Bu Blogda Ara

İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2020 Pazartesi

Jethro Tull - Thick as A Brick 1972



Cahit Berkay bugün sabah gazetesine bir röportaj vermiş. Röportajında şunları söylemiş.

'Emperyalistler yıllardır Türkiye ile uğraşıyor, bunun farkında olalım'

Tabi internet haber siteleri de hemen bunu haber yapıp twitter'da paylaşıma sokmuşlar. Katıksız muhalifler(!) ise hemen yandaş olmuş, AKP'li olmuş demeye başlamışlar.

Cahit Berkay ile Jethro Tull'ın ne alakası var derseniz, her ikisinin de rock müziğe halk ezgilerini karıştırdıklarını söylerim. Her ne kadar her iki grubun da ürettiklerinin alakası olmasa da yüzeysel bakıldığında efsane olmuş bir çok rock grubunun yapamadığını yapmışlar, yeni yeni ortaya çıkan rock müziğe halk müziklerini katmışlardır.

Jethro Tull'ın Mogollar ile benzerliğinin haricinde YES ile de benzerliği vardır. İlk örnek; gitarist Michael Barre'nin Blues hayranı olmasıdır. Hatta gruptan ayrılıp kendi grubunu kurduktan sonra blues yapmaya devam etmiştir. YES'in gitaristi Steve Howe ise Rock'n Roll hayranıdır. Ancak Steve Howe Yes sonrası değil öncesi Rock'n Roll albümü yapmıştır. YES ve sonrasında kendi albümlerinde Rock'n Roll'dan etkilense de ağırlık deneysel çalışmalarından oluşmuştur. Bir diğer örnek ise klavyecilerin klasik müzikten etkilenip grup müziğine yansıtmalarıdır. Son örnek ise her iki grubun vokalistlerinin de soyadlarının Anderson olmasıdır.

Bas gitar ve davullar ile ilgili bir benzerlik göremedim. Hatta bas gitar YES grubunda çok belirgin iken Jethro Tull'da hissedilmeyecek kadar etkisi azdır.

Jethro Tull'ın benzerlikleri olsa da diğer gruplarla aslında kendine özgü bir gruptur. Taklidi yapılamadığı gibi izinden gidenler de yok denecek kadar azdır. Bu durum benzerlik kurduğum YES ve Mogollar grubu içinde geçerlidir.

Jethro Tull, 1968'de ilk albümünü çıkardığında müziğinde ağır bir blues etkisi vardı. Albümler gelmeye başladıkça folk ezgileri parçalarda yayılmaya başladı. Bir önceki albümünde klasik müziğinde etkisi eklenmişti.

'Thick as A Brick' albümü ise 4 yılın sonunda ulaştıkları müzikal düzeyi gösterir.

Yıllar önce 2003 yada 2004 yılıydı, 'Heavy Horses' albümünü YES'in 'Yes album' ile birlikte almıştım.

Bir kitapçı'da CD/kaset bölümü vardı. Orta yere koca bir sepet koymuşlardı. İçinde bir çok CD vardı, sanırım tanesi de 1 liraydı. Yardbirds ile Cream'in albümleri de vardı. Onlardan da birer albüm almıştım. O zamanlar progresif sözcüğünü bile bilmiyordum. Bildiğim Pink Floyd'un gelmiş geçmiş en iyi grup olduğuydu. Nasıl olduysa bu grupları bulmuştum. Bir iki yıl sonra da progresif sözcüğü ve rock türüyle tanıştım. Bu gruplarında bu türden olduğunu öğrenmiş oldum.

Aslında genel olarak Jethro Tull seven biri değilim. Kötü olduğu için değil, belki de zevkime hitap etmediği için.

Ancak; 'Thick as A Brick' albümü olunca bende işler değişmeye başlıyor. Hayatımda hiç bir albümü üst üste bu kadar çok dinlediğimi bilmiyorum. Özellikle ikinci bölümünün ortalarından başlayan müzikal orgazm, progresif rock'ın en büyük hazlarından birini yaşatıyor.


Ian Anderson olmasaydı, Jethro Tull yine olurdu ama böyle bir grup olmazdı. Ian Anderson'ın güçlü söz yazarlığı grubu bambaşka bir boyuta taşıdı. Bu albümü de Ian Anderson yazarken ortaya çıkan konsept albümlerden etkilenerek ortaya çıkarmaz. Tam tersine ironik bir biçimde bir ütopyacılık yapan grupların albümlerini rock'ın isyan haliyle yorumlar. 'Thick as A Brick' olsa olsa 'YES'in, ELP'nin ütopik dünya ve yaşamı konu olan albümlerini ironik bir biçimde eleştirir.

Her ikisi de gereklidir. Hem yeni ütopyalara hem de bunların eleştirilerine ihtiyacımız var. Dönemin (1970'ler) bir çok grubu edebiyattan, felsefeden etkilenerek konsept ütopik albümler yapmışlardır. Rock müziği sanatın bir dalı olarak düşünüp ona göre hareket etmişlerdir. Ortaya da rock müziğin klasik albümleri çıkmıştır. Jethro Tull'da bu dönemin bir grubu olarak hareket edip ona göre tavır almıştır.

Twitter'da Jethro Tull ile ilgili önüme gelen bir yorum vardı. Rock müzik dinleyemeyenler Jethro Tull dinliyor gibisinden bir yorumdu. 5 ay sonra tekrar yazmaya başlamama neden olan buydu.

Rock müzik dinleyemeyenler Jethro Tull dinliyor!.

Bu sözü kulaklarınızda yankılandığını düşünün ve ters bir cümle kurun.

Jethro Tull dinleyenler rock dinleyemiyor. Evet, bu doğru bir cevap olur.


Ütopya, olmayan ülke anlamında. Edebiyatçılar, yazanlar, çizenler bunu farklı anlamlara, tanımlara sokarak da yorumlamışlardır. Artık ütopya toplumu değil, kişiyi ilgilendirmektedir. Twitter gibi sosyal medya ağlarında insanlar(kişiler), kendilerine ütopyalar kuruyorlar. En azından uzaktan öyle görünüyor. 70'li yıllarda da durum böyle idi.

Toplumu, insanları idealize ederek kendilerince yol göstermeye çalışıyorlardı. Bunu da edebiyattan, felsefeden ve hatta doğu mistisizminden yararlanarak yapıyorlardı. Yukarıda da bahsettim, bir çoğu bu konuda başarılı da oldu. Ancak unuttuğumuz bir nokta var. Tüketim toplumunda yaşıyoruz. Fabrikadan üretilip önümüze konan her şeyi tükettiğimiz gibi, edebiyatı, felsefeyi de tüketiyoruz.

Jethro Tull'da bunun farkında olarak üretilen ütopik konsept albümlerin ironisini bu albümle yaptı. Kurduğunuz hayallerin en mükemmel sonucu şuan için, twitter gibi sosyal medya sitelerinde bir şeyler yazıp, çizip kendinizi tatmin etmektir.

70'li yıllarda ise bunun yolu gazete yada dergilere çıkmaktı. Ian Anderson da bunu düşünerek albüm kapağını yerel bir gazetenin (gazete, journal ya da giornale günlük demek, giorno italyanca gün demek) şablonunu albüm kapağı kullanarak yaptı.

Yazıyı yazarken aklıma gelen tüketimcilik olgusunu düşünürken aklıma hemen Birth Control grubu geldi. Birth Control grubu da daha 70'lerin başında tüketimciliğin aslına bir politik bir davranış olduğunu sezmiş, bunun üzerine de 'Buy' adlı bir parça yapmıştı.

Jethro Tull, diğer albümlerinde böyle bir konuyu işlemiş midir, bilmiyorum. Ancak grup ortaya çıkan iyimser havanın, devrim yapıyoruz biz diyen dönemin rockçılarının, sistemi değiştirebiliriz diyenleri ironik bir biçimde bu albümüyle eleştirmiştir.

Robin Hood da gelse kurtaramaz sizi.

1. Thick as A Brick (22.39)
2. Thick as A Brick (21.05)

Süre : 43.44

Ian Anderson / Vokal, Flüt, Akustik Gitar, Keman, Saksafon, Trompet, Besteci
Martin Barre / Elektrik Gitar,
John Evan / Hammond Org, Piano, Harpiscord
Jeffrey Hammond / Bas Gitar
Barriemore Barlow / Davul, Perküsyon, Timpani

25 Eylül 2019 Çarşamba

Diagonal - Arc 2019




Grupla tanışmam 11 küsür yıl önce oldu. Çalıştığım yerden ayrılmak zorunda kalmıştım. Bütün gün uyuyup bütün gece de rockbarlarda takılıyordum. İşsiz kalınca elde internet de olmayınca internet cafe'ye gidip albüm indirip dinliyordum. Albümü sokaklarda yürürken dinleyip bitiriyor sonra yine bar'a gidip sabahlıyordum. Diagonal grubunu da yine bir gece takip ettiğim bloglardan birisinde buldum. Ancak bu kez bir kez değil üstüste 3-4 kez dinleyip sonra bar'a gitmiştim. Bir yıl sonra askere gittim, bir yıl sonra(2010) da geri döndüm. İkinci albümlerine baktım çıkmış mı diye çıkmamıştı. 2 yıl bekledim. 2012 yılında ikinci albümlerini çıkardılar. Aynı dönem grubun vokalisti ve tuşlu enstrümanların başında olan Alex Crispin'in solo çalışmalarını buldum. Baron adında bir grup kurmuştu. Başlarda kendi başına hallediyordu. Daha sonra Luke Foster O'na katıldı. Baron adlı grupla Alex Crispin 3-4 albüm çıkardı. Bir kaç yıl önce Alex Crispin bir de film müziği (Klaus Schulze esintili elektronik müzik albümü) hazırladı.

Bu yıl başlarında Diagonal Facebook sayfası aktif olmaya başladı. Kısa bir süre sonra yeni albümün müjdesini verdiler. Yanılmıyorsam şubat ayıydı. Grubun hayranları yorumlarda albümün ne zaman çıkacağını soruyorlardı. Cevap olarak mayıs sonu diyorlardı ancak bazı teknik nedenlerden dolayı dijital platformlarda Temmuz ayında albüm çıktı. Bu ayın 6'sında da plak olarak yayımlandı.

