Bu Blogda Ara

Progresif Folk Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Progresif Folk Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2020 Cuma

Fractal - De Creacion y Muerte 1998



Peter Gabriel Genesis grubunu ilk kurduğunda yaptığı parçalar rock'tan ziyade popvariydi. Genesis adıyla çıkardığı ilk albümde bu net olarak gözüküyordu. Kadro değişimi sonrası Genesis efsane olacak albümler yapmaya başladılar. O efsane denilen kadro ile progresif rock'ın en tepesine kadar çıktılar. 75 yılında Peter Gabriel gruptan ayrılarak kendi müziğini yapmaya karar verdi. Çıkardığı albümler Genesis'in müziğinden daha basit ve daha poptu. Genesis grubu ise Gabriel'siz albümler çıkarmaya devam ettiler. Peter Gabriel 80'li yıllarda da kendi albümlerine devam etti.

Kaliteli müzisyenler kendisine eşlik etti ama yine de Genesis dönemindeki Peter Gabriel kadar sevemedim o dönemi.

1989 yılı sanırım, çıkardığı bir albüm ile bir çok müzisyeni kendisine hayran bıraktı ve albüm sayesinde ödüller de. Kendi solo albümüydü ama tek başına değildi. Dünyanın çeşitli yerlerinden bir çok müzisyen ona eşlik etmişti. Avrupa, Afrika, Ortadoğu'lu bir çok müzisten albümde yer aldılar. Türkiye'den Kutsi Ergüner de o müzisyenlerin arasındaydı. Albüm kısa kısa, 20 küsur parçadan oluşuyordu.

Bunları yazarken Peter Gabriel'in doğum günü (13 Şubat) olduğunu öğrendim. Facebook'tan takip ettiğim İtalyan müzisyen Fabio Zuffanti paylaşmış, rastgelince not olarak yazayım istedim.

Peter Gabriel kendi müzikal kariyerinde dünyadan sesleri de ezgileri de yansıtmaya çalıştı. En başarılı olduğu da bahsettiğim 'Passion' albümüydü.

Fractal grubunun Peter Gabriel ile ne alakası var ki bunları yazmışsın derseniz, 'De Creacion y Muerte' albümünün aynı 'Passion' albümü gibi dünyadan seslerle dolu olduğu içindir derim. Hatta dünyadan sesler konusunda Fractal grubunun Peter Gabriel'den daha başarılı olduklarını söyleyebilirim.

Belki Peter Gabriel bir çok profesyonel müzisyenle çalıştı o albümde ancak Fractal'ın bu albümdeki kadar birbirinden çok farklı sesleri bir araya getirememiştir.

Fractal 1997 yılında iki kişiyle kurulan bir grup. İlk albümleri yani 'De Creacion y Muerte' (Yaratılış ve Ölüm), ertesi yıl 98'de çıkar. Yine kısa kısa parçalardan oluşur albüm. Dünyanın bir çok yerinden geçmişe uzanan sesler vardır.

Albüm Igor'un kendi sitesinde yazdığına göre, Güney ve orta Amerika'nın yaratılış mitlerinin ölüm ile olan ilişkisini Afrika şiirlerinin müzikleştirilmesiyle ortaya çıkartılır. Albüm başlar başlamaz ilk parçada Türk-İran mevlevi ezgileri ile başlar. Devamında çok uzaklara gitmeden ortadoğu'nun sesleri gelir. Biraz daha güneybatı'ya doğru giderek Afrika'nın büyüleyici sesleri karşınıza çıkar.

Türk, İran, Hint, Uzak Asya, Ortadoğu, Afrika, Güney Amerika ve tabii ki latin sesleri, ezgileri birarada öyle ustaca albüm içinde kullanılmış ki dinlerken müziğin büyüsüne hayran olmamak elde değil.

Popüler dünyanın tüketici insanlarının bilmediği güzel insanlarının yaptığı güzel bir albüm 'De Creacion y Muerte'.

Fractal grubu öyle bir kez dinlenilip unutulacak bir grup da değil.

01. Hen xwe xame (4.17)
02. Al marcharte (2.56)
03. Aire (3.35)
04. Tierra (2.28)
05. Requiem (1.57)
06. El baile (4.05)
07. Ven (1.53)
08. Trece ciclos (2.41)
09. Despertar de los pájaros (2.10)
10. El mundo del sur del mundo (2.44)
11. Ven (2) (1.30)
12. La última lluvia (1.32)
13 Agua (3.19)
14. La danza del sol y la luna (5.57)
15. Fuego (2.28)
16. Al marcharte (2) (1.45)
17. Canción del primer hombre (3.05)

Süre : 48.22

Igor Ledermann / Vokal, Klavyeler
Jose Zamorano / Gitarlar, Perküyyonlar

27 Ocak 2020 Pazartesi

Jethro Tull - Thick as A Brick 1972



Cahit Berkay bugün sabah gazetesine bir röportaj vermiş. Röportajında şunları söylemiş.

'Emperyalistler yıllardır Türkiye ile uğraşıyor, bunun farkında olalım'

Tabi internet haber siteleri de hemen bunu haber yapıp twitter'da paylaşıma sokmuşlar. Katıksız muhalifler(!) ise hemen yandaş olmuş, AKP'li olmuş demeye başlamışlar.

Cahit Berkay ile Jethro Tull'ın ne alakası var derseniz, her ikisinin de rock müziğe halk ezgilerini karıştırdıklarını söylerim. Her ne kadar her iki grubun da ürettiklerinin alakası olmasa da yüzeysel bakıldığında efsane olmuş bir çok rock grubunun yapamadığını yapmışlar, yeni yeni ortaya çıkan rock müziğe halk müziklerini katmışlardır.

Jethro Tull'ın Mogollar ile benzerliğinin haricinde YES ile de benzerliği vardır. İlk örnek; gitarist Michael Barre'nin Blues hayranı olmasıdır. Hatta gruptan ayrılıp kendi grubunu kurduktan sonra blues yapmaya devam etmiştir. YES'in gitaristi Steve Howe ise Rock'n Roll hayranıdır. Ancak Steve Howe Yes sonrası değil öncesi Rock'n Roll albümü yapmıştır. YES ve sonrasında kendi albümlerinde Rock'n Roll'dan etkilense de ağırlık deneysel çalışmalarından oluşmuştur. Bir diğer örnek ise klavyecilerin klasik müzikten etkilenip grup müziğine yansıtmalarıdır. Son örnek ise her iki grubun vokalistlerinin de soyadlarının Anderson olmasıdır.

Bas gitar ve davullar ile ilgili bir benzerlik göremedim. Hatta bas gitar YES grubunda çok belirgin iken Jethro Tull'da hissedilmeyecek kadar etkisi azdır.

Jethro Tull'ın benzerlikleri olsa da diğer gruplarla aslında kendine özgü bir gruptur. Taklidi yapılamadığı gibi izinden gidenler de yok denecek kadar azdır. Bu durum benzerlik kurduğum YES ve Mogollar grubu içinde geçerlidir.

Jethro Tull, 1968'de ilk albümünü çıkardığında müziğinde ağır bir blues etkisi vardı. Albümler gelmeye başladıkça folk ezgileri parçalarda yayılmaya başladı. Bir önceki albümünde klasik müziğinde etkisi eklenmişti.

'Thick as A Brick' albümü ise 4 yılın sonunda ulaştıkları müzikal düzeyi gösterir.

Yıllar önce 2003 yada 2004 yılıydı, 'Heavy Horses' albümünü YES'in 'Yes album' ile birlikte almıştım.

Bir kitapçı'da CD/kaset bölümü vardı. Orta yere koca bir sepet koymuşlardı. İçinde bir çok CD vardı, sanırım tanesi de 1 liraydı. Yardbirds ile Cream'in albümleri de vardı. Onlardan da birer albüm almıştım. O zamanlar progresif sözcüğünü bile bilmiyordum. Bildiğim Pink Floyd'un gelmiş geçmiş en iyi grup olduğuydu. Nasıl olduysa bu grupları bulmuştum. Bir iki yıl sonra da progresif sözcüğü ve rock türüyle tanıştım. Bu gruplarında bu türden olduğunu öğrenmiş oldum.

Aslında genel olarak Jethro Tull seven biri değilim. Kötü olduğu için değil, belki de zevkime hitap etmediği için.

Ancak; 'Thick as A Brick' albümü olunca bende işler değişmeye başlıyor. Hayatımda hiç bir albümü üst üste bu kadar çok dinlediğimi bilmiyorum. Özellikle ikinci bölümünün ortalarından başlayan müzikal orgazm, progresif rock'ın en büyük hazlarından birini yaşatıyor.


