elektronik müzik severliği sonuçda kapitalistlerin gözünü müzik endüstrisine çevirmesine yol açtı. Sonuç olarak da 1980'lerin başlarından itibaren ortalıkta elektronik müzik diye kulakları tırmalayan acuze müzikler ortaya çıktı.

Tangerine Dream ve diğer öncü elektronik müzik insanlarının haklarını yiyemem bu konuda ama ortada olanı da söylemek gerekir.

Tangerine Dream de bu ucuza ve bolca üretilen synth'leri albümlerinde kullanmaya başladılar. İlk 1980'de 'Tangram' albümlerinde denemişlerdi, daha sonra da 1982 yılında çıkardıkları 2 albümde de denemeye devam ettiler. 1983 yılında ki 'Hyperborea' albümünde de bu yeni çıkan enstrümanlara tamamen hakimiyetlerini kurdular.

Tangerine Dream'in 1980'li yıllarda bu kadar çok albüm çıkarmasının asıl nedeni benim için kesinlikle bu'dur. 1980'li yıllarda popüler müzik haline gelen pop'un temelinde de bu ucuz ve bolca üretilen aletler ile 90'lara doğru da iyice yaygınlaşam bilgisayarlar olmuştur.

Müzik üretimini elbette karşı değilim ama sürekli birbirlerinin müziklerini kopyalayarak ortada para kazananları görünce ister istemez bir tiksinti geliyor. Hele ki söz konusu Tangerine Dream olunca.

Bundan bir kaç yıl önce, Türkiye'de iken, bir arkadaşa Tangerine Dream'in müziğinin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyordum. En son şöyle demişti. 'Bu kadar önemli olsaydı, burada albümleri bulunur ve dinlenirdi'. Açıklaması şu; plak şirketleri bunları kesinlikle pazarlardı. Halbuki o çok önemli gibi gözüken A, B; C grupları aynı plak şirketlerinden çıkmaktaydılar. Dolayısıyla dinleyen hepsinin çok popüler ve kaliteli müzik olduğunu varsayıyordu.

Gereksiz yere söz uzattım; Tangerine Dream, progresif rock'da ki putlarımın arasında en büyüğü. 'Hyperborea' albümü de Tangerine Dream'in 80'lerde ki en yaratıcı bulduğum albümlerinden.

Albümün açılış parçası, 'No Mans Land'. Hiç dinmeyen ve kendini sürekli tekrar eden ritimler ve hint çalgısı sitar benzeri sesler ile kimi yerde beni gülümseten kimi yerde de, albüm kapağının yardımıyla, okyanusun ortasında ki ıssız bir adaya yol aldırıyor. Tabi sürekli kendini tekrarlayan ritimler synth'lerle yapılıyor. Ancak orada bir de Edgar Froese'nin bas gitarı var; parçaya çok farklı bir hava katıyor. Tangerine Dream'in yine benzersiz ve daha sonra kendilerini hiç tekrarlamayacakları bir parça.

İkinci parça, 'Hyperborea' da öyle. Tangerine Dream'in kendilerini hiç tekrarlamadıkları bir parça. Ancak parçanın müzikal atmosferini 80'li yıllarda bir çok elektronik müzik grubu ve müzisyenleri tekrarladı. Özellikle 80'ler sonları ve 90'lı yıllarda yaptığı film müzikleriyle adını rock müzik tarihine yazdıran Vangelis. 'Hyperborea'yı dinlerken 80'li yılların belgesellerini, özellikle okyanus altı belgesellerini anımsatıyor.

'Hyperborea' parçasının ilk yarısı böyle, ikinci yarısı ise org ve davul solosu birlikteliği var. Siz dinlerken zevk alamazsanız eğer, youtube'den 2000'li yılların Tangerine Dream konserlerinin arasından bulun bu parçayı ve tekrar tekrar dinleyin.

Ki zaten ilk duyduktan sonra üstüste dinlemeye devam edeceksiniz.