Diagonal grubu 2006 yılında biraraya geldi. 2008 yılında iki parçadan oluşan bir albüm yayımladılar. Aynı yıl ilk albümleri de yayımlandı. Ben de yukarıda söylediğim gibi ilk albümün çıktığı zamanlarda tanımıştım.

11 yıldır da ara ara girer bakarım grup neler yapıyor diye.

İlk albümlerindeki synth temelli kaotik atmosfer ikinci albümlerinde yerini biraz daha tempolu ve az kaotik bir atmosfere bırakmıştı.

Bu son albümleri iki albümünden de bir hayli farklı. Örneğin ikinci albümlerinde sadece bir parçada sözler vardı, geri kalanlar sözsüz. 'Arc' albümünde ise neredeyse bütün parçalarda sözler var.

En önemlisi de önceki albümlerde parçalar daha uzundu, albüm 4-5 parçadan oluşuyordu.

Bu albümde ise parçalar kısa tutulmuş, böylelikle ortaya 8 parça çıkmış.


Grubu facebook hesabından takip ediyordum. Bir temmuz sabahı paylaştıkları yeni albümden bir parçayı gördüm. Kendi bandcamp sitelerine değil de, spotify'e (doğru yazdım umarım) koymuşlardı. Telefonumda olmadığı için mecburen indirip parçayı dinledim. Aklıma ilk gelen elektrik gitar'ın (David Wileman) Can grubundan Michael Karoli'ni andırıyor oluşuydu. Aynı şekilde davul da (Luke Foster) Jaki Liebezeit'in tarzına benziyordu. Belki biraz daha caz olsaydı ve biraz da afrika davul ritimleri olsaydı, kesinlikle Can'ın izinden gidiyorlar diyebilirdim.

Daha sonra albümdeki diğer parçaları dinleme fırsatım olmadı. Bir kaç gün öncesine kadar yayınladıkları ilk parçadan dolayı (9-Green) aklımda hep Can grubunun albümlerinden birine benzer bir albüm çıkacak diye bir düşünceye sahip oldum. Albümü dinledikten sonra da düşüncem
bütünüyle değişti. İlk parça olan '9-Green' hakkında düşüncem değişmedi gerçeği, parça hakkındaki düşüncem hala aynı ama diğer parçaları dinledikten sonra Diagonal kendi müziğini kendi atmosferinde devam ettirmiş diyebildim.

Albümün en büyük artısı yada en büyük eksisi diye bir şey yok. Belki herhangi bir parçayı dinlerken neden çabuk bitti diye kızabilirsiniz. Sanırım grup da bunun farkında olarak bu şekilde,  parçaları kısa tutarak müziği tadında bıraktılar. Belki uzatsalardı herhangi bir enstrüman'ın solo çalınışıyla parçaları birbirlerine benzeyen 100'lerce gruptan biri olacaklardı.

Doğaçlamalardan uzak duran, gösterişsiz müzik yapmaya çalışan Diagonal üyeleri 'Stars Below' ve 'Celestia' gibi kısa parçaları uzatmayarak kendi müzik anlayışlarını ortaya koymuşlar.

2000 sonrası yeniden canlanmaya çalışan progresif rock grupları ve bu müziği yaymaya çalışan yeni gruplar bir süre sonra kendilerini tekrar etmeye hatta 70'lerin gruplarının müziklerinin bir nevi kopyasını yapmaya başladılar. Yaptıkları müzikde ne bir değişiklik vardı ne de dedikleri gibi ilericilik. Bazı gruplar ise hiç öyle iddialarla ortaya çıkmadılar. 70'ler atmosferini geri getirmeye çalıştılar. Bir süre sonra o tarz gruplara retro grupları denmeye başladı. Her iki türde kendi kendilerini tekrar etmekten başka bir şey yapamadılar. Son 10 küsür yıldır çok takip etmesem de gördüklerim bu tarz gruplar oldu. Bazı gruplar hariç. Wobbler, Birds and Buildgins, Tusmorke gibi gruplar hem eskiyi hem yeniyi bir araya getirebilmeyi çok iyi başardılar.

Diagonal grubu da onlardan bir tanesi, ancak bir farkla. Diagonal'ın kendi oluşturduğu kendine has bir müzikal atmosferi var. İlk iki albümde olan atmosfer 3. albümünde de devam ediyor. Bu albümde atmosferin derinliği çok daha iyi. Sanırım bunda piyano'nun ve synth'in ayrı kişiler tarafından kullanılmasının faydası var. Daha önce Alex Crispin hem piyano hem synth kullanıyordu. Ross Hossack'da synth ve Mellotron kullanıyordu. Bu albümde enstrümanları paylaşmışlar. Hossack sadece synth'in başında durmuş, Crispin ise tuşlular'ın başında.

Albüm benim için bu yılın en iyi albümü. Hatta albüm daha çıkmadan Nisan ayında grubun bir paylaşımına yorum atmıştım, 'Yılın en iyi albümü' diye.

Favorim?

Hepsi!

Belki son parça Celestia biraz daha ön plana çıkabilir benim için.


1. 9-Green (6.22)
2. Stars Below (2.46)
3. Citadel (8.02)
4. The Spectrum Explodes (4.32)
5. Warning Flare (6.13)
6. Arc (4.25)
7. The Vital (7.38)
8. Celestia (4.34)

Süre : 44.32

Alex Crispin / Vokal, Org, Elektrik Piyano, Yapımcı
Luke Foster / Davul, Perküsyon
David Wileman / Akustik & Elektrik Gitar
Ross Hossack / Synth (ses düzenleyici)
Nicholas Whittaker / Alto & Soprano Saksafon, Vokal
Daniel Pomlett / Bas Gitar

31 Ağustos 2019 Cumartesi

The Alan Parsons Project - I Robot 1977

                                     

 
Yazarken yoruldum. Adamlar ise 42 yıl önce bu kadar adamı biraya getirirken benim kadar yorulmuşlar mıdır bilmiyorum.

Yukarıda ki cümleleri yaklaşık bir hafta önce yazdım. Havaların sıcak olması, insanın içinde biriken keşkelerin çoğalmaya başlaması ve içeride koca bir uçurumun oluşmaya başlaması sonucu yarım bırakmıştım. Bu akşam da yazmaya hevesli değilim, yine de zorlayarak bitirmeye çalışacağım.

'I Robot' albümünü yazmayı istemem, 3 yıldır üyesi olduğum bilim kurgu grubu(facebook grubu)'nda paylaşılan bir yazı oldu. Yazı da Mustafa Kemal Atatürk'ün meclis'te okuduğu sonradan kitap haline gelen Nutuk'tan bir bölüm paylaşılmıştı. Atatürk, bilim kurgu yazının yaratıcılarından olan H. G. Wells'ten bahsediyordu.

Wells'in filmleştirilen 'Zaman Makinesi' hikayesinden etkilendiğim kadar başka bir şeyden  etkilendiğimi anımsamıyorum. O yüzden paylaşımı görünce yorum yazdım, H. G. Wells'in 'Zaman Makinesi' hikayesinden etkilenen rock grupları olduğunu belirttikten sonra en bilinenin de yine hikayede geçen Eloi adlı insan ırktan grup adını alan Alman progresif rock grubu Eloy'u söyledim. Benim yorumuma daha sonra bir kişi yorumda bulundu. Bilim kurgu kulubü'nde daha önce yayımlanmış Eloy hakkında bir yazı olduğunu yazdı. Ben de karşılık olarak bilim kurgu temalı albümler yapmış Banco, Tangerine Dream, Le Orme gibi gruplardan bahsettim. En sonunda aklıma The Alan Parsons Project grubunun 'I Robot' adlı albümü geldi. Yazan arkadaş yine bir başka yazıda Asimov kitaplarından etkilenerek albümler yapan grupların anlatıldığı bir başka yazı paylaştı. Sonuç, bir hafta önce karşılıklı yazışarak bilgi alışverişinde bulunmamdan sonra aynı duygu yoğunluğunu yakalayamadım. 


Alan Parsons'ı internet daha yeni çıktığında ortalıkta google bile yokken Pink Floyd'un 'Dark Side Of The Moon' albümünde adını aklıma kazımıştım. Ses mühendisi olarak albümde yer almıştı. Albüm ise atmosferi ve kaliteli ses düzeyiyle yıllar sonra bile tekrardan kayıtedilmedi yada mikslenmedi çünkü gereği de yoktu. Alan Parsons bu ilk kaliteli işinden bir kaç yıl sonra kendi grup projesi olduğunu açıkladığında bir çok müzisyen kendisiyle görüşüp albümde yer almak istediler. Aynı Terrence Malick 90'lı yıllarda savaş filmi çekeceğim dediğinde kapısında biriken Hollywood yıldızları gibi dönemin İngiliz müzisyenleri de Alan Parsons ile buluştular. Ortaya da kalabalık kadrolu albümler çıktı.

Alan Parsons ilk albümünde fransız edebiyatının önemli adlarından Edgar Allan Poe'yu işledi. Müzik de aynı Poe'nun hikayeleri gibi şiirseldi. İkinci albümünde yine bir edebiyatçının kitabını konu aldı. Bilim Kurgunun büyük adlarından olan Asimov'un 'I Robot' adlı kitabını albümün konusu yaptı. Filminden anımsayabildiğim kadarıyla bir robot kendi varlığının farkına varıyordu ve hikaye bunun etrafında dönüyordu. Filmin sonunda da kendi varlığının farkına varanın etrafında diğer robotlar toplanıyordu.

'I Robot' albümünün sonunda da bu konu 'Genesis Ch. 1 V. 32' olarak işleniyor.

Albüme katkı sağlayan adları gördüğümde ilk gözüme çarpanlar Camel grubuna 80'lerde katılan David Paton ile Cockney Rebel grubuyla o dönem efsane olmuş Steve Harley oldu. Steve Harley'in bestelediği bütün parçaları progresif olmasa da 'Death Trip', 'Sebastian' gibi parçalar progresif rock'ın da üzerinde olan art rock'a güzel örneklerdir.