Ian Anderson olmasaydı, Jethro Tull yine olurdu ama böyle bir grup olmazdı. Ian Anderson'ın güçlü söz yazarlığı grubu bambaşka bir boyuta taşıdı. Bu albümü de Ian Anderson yazarken ortaya çıkan konsept albümlerden etkilenerek ortaya çıkarmaz. Tam tersine ironik bir biçimde bir ütopyacılık yapan grupların albümlerini rock'ın isyan haliyle yorumlar. 'Thick as A Brick' olsa olsa 'YES'in, ELP'nin ütopik dünya ve yaşamı konu olan albümlerini ironik bir biçimde eleştirir.

Her ikisi de gereklidir. Hem yeni ütopyalara hem de bunların eleştirilerine ihtiyacımız var. Dönemin (1970'ler) bir çok grubu edebiyattan, felsefeden etkilenerek konsept ütopik albümler yapmışlardır. Rock müziği sanatın bir dalı olarak düşünüp ona göre hareket etmişlerdir. Ortaya da rock müziğin klasik albümleri çıkmıştır. Jethro Tull'da bu dönemin bir grubu olarak hareket edip ona göre tavır almıştır.

Twitter'da Jethro Tull ile ilgili önüme gelen bir yorum vardı. Rock müzik dinleyemeyenler Jethro Tull dinliyor gibisinden bir yorumdu. 5 ay sonra tekrar yazmaya başlamama neden olan buydu.

Rock müzik dinleyemeyenler Jethro Tull dinliyor!.

Bu sözü kulaklarınızda yankılandığını düşünün ve ters bir cümle kurun.

Jethro Tull dinleyenler rock dinleyemiyor. Evet, bu doğru bir cevap olur.


Ütopya, olmayan ülke anlamında. Edebiyatçılar, yazanlar, çizenler bunu farklı anlamlara, tanımlara sokarak da yorumlamışlardır. Artık ütopya toplumu değil, kişiyi ilgilendirmektedir. Twitter gibi sosyal medya ağlarında insanlar(kişiler), kendilerine ütopyalar kuruyorlar. En azından uzaktan öyle görünüyor. 70'li yıllarda da durum böyle idi.

Toplumu, insanları idealize ederek kendilerince yol göstermeye çalışıyorlardı. Bunu da edebiyattan, felsefeden ve hatta doğu mistisizminden yararlanarak yapıyorlardı. Yukarıda da bahsettim, bir çoğu bu konuda başarılı da oldu. Ancak unuttuğumuz bir nokta var. Tüketim toplumunda yaşıyoruz. Fabrikadan üretilip önümüze konan her şeyi tükettiğimiz gibi, edebiyatı, felsefeyi de tüketiyoruz.

Jethro Tull'da bunun farkında olarak üretilen ütopik konsept albümlerin ironisini bu albümle yaptı. Kurduğunuz hayallerin en mükemmel sonucu şuan için, twitter gibi sosyal medya sitelerinde bir şeyler yazıp, çizip kendinizi tatmin etmektir.

70'li yıllarda ise bunun yolu gazete yada dergilere çıkmaktı. Ian Anderson da bunu düşünerek albüm kapağını yerel bir gazetenin (gazete, journal ya da giornale günlük demek, giorno italyanca gün demek) şablonunu albüm kapağı kullanarak yaptı.

Yazıyı yazarken aklıma gelen tüketimcilik olgusunu düşünürken aklıma hemen Birth Control grubu geldi. Birth Control grubu da daha 70'lerin başında tüketimciliğin aslına bir politik bir davranış olduğunu sezmiş, bunun üzerine de 'Buy' adlı bir parça yapmıştı.

Jethro Tull, diğer albümlerinde böyle bir konuyu işlemiş midir, bilmiyorum. Ancak grup ortaya çıkan iyimser havanın, devrim yapıyoruz biz diyen dönemin rockçılarının, sistemi değiştirebiliriz diyenleri ironik bir biçimde bu albümüyle eleştirmiştir.

Robin Hood da gelse kurtaramaz sizi.

1. Thick as A Brick (22.39)
2. Thick as A Brick (21.05)

Süre : 43.44

Ian Anderson / Vokal, Flüt, Akustik Gitar, Keman, Saksafon, Trompet, Besteci
Martin Barre / Elektrik Gitar,
John Evan / Hammond Org, Piano, Harpiscord
Jeffrey Hammond / Bas Gitar
Barriemore Barlow / Davul, Perküsyon, Timpani

30 Nisan 2019 Salı

Carmen - Fandangos in Space 1973


                       
David Allen ve kızkardeşinin öncülüğünde kurulan Carmen grubunun flamenko müziğini kullanmaları Allen ve kardeşinin ailesinin ispanyol resturantı işletmesinden kaynaklı. Babası ispanyol gitarı çalarken annesi ispanyol dansları yapan bir dansçıdır.

David Allen, kızkardeşiyle birlikte 1970 yılında grubu kurarlar. 1973 yılında İngiltere'ye gelirler. Daha sonraları Jethro Tull'da bas gitar çalacak olan John Glascock katılır. İlk albümleri aynı yıl çıkar. (David Allen, herkesin bildiği Avustralya'lı ve Gong efsanesinin gitaristi ile aynı kişi değildir. Aynı isim olması nedeniyle belirtmekte fayda var.)

'Fandangos in Space', ispanyol flamenko müziği ve ispanyol halk müziklerini temel alarak ortaya çıkmış bir albüm. Daha önceleri dinlememe rağmen aklımda kalmayan ama Triana ve Cai ile tanımaya başladığım Andulus rock (endülüs) ile pek bir benzerliği yok.

Triana, Cai gibi gruplar ispanyol halk müziğini kullanırken arap ve akdeniz ezgilerini de katmışlardı. Özellikle cazı kullanmaları Andalus rock'ın tanımı için benim temel aldığım bir kıstas haline geldi. O yüzden Carmen grubunun yaptığı müziği Andalus rock içinde değerlendiremem.

Carmen grubu ispanyol halk müzikleri haricinde ingiliz tarzı halk ezgilerini de kullanıyor. Jethro Tull vokalleri özellikle dikkati çekerken Lindisfarne ezgilerinin de etkileri abartı olmasa da kendisini hissettiriyor. Albüm ve grup için ingiliz stiliyle ispanyol müziği denebilir.

Albüme gelirsek, 40 dakikalık sürede eğer halk müziğinden hoşlanıyorsanız zevk alacağınız kesin. Halk müziklerinden hoşlanmıyorsanız yine zevk alacağınız kesin çünkü yukarıda Jethro Tull benzerliği var derken aynı zamanda mellotron kullanımı ve David Allen'in kızkardeşi Angela'nın vokali olduğu bölümlerde Curved Air etkisi var.

Curved Air grubu da albümlerinde halk ezgilerini kullanırken benzer atmosferler ortaya çıkıyordu. Carmen grubunda da ingiliz etkisi yeterince mevcut.

Albümdeki parçalar ingilizce ve ispanyolca olarak yazılmış, o yüzden parçalar arasında hem sözler hem de yapı olarak bir benzerlik söz konusu değil. Bu aynı zamanda parçaların bir şablona oturtulmadığı anlamına da gelir. Dolayısıyla grup kendisini tekrar etmiyor.

Carmen bilindik gruplar arasında olmaması ve yaptıkları müziğin devamını getirici yani örnek alınması gereken gruplardan olmaması nedeniyle kıyıda köşede kalmış bir grup. Yine de 70'lerin yaratıcılığını görmek isteyenlerin kesinlikle dinlemesi gereken albümlere sahip. 'Fandangos in Space' albümü de grubun güzel bir çalışması.

1. Bulerias (4.18)
. Cante
. Baille
. Reprise
2. Bullfight (3.39)
3. Stepping Stone (2.45)
4. Sailor Song (4.54)
5. Lonely House (2.58)
6. Por Tarantos (1.44)
7. Looking Outside (My window) (5.10)
. Theme
. Zorongo
. Finale
8. Tales Of Spain (3.32)
9. Retirando (2.13)
10. Fandangos (4.33)
11. Reprise (2.05)

Süre : 40.53

David Allen / Vokal, Elektrik Gitar, Flamenko Gitar
Roberto Amaral / Vokal, Vibrafon,
Angela Allen / Vokal, Mellotron, Synth (ses düzenleyicisi)
John Glascock / Vokal, Bas Gitar, Bas Pedal
Paul Fenton / Davul, Perküsyon

1 Mart 2019 Cuma

Tusmorke - Hinsides 2017




Geçen yıl çıkan albümlere çok odaklanamadım ancak yine de önüme çıkan bazı albümler gerçekten iyiydi. Dinlediklerimin arasından yılın albümü diyebileceğim iki albüm vardı. Birincisi 40 yıl sonra kalitesinden ödün vermeden mükemmel bir albüm çıkartan Bubu'nun 'El eco del sol' adlı albümü diğeri ise dinlemekten kendimi alıkoyamadığım Tusmorke'nin 'Fjernsyn i farver' idi. Tusmorke'nin albümünü Bubu'nun albümüne kıyasla daha fazla dinlediğim için sanırım yılın albümü Tusmorke grubuna ait olabilir.