'Cinnamon Road', tam da yukarıda bahsettiğim, elektronik müziğin ayağa düşmeye başladığı dönemlerde ortaya çıkan müziklerden. Dinlemesi kolay, eğlenceli, hatta dans ettirici. Dinlerken niyeyse aklıma Modern Taking grubu geliyor. Neyse ki Tangerine Dream bu tarz müzikler üzerinde fazla durmadan es geçip, kendi bildiklerini okumaya devam ediyorlar.

20 dakikalık uzunluğuyla 70'leri anımsatan 'Sphnix Lighting' ile albümün son parçası. İlk 3 parçadaki yaratıcılık anlayışı 'Sphnix Lighting' parçasında da var. Ancak maalesef 20 dakikalık uzunluktaki parça albümün en yaratıcı parçası olduğu anlamına da gelmiyor.

Burada benim için 70'lerin havasından sıyrılamamış, yeni dönem müziğine ve seslerine de ayak uydurmaya çalışan bir Tangerine Dream var. Parçayı kötülemedim, çünkü içinde gözlerinizi kapatıp dinlerken sizi başka yerlere, dünyalara ve zamanlara götürecek müzikal atmosfer de var. Tabi bunlar albümün ve Tangerine Dream'in en iyilerinden biri olmaya yetmiyor.

'Hyperborea' Tangerine Dream klasikleri yada müziği için iyi bir başlangıç değil ama Tangerine Dream müziğine bulaşmış herkes için dinlenilmesi, öğrenilmesi zorunlu bir albüm.

Son olarak, albümdeki enstrümanları Edgar Froese ve en son gruba dahil olan Johannes Schmoelling çalıyor. Tangerine Dream'in unutulmaz isimlerinden ve yine albümde besteci ve yapımcı olarak Chris Franke yer alıyor. Birkaç yıl sonrasında ise Franke gruptan ayrılıp, özellikle bilim kurgu film ve dizi müzikleri olarak kendi müziğine yöneliyor.

1. No Mans Land (9.08)
2. Hyperborea (8.31)
3. Cinnamon Road (3.54)
4. Sphnix Lighting (20.01)

Süre : 41.34

Edgar Froese / Bas Gitar, Elektrik Gitar, Klavyeler, Synth(ses düzenleyicisi), Yapımcı, Besteci
Christopher / Franke / Besteci, Yapımcı,
Johannes Schmoelling / Klavyeler, Yapımcı, Synth, Besteci

Monique Froese / Kapar Tasarımı

16 Kasım 2017 Perşembe

Par Lindh Project - Mundus Incompertus 1997



Par Lindh ilk albümünde etrafına topladığı müzisyenlerle mükemmel bir albüm çıkarmıştı, aynı başarısını 2. albümünde de sürdürüyor. İlk albümdeki folkik ve gotik hava aynen bu 2. albümde de devam ediyor. Ancak bu albümün ilk albümden en önemli farkı metalik seslerin olması; özellikle elektrik gitar ve davul kullanımı dönemin Dream Theatre'ını anımsatıyor.

Muhtemeldir ki metal grupların 70'lere özenmesi sonucu ortaya çıkan müzikal atmosferden Par Lindh ve ekibi de etkilenerek albümde yer veriyorlar. Her ne kadar metalik sesler var olsa da, o kadar göze batacak yada müziğin seyrini değiştirecek türden değiller.

Albüm 'Baroque İmpression No.1' parçası ile başlıyor. Kilise orgu ve gotik vokaller ile başlayan parça davul ve elektrik gitar ile birlikte hızlanır gibi oluyor. Sonrasında gelen sesler ise klasik müziğin önemli isimlerinden ve bir çok rock grubuna ilham olmuş Bach'ın izlerini taşıyor. Progresif rock'ı sevmemde ki en önemli etkenlerden biri olan klasik müziğin progresif rock'da yaratıcılık anlamında profesyonel olarak kullanılıyor olması. Par Lindh ise bu 2. albümünün açılış parçasında bunu kusursuz bir şekilde gösteriyor. Parçayı dinlerken bir klasik müziğin esiri bir de rock müziğin esiri oluyorsunuz.