'I Robot' albümü ilk albümdeki senfonik atmosfere göre daha zayıf bir atmosfer barındırıyor. Sanırım bunda (yani bana göre) Canterbury ekolünden yararlanılmış olmuş olmasıdır. Buna rağmen hikayenin albümde mükemmel biçimde anlatılması, verilen duygular yerli yerindedir. Albüm öncesi Asimov ile görüşüp albüm hakkında fikrinin alınmasının da bunda kesinlikle katkısı vardır.


Alan Parsons kendi adıyla kurduğu grup projesinin devamı albümlerini devam ettirdi. Yetmişlerde yaşayan efsanelerden biri oldu ve bunu günümüze kadar sürdürdü.

Ve efsane olmaya devam ediyor.

Hem bilim kurgu hem de progresif rock hayranı olarak 'I Robot' albümü aynı filmi kadar etkileyicidir benim için. Hoş bana bilim kurguyu sevdiren progresif rock grupları olmuştur. Bilim kurgudan etkilenip müzik, albümler yapanlar olduğu kadar, progresif rock'tan etkilenip bilim kurgu filmi yapanlar da vardır.

Yes'in albümlerinden ve albüm kapaklarının çizimlerini yapan Roger Deans'den etkilenip Avatar filmini yapan James Cameron gibi.

Bilim kurgu can'dır.

1. I Robot (6.06)
2. I Wouldn't Want To Be Like You (3.19)
3. Some Other Time (4.05)
4. Breakdown (3.50)
5. Don't Let It Show (4.21)
6. The Voice (5.21)
7. Nucleus (3.35)
8. Day After Day (Show Must Go On) (3.43)
9. Total Eclipse (3.05)
10. Genesis Ch. 1 V. 32 (3.37)

Süre : 41.02

Alan Parsons / Akustik Gitar (4), Klavyeler, Yapımcı, Efektler, Vokoder, Arka Vokal
Eric Woolfson / Klavyeler, Klavnet, Piyano, Org, Arka Vokal

Konuklar
David Paton / Bas Gitar, Akustik Gitar (3,10)
Ian Bairnson / Akustik Gitar(3,4,10), Elektrik Gitar, Arka Vokal
B. J. Cole / Çelik Gitar (8)
Duncan Mackay / Klavye (7,10), Synth (1,4) 
John Wallace / Trampet (5)

Vokaller / Hilary Western(1), Lenny Zakatek (2), Peter Straker (3), Allan Clarke (4), Dave Townsend (5), Steve Harley (6)

Arka Vokaller / Jack Harris (8), Smokey Parsons, Tony Rivers (3,10), John Perry (3,10), Stuart Calver (3,10)

Yeni Filormani Orkestrası (4,10)
İngiliz korosu (1,7,9) 

Bob Howes / Orkestra şefi (1,7,9,10)

Andrew Powell / Orkestra Şefi (1,3-6,9,10), Hammond Org (8)

6 Temmuz 2019 Cumartesi

The Future Kings Of England - The Fat of Old Mother Orvis 2007


                                  


İnternetten albüm indirmeyi sanırım 2006-2007 yıllarında öğrendim. O zamanlar rapidshare denen site vardı, arama yaptığımda grubun ve albümün adını yazar, sonuna radipshare koyar arattırırdım. Karşıma çıkan sitelere girer linkleri bulur öyle albümü indirirdim. Aynı yıllarda blogspot'u keşfettim. Bir süre sonra da ben de kendime blogspot'tan bir sayfa açtım. Dinlediğim albümleri blog'a koyup, çalışan link arıyıp, etiketleyip paylaşıyordum. Müziği hem bloglardan ediniyor olmam hem de kendi blogumda paylaşmam benim için çok iyi oldu. O dönem istemediğim kadar müzik dinledim. Günlük 4-5 albümü geçiyordu. Aynı dönem facebook'un da çıkması sonucu, Facebook hesabı açıp müzik paylaşımını ve yeni müzikleri öğrenmeye oradan da devam ettim. Ancak bir kaç yıl sonra facebook'daki gereksiz tartışmalardan sıkılıp orayı kullanmayı bıraktım.

Blog'u kullanmaya ise hala devam ediyorum.

Eski blog'u giriş sayısı artsın diye başka bir blog'a yönlendirdim. Şuan ise müzik ve blog ile ilgili uğraştığım tek bu blog.

2006-2007'deler de blog'ları tanımaya başlayınca öğrendiğim ve dinlediğim çok grup oldu. The Future Kings of England grubunu da takip ettiğim bloglardan birisinde gördüm. 2007 yada 2008'in başlarıydı. Grubun albümünü o zamanlar o kadar çok dinliyordum ki uzun bir süre favori gruplarımdan biri olmuştu. Tabi yeni çıkan grupları dinlerken aynı zamanda 70'ler müziğini de dinleyip öğrenmeye çalışıyordum. Bir süre sonra da 70'ler prog'u hakim olmaya başladı.

2010'dan günümüze kadar 70'ler odaklı dinledim arada sırada yeni çıkan grupların albümlerini takip ediyorum ancak 10 yıl önceki kadar değil.

İngilizler gibi kısaltayım grubun adını, yazması da okuması da kolay olur. TFKOE, 2000'lerin başında kurulan 3 kişilik bir grup. İlk albümü (2 yıl önce yazmıştım) distopik bir geleceği anlatıyordu, grup adını da distopik bir geleceği anlattıkları parçadan alıyor.

O zamanlar yani 2007-2008 yıllarında grubu ilk dinlediğimde favorilerimden biri olmuştu ancak bir türlü ilk çıkan albümünü bulamıyordum. O yüzden uzun bir süre tek albümleriyle favori gruplarımdan biri olmuştu. Hala da öyledir. Çok sık dinlemiyorsam da aklıma geldiğinde oturup bir saat boyunca albümü dinleyip nostalji yaşayabiliyorum.

TFKOE, bu ikinci albümünü de konsept olarak yapar. İlk albümünde post-rock daha çok hakimdir. İlk dinlediğimde biraz şaşırmıştım çünkü TFHOE deyince aklıma bu albümün atmosferi gelir.

Albümü çok sevmemin ve grubun favorilerimden olmasının sanırım temel nedeni grubun yaptığı müziğin 70'leri günümüze taşımaya çalışmasıydı.

Öyle ki aradan 10 yıl geçtikten sonra albümü tekrardan dinlerken yine Pink Floyd gibi saykodelik rock'ın altın çağına damga vurmuş atmosferleri anımsarken bir yandan krautrock'ın öncülerinden  Amon Düül II, Ashra Tempel gibi grupları duyuyorsunuz. Musterd Men parçası albümdeki en sevdiğim parça ve yıllar sonra dinlerken bile Amon Düül II'yi, hatta T2 grubunun davul ritimlerini hissedebiliyorum.

TFKOE, 70'leri anımsattığı kadar günümüz post gruplarını (özellikle politik post rock grupları müziklerini) da anımsatıyor.  'Bartholomew's Merman' parçası hem hüzün verici ezgileri hem de isyankar atmosferiyle GYBE'yi bir hayli fazla andırıyor. Distopya konu edilince ister istemez hüzünlü bir atmosfer çıkması ve buna karşı isyankar bir atmosfer ortaya çıkması da gayet doğal.

Albümün ilk iki parçasındaki 70'ler atmosferi, sonrasındaki iki parçada günümüz isyankar post-rock atmosferine bırakıyor. Mandolin ve banjo ile Amon Düül II'yi tekrar anımsatıyor ama bir o kadar da günümüz atmosferi içinde devam ediyorlar. Parçanın sonlarında varolan Pink Floydvari acıklı gitar solosu ile 70'ler ile günümüz atmosferinin nasıl bir araya getirilebileceğini gösteriyorlar.

Albümün sonundaki 18 dakikalık uzun parça öncesi 2 dakikalık hüzünlü bir atmosferle sonu hazırlıyorlar.
'The Fate Of Old Mother Orvis' albümün kapanış parçası, hem de albümün adı. 18 dakikalık parçada eski saykodelik atmosferin yeni post-rock atmosferiyle buluşmasını görürsünüz.

Albümdeki bütün parçalar konsepte uygun bir şekilde çalındı, son parçada da bunun devamı getirildi.

10 küsür yıl önce facebook açıldığı zamanlar, facebook'ta gruplar açmıştım. Bu grup içinde açmıştım, ama daha fazla üyesi olan ve paylaşımları çokça olan saykodelik rock yeniden (türkçe değil ingilizce açmıştım) paylaşım grubu bu grubun sayesinde olmuştu. Bundan 4 yıl öncede tekrardan dinlemem üzerine saykodelik rock yeniden diye açtığım blog'a fazla dinlemiyor olmamdan dolayı adını değiştirip şuanki haline getirdim. Yani şuan içinde bulunduğunuz blog'un açılmasının nedeni TFKOE grubudur.

70'leri seven, günümüzün kaliteli gruplarını takip eden biri olarak, benim gibi düşünenleri de bu grubun özellikle bu albümünü dinlemesini tavsiye ederim.

1. Dunwich (6.20)
2. Mustard Men (7.12)
3. Bartholomew's Merman (5.04)
4. Children Of The Crown (9.12)
5. A Meeting At The Red Barn (2.23)
6. The Fate Of Old Mother Orvis (18.11)

Ian Fitch / Elektrik Gitar, Mandolin, Autoharp, Klisofon, Vokal
Steve Mann / Klavyeler, Yapımcı
Karl Mallett / Bas Gitar, Elektrik Gitar, Banjo, Autoharp, Klavyeler
Simon Green / Davul, Perküsyon, Kapak tasarımı

30 Nisan 2019 Salı

Carmen - Fandangos in Space 1973


                       
David Allen ve kızkardeşinin öncülüğünde kurulan Carmen grubunun flamenko müziğini kullanmaları Allen ve kardeşinin ailesinin ispanyol resturantı işletmesinden kaynaklı. Babası ispanyol gitarı çalarken annesi ispanyol dansları yapan bir dansçıdır.