2017 yılında da bloğa koyayım diye bir liste hazırlamaya çalıştığımda 50'nin üzerinde albüm dinlemiştim. Aralarından sadece 30'u dikkatimi çekmişti. Listeyi hazırladım ancak her albüme bir kaç cümle yazayım diye düşündüğümden ve yazıp bitiremediğimden listeyi yayımlamadım. O listede 2018'in en iyisi diye söylediğim Tusmorke'nin 'Hinsides' albümü de vardı. Aynı yıl çıkardıkları diğer albümü tamamıyla dinlemediğim için o albüm hakkında bir şey diyemem.

Tusmorke, 2009'da biraraya geldiklerinden 3 yıl sonra ilk albümlerini çıkardılar. İkinci albümlerini ilk albümden iki yıl sonra Wobbler'in kurucusu Lars Fredrik Froslie'nin katılımıyla 2014'de çıkardılar. Aynı gruptan davulcu da aynı ikinci albümde gruba dahil oldu. 2012'den 2017 yılına kadar toplamda 3 albüm çıkaran Tusmorke, 2017 ve 2018'de ikişer albüm çıkardılar. 2018'de çıkan albüm benim dinlediklerimin arasında en iyisi olurken, 2017'de çıkan 'Hinsides' albümü de en iyi albümlerden biri oldu.

Tusmorke'nin 2018'deki albümü diğer albümleri gibi saykodelik ve folk ağırlıktaydı ama fazlalık olarak senfonik atmosfer içindeydi. O yüzden yazın yazdığım yazıda söylediğim böyle hali daha iyi olmuş hatta Wobbler'in yanına yaklaşmıştı demiştim. 'Hinsides' albümünde de senfonik atmosfer yoğunlukta ama 'Fjernsyn i farver' albümü kadar değil.

'Hinsides' albümünde aynı yıl çıkan ve konsept bir albüm 'Byryda'da olduğu gibi bazı çocuksu yanlar var. Albümün açılış parçasının başlangıcında ve devamında olan çocuksuluk gibi.


Tusmorke, müzikal olarak 70'lerin Black Sabbath'ının karanlık tarafını alırken müziğin içine norveç  halk ezgilerini koyarak 7 albüm yaptı. Her albümde Black Sabbath karanlığı olduğu kadar halk ezgileri de yer tuttu. Senfonik bir atmosfere bürünmesi de Lars Fredrik Froslie'ye ait.

Grup üyeleri, Lars hariç, müziği eğlenerek yaptıkları için kendilerine birer takma ad bulmuşlar. İlk albümünü yazarken farketmiştim ad koyduklarını ve aklıma alman Grobschnitt grubu gelmişti. Grobschnitt grubu üyeleri de müziğe başladıkları andan itibaren kendilerine takda ad koymuşlar ve müziklerini de kasmadan yada birilerine sevdireceğiz diye yapmamışlardı. Her iki grubunda mentalitesi birbirine yakın. Grobscnitt kendi döneminde saykodelik ve senfonik yapılı müzikleri temel alıp albümlerini yaparken Tusmorke'nin müziği saykodelik, halk müziği ve senfonik yapılı.

'Hinsides' albümü 5 parçadan oluşurken ilk 4 parçada halk müziği ve saykodelik ağırlıkta. İlk 4 parçanın sonuncusunun sonunda (Lyssky Drom) senfonik yapıya dönüyor ve bir nevi ağıt olan son parça da ise tamamen senfonik bir hal alıyor.

'Lyssky Drom', bu parça hakkında bir şeyler yazmasam olmaz. 70'lerin progresif gruplarından ve geçen yıl yeni bir albüm çıkararak hala varolduğunu belirten Renaissance tarzında bir parça, 'Lyssky Drom'. Renaissance grubu müziğini klasik müzik üzerinden yaparken Tusmorke bunu halk müziği üzerine oturtarak yapıyor. Parça çok yavaş akmasına rağmen klasik müziğin etkisini iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Albümün özeti, albüm kapağınında özeti biçimindeki 'Sankt Sebastians Alter' adlı parça ortaçağ Norveç'indeki ölüm, cenaze ritüelinin konusuna sahip. İlk dört parçadaki gibi saykodelik, folk ezgilerine sahip olsa da, aynı yıl çıkan Wobbler grbunun albümünden çok da farklı olmayan 23 küsür dakikalık şaheser. Parçanın senfoniğe kaymasında sanırım Wobbler grubununun kurucusu ve davulcusunun payları azımsanmayacak kadar çok.

2018'deki ilk albümleriyle yıl içinde en çok dinlediğim yeni albümlerden olan Tusmorke grubu bu albümüyle de benim için 2017'nin en iyi albümlerinden birisine sahip.

1. Hjemsøkte Hjem (5.20)
2. I Feel Like Midnight (I Dream I'am Awake) (5.15)
3. Rykende Ruin (7.07)
4. Lyssky Drøm (6.11)
5. Sankt Sebastians Alter (23.35)

Süre : 47.28

Benedikt Momrak 'Benediktator' / Perküsyon, Vokal, Glockenspiel, Bas Gitar
Lars Fredrik Froslie / Grand Piyano, Klavnet, Hammond, Minimoog, Mellotron
Kristopher Momrak 'Krizla' / Vokal, Flüt, Perküsyon
Martin Nordum Kneppen 'Hlewagastir' / Davul, Perküsyon

Konuklar

Dreymimaor / Flüt, Boynuz, Geri Vokal,
Ole Jorgen Benedictow / Konuşmalar (5)
Martin Oby / Konga (2)

29 Ocak 2019 Salı

Gryphon - Raindance 1975



Geçen yıl 'Red Queen To Gryphon Tree' albümlerini ilk dinlediğimde müzikleri o kadar çok etkilemişti ki beni, albümü bir kaç gün boyunca araya başka bir albüm sokmadan dinlemiştim. Yazısını da hazırlarken üstüste 2-3 kez dinleyerek bitirmiştim. Bloğa koyup alkollenme zamanını da bitirince yatıp uyumuştum. Sonrasında da çok fazla dinlememin nedeniyle bir süre sonra aklımdan çıkmıştı.

Bir kaç gün önce pc'de kıyıda köşede duran albümlere bakarken dikkatimi çekti. Gryphon grubunun  bir başka albümüydü. Aynı geçen yıl olduğu gibi albümü de temizlik yaparken yada bir şeyler okurken dinlemeye başladım. Fazla da dikkatli dinlemeye çalışmadığım kulağıma sadece hoş bir müzik olarak geldi.

Bir akşam yine bira açmış içerken dinleyecek bir şey bulamayıp, gündüzleri dinlediğim albümü açtıp dinlemeye başladım. Albümün sonuna geldiğinde ise neredeyse ilk birayı bitirmeden sarhoş olmuştum. 'Heldenleben' parçası o kadar etkilemişti ki, aklıma geçen yıl dinleyip sonra da unuttuğum albüm geldi.

Yazmayı aklıma getirdiğimde ise, geçen yıl fazla dikkat etmemiştim hakkında yazılanlara, interneti açıp albüm ve grup hakkındaki yorumlara göz gezdirdim. Genel olarak orta düzeyde yorumlar yapılmış. Gereksiz yere çok övülen albümler ve gruplar varken böyle bir albüm niye orta düzeyde bırakılmış anlayamadım.


Raindance, grubun 4. albümü olarak 1975 yılında, 'Red Queen To Gryphon Tree' başyapıtından sonra çıkmış. Belki de bir önceki albümdeki müzikiğin biraz altında olarak görüldü o yüzden orta düzeyde bir albüm olarak anlatılmış.

Ancak bu albüm bir önceki albümün devamı niteliğinde bir albüm değil o yüzden her iki albümü kıyaslamak bana biraz saçma geliyor.

Albüm 9 parçadan ibaret. 9 parçadan sadece bir tanesi albümün uzunluğunun neredeyse yarısı kadar. Beni tripten tribe sokan o 16 dakikalık son parça olmasaydı muhtemelen albümü yazmaya çalışmazdım. Kalan 8 parça, 1 dakika ile 5 dakikalık uzunluktaki parçalardan oluşur. Bu 8 kısa parçayı dinlerken Gentle Giant'ın o sınır tanımazlık oluşlarını aklınıza getirin.

Gentle Giant parçalarında nasıl caz'ı istediği şekilde kullanıyorlardıysa, Gryphon grubu da folk ezgilerini parçalarında o denli profesyonelce kullanıyor.

Albümde ilginç olan ise 4. albümleri olmasına rağmen cover parça koymuş oluşları. Beatles'ın 'Mother Nature's Son' parçasını halk ezgileriyle yorumlamışlar. İnternette albüm üzerine yazılanlara bakmış olmasaydım büyük ihtimalle parçalardan birinin Beatlas'a ait olacağı aklıma gelmezdi.