Yeni dönem modern progresif rock gruplardan tam istediğim de bu. Par Lindh gibi rock müziğin yaratıcılık anlayışına uygun ve modern sesleri dışlamadan ortaya albümler çıkarmak. 'Baroque İmpression No.1' gibi bir parçayı başyapıtlar listenize ekleyin.

3 parçalık albümün 2. parçası yoğun bir Greg Lake akustik gitar havası taşıyan 'The Crimson Shield'.

Parçayı açan akustik gitar bana 'From The Begining' akustik gitarını anımsatıyor, tabi bir de synth sesleri var anımsatan. İlk albümüne de koyduğu vokal odaklı bir parça. Folkik seslerin, vokal sayesinde nostalji yaşamak isteyenler için ideal, kusursuz bir parça.

Ve, en sonunda albümü progresif rock'ın başyapıtları arasına sokacak olan parçaya, 'aynı zamanda albümünde ismi, Mundus Incompertus'.

27 dakikaya varan uzunluğu, parçanın içine konulan klasik müzik parçaları, görünürde metalik sesler ancak avantgard olan gitar ve davul işbirliği; parçayı kesinlikle başyapıtlar arasına sokacaktır. Klasik 70'ler başyapıtlar arasına değil elbette; günümüzün progresif rock müziğinin, hani o modern progresif rock müziğinin arasına; hatta öncülük bile edecektir.

Parçayı tekrar tekrar dinlerken aklıma hep ELP'nin 'Karn Evil 9' adlı destansı parçası geldi. Nasıl 'Karn Evil 9' parçasını dinlerken müzikten fazlasıyla zevk alıyorsam, bu parçada da aynısı oldu.

Sonuç olarak, Par Lindh yeteneğini ve örgütçülüğünü 2. albümünde de devam ettiriyor. Yeni sesleri ve deneyleri de görmezden gelmeyerek, onlara da albüm içinde yer veriyor. Bize de dinleyip, ortaya konan mükemmelliyetten nasiplenmek düşüyor.

1. Baroque İmpression No.1 (9.10)
2. The Crimson Shield (6.38)
3. Mundus Incompertus (26.43)

Süre : 42.34

Par Lindh / Piyano, Harpsichord, Kilise Orgu, Hammond Orglar, Mellotron, Synth (ses düzenleyicisi), Perküsyon, 12 Telli Gitar, Yapımcı
Magdalena Hagberg / Vokal
Jocke Ramsell / Elektrik & Akustik Gitar
Marcus Jaderholm / Bas Gitar
Nisse Bielfield / Davul, Perküsyon

Konuklar
Singillatim Choir / Koro
Jonas Bengtsson / Blokflüt
İnge Thorrson / Keman
Michael Axelsson / Oboe
Aron Lind / Trambon

14 Kasım 2017 Salı

Gryphon - Red Queen To Gryphon Three 1974



Birkaç gün önce hangi grubu dinleyip yazayım diye düşünürken telefonda ki aldığım notları karıştırmaya başladım. 100'e yakın not'un arasında, önüme 9 ay önce aldığım bir not çıktı. 'Gryphon'dan 'Red Queen albümünü bul dinle'.

Bu aralar hem evi değiştirirken girdiğim stres hem de fazla müzik dinleyememiş olmam nedeniyle aldığım notu ciddiye alıp, albümü buldum ve indirdim. Tabii bunlar işyerinde iken oluyor, albümü eve gelince dinlemeye başladım.

İlk dinleyişim kedilerin pisliklerini temizlerken olduğu için, müzikten pek bir şey anlayamadım. Daha sonraki dinleyişlerimde ise karşımda 70'lerin  mükemmelletçiliğine uygun bir albüm duruyordu.

Böyle bir albümü onca yıldır nasıl olur da kaçırmışım, gözardı edip dinlememişim. Halbuki kapak resmini anımsıyorum yada anımsadığımı sanıyorum çünkü 70'lerde bu kapağa benzer bir çok albüm vardı. Geç oldu ama güç olmadı, önemli olan da bu.

Progresif rock'ı bu anlamda bu yüzden daha çok seviyorum. Her an önüme mükemmel albümler çıkabiliyor.