David Allen, kızkardeşiyle birlikte 1970 yılında grubu kurarlar. 1973 yılında İngiltere'ye gelirler. Daha sonraları Jethro Tull'da bas gitar çalacak olan John Glascock katılır. İlk albümleri aynı yıl çıkar. (David Allen, herkesin bildiği Avustralya'lı ve Gong efsanesinin gitaristi ile aynı kişi değildir. Aynı isim olması nedeniyle belirtmekte fayda var.)

'Fandangos in Space', ispanyol flamenko müziği ve ispanyol halk müziklerini temel alarak ortaya çıkmış bir albüm. Daha önceleri dinlememe rağmen aklımda kalmayan ama Triana ve Cai ile tanımaya başladığım Andulus rock (endülüs) ile pek bir benzerliği yok.

Triana, Cai gibi gruplar ispanyol halk müziğini kullanırken arap ve akdeniz ezgilerini de katmışlardı. Özellikle cazı kullanmaları Andalus rock'ın tanımı için benim temel aldığım bir kıstas haline geldi. O yüzden Carmen grubunun yaptığı müziği Andalus rock içinde değerlendiremem.

Carmen grubu ispanyol halk müzikleri haricinde ingiliz tarzı halk ezgilerini de kullanıyor. Jethro Tull vokalleri özellikle dikkati çekerken Lindisfarne ezgilerinin de etkileri abartı olmasa da kendisini hissettiriyor. Albüm ve grup için ingiliz stiliyle ispanyol müziği denebilir.

Albüme gelirsek, 40 dakikalık sürede eğer halk müziğinden hoşlanıyorsanız zevk alacağınız kesin. Halk müziklerinden hoşlanmıyorsanız yine zevk alacağınız kesin çünkü yukarıda Jethro Tull benzerliği var derken aynı zamanda mellotron kullanımı ve David Allen'in kızkardeşi Angela'nın vokali olduğu bölümlerde Curved Air etkisi var.

Curved Air grubu da albümlerinde halk ezgilerini kullanırken benzer atmosferler ortaya çıkıyordu. Carmen grubunda da ingiliz etkisi yeterince mevcut.

Albümdeki parçalar ingilizce ve ispanyolca olarak yazılmış, o yüzden parçalar arasında hem sözler hem de yapı olarak bir benzerlik söz konusu değil. Bu aynı zamanda parçaların bir şablona oturtulmadığı anlamına da gelir. Dolayısıyla grup kendisini tekrar etmiyor.

Carmen bilindik gruplar arasında olmaması ve yaptıkları müziğin devamını getirici yani örnek alınması gereken gruplardan olmaması nedeniyle kıyıda köşede kalmış bir grup. Yine de 70'lerin yaratıcılığını görmek isteyenlerin kesinlikle dinlemesi gereken albümlere sahip. 'Fandangos in Space' albümü de grubun güzel bir çalışması.

1. Bulerias (4.18)
. Cante
. Baille
. Reprise
2. Bullfight (3.39)
3. Stepping Stone (2.45)
4. Sailor Song (4.54)
5. Lonely House (2.58)
6. Por Tarantos (1.44)
7. Looking Outside (My window) (5.10)
. Theme
. Zorongo
. Finale
8. Tales Of Spain (3.32)
9. Retirando (2.13)
10. Fandangos (4.33)
11. Reprise (2.05)

Süre : 40.53

David Allen / Vokal, Elektrik Gitar, Flamenko Gitar
Roberto Amaral / Vokal, Vibrafon,
Angela Allen / Vokal, Mellotron, Synth (ses düzenleyicisi)
John Glascock / Vokal, Bas Gitar, Bas Pedal
Paul Fenton / Davul, Perküsyon

18 Mart 2019 Pazartesi

U. K. - U.K. 1978


Süper-grup olarak 1977 yılında kurulan U.K. grubu 70'li yılların son önemli projesiydi. 1980 yılına kadar iki stüdyo albümü ve bir konser albümü yayımlayan U.K., sonraki yıllarda da tekrar biraraya gelerek müzik yapmaya devam ettiler ancak stüdyo albüm çıkarmadılar.

Grubun ana kadrosu korunsa da, 90'lı ve 2000'li yıllarda genç müzisyenler de katıldı. 1977 yılında kurulan ve ilk albümü 1978'de çıkan U.K. grubunun kadrosu; Yes, King Crimson ve Genesis gruplarında davulda olan Bill Bruford; King Crimson ve Uriah Heep'de bas gitar çalan John Wetton;  ve yine King Crimson'ın Red albümünün konserlerinde gruba katılan, daha önceleri Curved Air grubunun üyesi ve Metamorphosis adlı parçayı 16 yaşında iken besteleyen Eddie Jobson. Son olarak gitarda ise Frank Zappa grubundan gelen ve Soft Machine grubunda da çalan Allan Holdsworth.


Grup son olarak 2013 yılında bir araya gelerek konserler verdi. 4 yıl sonra grubun kurucu üyelerinden John Wetton ve Allan Holdsworth aramızdan ayrıldı.

'U.K.' albümünde parçalarının hepsinde Eddie Jobson'ın imzası var. 'Alaska' (kendi bestesi) parçası haricindeki bütün parçalarda Eddie Jobson diğer grup üyeleriyle ortak çalışarak parçaları yazıyor.

Albüm 70'lerin son süper-grubunun ürünü olsa da, günümüzde U.K. parçalarını örnek alan bir çok modern progresif rock ve metal grubu (Dream Theater, Transatlantic) var. Bunda Eddie Jobson'ın elektrik piyanosunun ve John Wetton'un bas gitarının katkıları yadsınamaz.

8 parçadan oluşan albümde her bir parça virtüözlük gerektiren türden parçalar. Her parçanın eklektik bir yapısı olması nedeniyle de coverlanması yada bir benzerinin yapılması bir hayli zor. 

'In The Dead of The Night', bir sonraki yıl çıkan YES'in Drama albümünden 'Machine Messiah' gibi tamamen virtüözlüğe ve tekniğe dayanan parça. Chris Square ile John Wetton'u karşılaştırmak yersiz ancak en iyi bas gitaristler diye liste yapılsa her ikisininde bu parçayla varolması işten değil.

'By The Light of Day', bir kaç yıl sonra kurulacak olan ve John Wetton'un da orada müziğe devam edeceği Asia grubunun müzikal atmosferinin ön habercisi niteliğinde parça. Parçanın soloları ise tamamen Eddie Jobson'ın elektrik keman ve elektrik piyanosuna dayanıyor.

'Presto Vivace And Reprise', albümün en kısası olmasına rağmen müzikal anlamda en doyurucu parça. Eddie Jobson'ın elektrik piyanosu ise yıllar sonrasının Jordan Rudess'i gibi. Wetton ve Bruford ise 1974-75 King Crimson dönemini tekrar yaşatıyor.

'Thirty Years', Allan Holdsworth'un gitarını ilk kez canlı canlı hissetmeye başlıyorsunuz. Allan Holdsworth burada grubu rock'tan alıp caz'ın dünyasına götürüyor. Tahminim albümdeki en iyi solo kısmı buradadır.


'Alaska', Jobson'ın kendi albümlerinde kullanacağı new-wave tarzına alıştırma yaptığı bir parça. Dört buçuk dakika süren parçanın yarısı tamamen Jobson'un elektronik seslerinin kontrolünde. Diğer kısmı ise King Crimson avantgardlığında. 'Alaska' albümdeki bütün parçalar gibi şaşırtıyor.

'Time To Kill', pop şablonuyla hareketli bir şekilde başlıyor. Iki dakika sonrasında ise Jobson'ın virtüözlüğü ortaya çıkıyor. 'Thirty Years' ile birlikte en doyurucu soloya sahip ikinci parça.

'Nevermore', Holdsworth ile Jobson'un virtüözlüğünü tekrar birlikte gördüğünüz ikinci parça. Albüm genel olarak caz-fusion ve eklektik atmosferinde olsa da bu parçada senfonik yapıyı görerek grubun yaratıcılıkta sınır tanımadığını görebilirsiniz.

Albümün kapanış parçası, 'Mental Medication'. Grup üyelerinin hangi müziklerden beslendiklerini, müzikte ne yapmaya çalıştıklarını bu parçayla daha net anlarsınız. 60'lar ve 70'lerin pop(folk), caz, funk, avantgard ve klasik müziğin hepsi bir arada.

U.K. grubu'nun bu ilk albümünden sonra Bill Bruford ayrılacak yerine Frank Zappa'nın grubundan Terry Bozzio geçecek. Ve grup yine aynı kaldığı yerden devam edecek.

Albüm, grup uzun yıllar bir arada olmadığı için unutulanlar arasında kaldı. Ancak yine de progresif rock hayranları tarafından ve 70'lerin müziğini günümüzde yaşatmaya çalışanlar gruplar tarafından sıkça başvurulanlar arasında yer almaya hala devam ediyor.

1. In The Dead of The Night (5.38)
2. By The Light of Day (4.32)
3. Presto Vivace And Reprise (2.58)
4. Thirty Years (8.05)
5. Alaska (4.45)
6. Time To Kill (4.55)
7. Nevermore (8.09)
8. Mental Medication (7.26)

John Wetton / Bas Gitar, Vokal
Allan Holdsworth / Akustik & Elektrik Gitar
Eddie Jobson / Elektrik Keman, Klavyeler
Bill Bruford / Davul, Perküsyon

17 Şubat 2019 Pazar

Van Der Graaf Genetator - Pawn Hearts 1971




Rock müziğin hemen hemen her döneminde bir çok klasik grubun benzeri gruplar ortaya çıkmıştır. En bilineni Pink Floyd. Pink Floyd tarzı müzik yapan gruplar hatta Pink Floyd cover grupları hemen hemen her ülkede vardır. Hatta pop olarak söyleyenler de.  Diğer bir çok grubunda cover grupları vardır ve aynı şekilde onları takip eden guplar da vardır.

Bir benzeri müziği yapılamayan, cover grubu bile olmayan sanırım tek örnek, Van Der Graaf Generator grubu. VDGG'nin böyle olması da tamamen Peter Hammill'in şarkı ve söz yazarlığına bağlı.