8 parçadaki kaliteli ve profesyonelce üretim, son parça da albümü bambaşka bir boyuta taşıyor. Yes'in, Genesis'in, ELP'nin hatta Gentle Giant'ın konser kayıtlarını, görüntülerini dinleyip izlerken nasıl tanrısal müzik dinlerkenmiş gibi hissediliyorsa aynısı 'Heldenleben' parçasında da aynısı oluşuyor. Bas gitar ve elektrik gitar kullanımları ve kısmen de klavyeler Yes'in 72-75 arası yaptığı müziği o kadar andırıyor ki özellikle Yes hayranı olarak benim müzik açlığımı gideriyor.

'Heldenleben' mükemmel ötesi parça.

Gryphon grubunu aslında geçen yıl öğrenmedim, 10 yıl öncesinde de önüme gelen her şeyi dinlemeye çalışırken görüp dinlemiştim. Ancak odak noktalarımdan biri olamamıştı. Sadece aklımda albüm kapakları kalmıştı.

Geçen yıl 'Red  Queen To Gryphon Tree' albümüyle gerçek anlamda tanışmamla birlikte şuan müzikten sıkıldığım anda başvuracağım albümlere bir başkası daha eklendi.

Grup bu albümden sonra bir albüm daha yaparak 1977'des dağıldı. Ta ki bir kaç ay öncesine kadar. 2018'in son aylarında yeni bir albümle tekrar biraraya geldiler ve albüm en az 70'lerde ki albümleri kadar kaliteli.

1. Down The Dog (2.44)
2. Raidance (5.37)
3. Mother Nature's Son (3.08)
4. Le Cambrioleur Est Dans Le Mouchoir (2.14)
5. Ormolu (1.00)
6. Fontinental Version (5.36)
7. Wallbanger (3.33)
8. Don't Say Go (1.48)
9. (Ein Klein) Heldenleben (16.03)

Süre : 41.50

Brain Gulland / Vokal (6), Geri Vokal, Bassson
Richard Harvey / Grand Piyano, Elektrik Piyano, Mini-moog, Org, Mellotron, Klavnet, Flüt, Glockenspiel, Boynuz, Klarnet (4)
Graeme Taylor / Elektrik Gitar, Geri Vokal
Malcolm Bennett / Bas Gitar, Flüt
David Oberle / Davul, Perküsyon, Vokal (3,6,8)

29 Ağustos 2018 Çarşamba

Tusmorke - Fjernsyn I Farver 2018


Lars Fredrik Froislie, 1981 doğumlu(benden bir yaş büyük), 2000'lerin başında başladığı rock müziğe 30'un üzerinde albüm sığdıran bir müzisyen. Katkıda bulunduğu albümler bir yada iki grubun değil, bir çok grubun ve müzisyenden oluşmaktadır. Ancak kendisinin aktif olarak müzik yaptığı 4 grup vardır. Biri Black Metal diğerleri progresif rock gruplarıdır. Wobbler, White Willow, In Lingua Mortua, Tusmorke.

Black metal değil, metal türlerini sevip, dinlemediğim için bir yorumda bulunamam ancak diğer gruplarda gösterdiği performans ve yetenek, günümüzün en önemli klavyecilerinden biri olarak gösterebilirim. White Willow grubu modern sesler ile albümler çıkartırken, Lars'ın katkısı, günümüz modern yada popüler müzikler anlamında, kusursuzdur. Aynısı kendi grubu olan Wobbler'de de geçerlidir. Bir diğer grubu da Tusmorke.

Tusmorke grubunu, geçen yılın son iki ayında 'en iyi albümler listesi' yapmaya çalışırken buldum. Hemen ardından dinlemeye aldığım gruplar arasına koydum. 'Hinsides' adlı albüm şuan bu albümle birlikte MP3'ümde. Her iki albümde birbirdinden güzel parçalarla dolu.

Tusmorke, geçen yıl 'Hinsides' albümü haricinde bir albüm daha çıkardı. Konsept bir yapıya sahip olan albüm çocuklar için çıkarıldı. Bydyra, kendi yaptıkları video'da bir hayli komik ve eğlenceliydi.

2012 yılında albüm çıkarmaya başlayan Tusmorke'nin tarihi aslında 97 yılına kadar dayanır. 1997'de demo olarak kaydettikleri parçalar şuan kendi bandcamp sitelerinde mevcut.

Grup uzun bir süre albüm çıkaramamış olsa da grubun üyeleri farklı gruplarda, özellikle progresif rock gruplarında müzik yapmaya devam ettiler.  2012'de çıkardıkları ilk albümden 2 yıl sonra Wobbler'in kurucusu Lars da dahil oldular.

İlk albümlerindeki ağır saykodelik ve krautrock ile kuzey halk ezgileri karışımı müzik 2017'den itibaren değişmeye başladı. 2017, geçen yıl ki albümlerde pagan folkik öğeler yerli yerinde dururken bunları senfonik bir şekilde bir araya getiren albümler ortaya çıkardılar.

Turmorke 2017'de iki albüm çıkarmıştı, grup üyesi Lars'ın ise aynı yılın 3. albümüydü (diğer albüm Wobbler'in son albümüdür). Adamlar sadece güzel ve kaliteli müzik ortaya çıkarmakla kalmadılar bunu seri bir halde yaptılar.

Sanırım devamını da getirecekler.

'Fjernsyn I Farver' albümü geçtiğimiz mayıs ayında piyasaya sürüldü, benim ise geçen ay yani temmuzda haberim oldu. Parçalara ulaştığımdan beri de 2 günde bir kesinlikle albümü baştan sonra dinleme alışkanlığı oluştu.

Açılış parçası albüme adını veren 'Fjernsyn I Farver', enerjik şekilde başlar ve öyle de devam eder. Parça müzikal anlamda o kadar yoğun ve eklektik bir yapıya sahiptir ki, senfonik olarak bir arada tutulduğu kolay anlaşılamaz. Hele sonunda ki vokal temelli solo kısmı progresif rock'da ki mükemmel doruk noktalarından biri.

Devam parça 'Kniven I Kurven', açılış parçası kadar enerjik değil belki ama mükemmelliyetçilik anlayışının bir başka örneği. Folkik sesler; elektronik, saykodelik ve eklektik yapıyla o kadar kusursuz bir uyum gösteriyor ki, ardarda dinleseniz bile parçayı tam olarak aklınıza kazıyamıyorsunuz.

Grubun adını verdiği alacakaranlık (tusmorke) konu edinen ve pagan-folkik ezgileriyle de belli eden parça 'Borgerlig Tussmørke'. Yavaş tempoda ve folkik başladığı parçayı orkestral bir yapıyla sonlandırıyorlar. Lars'ın synth ve klavye kullanımları bu parçada tavan yapmış durumda.

Hiç farkedilmeden Hawkwind, Black Sabbath karışımı yada benzeri bir parça nasıl yapılır. En güzel örneği '3001'. Hiç öyle Black Sabbath'dan, Hawkwind'den gitar riff'i, melodi falan çalma yok. Aynı karanlık atmosferde, sert, kaotik, ortaçağı anımsatan vokal ve seslerle yepyeni bir Black Sabbath var.

'Death Czar' parçası da '3001' gibi 70'lerin ağır saykodelik atmosferi sahip bir parça. Ancak Black Sabbath, Hawkwind benzerliği yok denecek kadar az.

Albümdeki favori parçam; 'Tøyens Hemmelighet'. İlk dinlediğimde flüt kullanımı bana bir parçayı anımsatmıştı. Sonradan anımsadığım o parça; yine Norveç'li bir grup, 70'lerde müzik yapan Ruphus'un 'Pictures of a Day'. Flütün kadifemsi tonu, folkik sesler ve senfonik melodilerin mükemmel uyumu.

Tusmorke'nin kadrosuna bakarken dikkatimi çeken şey, herkesin birer takma adı olmasıydı. Takma adlar da bana Alman progresif rock gruplarından, en sevdiğim gruplardan biri, Grobschnitt'i anımsattı.

Grobschnitt'de müzik yaparken eğlenerek yapıyorlardı, Tusmorke'de aynı yolu izliyor. Hem eğleniyorlar, hem eğlendiriyorlar ve bunu mükemmel bir şekilde yapıyorlar.

2018'in en iyi gruplarından ve albümlerinden.

1. Fjernsyn I Farver (8:05)
2. Kniven I Kurven (8:09)
3. Borgerlig Tussmørke (3:51)
4. 3001 (8:38)
5. Death Czar (6:15)
6. Tøyens Hemmelighet (8:55)

Süre : 43:53


Benedikt Momrak "Benediktator" / Vokal, Bas Gitar, Perküsyon, Glockenspiel (bir klavye çeşidi)

Lars Fredrik Frøislie / Grand Piyano, Mellotron, Wurlitzer, Harpsichord, Klavinet, Hammond Org, MiniMoog, Solina, Korg CX3

Kristoffer Momrak "Krizla" / Vokal, Flüt, Electronik sesler, Perküsyon

Martin Nordrum Kneppen "Hlewagastir" / Davul, Perküsyon

Konuk
Morten Oby / Kongas (2,5,6)

24 Temmuz 2018 Salı

Marco Antonio Araujo - Lucas 1984



Brazilya'nın progresif rock dünyasına kazandırdığı büyük bir yetenek olan Marco Antonio Araujo 1986 yılında 36 yaşında öldüğünde arkasında 5 albüm bırakmıştı...