'Red Queen to Gryphon Three' albümünde progresif rock için arayabileceğim herşey var. Klasik müzik, folkik öğeler, avantgard hava, bas gitar ve davulun kusursuz işbirliği. Gryphon grubu mükemmel bir albüme imza atmışlar.

Albüm, ortaçağ satrancı oyununu anlatıyor. Açılış parçası 'Opening Move(açılış hamlesi)' ile ortaçağ satrancına başlıyorsunuz. (İkinci ve üçüncü dinleyişimde müziği anlamaya başladım çünkü ilk dinleyişim temizlik anına denk gelmişti.) 'Opening Move', hem satranç oyunu için güzel bir müzik olurken hem de ortaçağın İngiltere'sine götürüyor. Ortaya konan müzik o kadar Orijinal ki, dinleyene ortaçağı hissettiriyor.

Hem 'Opening Move' parçasında hem de devamındaki parçalarda yoğun bir YES/Jethro Tull etkisi var. YES'i çok fazla dinlediğimden dolayı Gryphon grubunu dinlerken odaklanmada fazla zorlanmadım. Rick Wakeman etkisindeki klasik müzik benzeri piyano ve klavyeler YES'i anımsamamdaki en büyük neden oldu. Tabii ki flüt niyetine kullanılan ortaçağ müzik aleti krumhorn ve kısa kısa bluesvari gitar soloları da Jethro Tull'ı anımsattı.

Devam niteliğinde olan 'Second Spasm'da ise ilk parçaya göre rock atmosferi daha çok ön plana çıkmış. Tabii başta ki krumhorn (flüt değil) etkili halk müziğini saymazsak. Halk müziği etkisinden sonra bas gitarın öncülüğünde bluesvari kısma geçiyorsunuz. Biraz avantgard hava da katılmış. İlk parçadaki yaratıcılık ikinci parçada da böylece devam ediyor. Bu parça biraz fazla eklektik olmuş. Halk müziği ve rock'ın en özgün buluşmalarından olmuş anlayacağınız.

'Lament' parçası ile ortaçağdan günümüze geliyorsunuz. Parça o kadar yakın ki 70'ler ve günümüz müziğine, ilk iki parçadan sonra zaman yolculuğu yapmış gibi hissediyorsunuz.

'Checkmate', şah-mat!. Şah-mat ile oyunun ve albümün sonuna geldik. İlk iki parçada ki ortaçağ havasındaydık, sonra 'Lament' ile günümüze geldik ve son parça 'Checkmate' ile de günümüz müziği ile bitirdik.

'Checkmate' albümdeki en çok YES'e benzeyen parça. O yüzden albümdeki favori parçam 'Checkmate'.

Gryphon'u 9 ay öncesinde tanıdım. Aslında sadece isim olarak not aldım. 9 ay sonra da 683 favori albüme eklenerek 684. favori oldu. Böyle bir grup nasıl devam etmemiş, aklım almadı. Devam etselerdi kesinlikle şuan klasik progresif rock'a farklı bakılıyor olurdu.

Gryphon gerçekten de mükemmel bir albüm ortaya çıkarmış.

1. Opening Move (9.42)
2. Second Spasm (8.15)
3. Lament (10.45)
4. Checkmate (9.50)

Süre : 38.32

Richard Harvey / Klavyeler, Blokflüt, Krumhorn (flüt'e benzer bir ortaçağ çalgısı)
Brain Gulland / Krumhorn, Fagot (yine flüt'e benzer bir ortaçağ çalgısı)
Graeme Taylor / Elektrik & Akustik Gitar
Philip Nestor / Bas Gitar
David Oberle / Davul, Perküsyon, Timpani

Konuklar
Ernest Hard / Org
Peter Redding / Akustik Bas Gitar

7 Kasım 2017 Salı

Omega - 10000 Lepes 1969



Omega, macar progresif rock müziğinin önde gelen gruplarından, hatta en önemlisi desem yerinde olur. Efsane olarak 1968 yılında başladıkları müziğe hala devam ediyorlar.