Peter Hammill, 1968-69 yıllarında kendi müziğini yapmaya karar verip albüm için stüdyo ile görüştüğünde tek başına çalamayacağı söylenir ve albüm için iki kişi bulunur. Ama Peter Hammill bu iki kişiyle kendi albümünü yapmaz ve Van Der Graaf Generator grubunu kurarlar. David Jackson ilk albümde yoktur. Gruba daha sonra dahil olur. İlk albümleri tamamen Peter Hammill'in kendi parçalarından oluşur. İkinci albümde kolektif çalışma ortaya çıkar. 2 yıl içinde 4 albüm ve bir çok 45'lik çıkartırlar.


1971 yılında 'Pawn Hearts' albümüyle grup dağılmaz, konserleri sürdürürler ancak 5. albüm 4 yıl sonra 1975'de çıkar. Bu süre içinde Peter Hammill kendi solo albümlerini çıkartır. Grup üyeleri de albümde yer alırlar.

'Pawn Hearts', VDGG'nin ilk döneminin sonu olarak söylenebilir. İkinci döneme kıyasla yapılan müzik daha enerjik ve dramatiktir. Bu durum bir şekilde Peter Hammill'in duygu dünyasıyla paralellik gösterir. Peter Hammill, içimizde yaşayan katile daha sonraları daha fazla odaklanır. Grupla birlikte değil, kendi albümlerinde daha çok görülür.

'Lemmings'; elektronik sesler, klasik müzik, avantgard yapı ile bir benzerinin yapılması imkansız VDGG parçalarından sadece biri. Akustik gitar ile bir hikaye anlatır gibi başlar. Sonrası tamamen bir kaos halini alır. Peter Hammill ise bu kaotik yapıyı vokaliyle daha da benzersiz kılar.

'Man-Erg' insanın içindeki enerji yahut insanın ruhu diye de anlaşılabilir. Müziğin yaratıcılığının önüne bu parça da Peter Hammill'in sözleri geçer. Bir önceki albümünde 'Killer' parçasında odaklandığı insanın öldürme, yok etme içgüdüsü burada insanın kendi icat ettiği melek-canavar sembolleriyle karşılaştırarak ahlaki bir yargıya varır. İnsanı insan yapan içgüdüleri değil, hayal ederek var ettiği değerlerdir. Peter Hammill bu iki zıt olguyu karşılaştırarak ben özgürüm diye bağırır. Müzik ise sözlere uyumluluk göstererek dramatik başlar, sonrasında ise bu zıtlaşan olgular kaotik bir yapıya döner.

'Man-Erg', hem sözleriyle hem de müziğiyle progresif rock'ın şaheserlerinden birisidir. Ek olarak, progresif rock'ın birebir tanımına uyan müzik yapan King Crimson'ı günümüze kadar yaşatan ve yaşatmaya devam eden Robert Fripp gitardadır.


'A Plague of Lighthouse Keepers'; bir çok kişinin görüşüne bu parçada ben de katılıyorum. Progresif rock'ın tanımını genişleten hatta farklı tanımlar yapılmasına neden olan parçalardan biri. Klasik müzik, elektronik sesler, avantgard atmosfer ve tahmin edilemeyecek kaotik yapı ile VDGG, progresif (her zaman progresif'i ilerici olarak tanımlamışımdır) müziğin tanrılarından biri haline gelir. 4 yıl sonra çıkarttıkları Godbluff albümü ise bu müzik anlayışının devamı niteliğindedir.

Van Der Graaf Generator grubu günümüzde pek bilinmez, özellikle progresif rock yaptığını iddia edenler tarafından. Hatta müziği dinleyip vasat olduğunu belirtenlere bile rastladım.

Gerçekten, öyle midir?

Sanırım bunun cevabı müziğe bakış açısında. Sadece blues yapısını kullanarak müzik yapan (Pink Floyd, Camel, Uriah Heep) grupları progresif rock'ın tanımına uygun gören kişilerin yorumundan ibaret.

1968-69 yıllarında kendi müziğini yapmak için yola çıkıp yanına iki de arkadaş alan Peter Hammill ise hala müziğe devam etmektedir.

1. Lemmings (11.39)
2. Man-Erg (10.21)
3. A Plague of Lighthouse Keepers (23.04)
- Eyewitness
- Pictures / Lighthouse
- Eyewitness
- S.H.M.
- Precense of the Night
- Kosmos Tours
- (Custard's) Last Stand
- The Clot Thickens
- Land's End
- We Go Now

Süre : 45.04

Peter Hammill / Vokal, Akustik Gitar, Piyano, Elektrik Piyano
Hugh Banton / Hammond, Org, Piyano, Mellotron, Bas Gitar, Synth, Geri Vokal
David Jackson / Tenor, Soprano & Alto Saksafon, Flüt
Guy Evans / Davul, Timpani, Perküsyon, Piyano

Konuk
Robert Fripp / Elektrik Gitar (2,3)

29 Ocak 2019 Salı

Gryphon - Raindance 1975



Geçen yıl 'Red Queen To Gryphon Tree' albümlerini ilk dinlediğimde müzikleri o kadar çok etkilemişti ki beni, albümü bir kaç gün boyunca araya başka bir albüm sokmadan dinlemiştim. Yazısını da hazırlarken üstüste 2-3 kez dinleyerek bitirmiştim. Bloğa koyup alkollenme zamanını da bitirince yatıp uyumuştum. Sonrasında da çok fazla dinlememin nedeniyle bir süre sonra aklımdan çıkmıştı.

Bir kaç gün önce pc'de kıyıda köşede duran albümlere bakarken dikkatimi çekti. Gryphon grubunun  bir başka albümüydü. Aynı geçen yıl olduğu gibi albümü de temizlik yaparken yada bir şeyler okurken dinlemeye başladım. Fazla da dikkatli dinlemeye çalışmadığım kulağıma sadece hoş bir müzik olarak geldi.

Bir akşam yine bira açmış içerken dinleyecek bir şey bulamayıp, gündüzleri dinlediğim albümü açtıp dinlemeye başladım. Albümün sonuna geldiğinde ise neredeyse ilk birayı bitirmeden sarhoş olmuştum. 'Heldenleben' parçası o kadar etkilemişti ki, aklıma geçen yıl dinleyip sonra da unuttuğum albüm geldi.

Yazmayı aklıma getirdiğimde ise, geçen yıl fazla dikkat etmemiştim hakkında yazılanlara, interneti açıp albüm ve grup hakkındaki yorumlara göz gezdirdim. Genel olarak orta düzeyde yorumlar yapılmış. Gereksiz yere çok övülen albümler ve gruplar varken böyle bir albüm niye orta düzeyde bırakılmış anlayamadım.


Raindance, grubun 4. albümü olarak 1975 yılında, 'Red Queen To Gryphon Tree' başyapıtından sonra çıkmış. Belki de bir önceki albümdeki müzikiğin biraz altında olarak görüldü o yüzden orta düzeyde bir albüm olarak anlatılmış.

Ancak bu albüm bir önceki albümün devamı niteliğinde bir albüm değil o yüzden her iki albümü kıyaslamak bana biraz saçma geliyor.

Albüm 9 parçadan ibaret. 9 parçadan sadece bir tanesi albümün uzunluğunun neredeyse yarısı kadar. Beni tripten tribe sokan o 16 dakikalık son parça olmasaydı muhtemelen albümü yazmaya çalışmazdım. Kalan 8 parça, 1 dakika ile 5 dakikalık uzunluktaki parçalardan oluşur. Bu 8 kısa parçayı dinlerken Gentle Giant'ın o sınır tanımazlık oluşlarını aklınıza getirin.

Gentle Giant parçalarında nasıl caz'ı istediği şekilde kullanıyorlardıysa, Gryphon grubu da folk ezgilerini parçalarında o denli profesyonelce kullanıyor.

Albümde ilginç olan ise 4. albümleri olmasına rağmen cover parça koymuş oluşları. Beatles'ın 'Mother Nature's Son' parçasını halk ezgileriyle yorumlamışlar. İnternette albüm üzerine yazılanlara bakmış olmasaydım büyük ihtimalle parçalardan birinin Beatlas'a ait olacağı aklıma gelmezdi.

8 parçadaki kaliteli ve profesyonelce üretim, son parça da albümü bambaşka bir boyuta taşıyor. Yes'in, Genesis'in, ELP'nin hatta Gentle Giant'ın konser kayıtlarını, görüntülerini dinleyip izlerken nasıl tanrısal müzik dinlerkenmiş gibi hissediliyorsa aynısı 'Heldenleben' parçasında da aynısı oluşuyor. Bas gitar ve elektrik gitar kullanımları ve kısmen de klavyeler Yes'in 72-75 arası yaptığı müziği o kadar andırıyor ki özellikle Yes hayranı olarak benim müzik açlığımı gideriyor.

'Heldenleben' mükemmel ötesi parça.

Gryphon grubunu aslında geçen yıl öğrenmedim, 10 yıl öncesinde de önüme gelen her şeyi dinlemeye çalışırken görüp dinlemiştim. Ancak odak noktalarımdan biri olamamıştı. Sadece aklımda albüm kapakları kalmıştı.

Geçen yıl 'Red  Queen To Gryphon Tree' albümüyle gerçek anlamda tanışmamla birlikte şuan müzikten sıkıldığım anda başvuracağım albümlere bir başkası daha eklendi.

Grup bu albümden sonra bir albüm daha yaparak 1977'des dağıldı. Ta ki bir kaç ay öncesine kadar. 2018'in son aylarında yeni bir albümle tekrar biraraya geldiler ve albüm en az 70'lerde ki albümleri kadar kaliteli.

1. Down The Dog (2.44)
2. Raidance (5.37)
3. Mother Nature's Son (3.08)
4. Le Cambrioleur Est Dans Le Mouchoir (2.14)
5. Ormolu (1.00)
6. Fontinental Version (5.36)
7. Wallbanger (3.33)
8. Don't Say Go (1.48)
9. (Ein Klein) Heldenleben (16.03)

Süre : 41.50

Brain Gulland / Vokal (6), Geri Vokal, Bassson
Richard Harvey / Grand Piyano, Elektrik Piyano, Mini-moog, Org, Mellotron, Klavnet, Flüt, Glockenspiel, Boynuz, Klarnet (4)
Graeme Taylor / Elektrik Gitar, Geri Vokal
Malcolm Bennett / Bas Gitar, Flüt
David Oberle / Davul, Perküsyon, Vokal (3,6,8)

18 Ocak 2019 Cuma

Gentle Giant - Gentle Giant 1970




3 yıl önce ilk başladığım zaman bu blogda yazmaya bir çok albüm ve grubu yazarken zorlanmıştım. Hala daha bazı grupları yada albümleri yazarken zorlanıyorum. Bazı grupları ise daha önceden çok sevip dinlememe rağmen bırakın yazmayı şuan tekrar olarak dahi dinleyemiyorum. Camel, Uriah Heep, Supertramp gibi gruplar, bu dinleyemediklerimin başında geliyor.