1949'a doğan Marco ilk müzik deneyimini 19 yaşında Vox Populi adlı grupta yapar. Ancak ekonomik sorunlar nedeniyle ekonomi işine yönelir.

1970 yılında İngiltere'ye taşınır. Burada Pink Floyd, Deep Purple, Genesis, Led Zeppelin gibi dönemin ünlü gruplarının fanlığını yapar. Bir süre sonra grupların arkasından koşmaktan bıkar ve ülkesine, Brazilya'ya geri döner.

Burada konservatuar okuyan bir kaç kişiden çello ve klasik gitar eğitimi alır. Bu eğitim sırası ve sonrasında sinema, tiyatro ve bale müzikleri yapmaya başlar. Bir süre sonra birlikte çalıştığı bir dansçı ile evlenir.

1977'de ölene kadar içinde bulunacağı bir senfonik müzik orkestrasına katılır. 1978-79 yılları arasında hayallerini kurduğu müzik grubunu kurar.

Grup 1981 yılında ilk albümlerini çıkartırlar. İçinde bulunduğu senfonik orkestra ile konserler verir. Burada ki başarıları sayesinde albümler ardarda gelmeye başlar.

Lucas;

1984 yılında bir oğlu olur. Adını da Lucas koyar. Öyle sevinçlidir ki, oğlu için bir parça besteler. Daha sonra da diğer besteleriyle birlikte bir albüm çıkartır. Albümün adını da babalıktan esinlenerek Lucas koyar.

Ertesi yıl eski albümlerinden derleme bir albüm çıkartır.

1986 yılında beyin kanaması geçirir. Bir süre sonra hayata gözlerini yumar. Aynı yıl Vega dergisi tarafından ülkenin en iyi müzisyeni seçilir. Gruptan arkadaşları aynı yılın ağustosunda 37. yaş gününün kutlamasını yaparlar.

Marco Antonio Araujo, kendi ülkesinin efsaneleşmiş müzisyenlerinden birisidir. Eğer çok genç yaşta ölmeseydi belki de şuan dünyanın rock efsanelerinden biri olarak anılıyor olacaktı.

Lucas albümü;

Albüme adını veren yeni doğmuş oğluydu. Müzikler ise önceki albümlerinde olduğu gibi akustik gitar üzerine kurulu, bolca folk ezgilerin bulunduğu bir progresif rock başyapıtı.

1984 yılında ilk basılan albümde 4 parça var, 1996'da tekrar basımda 3 parça daha ekleniyor.

Marco Antonio Araujo'nun nasıl bir müzik dehasını olduğunu anlamak için 'Lembranças' parçasını sadece bir kez dinlemeniz bile yeterlidir.

1. Lembranças (18:00)
2. Caipira (7:34)
3. Lucas (5:10)
4. Para Jimmy Page (6:14)

Total Time: 36:58

5. Brincadeira
6. Cavaleiro
7. 3rd Gymnopedie


Line-up / Musicians
- Marco Antonio Araujo / Akustik Gitar
- Alexandre Araujo / Electric Gitar
- Eduardo Delgano / Flüt
- Jaques Morelembaum / Çello
- José Marcos Teixeira / Synth (ses düzenleyicisi)
- Max Magalhaes / Piyano
- Ivan Correa / Bas Gitar
- Lincoln Cheib / Davul
- Nando Carnerio / Düzenleme Synth (3)










14 Kasım 2017 Salı

Gryphon - Red Queen To Gryphon Three 1974



Birkaç gün önce hangi grubu dinleyip yazayım diye düşünürken telefonda ki aldığım notları karıştırmaya başladım. 100'e yakın not'un arasında, önüme 9 ay önce aldığım bir not çıktı. 'Gryphon'dan 'Red Queen albümünü bul dinle'.

Bu aralar hem evi değiştirirken girdiğim stres hem de fazla müzik dinleyememiş olmam nedeniyle aldığım notu ciddiye alıp, albümü buldum ve indirdim. Tabii bunlar işyerinde iken oluyor, albümü eve gelince dinlemeye başladım.

İlk dinleyişim kedilerin pisliklerini temizlerken olduğu için, müzikten pek bir şey anlayamadım. Daha sonraki dinleyişlerimde ise karşımda 70'lerin  mükemmelletçiliğine uygun bir albüm duruyordu.

Böyle bir albümü onca yıldır nasıl olur da kaçırmışım, gözardı edip dinlememişim. Halbuki kapak resmini anımsıyorum yada anımsadığımı sanıyorum çünkü 70'lerde bu kapağa benzer bir çok albüm vardı. Geç oldu ama güç olmadı, önemli olan da bu.

Progresif rock'ı bu anlamda bu yüzden daha çok seviyorum. Her an önüme mükemmel albümler çıkabiliyor.

'Red Queen to Gryphon Three' albümünde progresif rock için arayabileceğim herşey var. Klasik müzik, folkik öğeler, avantgard hava, bas gitar ve davulun kusursuz işbirliği. Gryphon grubu mükemmel bir albüme imza atmışlar.

Albüm, ortaçağ satrancı oyununu anlatıyor. Açılış parçası 'Opening Move(açılış hamlesi)' ile ortaçağ satrancına başlıyorsunuz. (İkinci ve üçüncü dinleyişimde müziği anlamaya başladım çünkü ilk dinleyişim temizlik anına denk gelmişti.) 'Opening Move', hem satranç oyunu için güzel bir müzik olurken hem de ortaçağın İngiltere'sine götürüyor. Ortaya konan müzik o kadar Orijinal ki, dinleyene ortaçağı hissettiriyor.

Hem 'Opening Move' parçasında hem de devamındaki parçalarda yoğun bir YES/Jethro Tull etkisi var. YES'i çok fazla dinlediğimden dolayı Gryphon grubunu dinlerken odaklanmada fazla zorlanmadım. Rick Wakeman etkisindeki klasik müzik benzeri piyano ve klavyeler YES'i anımsamamdaki en büyük neden oldu. Tabii ki flüt niyetine kullanılan ortaçağ müzik aleti krumhorn ve kısa kısa bluesvari gitar soloları da Jethro Tull'ı anımsattı.

Devam niteliğinde olan 'Second Spasm'da ise ilk parçaya göre rock atmosferi daha çok ön plana çıkmış. Tabii başta ki krumhorn (flüt değil) etkili halk müziğini saymazsak. Halk müziği etkisinden sonra bas gitarın öncülüğünde bluesvari kısma geçiyorsunuz. Biraz avantgard hava da katılmış. İlk parçadaki yaratıcılık ikinci parçada da böylece devam ediyor. Bu parça biraz fazla eklektik olmuş. Halk müziği ve rock'ın en özgün buluşmalarından olmuş anlayacağınız.

'Lament' parçası ile ortaçağdan günümüze geliyorsunuz. Parça o kadar yakın ki 70'ler ve günümüz müziğine, ilk iki parçadan sonra zaman yolculuğu yapmış gibi hissediyorsunuz.

'Checkmate', şah-mat!. Şah-mat ile oyunun ve albümün sonuna geldik. İlk iki parçada ki ortaçağ havasındaydık, sonra 'Lament' ile günümüze geldik ve son parça 'Checkmate' ile de günümüz müziği ile bitirdik.

'Checkmate' albümdeki en çok YES'e benzeyen parça. O yüzden albümdeki favori parçam 'Checkmate'.

Gryphon'u 9 ay öncesinde tanıdım. Aslında sadece isim olarak not aldım. 9 ay sonra da 683 favori albüme eklenerek 684. favori oldu. Böyle bir grup nasıl devam etmemiş, aklım almadı. Devam etselerdi kesinlikle şuan klasik progresif rock'a farklı bakılıyor olurdu.

Gryphon gerçekten de mükemmel bir albüm ortaya çıkarmış.


1. Opening Move (9.42)
2. Second Spasm (8.15)
3. Lament (10.45)
4. Checkmate (9.50)

Süre : 38.32

Richard Harvey / Klavyeler, Blokflüt, Krumhorn (flüt'e benzer bir ortaçağ çalgısı)
Brain Gulland / Krumhorn, Fagot (yine flüt'e benzer bir ortaçağ çalgısı)
Graeme Taylor / Elektrik & Akustik Gitar
Philip Nestor / Bas Gitar
David Oberle / Davul, Perküsyon, Timpani

Konuklar
Ernest Hard / Org
Peter Redding / Akustik Bas Gitar

21 Eylül 2017 Perşembe

Nick Drake - Fives Leaves Left 1969




Nick Drake ile ilk ne zaman tanıştım, daha doğrusu müziğiyle ne zaman ve nerede tanıştım, tam olarak anımsamıyorum. Muhtemelen progresif rock arşiv bloglarından biri sayesinde oldu. İlk dinlediğimden andan itibaren özel bir müzik ile karşılaştığımı da anlamıştım. İlk üstüste dinlediğim parçası da bu albümden olmuştu. 'Cello Song' parçası hem parça adıyla hem de müzikal atmosferiyle aklımdan çıkmadı.