Omega, progresif rock hayranları tarafından çok iyi bilinirken, rock hayranlarının pek fazla bilmediği bir grup. Ancak Scorpions grubu ile konserlerini ve Scorpions'un Omega parçalarının tekrar çaldığını söylesem yada göstersem muhakkak klasik rock dinleyicisinin de ilgisini çekecektir.

Omega  müziğini genelde 3'e ayırırlar. İlki 1968'den 1975-6 yılına kadar olan süre. Bu dönemi saykodelik dönem olarak varsayabiliriz. 1975-6'dan 1982 yılına kadar olan süre ise Omega'nın saykodelik-uzay yada kosmik rock dönemi. Bu dönemde özellikle yaptıkları müzik Pink Floyd, Eloy tarzı müziği andırıyor. Belli yerlerde ise bu iki gruptan çok daha iyiler. 80 sonrası ise bir çok progresif rock grubunun düştüğü duruma düşmeyip, müziklerini hard rock'a kaydırıyorlar. Yine bu dönemde 70'lerde yazdıkları bir çok parçaya benzer, dinlenildiği zaman unutulmayacak parçalar ortaya çıkarıyorlar.

Müziğe başladıkları 1968'de iki albüm çıkarıyorlar. Her iki albümde saykodelik, pop tarzı albümler. Anlaşılması için Genesis'in ilk albümü ile Le Orme'nin ilk albümlerindeki müzikal yapıyı anımsanmasını öneririm. 1969 yılında ise bütün albüm olarak değil de, parçalar halinde progresif rock'a güzel örnekler veriyorlar.

En unutulmazı, hemen hemen her konserinde mutlaka çaldıkları, 'Gyöngyhaju Lany'. Scorpions tarafından da ingilizce söz yazılıp söylendi zamanında. İlk dinlediğim zamanı anımsadım tekrar dinlerken. Uzun bir süre en sevdiğim parçalardan biri olmuştu, üstüste defalarca dinlemiştim. Ki hala en sevdiğim Omega parçalarından birisi.

İşte o, efsane grubun efsane parçasının bulunduğu albüm, '10.000 Lepes'. On bin bozkır anlamına gelen albüm ismi, Omega'nın Macarların ortaasya'ya olan duyarlılığını gösteriyor. Dünyanın en uzun nehirlerinden biri olan, Sibirya'da bulunuyor, 'Lena' içinde daha sonra bir parça yazdılar. Lena nehri aynı zamanda Ekim Devrimi önderlerinden V.İ. Ulyanov'un takma ismi Lenin isminin de kökeni.

'10.000 Lepes', Omega'nın 1968 yılında yazdığı ancak 1969 yılında yayınladığı 3. albümü. 1968'deki ilk iki albüme göre daha deneysel bir albüm. İlk iki albümde saykodelik pop benzeri albümdü. Bu albümde de benzer sesler ve yapı var ancak biraz daha ilerici bir kimliğe sahip.

Albümdeki parçaları tek tek yazmayacağım. Benim için ön plana çıkan bir kaç parçaya değinsem yeterli olur.

'Gyöngyhaju Lany' parçasını zaten bahsetmiştim. Onu geçelim.

'Tüzvihar', daha ortalarda Uriah Heep müziği yokken mükemmel bir ağır progresif rock parçası. Parça o kadar çok Uriah Heep müziğine benziyor ki, böyle bir parçayı Uriah Heep albümüne koysa ayırtedilemez.

'Udvari Bolond Kenyere',  'Gyöngyhaju Lany' parçasından sonra akılda kalıcı olan bir parça. En az 'Gyöngyhaju Lany' parçası rock baladlarından. Albümde en sevdiğim kısmı bu parça barındırıyor. Parçanın sonlarındaki akustik gitar soloları! 60'ların nostaljik tarafını seslendiriyor.

Hemen devamında gelen parça 'Kergeskezu Favagök'. 60'ların saykodelik rock'ı ve latin ezgilerinin birlikteliği. En önemlisi döneme göre çok ama çok iyi davullar. 60'ların saykodelik rock'ını sevenlerin bir köşeye not etmesi gereken türden.