Zorlandıklarım ise Yes, King Crimson, VDDG, Magma, Rush, Gentle Giant gibi dinlemekten asla sıkılmayacağım gruplar. Ancak bu gruplar hakkında yazarken zorlanıyorum, cevabı çok basit. Bu kadar güzel albümleri bir sayfada anlatamam. Belki de her grubun her albümü için bir yazı değil, her yıl aynı albüme başka bir yazı hazırlamam gerek.


Gentle Giant grubu da saydığım gruplar arasında. 3 yıl önce yazmaya başladığımda da 'Missing Piece' albümünü yazarken zorlanmıştım. Albümün ve grubun akılda kalması için Gentle Giant'ı bir dinozor'a benzetmiştim. Sanırım bu ilk albümünü yazarken de dinozor benzetmem yerinde olacak. 

Hem kalitesi ile hem yaratıcılığı ile gelmiş geçmiş tüm progresif rock zamanlarının tartışmasız taklit edilemeyen birinci grubu, Gentle Giant.

Kendi adını aldıkları bu ilk albümde taklit edilemeyen albümlerden ancak bundan sonraki yapacakları albümler kadar karışık yapılara sahip değil. Doğaldır ki albüm içinde bulunduğu dönemin belli başlı müziklerinden etkilenmiştir. Albümü anımsamanıza yardımcı olacak ilk parça 'Nothing At All' parçası dahi dönemin blues müziğinin yapısına benzerlik gösterir. Ancak bu Gentle Giant grubunda sırıtarak durmaz, parçanın içine yerleştirilmiş avantgard öğeler bunu engeller.

1970 yılında çıkardıkları bu ilk albümünü ve özellikle bahsettiğim 'Nothing At All' parçasıyla grubu sevip dinlemeye başladım. Öncesi bir hayli karışık, aslında ilk dinlemeye çalışma denemelerinde daha çok melodik ve senfonik yapılı albümler dinlediğim için Gentle Giant müziğini kulağım bir türlü kaldıramıyordu. Bu albüm ve 'Nothing At All' parçasıyla gruba ısınmaya başladım sonra da dinlemekten kendimi alıkoyamaz oldum.

Açılış parçası 'Giant', sert gitarlar ve heavy blues atmosferi olsa da parçanın ortasına konan soul ve caz, Gentle Giant'in daha ilk albümde yaratıcılıklarının ne derece benzersiz olduğunu gösteriyor.

'Funny Ways' ile birlikte daha ilk albümde Gentle Giant grubu klasik müzik eğitimlerinin müziğe nasıl yansıdığını rahatlıkla görebiliyorsunuz. 'Funny Ways' daha sonradan Gentle Giant müziği diye adlandırılacak türden bir parçaya değil, daha çok gösteri amaçlı yapılan rock parçalarına benziyor. Ancak yine Gentle Giant kalitesiyle o şöhret olmak için üretilmiş parçaların çok ötesinde. 

'Alucard' parçası da ilk parça gibi, ağır atmosferiyle heave blues atmosferinde parça. Hatta daha da ötesi heavy psychic'i andırıyor. Dönemin ağır saykodelik severlerinin dinleyeceği türden. 

'Isn't It Quiet And Cold ?', Gentle Giant albümü deyince 'Nothing At All' parçasıyla birlikte aklıma gelen parça. Klasik anlamda yada progresif rock anlamında olan bir parça değil. Hem döneminde hem öncesi ve sonrasında bir çok avantgard grubun (ve zeuhl gruplarının) istediği ve bir şekilde yaptığı müziklerden birisi. Nakarat kısmındaki Beatles vari korosu dahi parçanın mükemmelliyetçi ruhunu bozmuyor.

'Nothing At All', albümü değil, grubu sevmemi sağlayan parça. Bluesvari yapısı olması nedeniyle Gentle Giant'ı sevmem aslında çok kolay oldu. Gentle Giant'ı benim gibi zamanında anlayamayıp dinleyemeyenlere sevilip dinlenebilmesi için önerebileceğim ilk bir kaç parçadan biri.

'Why Not' heavy blues rock, tanımlamaya kalksak sanırım en iyi tanım bu olur. Led Zeppelin, The Doors gibi rock'ın klasik gruplarını parçanın bazı yerlerinde anımsatmıyor değil ama yine de araya konan flüt ve folkik seslerle Gentle Giant olduğunu hissettiriyor.

Kapanış parçası 'The Queen', grubun sanki 'tamam güzel albüm yaptık sonuna da senfonik kısa bir parça koyalım, dinleyenlerde bir tat bırakalım' dercesine yapılmış bir parça. Ancak baştan sağma değil, kısa olmasına rağmen senfonik atmosferi mükemmel biçimde yakalamışlar.

Gentle Giant, yazının başında da bahsettiğim gibi dinlenilmesi sevilmemesi zor grupların başında geliyor. Hele ki grup yada albüm hakkında yazmaya çalışınca bu zorluk daha da kuvvetleniyor. Her ne kadar bu akşam yazmış olsam da, sanki bir yerden eksik anlatmışım yada tam anlatamamışım gibi bir his oluşuyor.

Yazması zor olan gruplarımdan olsa da, dinlemesi artık kolay ve büyük bir zevk veriyor.

1. Giant (6.22)
2. Funny Ways (4.21)
3. Alucard (6.00)
4. Isn't It Quiet And Cold ? (3.51)
5. Nothing At All (9.08)
6. Why Not (5.31)
7. The Queen (1.40)

Süre : 36.57

Derek Shulman / Vokal (1-3,5,6), Geri Vokal, Bas Gitar (4)
Gary Green / Elektrik Gitar, 12 Telli Gitar(2,4)
Kerry Minnear / Hammond Org, Minimoog, Mellotron, Elektrik & Akustik Piyano, Timpani, Vibrafon, Çello, Bas Gitar, Vokal (3,6), Geri Vokal
Phil Shulman / Alto & Tenor Saksafon, Trompet, Flüt, Vokal (2-5), Geri Vokal
Ray Shulman / Bas Gitar, Keman (2,4), Elektrik (5-7) & Akustik (5) Gitar, Geri Vokal
Martin Smith / Davul, Perküsyon

Konuklar
Paul Cosh / Boynuz (1)
Clare Deniz / Çello (4) 

23 Aralık 2018 Pazar

Sky - Sky 1979




Curved Air, progresif rock'ın temel gruplarından olması gereken bir grup. Albümleriyle değil belki ama grubun içinden çıkardığı müzisyenlerle unutulmaması ve temel alınması gerek.

Bir kaç örnek.

Curved Air'e katılıp müzik yapan ve sonra kendi kariyerlerinde efsaneleşen Eddie Jobson. 17-18 yaşında iken gruba dahil olan ve grubun efsane parçalarından olan 'Metamorphosis'in müziğini yapan Eddie Jabson daha sonra King Crimson, süper grup UK, Frank Zappa, Jethro Tull ve Yes gibi gruplarla çalıştı. Grubun bir diğer unutulmaması gereken ismi Darryl Way ise 1973'de kendi grubunu kurdu ve progresif rock adı altında 3 caz rock albümü çıkardı, sonra yine gruba geri döndü. Kısa bir dönem grupta yer alan Stewart Copeland ise daha sonra İngilizlerin efsaneleşen rock gruplarından Sting sayesinde ülkemizde bilinen The Police grubuna dahil oldu. Yine kısa bir dönem grupta olan Mike Wedgwood ise Canterbury ekolünün belki de en iyi temsilcisi Caravan'da müzik yaptı.

Gruptan benim favori müzisyenim ise Francis Monkman; Curved Air haricinde Brain Eno ve Phil Manzanera'lı 801 grubunda bulundu. Ayrıca Al Stewart'ın bir albümünde çalarken, Renaissance ve Alan Parson's Project gruplarının albümlerinde yer aldı. Müzisyenliğinin haricinde bir de film yapımcılığı var.

Curved Air'den sonra süre olarak en uzun çalıştığı grup ise (ikinci grubu da diyebilirsiniz) SKY. Curved Air grubunun müzisyenlerinden bahsettik, SKY grubuundan bahsetmez isek olmaz sanırım. Francis Monkman ve Avustralya'lı klasik müzik bestecisi ve gitar virtiözü John Willliams'ın öncülüğünü yaptığı grupta çalan diğer müzisyenlerin müzikal kariyeri ise şöyle. Kevin Peek; Manfred Mann, Jeff Wayne, Alan Parson's Project, David Bowie. Tristan Fry; Beatles, Nick Drake. Herbie Flowers ise Beatles üyelerinin solo albümlerinde yeraldı ve Jeff Wayne'nin 'War of The World' (hatırlanması için 32. gün programının jenerik müziği) albümünde o'da Kevin Peek ile birlikte yer aldı.

Albüme gelirsek, daha sonra yapacakları albümler gibi modern klasik müzik ile rock müziğin nasıl ustaca buluşturulduğunu gösterir. Ki zaten grubun biraraya gelmesinin asıl nedeni de budur.

Albüm, Monkman'ın 'Westway' parçasıyla başlar. Klasik müzik etkisi görünse de rock'a daha yakın. Devam parçası 'Carrillion' ise Beatles'ın son dönemlerinde akustik atmosfere döndüğünde ortaya çıkan müziklere benzer. 'Danza' bir latin klasik bestecisinin grup tarafından yorumlanışı. 'Gymnopedie No. 1' parçası ise geçen yüzyılın klasik müziğine yön vermiş isimlerden biri olan Eric Satie'ye ait, John Williams'ın akustik gitarı, parçanın melankolisinden ve hüznünden bir şey kaybettirmiyor hatta parçayı daha hüzünlü hale getiriyor.