Nick Drake, 20'li yaşlarındayken müzik yapmaya kalkar ve yapar da. Ancak kendi kişiliğinin utangaç ve çekingen olması nedeniyle, yaşadığı dönemde konsere çıkmayı reddeder. Bu utangaçlığı, çekingenliği ve üzerine konserleri reddetmesi sonrası bunalıma girer. Anti-depresan ilaçlar kullanır. Çok genç yaşta öldüğünde kimisine göre intihar etmiştir, kimisine göre de anti-depresan ilaçları fazla kullanmıştır. Ölüm nedeni ne olursa olsun, sonuç olarak müzik dünyası çok orijinal bir insanı kaybetmiştir.


İlk albüm 'Fives Leaves Left', Nick Drake'in vokal ve akustik gitarı önderliğinde 1968 yılında hazırlanır. Ancak bazı nedenler yüzünden satışı 1969 yılına sarkar. Bundan sonra çıkaracağı albümlerde bu albüme benzer şekilde satışa çıkar. Şöyle ki, Nick Drake albümü hazırlar ve plak şirketine görürür, bırakır. Plak şirketinde bıraktığı yerde günlerce, hatta haftalarca bekler albüm. Albüm yapımcıları albümün durumunu sorduğu zaman plak şirketinin önemsemediği ortaya çıkar.

Albüm ve Nick Drake müziği genel olarak, folk rock olarak geçiyor. Ancak bu folk rock tanımı yada kavramı bu müziği tanımlamak için yeterli değil. İlk dinlediğim zamanda aynı şeyi düşünmüştüm, şimdi tekrar dinlerken de aynı şeyi düşünüyorum. Nick Drake'in bu ilk albümü de, sonraki albümleri gibi progresif folk rock'a çok yakın duruyor. Kendimi müzik kategorisi yapan biri olarak görmüyorum ama Nick Drake albümleri için böyle bir yargıda bulunabilirim.

Nick Drake ABD'de gelişen ve popülerleşen folk rock müziklerinden etkilenerek müziğe başladı. İdollerinden ilki Bob Dylan'dı.

Bu albümde de ilk parçalarda ABD'li folk ritimlerini, Bob Dylan tarzı, görülebiliyor. Ancak Nick Drake müziğini yaparken sadece folk müzikten etkilenmiyor. 3 albümünde olduğu gibi bu ilk albümünde de caz esintilerini kullanıyor.

Çok az da olsa, hatta hissedilmeyecek kadar, avantgard bir atmosfer mevcut.

Nick Drake, bu ilk albümünden sonra iki albüm daha yaptı. Son albümü sonrasında kendisini iyice evine kapattı ve 1974 yılında ailesinin evinde ölü bulundu. Yaşamış olsaydı, sanırım günümüzün en kült isimlerinden biri olacaktı.

Buna rağmen çıkardığı 3 albümle bir çok kişiyi etkisi altına almıştır. Beni aldıkları gibi.

Nick Drake, progresif rock için bir çok kişiye örnek teşkil etmeyebilir ama progresif rock severlerin mutlaka dinlemesi gereken bir isim.

1. Time Has Told Me (4.27)
2. River Man (4.21)
3. Three Hours (6.16)
4. Way To Blue (3.11)
5. Days Is Done (2.29)
6. Cello Song (4.49)
7. The Thoughts Of Mary Jane (3.22)
8. Man In A Shed (3.55)
9. Fruit Tree (4.50)
10. Saturday Sun (4.03)

Süre : 41.45

Nick Drake / Vokal, Akustik Gitar, Piyano (10)

Paul Harris / Piyano (1,8 parçalar)
Richard Thompson / Electrik Gitar (1. parça)
Danny Thompson / Bas Gitar (1,3,6,8,10 parçalar)
Rocky Dzidzornu / Konga (3,6 parçalar)
Clare Lowther / Çello (6. parça)
Tristen Fry / Davullar ve Vibrafon (10. parça)

Harry Robinson / Aranjör (2)
Robert Kirby / Aranjör (4,5,7,9)
Joe Boyd / Yapımcı

18 Eylül 2017 Pazartesi

Fiori Seguin - Deux Cents Nuits à l'Heure 1978



Cumartesi akşamı işyerinde öyle boş boş otururken nasıl olduysa aklıma Harmonium grubunun vokalisti, Serge Fiori geldi. 5-6  yıl önce solo albümlerinden bir kaç tanesini dinlemiştim. Hatta bir kaç parçasını o zaman ki işyeri arkadaşıma dinletmiştim de, beğenmemişti.

Meğerse Serge Fiori'nin solo albümleri öncesinde tek albümlük bir projesi varmış. Yine kendisi gibi Quabec'li (Quabec Kanada'nın ilk yerleşim yeri ve halen günümüzde avrupa-i özelliğini korumaktadır) folk müzisyenlerinden (folk müzik yapan grubu var) Richard Seguin ile birlikte 1978 yılında bir albüm çıkarmış. Birkaç gün önce solo albümleri aklıma gelmişken ilk baştan onları dinleyeyim dedim ama içimden bir ses de şu proje albümene de bir bak dedi. Fazla düşünmeden o albümden parçaları teker teker indirdim ve karşıma Serge'nin solo albümleri ile Harmonium müziği arası bir albüm çıktı.

'Deux cents nuits à l'heure' adlı albüm 1978 yılında Serge ve Richard Seguin'in solo çalışmalarından derlenilmiş bir albüm. Hatta albümdeki iki parça Serge tarafından Harmonium grubu için daha önceden bestelenmiş.

Ancak Harmonium son albümüyle çıtayı o kadar yükseğe çıkarmıştır ki, Serge devam etmek istemez ve elindeki iki parçayı bu albüme koyar. Bunda haklılık payı da yüksektir. Son albümü olan, 1976'da ki 'L'Heptade' albümü benim için ve Harmonium'u dinleyenler için 1970'lerin en güzel albümlerinden biridir.

Bu blog'da en iyi albümler diye bir bölüm hazırlarken aklıma ilk gelen albümlerden oldu. Aslında o hazırladığım bölüm az, oraya daha çok albüm koymam gerekiyor. En azından en iyi 100 gibi bir liste bir çok okuyucusunun işini görecektir.

Albüme gelirsek; az önce de dediğim gibi, Harmonium ile Serge Fiori'nin solo albümleri arasında  bir albüm. Harmonium'da ki o folk, senfonik ve caz havası bu albümde de devam ediyor ama biraz daha folk ve caz ağırlıklı. İki gün önce ilk dinlemeye başladığımda hemen ilk albümleri geldi. İki akustik gitar, bas gitar, piyano ve davul ile, elektrik gitarsız, nasıl rock müzik yaratılırın en  orijinal örneğini vermişlerdi.

Bu albümde de Harmonium grubunun o ilk albümlerine geri dönmüşler gibi. Tabii, ilk albüm sonrası albümlerine ekledikleri klasik ve dönemin senfonik progresif müzik esintileri de var.

'Deux cents nuits à l'heure', açılış parçası. Parçanın ilk kısmı, 5 dakika sürüyor ve sonrasında gelen sesler bana YES'i anımsatıyor. Steve Howe'un YES'in ilk dönemlerinde rock'n roll soloları çalmaya çalışması gibi bu parçada da aynı sesler var. Üzerine Rick Wakemann tarzı kısa klavye soloları da eklenince, albümün 5. dakikadan sonrası gerçek bir 70'ler progresif rock şölenine dönüşüyor.

'Ca fait du bien' parçası da, ilk parça gibi Serge ve Richard'ın ortak çalışması. Bu parçada ise dönemin senfonik sesleri yerine folkik sesler daha çok hakim. Harmonium'un ilk albümlerindeki müzikal atmosferine çok yakın. Enstrümanlar üzerinde sololar yok. Şablon haline getirilmeye çalışılmış bir parça gibi duruyor.

Her ne kadar müzisyenler bunun üzerine çalışsalarda günümüzde bu parçaların benzerlerini bulmak bir hayli zor. Parçanın sonunda ki saksafon çalışması ise bambaşka bir güzellik.

'Illusion', Richard Seguin'in kendi bestesi. Elektronik aletlerin az kullanıldığı bu albümde saykodelik bir giriş ve bluesvari ritimler insanı heyecanlandırıyor. O kadar ki dinlerken sanki bir anda patlayacakmış gibi hissediyorum. Ayrıca ritimlerin kesik kesik oluşu da bunda etken, bana italyan progresif rock'ın önemli isimlerinden Osanna müziğininin ilk dönemlerini anımsattırıyor.