'Tekozlo Fiuk', yine sevdiğim ve unutmadığım Omega parçalarından. Her dinleyişimde aklıma Cem Karaca'nın müziklerini anımsattırıyor. 60'ların rock müziğinin caz ile buluşmasına güzel ve hoş bir örnek.

Albümdeki diğer parçalar ise ilk iki albümdeki gibi saykodelik pop ile saykodelik rock arasında giden parçalar. 60'ların rock müziğine odaklananlar için bakılması gereken türden.

Sonuç olarak Omega, müzik yapmaya başladığından itibaren yeni sesler ve armoniler aramaya çalıştılar. Belli dönemlerde etkilendikleri grupları özümseyip kendi müzikal yetenekleriyle sentezleyerek albümler çıkardılar. Hala da müzik yapmaya devam ediyorlar.

'10.000 Lepes', albümü Omega'nın en güzel albümü değil belki ama içinde gerçekten kaçırılmaması gereken bir kaç parça var. İlk kez dinliyorsanız yahut tekrar dinlemeye çalışıyorsanız, dediğim parçalara biraz daha fazla odaklanın.

1. Petroleum Lampa (3.14)
2. Gyöngyhaju Lany (5.49)
3. Tüzvihar (3.09)
4. Udvari Bolond Kenyere (3.32)
5. Kergeskezu Favagök (8.15)
6. Tekozlo Fiuk (4.34)
7. Tizezer Leper (6.13)
8. Az 1958-as Boggie-Woggie Klubban (2.14)
9. Spanyolgitar Legenda (3.24)
10. Felbeszakadt Koncert (4.00)

Süre : 44.18

Janos Kobor / Vokal
György Molnar / Elektrik Gitar
Gabor Presser / Klavyeler, Vokal (7,8), Geri Vokal
Laszlo Benko / Klavyeler, Trompet, Geri Vokal
Tamas Mihaly / Bas Gitar, Vokal (9), Geri Vokal
Jozsef Laux / Davul, Perküsyon

4 Kasım 2017 Cumartesi

Zanov - Green Ray 1976



Elektronik müzik deyince aklıma ilk gelen, 1970'lerin Alman müzisyenleri olmuştur. İngiliz, Yunan, Japon, Rus hatta Kuzeyli'ler varolsalar bile yine de aklıma her zaman Almanlar gelecektir. Nasıl ki bir çok rock dinleyicisine rock müzik diye bir soru yöneltilince ilk söylenen Pink Floyd, Led Zeppelin yada Deep Purple geliyorsa, elektronik müzik deyince de benim aklıma Almanlar geliyor.

Almanlar deyince de Kraftwerk, Tangerine Dream, Klaus Schulze gibi isimler anlaşılsın. Elektronik müziğin öncüleri ve günümüzde varolmaya devam eden müziğin temellerini atan isimler.

Ve hala daha bu isimler elektronik müzikte kıstas olarak kullanılır.

Birkaç gün önce Tangerine Dream dinlerken birden Zanov hatırladım. Yıllar önce ilk albümünü bir kaç kez dinleyip bırakmıştım. Hemen albümü bulup tekrar dinlemeye başladım tabii. Neredeyse 10 yıl önce dinlediğimde o kadar zevk almamıştım. Şimdi tekrar dinleyince boşuna gözardı ettiğimi anladım.

Zanov, Fransız müzisyen Pierre Salkazanov'un soyisminden oluşuyor. Pierre tek başına olduğu için grup demek yersiz olur. Klaus Schulze gibi tek başına albümü kaydediyor ve konserlerini de yine aynı şekilde tek başına veriyor. Ancak Klaus Schulze'den farkı yada artısı (benim için), statik müzikal anlayışla yada sadece snyth üzerinden müzik yapmaya kalkışmıyor. Özellikle klavye kullanımları bana dinlerken Tangerine Dream, Pink Floyd benzeri bir atmosferi çağrıştırıyor.