Son iki parçanın her ikisi de Francis Monkman'a ait. 'Cannonball' kısa olsa da, her dinlendiğinde senfonik yapısı kulağa daha da hoş gelmeye başlıyor. Ve finalde de SKY grubunun bütün albümleri arasında en sevdiğim parçası olan 'Where Opposites Meet'. 5 bölümden oluşan 20 dakikalık parça, hem klasik müziğin hem de rock müziği aynı anda dinlenemenin zevkini tattırıyor.

Albümün atmosferi olsun müzisyenlerin virtiözlükleri olsun, klasik 70'lerin progresif rock'ını çağrıştırmasa da yeni bir dönem müziğini gösterir gibi duruyor. Sanki hiç var olmamış bir dönem.

SKY grubunu geçen yıl Francis Monkman'a odaklandığımda öğrenmiştim. Francis Monkman'ı daha fazla tanımak içinde albümlerinin hepsini indirmiştim.

Bir yıldan beri de bilgisayarımda duruyor, ne zaman sakin müzik dinleyesim gelse ilk baktığım yerde oluyorlar.

Progresif rock'ı bir de böyle sakin bir şekilde dinleyin.


1. Westway (3.37)
2. Carrillion (3.27)                                                           
3. Danza (2.57)
4. Gymnopedie No. 1 (3.40)
5. Cannonball (3.39)
6. Where Opposites Meet Pt. 1 to P. 5 (19.30)

Süre : 36.50

John Willliams / Akustik Gitar
Francis Monkman / Piyano, Synth(ses düzenleyici), Harpsichord
Kevin Peek / Elektrik & Akustik Gitar
Herbie Flowers / Bas Gitar
Tristan Fry / Davul, Perküsyon

9 Aralık 2018 Pazar

Salamander - The Ten Commandments 1971


On Emir, Musa'ya tanrı tarafından bir dağda verildiği söylenen yasaklar dizisi. Musevilerin önemli tarihi olaylarından biri olarak kabul edilen on emir, tevrat'ın son bölümlerinde yer alır.

Ancak günümüzde bazı mısır tarihçileri On Emir'in Akhenaton'un emirlerinden alıntı olduğunu ileri sürüyor. Bazı tarihçiler ise Musa'nın, eski mısırdaki gerçek ismiyle Osarsif'in Akhenaton'un takipçisi olduğunu söylüyor. Kimisi de Akhenaton ile Musa'nın yada Osarsif'in aynı kişi olduğunu iddia ediyor.

Her ne olursa yada kim olursa olsun, 3500 yıldır ortadoğu'da tek tanrılı düşüncenin gelişiminde önemli bir yer tuttuğu şüphe götürmez. Etkisi günümüzde de devam ediyor olup üzerine kitaplar yazılıyor, filmler çekiliyor.

Müzikali yapıldı mı bilmiyorum ama bir rock grubu tarafından albüm konusu edildi. Salamander adında tek albümüyle 70'lerde yer alan bir grup, on emir'i konsept olarak konu etti.

Orkestral müzik eşliğinde On Emir'i yorumlayan grup, genel olarak 60'ların sonlarında ağır saykodelik izlerini taşıyor. Albümün bazı yerleri Moody Blues tadında olsa da, orkestrayı duymazdan gelirsek, Black Sabbath tadında bir müzik tarzı ortaya çıkıyor. 

Albümü daha önceden de dinlemiştim dikkat etmemiştim bu kadar ama bugün tekrar dinlemeye kalktığımda niyeyse eskiye göre daha çok dinlettirdi.

On Emir'deki on emir albümde on parça olarak yer alıyor. Öldürmeyeceksin emri karşılığına 'Kill' adında bir parça yapılıp konulmuş. Yalan söylemeyeceksin'e de 'False Wintwess' diye bir parça konulmuş. Tanrı'nın gününde iş yapmayacaksın, dinleneceksin'e 'God's Day' konulmuş. On Emir'i bu şekilde bir rock albümünün içinde bulmak, özellikle orkestral atmosferiyle bulmak, şaşırtıcı gelebilir ama progresif rock gruplarının konsept olarak işlemediği konular çok azdır.

Salamander orkestral atmosferiyle müzikal havası veriyor olsa da, dinlerken orkestrayı duymamazlıktan gelin. 4 kişilik grubun çıkardığı seslere odaklanın. Albüm gerçekten de çok yaratıcılık ürünü bir albüm.


1. Prelude Incorporing He's My God (7.15)
2. Images (3.24)
3. People (2.50)
4. God's Day (2.27)
5. Honour thy Father and thy Mother(1.38)
6. Kill (3.31)
7. Thou Shalt not Commit Adultery (3.07)
8. Steal (4.20)
9. False Witnwess (3.54)
10. Possession (3.15)

Süre : 35.41

Alister Benson / Org, Vokal
Dave Chriss / Bas Gitar
John Cook / Davul
Dave Titley / Vokal, Elektrik Gitar

13 Mayıs 2018 Pazar

Pink Floyd - Obscured By Clouds 1972


1972, rock müzik  ve Pink Floyd için çok önemli bir yıl. Üzerinden 10 yıllar geçmesine rağmen en çok satanlar listelerinde yer almış ve klasik rock albümleri arasında da ilk akla gelenlerden olan 'Dark Side Of The Moon' parçalarının yazılmaya başlandığı yıl. Albümün parçaları Pink Floyd tarafından yazılırken konserlerinde de yer buluyordu. O yüzden 'Dark Side Of The Moon' albümü 1972 yılı albümlerinden biri sayalabilinir.

Bir yıl önceki 'Meddle' albümü ve sonrası Pink Floyd, parça yazımı konusunda saykodelik rock'dan bluesvari parçalara geçiş yapar. Bu durumda en büyük pay sahibi Roger Waters'tır. Ki o dönem (sonraki dönemlerde dahil) blues ve Bob Dylan hayranı olan Roger Waters, 'Wish You Were Here' parçasını da bu duygu ve istekle ortaya çıkartır. 'Dark Side Of The Moon' albümü kollektif bir çalışma olsa da, Roger Waters'ın Pink Floyd'un müziğini değiştirmeye başlaması sonucu ortaya çıkmıştır.


x

Pink Floyd müziğinde ki bu değişimin bir diğer önemli aktörü ise Rick Wright'tır. 'Dark Side Of The Moon' albümünün atmosferinin ortaya çıkartılması neredeyse kendisine aittir. Rick Wright yaratıcılığını devam ettirse de 1977-78 yıllarında Roger Waters ile ters düşer ve bir kaç yıl sonra da grupla çalışmayı bırakır.

İşte, 1972 yılında bu ikili Pink Floyd'un en az bilinen yada bilinmeyen bir albümüne öncülük eder. Bir kaç yıl öncesinde bir film için yaptıkları 'More' albümünün tutması sonucu aynı filmin yönetmeni tarafından tekrar bir başka film için anlaşma yapılır. Pink Floyd da çok kısa bir süre içinde parçaları yazıp hazırlar ve 6 günde stüdyo'da kaydederler. Acele bir albüm gibi gözüküyor olsa da Roger Waters ve Rick Wright'ın parça yazımlarındaki yaratıcılıkları bu durumun negatif kısmını tamamen yok eder.

Albümdeki belli başlı parçalara gelirsek...

'Burning Bridges' parçasındaki ritmik klavye tonları Pink Floyd'un unutulmaz parçalarından olan 'Us And Them' parçasının bir ön çalışması, gibi değil, ön çalışması.  

'Wot's... Uh The Deal', 'Stay' ve 'Mudmen' parçaları bir yıl önceki 'Meddle' albümünün A yüzüne benziyor. Folk ve blues yanına biraz da 60'ların saykodelik havası eklenmiş. Bir de aynı parçalara benzer 'Free Four' var. 'Free Four' biraz daha hareketli ama blues havasını üzerinde taşıyor.

Saykodelik havanın en çok hissedildiği parçalar; albüme adını veren 'Obscured By Clouds', 'When You're In' ve 'Gold It's In The...'. Her üç parçayı dinlerken de aklıma Amon Düül II'nin aynı dönemde yaptığı parçalar geliyor. Pink Floyd'un parçaları doğaçlaması daha az blues sesleri daha ön planda.

Kapanış parçası 'Absolutely Curtains'. 'Echoes' parçasının mükemmel atmosferinden yararlanılarak albümün ve filmin finali yapılmış parça. Parçanın sonlarında ki afrikalıların sesleri yerine David Gilmour'un kısa bir gitar solosu konsaymış daha iyi olurmuş gibime (!) geliyor.

Albümdeki favori parçam 'Childhood's End'.  Benim için gerçek bir Pink Floyd klasiği.

Bu albümü ilk 2003 yılında, 21 yaşında iken dinlemiştim. O zamanlar internet olsa da, albüm yada müzik bulmak internette neredeyse mucizeydi. Muhasebeci olarak çalıştığım işyerinde bütün gün rock müzik dinlediğim için, dolayısıyla Pink Floyd'da dinliyordum, bir gün komşu işyerinde çalışan bir Libya'lı elinde bir cd ile geldi. CD'nin içinde Pink Floyd ve grup üyelerinin solo albümlerinin hepsi vardı. Yaşça benden büyük olduğu için karşılıklı oturduğumuzda genellikle o anlattı ben dinledim. Daha sonra da bana hediye olarak kopyaladığı o cd ile yatar kalkar oldum. Sabah işe giderken cd-çalar'da o cd vardı, işyerinde bilgisayar'da yine o cd takılı durup bütün gün Pink Floyd çalıyordu. Akşam iş bitip eve dönerken yine o cd çalıyordu. 'Obscured By Clouds' albümünü de ilk o cd'nin içinde görüp dinlemiştim.

'Obscured By Clouds', Pink Floyd severlerin çoğunluğuna göre pek de muhteşem olmayan bir albüm. Bir kısım Pink Floyd severe göre ise grubun en profesyonel işlerinden birisi. Her ikisine de katılmıyorum.  'Obscured By Clouds' bir geçiş albümüdür, 71 öncesi ve sonrası arasında köprü niteliğinde bir albüm.