LP olarak basılan bu ilk albümün ilk yüzünde ki son parça 'Illusion'du. Bu albüm ilk çıktığı zaman, 1978 yılında bu albümü (doğum 1982) dinlemiş olsaydım, muhakkak ki büyük bir haz yaşardım.

LP'nin diğer yüzü 'Viens danser' ile açılıyor. Folkik ritimler ve sesler ile hafif caz birlikteliği ile bestelenen parça, ilk çıktığında albümde en çok dinlenilen parça oluyor. Diğer bir deyişle albümün tanıtım parçası. İlk dinlenildiğinde folk ve cazımsı sesler ilk dinleyenleri mutlaka etkiliyor.

'Chanson pour Marthe', cazımsı ve pop müzik sesleriyle başlıyor ve öyle devam ediyor. Benim için albümün en zayıf parçası.

'La moitié du monde', ardılı olan parça gibi yavaş yavaş akıyor. Sonrasında ise piyano temelli olarak Harmonium'un son albümünün izlerini taşıyor. Bence bu parça 'L'Heptade' albümüne koyulmuş olsaydı, kesinlikle sırıtmazdı. Mükemmel bir albümün senfonik sesleriyle mükemmel bir parçası.

'La Guitare Des Pays D'en Haut', albümün son parçası ve son iki gündür dinlediğimden beri favori parçam oldu. Folk, blues ve caz sesleriyle başlayan parça, sonrasında blues (ağıt) kısmına geçiyor(O bildiğiniz anlamda blues müziği ile ilgili değil, bahsettiğim).

Vokaller ve klavyeler öyle kusursuz bir uyum içinde ki, dinlerken eşlik edesim geliyor. Mükemmel bir albüme mükemmel bir son olan parça.

Albümde konuk olarak katılan müzisyenler, Harmonium grubu üyeleri. Dolayısıyla albümün müzikal atmosferi de Harmonium albümlerine benzer bir atmosfere sahip.

Yazıyı bitirirken;

'Deux cents nuits à l'heure' albümü tüm zamanların en iyi rock albümleri sıralamasında 33. sırada yer alıyor. (bu tarz sıralamalar bana göre saçma olsa da, böyle bir albüm sıralamalara girdiyse, belirtirim)

İster bu albümü bir progresif rock şaheseri olarak dinleyin, ister gelmiş geçmiş en iyi rock klasiklerin biri olarak dinleyin.

Sonuç sizin müzik zevkinizin yararına olacaktır.

1. Deux cents nuits à l'heure (8.22)
2. Ca fait du bien (8.31)
3. Illusion (7.30)
4. Viens danser (6.04)
5. Chanson pour Marthe (4.26)
6. La moitié du monde (6.34)
7. La Guitare Des Pays D'en Haut (6.14)

Süre : 47.41

Serge Fiori / 6-12 Akustik ve Diğer Gitarlar, Piyano, Vokal
Richard Seguin / 6-12 Akustik ve Diğer Gitarlar, Vokal

Konuklar
Neil Chotem / Elektrik Piyano
Michel Dion / Elektrik Bas Gitar
Denis Farmer / Davul, Tamborin
Monique Fauteux / Vokal (4.parça)
Libert Subirana / Flüt, Saksafon (6. parça)
Jeff Fisher / Klavye (4. parça)
Robert Stanley / Elektrik Gitar (5. parça)
Pierre Cormier / Konga (2. parça)

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Mazhar ve Fuat - Türküz Türkü Çağırırız 1973







MFÖ, Türk rock müziğin en özgün müziklerini yapan grupların başında geliyor. M.F.Ö. dediğiniz anda karşınızdaki ezberinden yada sadece parçanın ismiyle mutlaka bir parçasını söyleyebiliyor.

23 Temmuz 2017 Pazar

Los Jaivas - El Indio 1975




Geçen yıl mart ayının sonunda başladığım progresif rock albümlerinİ yazmaya hala devam ediyorum. Aklımda olan, şimdiye kadar dinlediğim, dünyanın bir çok ülkesinden 70'lerde çıkmış müziklere ve albümlere odaklanarak bu bloğu doldurmaya çalışıyorum.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Delirium - Dolce Aqua 1971



İtalyan progresif rock'ının altın yılından bir yıl öncesi, Delirium adlı bir grup ilk albümünü yayımlar. 1971 yılının sonlarında yayımladıkları albümle, ülke çapındaki konserlere katılırlar. 1972 yılına geçildiğinde ise 'Jesahel' parçasıyla bütün ülkede bilinir hale gelirler.

26 Mart 2017 Pazar

Jethro Tull - Agualung 1971



Biz türk halk müziğinde önemli yer tutan kişilere bir isim takarız. Ozan. Ozan sözcüğü oz sözünden gelir. Son yıllarda iyice yayılmış olan ve insanlar tarafından öğrenilen eski türkçe harflerde de vardır bu oz. Türkçe'de bunlara harf değil, tamga deniyor. Oz sözü de 'oz' tamgasından (nazi işareti olarak aklınıza gelsin) gelir.

17 Şubat 2017 Cuma

Mogollar - Danses et Rythmes de la Turquie d'hier á Aujourd'hui 1971



Moğollar, Türk rock tarihinin ezbere bilinen bir kaç grubundan birisi. 1960'ların sonunda başladıkları müzik hayatlarına hala devam ediyorlar. İlk albümü öncesi, 60'ların sonlarında çıkardıkları plaklarla ve konserlerle tanıtmışlardı kendilerini Türkiye'ye. İlk albümleriyle de Avrupa'ya tanıttılar. Albümün çıktığı yıl Fransa'da bir müzik ödülü almışlardı. Müzik ödüllerinden bir diğerini alan da Pink Floyd'du.

Günümüzde progresif rock'ı, yeni çıkan grupları, albümleri takip etmek için en iyi yol progarchives sitesiydi. Progarchives gibi arşiv yapmayan bir çok progresif rock sitesi de var. Onlar daha çok albüm tanıtımlarına ve eleştirilerine yer veriyorlar. Doğal olarak ilk dinlemeye başladığım zamanlar progarchives sitesine girer, gruplar hakkında bilgi edinirdim, gerçi hala oraya bakarım ama eskisi kadar değil.

O dönemler Türkiye'den gruplar varmı diye bakarken, Moğollar grubunu görmemiştim, çünkü yoktu. Meğerse site yöneticileri ellerine geldikçe bilinmeyen grupları, albümleri yavaş yavaş ekliyorlarmış. Bizim Türkler de Moğollar'ın ve 70'lerden bir çok rock grubunun siteye eklenmesi konusunda tartışıyorlarmış. Bunu ben 2009 yılında öğrendim. Başka bir sitede internet üzerinden arşivcilik yapan bir arkadaşım söylemişti. Birkaç yıl sonra ise Moğollar'ın, Barış Manço'nun, Erkin Koray'ın müziklerinin sitede gözükmeye başladığını gördüm.

Moğollar, ilk albümlerinde progresif rock mı yaptılar?

Birkaç yıl sonra çıkardıkları ikinci albümleri de gerçekten progresif rock mıdır ?

Bundan kuşkuluyum. Yaptıkları müziğin progresif yani ilerici müzik olduğu kesin ancak rock kısmı,  biraz sürüncemede kalıyor.

Moğollar hakkında daha önce yazılanları okurken, bir kişinin yazdığı bir şey dikkatimi çekti. Moğollar, doğu, türk ve anadolu müzik aletleriyle müzik yapıyorlardı ve batı kullanılan gitar, org gibi müzik aletleri, bunların yanında egzotik kalıyordu. Batı'da müzik yapan bazı grupların kıta-avrupası dışında müzik aletleri kullandıkları zaman egzotik aletler olarak tanımlanıyor. Yazıyı yazan kişi de bunun tam tersini Moğollar'ın yaptığını söylüyordu. Aklımda öyle yer etti. Hala da yer etmeye devam ediyor.

Moğollar'ın müziklerini dinlemeye devam ettikçe, bu yorum daha  gerçekçi gelmeye başladı. Moğollar, doğu'nun müzik aletleriyle müzik yapıyorlardı ve batı müzik aletleri, yapılan müziğin içinde egzotik kalıyordu. Batı müziğini hiç dinlememiş birine dinletmeye kalksanız, soracağı ilk şey, sanırım org ve piyano olurdu.

Tekrar sorayım. Moğollar, progresif rock mı yaptılar. Cevabını da tekrar aynı biçimde vereyim. Yaptıkları müzik, progresif'ti ama ne kadar rock müzikti, bu tartışılır.

Moğollar grubunun bu durumu bana ELP'nin 'Karn Evil 9' parçası ile Banco'nun '...Di Terra' albümünün ne kadar rock olduğunu aklıma getirir. ELP'nin 'Karn Evil 9' parçası koyu bir senfonik müziktir ve rock olgusu yok denecek kadar azdır.  '...Di Terra' albümü ise aynı biçimde. Koyu senfonik ve caz ürünü ama rock müzik oluşu, tartışılır. Örnek verdiğim 'Karn Evil 9' ile '...Di Terra' benim için en orijinal müziklerden bazıları. Moğollar'ın ilk albümü de en az onlar kadar orijinal.