Albüm, albüme ismini veren 'Green Ray' ile başlıyor. Elektronik müzik ve saykodelik müziğin bir karışımı olarak Tangerine Dream, Pink Floyd benzeri bir atmosfere sahip. Özellikle rüzgar uğultusu ve saykodelik klavyeler 'Wish You Were Here' albümünü hatırlatıyor. Daha çok da 'Welcome To Machine' parçasını.

'Machine Desperation'; bir önceki parçada ki Pink Floyd'un 'Welcome To Machine' benzerliği, bu parçada isim olarak benzeşiyor. Parça ise, Tangerine Dream'in 'Zeit' ve 'Atem' albümlerinin atmosferinde avantgard bir havada. Korku filmi müziklerine benzer bir şekilde devam eden parça, 17 yıl önce ilk dinlediğimde içime ürperti salan 'Ummagumma' albümünü de hatırlatıyor. Parçanın ikinci yarısı ise synth ve klavyelerin üstüste binmesiyle tam anlamıyla bir elektronik müzik şöleni yaşatıyor. Benim için albümdeki en iyi parça.

'Running Beyond A Dream' ile birlikte, işte normal uzunlukta bir elektronik müzik parçası diyebiliyoruz. 'Machine Desperation' parçasında olduğu gibi yine Tangerine Dream'in 75 öncesi avantgard dönemini anımsatıyor.

Eğer Zanov'un yanında davul ve gitarlar da olsaydı, Tangerine Dream'im müziğinden ayırtedilemeyecek düzeyde olurdu ki, bu haliyle bile neredeyse aynı.

Zanov, 6 yıllık kısa bir müzik hayatından sonra müziği bıraktı. Ta ki 2010 yılına kadar. 2010 yılında müziğe tekrar geri döndü ve iki yeni albüm daha çıkardı.

En son albümünü geçtiğimiz yıl çıkaran Zanov, dinlenmeyi ve takip edilmeyi hakediyor.

1. Green Ray (9.48)
2. Machine Desperation (10.22)
3. Running Beyond A Dream (19.46)

Süre : 39.56

Zanov 'Pierre Salkazanov' / Klavyeler, ARP Synth (ses düzenleyicisi)

31 Ekim 2017 Salı

Neu! - Neu 1972



Progresif rock, bir çok rock dinleyicisine göre rock müziğin türlerinden birisi ve bu bir çok kişiye göre progresif rock'ın bir tanımı da var. Genel olarak da bu tanım, bu bir çoğuna göre bir kaç grubun müziğinden ibaret.

Aslında progresif rock'ın tanımı yapmaya kalkışılsa; mükemmele yakın bir tanım da çıksa, her zaman bir şeyler eksik kalır. Söylemeye çalıştığım progresif rock'ın tanımlanamaz oluşu.

Progresif rock gibi krautrock'da da aynı şey geçerli, tanımlanamazlık. Her ne kadar aynı dönemde ortaya çıktıysa da her iki tür müzik, belli yerlerden belli şekilde ayrılıyor. O yüzden krautrock'ı progresif rock'ın bir dalı olarak değil, farklı bir tür olarak görürüm.

Tanıma girmek istemiyorum ama progresif rock deyince aklıma; caz, avant-gard, klasik müzik, folk ve dönemin saykodelik müziği geliyor. Ancak bu durum krautrock için geçerli değil. Krautrock daha çok saykodelik ve elektronik seslerin yoğun olduğu bir müzik türü. Caz, avant-gard ve klasik müzik etkileri varolsa da, ortaya çıkan şey, ağırlıklı olarak saykodelik ve elektronik sesler.

Bunlardan en önemlisi, krautrock'ın en önemli temsilcilerinden olmamasına rağmen, en önemli albümlerinden birini ortaya çıkarmış olan NEU!. NEU'nun çıkardığı ilk albüm krautrock için en güzel örneklerden biri.