ELP ve Banco senfonik temelli müzik yaparken, Moğollar tamamen saf halk müziğini kullandılar.

Sonrasında ise halk müziği temelinde müzikler Türk halkı tarafından çok daha benimsendi 70'lerde çıkan bir çok rock müziğine göre. 3 Hürel'in bir kaç parçası bilinirken, Moğollar'ın neredeyse tamamı ezbere bilinir hale geldi. 3 Hürel'in kötü müzik yaptığını söylemedim. Sadece halk tarafından ne kadar benimsendiğini belirtmek için örnek verdim.

Peki neydi bu kadar çok benimsenmesinin sebebi?

Çok basit. Yaptıkları müziğe verdikleri isimden kolaylıkla anlaşılır. Anadolu rock yada Anadolu pop. Tamamen türk'e, anadolu insanına ve doğu insanına özgü müzik aletlerinden yapılan müzikti yaptıkları.

Murat Ses.

O, Anadolu rock ve Anadolu pop müziğinin ilk örneği olan Moğollar'ın, bu ilk albümünde en çok emeği geçen kişi. Daha sonrasında efsane olacak, 'Ağrı Dağı Efsanesi' ve 'İklig' parçalarını besteleyen kişi aynı zamanda. Biz 'İklig' parçasını Türk TV'sinin en bilinen dizilerinden tanıyoruz.

Moğollar'ın bu ilk albümünü progresif olarak kesinlikle tanımlarım ama sürekli dediğim gibi rock tanımına koyamıyorum. Benim için '...Di Terra' albümü, 'Karn Evil 9' parçası gibi gibi ne kadar saf progresif senfonik müzik ise, Moğollar'ın bu albümü de o kadar saf progresif halk müziğidir.

Danses Et Rythmes De La Torquie D'hier Aujourd'hui

1. Toroslar (1.13)
2. Lorke (2.25)
3. Madımak (1.53)
4. Ilgaz (1.53)
5. Iklig (3.07)
6. Peri Bacaları (2.09) (Chimney Of Fairies)
7. Haliç'te Gün Batımı (4.08) (Sunset in Golden Horn)
8. Ağrı Dağı Efsanesi (3.43) (Legend of Mount Ararat)
9. Hamsi (2.38)
10. Vahşi Çiçek (3.34) (Wild Flower)
11. Ziganalar'dan Geçiş (2.02)
12. Elazığ'a Varış (2.22)
13. Kaleodoscopic Dreams (4.49) (Jam Session)

Süre: 33.00

Cahit Berkay / Akustik ve Elektrik Gitar, Saz, Yaylı Tambur, İklig
Murat Ses / Org, Piyano,
Taner Öngür / Bas Gitar
Engin Yörükoğlu / Davul, Perküsyon, Kaşık, Darbuka, Türk Davulu

12 Kasım 2016 Cumartesi

Jethro Tull - Stand Up 1969



Hangi yıldı hatırlamıyorum. Belki 2003 belki 2004 yılı. Birkaç kitap aldıktan sonra 1 liraya satılan (evet 1 lira) CD'leri farkedince hemen başına üşüşüp, 8-10 Cd almıştım. YES, Chopin vardı aldıklarımın arasında. Bir de Jethro Tull'un 3 albümü.

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Hölderlin - Hölderlin Traum 1972



1930'lar Almanya'sında yükselen nazi ideolojisi Alman kültürünü  o kadar çok yoketmiştir ki, 70'ler de ortaya çıkan hippiler ve çiçek çocukları, 200 yıl önce ki Alman edebiyatını yükseltmek için şairlere, yazarlara yönelmek zorunda kalmışlardır. O 70'li yılların Almanya'sını hatırlarken CAN grubu aklıma gelir. Alman kültürünü tekrar diriltmeye çalışan CAN grubu.

Hölderlin, 18. asrın Almanya'dan çıkan romantik ekolünden bir şair. Aynı zamanda Alman romantizminin en önemli isimlerinden birisidir. 70'li yıllarda bir çok Alman progresif rock grubu şairlerin, yazarların isimlerini almıştır. Almanya'dan çıkan Novalis grubu da romantik dönemin önemli bir şair ve yazarın ismini kullanırken, bir başka Alman grup Hörderlin'de bir şair'den ilham alarak gruplarına isim olarak seçmişlerdir. Maalesef 70'lerde ki bu anlayış sonraki on yıllarda unutulup gitmiştir.

Sağolsunlar, her iki grubun müziklerini dinlerken ilham aldıkları şair ve yazarlar hakkında yeterince  bilgi sahibi oldum. Hatırlarım on yıl öncesini, Novalis'in kitabını bulduğumda hemen satın almıştım. Akşamında da bitirmiştim kitabı. Elimin altında Hölderlin'in ve Schiller'in şiir kitapları da vardı. Novalis ve Hölderlin'in kitaplarını nerede kaybettim, hatırlamıyorum ama Schiller'in 'Balatlar' kitabı hala yanımdadır. İtalya'ya gelirken yanımda getirdim, öyle bir kitabı kaybedemem. Hem de çok eski bir baskısı. Öyle ki kitabı saman kağıda basılmış ve kapağı çoktan yıpranmış durumda.

Gruba esin kaynağı olan şair Hölderlin'den bir dize;

'İnsan, düşlerken tanrı, düşünürken dilencidir'.

Hölderlin grubunun bu ilk albümünü özel yada başyapıt yapan kesinlikle halk müziğini senfonik hale getirilmesi, sanırım.  Melletron, keman, akustik gitarlar, davul, flüt'ü öyle ahenkli şekilde kullanılıyorlar ki albümde, progresif folk'mu desek yerinde olur yoksa senfonik progresif'mi desek, bilemedim. Alman dilinin kullanılması da albümü bence daha çekici ve egzotik hale getiriyor. Ayrıca içinde bulunduğu saykodelik ve krautrock müziğinden çok az etkilenmişe benziyor olsalar dahi kemanıyla, akustik gitarıyla, flütüyle en az, o sürekli vınvınlayan  saykodelik rock kadar düşler kurdurabiliyorlar.

'Waren Wir' vokaliyle Sonja Kristine'i hatırlatıyor daha başlar başlamaz. Devamı İngilizlerin klasik senfonik progresif rock müzik anlayışı. Giriş olarak fazlasıyla büyüleyici. 'Peter' bir başka Sonja Kristine'li Curved Air parçası gibi. Yalnız bu kez İngiliz'den çok 1500 yıl öncesinin Alman paganlarının müzikleri gibi bayram havasında. Hemen devamında ki 'Strohhalm' parçasıyla bayram havası daha da etkili. 'Requim für einen Wicht' parçasında Novalis grubunun vokallerine benzer. Şu şundan çalmıştır bu vokal tarzını demem, muhtemelen Alman halk müziği söyleniş şekillerinden biri. Fazlayısla da depresif bir müzik. 'Erwachen', 70'lerin bir Alman dizi filminin müziğidir aynı zamanda. Piyano ve akustik gitar temeli üzerinde çok güzel bir Alman halk müziği. 'Wetterbericht' akustik gitar ve bayan vokaliyle kelt halk müziğini hatırlatıyor. Akustik gitarın yükselen şekilde olması blues'u andırıyor gibi ama neyse ki melletron'un araya girmesiyle halk müziğine geri dönüyor.

Son parça 'Traum' albüme isim vermekle kalmıyor, albümün ruhunu da ortaya koyuyor. Elektronik enstrümanlar olmadan; kemanla, akustik gitarla, davulla, flütle gerçekten zihin açıcı. Özellikle doğaçlamalar ile gerçek bir progresif folk şahaseri. En güzellerinden ilki.

Albüm kapak resmi de çok uygun düşmüş ilk albüme. Toprak ana deyimi tam anlamıyla yer bulmuş. Toprak, yerküre bir kadın gibidir, içinden hayat fışkırır.

Albümün kısa oluşuna aldanmayın. Folk müziğin ilericiliğine bayılacaksınız.

1. Waren Wir (4.53)
2. 'Peter' (2.52)
3. Strohhalm (2.20)
4. Requim für einen Wicht (6.32)
5. Erwachen (4.20)
6. Wetterbericht (6.34)
7. Traum (7.20)

Süre : 34.51

Michael Bruchmann / Davul, Perküsyon
Nanny DeRuig / Vokal
Christian Grumbkow / Gitar
Jocahim Grumbkow / Çello, Akustik Gitar, Flüt (transverse), Piyano, Org, Melletron
Peter Kaseberg / Bas Gitar, Akustik Gitar, Vokal
Christoph Noppeney / Keman, Viyola, Flüt, Piyano

Konuklar
Peter Bursch / Sitar (3)
Mike Hellbach / Tablas (3)
Walter Westrupp / Kayıtedici (Blok Flüt) (5)