NEU!. 1972 yılında Kraftwerk grubundan ayrılan Klaus Dinger ve Michael Rother tarafından kurulan bir grup. İlk albümlerini de aynı yıl içinde çıkartıyorlar. Sonrasında ise yine albüm çıkarmaya ve konserler vermeye devam ediyorlar ancak ilk albümdeki müzikal kaliteyi bir türlü bulamıyorlar. Grup dağıldıktan sonra ise Michael Rother kendi solo kariyerine devam ediyor, ilk albümünü bir kaç ay önce yazmıştım. Aynı şekilde Klaus Dinger de müzik yapmaya La Düsseldorf grubuna katılarak devam ediyor.

Albümü krautrock'da özel kılan önemli şey, elektronik müziğin minimalist bir şekilde ortaya çıkartılması yahut elektronik müziğin içine minimalist müziğin sokulması. Her iki durumda, NEU'nun bu ilk albümünü anlatmaya yeterli olacaktır.

'Hallogallo', albümün açılış parçası. Minimal davul, hipnotik bir şekilde tekrarlayan elektronik sesler ve tabii ki Michael Roether'in mükemmel gitar çalışması. 'Hallogallo' parçası her yönüyle dönemin krautrock'ını en iyi şekilde yansıtıyor.

'Sonderangebot', klasik anlamda krautrock'ın elektronik ağırlıklı yönünü gösteriyor. Bir Tangerine Dream, bir Klaus Schulze, bir Popol Vuh sesleri var sanki parçada. Parça elektronik sesler ile başlıyor ve öyle bitiyor. Dönemin elektronik müziğine yakışır biçimde.

'Weissensee', bir önceki parçanın aksine saykodelik ağırlıklı olarak başlıyor, öyle devam ediyor ve bitiyor. Dönemin Amon Düül II grubunun müzikal atmosferine çok yakın. Özellikle Rother'in gitar kullanımı bana Amon Düül müziğini hatırlatıyor.

'Im Glück', elektronik sesleri ve kuş sesleriyle tam bir Popol Vuh benzeri parça. Dinlerken bin yıl öncesinin orta amerikasına yolculuk ediyormuşsunuz, hissi uyandırıyor.

'Negativland', asla ve asla unutamayacağım parçalardan biri. Sanırım ilk kez 2006 yılında, 24 yaşında dinlemiştim. 11 yıl geçmiş olmasına rağmen hala aklımda. Neu! dendiği zaman da aklıma bu parçadan başka bir parça gelmiyor. Ağır ağır ilerleyen bas gitar ve davul ritimleri, elektronik sesler ile birlikte hareket eden elektrik gitar, krautrock'ın belki de tanımını yaptıracak ender parçalardan.

Neu! 'Lieber Honig' parçasıyla 68 yılında amerika'da olmuş olsaydı, sanırım şuan 'Liever Honig' parçası hippilerin ve günümüzdeki takipçilerinin dilinden düşmeyecekti. Albümün müzikal atmosferine ters bir parça belki ama dinledikçe kişi daha çok seviyor bu parçayı.

Neu!, 70'lerde müzik yapan kısa süreli bir grup. 3-4 albüm sonrası, zaten iki kişiden oluşan grup dağılıyor. Michael solo albümlerine yoğunlaşırken, tabi bu arada kraftwerk ile de çalışıyor, Klaus Dinger La Düsseldorf ile devam ediyor. Ki Klaus Dinger deyince de, insanın aklına La Düsseldorf'un 'Time' adlı parçası geliyor.

Neu! Bu ilk albümüyle krautrock müziği tarihinde kendine çok önemli bir yer edindi. Progresif rock'ın tanımlanamaz oluşu gibi krautrock'ın da tanımlanamaz oluşuna, Neu grubu da bu albümle katkıda bulundu.

NEU'nun diğer albümleri değil ama bu ilk albümü krautrock'ın en önemli albümlerinin ilk 10 listesine rahatlıkla girer.

1. Hallogallo (10.07)
2. Sonderangebot (4.50)
3. Weissensee (6.42)
4. Im Glück (6.52)
5. Negativland (9.46)
6. Lieber Honig (7.15)

Süre : 45.42

Klaus Dinger / Davul, Elektrik Gitar, Koto, Vokal
Michael Roether / Elektrik Gitar, Bas Gitar, Double Bas, Vokal