1. Obscured By Clouds (3.05)
2. When You're In (2.31)
3. Burning Bridges (3.30)
4. Gold It's In The... (3.08)
5. Wot's... Uh The Deal (5.09)
6. Mudmen (4.18)
7. Childhood's End (4.33)
8. Free Four (4.16)
9. Stay (4.07)
10. Absolutely Curtains (5.51)

Süre : 40.18

David Gilmour / Elektrik Gitar, VCS3 Synth(ses düzenleyicisi), Vokal (3,5,7)
Richard Wright / Piyano, Klavyeler, VCS3 Synth, Vokal (3,9)
Roger Waters / Bas Gitar, VCS3 Synth, Vokal (8)
Nick Mason / Davul, Perküsyon, Elektrik Davul (1)

11 Mart 2018 Pazar

Curved Air - Phantasmagoria 1972


Yıl 1972, progresif rock'ın altın çağı denilen, progresif rock'ın başyapıtlarının ortaya çıktığı önemli yıllardan. YES'in, ELP'nin, King Crimson'ın, VDGG'nin peşpeşe başyapıtlık albümler çıkardıkları ve hep anımsanacakları önemli yıllardan biri. Aynı yıl, YES yada King Crimson gibi gruplar kadar anımsanmasa yada göz ardı edilse bile başyapıtlık bir başka albüm de Curved Air'e ait.

3. albümü olarak çıkan 'Phantasmagoria', içinde barındırdığı folkik, elektronik, klasik (klasik müzik anlamıda klasik), avantgard ve cazvari seslerin doğru bir şekilde kullanılıp, bir araya getirelmesi sayesinde başyapıtlık albümler arasında yerini alıyor.  Böyle bir başyapıt albümün ortaya çıkışında bütün grup üyelerinin etkisi muhakkak ki var ancak iki isim daha fazla ön plana çıkıyor. Francis Monkman ve Darryl Way. Her ikisi de bu albüm sonrası gruptan ayrılıyorlar.

Albüm genel itibariyle grup müzisyenlerinin deneme tahtası gibi bir albüm. Hem müziğin kaotik yapısı hem de parça yazımlarında bir kriter, şablon kullanmamaları deneme tahtası tanımını hak ediyor. Bu da albümün ne kadar progresif, ilerici olduğunu kanıtlıyor.

'Marie Antoniette', 70'ler sonu ve 80'lerde bolca kullanılan melankolik bir atmosferde olan parça. Parçayı güzelleştiren bas gitarın melodik ve melankolik yapısı elbette ama Sonja Kristina'nın kadifemsi sesini de es geçemeyiz. 'Marie Antoniette' bu haliyle Curved Air'in klasik parçalarının başında geliyor.

'Melinda', yada 'More or Less', ingiliz halk ezgileriyle bezenmiş melankolik parça. Darryl Way'in iç burkan keman solosu ise ingilterenin ormanlarına götürüyor.

'Not Quite The Same', albümdeki üç orkestral parçadan ilki. Kısa bir parça olmasına rağmen müzikal açlığı doyurabilecek türde.

Devamında gelen 3 parça da yine 'Not Quite The Same' gibi kaotik yapılı parçalar. Progresif rock örnekleri için her biri örnek niteliğinde.


'Whose Shoulder Are You Looking Over Away' ise elektronik seslerin (synth) yoğun kullanıldığı deneysel bir parça. Elektronik müziği seven biri olarak fazlasıyla beğendim ancak albümün yapısına pek uymamış gözüküyor.

'Over And Above' albümün ikinci orkestral parçası. 1930-40'ların salon müziği ile klasik ve caz'ın mükemmel bir karışımı. Tabii bir de dönemin canterbury etkisi var. Aynı zamanda kapak resminin en güzel tanımlayan parça.

Albümün deneme tahtası gibi olmasının son örneği, kapanış parçası sel 'Once A Ghost, Always A Ghost'. Afrika, Güney Amerika yerlilerinin halk ezgilerini orkestral bir hale sokmak. Müzikte yaratıcılık bu olsa gerek.

'Phantasmagoria', Curved Air grubu gibi fazla bilinmeyenlerden. Bilen yada albümden zevk alanlar içinse 70'lerin başyapıt albümlerinden.

1. Marie Antoniette (6.20)
2. Melinda (More or Less) (3.25)
3. Not Quite The Same (3.44)
4. Cheetah (3.33)
5. Ultra-Vivaldi (2.22)
6. Phantasmagoria (3.15)
7. Whose Shoulder Are You Looking Over Away (3.24)
8. Over And Above (8.36)
9. Once A Ghost, Always A Ghost (4.25)

Süre : 39.04

Sonja Kristina / Vokal (1-3, 6-9), Akustik Gitar (2)
Francis Monkman / Elektrik Gitar (1,4), Elektrik Piyano (1,8), Harpischord (2,4,9) Piyano (3,6), Synth (ses düzenleyicisi) (3,8), Org (6,8), Tubular Bells & Gong (8), Perküsyon (9)
Darry Way / Keman (2-4,6,8), Piyano (1), Synth (ses düzenleyicisi) (1,3), Vokal, Tubular Bells (1), Mellotron (1)
Mike Wedgwood / Bas Gitar, Akustik Gitar (6), Elektrik Gitar (9), Vokal (1,6,8,9), Perküsyon (9)
Florian Pilkington-Miksa / Davul, Perküsyon (9)

Konuklar
Annie Stewart / Flüt (2)
Crispian Steele-Perkins / Trompet (3,8)
Paul Cosh / Trompet (3,8)
Jim Watson / Trompet (3,8)
George Parnaby / Trompet (3)
Alan Gout / Trambon (3,8)
David Saunders /Trambon (3,8)
Frank Ricotti / Xylophone (8), Vibes (8,9), Konga (9)
Mal Linwood-Ross / Perküsyon (9)
Colin Caldwell / Perküsyon (9)
Jean Akers / Perküsyon (9)
Doris The Cheetah /  Cheetah Roar (4)

4 Mart 2018 Pazar

Yes - The Yes Album 1971




Bir YES hayranı olarak 'The Yes Album' en az dinlediğim albümlerin başında geliyor. Ancak bunun  sebebi kötü bir albüm olması değil. Albümdeki bütün parçaların YES'in klasiklerinden olması. Albümü dinlemeden de internet üzerinde sadece YES'in konser kayıtlarını dinlerken önünüze çıkan her beş parçadan en az birinin bu albümden olarak karşınıza çıkması gayet normal. Dolayısıyla 'The Yes Album' YES'in albüm olarak en az bilinen ama parçalar bakımından en bilinen albümü.

YES'in klasik dönemine ait olsa da, klasik YES albümlerinin arasında pek sayılmaz.Klasik YES albümleri denince 'Fragile' ve 'Close to Edge' sayılıyor; doğal olarak herkes de olduğu gibi benim de aklıma o albümler geliyor.  Bu, 'Drama' albümünün 80'lerin YES müziğinden sayılmamasına benziyor. Nasıl ki 'Drama' albümünün 80'ler YES müziğinde ayrı bir yeri varsa, 'The Yes Album'ünde YES'in klasik döneminde ayrı bir yeri var.

Bu durum aslında gruba yeni katılan müzisyenlerin etkisiyle oluşuyor. 'Drama' albümünün atmosferinde Trevor Horn ve Geoffrey Downes'in büyük etkisi vardı. Bu albümde de gruba yeni katılan Steve Howe'un büyük etkisi var. Aslında Steve Howe bir önceki albümde de vardı ancak o albümde sadece stüdya'da bulundu. Parça yazımlarına ve çalınmasına herhangi bir katkısı olmadı.

Steve Howe'un gruba katılımından sonra; yerine katıldığı Peter Banks'in beat-saykodelik etkisini neredeyse yok edip, yerine akustik bir hava bırakacak. Bu durum daha sonra klasik YES'in müziğinin tarifinde en belirgin özelliklerinden biri olacaktır.

'The Yes Album', yaklaşık 2 hafta önce çıkış yıldönümü diye twitter'da önüme çıktı (Ve albüm çıkalı tam 47 yıl olmuş),

47 yıl sonra bile hala anımsanan, tekrar tekrar dinlenilen, rock müziğin klasiklerinden biri haline gelmiş, YES ve albümünü eleştirmek bana düşmez. Burada yapabileceğim en iyi şey, belki albümün öncesi ile sonrasındaki müzikal değişimi anlatmak olabilir.

Albüm, yıllar sonra YES konserlerinin vazgeçilmezlerinden biri haline gelecek olan, 'Yours Is No Disgrace' ile başlar. Steve Howe'un gitarı, onu takip eden bas ve davul, sonrasında melodik bir atmosfer veren hammond org ile başlarken orgazm olabileceğiniz ender parçalardan birisiyle tanışıyorsunuz. Yada anılarınız tekrar depreşir.

11-12 yıl önce, YES'i anlayarak ilk dinlemeye başladığımda tercihlerim canlı kayıtları, albümleri olmuştu. Bir çok parçasında olduğu gibi 'Yours is no disgrace' parçasını da ilk olarak canlı kayıtlarından dinledim. Daha sonra 'Union Tours' kayıtlarında ki yorumu YES'i sevmemde en önemli etkenlerden biri oldu.

Steve Howe'un,(aynı dönem Genesis'den Steve Hackett'da benzer şeyler yapıyor ) YES'de akustik atmosfer yaratmasının ilk örneği, 'Clap'. Bu tarz Steve Howe çalışmaları genelde stüdyo kaydı olarak bulunur ancak burada, ilk YES albümündee canlı kaydı konulmuş.

Belki de Steve Howe'un YES öncesi rock'n roll doğaçlamalarının canlı olarak daha farklı ses getirdiğinin düşünülmesinden dolayı olabilir.

2 yıl önce progresif rock, progresif metal farkları diye net üzerinden aratıp, bulduklarımı okuyup anlamaya çalışırken, birisinin yazdığı bir şey dikkati mi çekti. Orada ana hatları itibariyle yazıyı yazan kişi, prog metal denen türde parçalarda gidişatı anlayabildiğini ve buna aşamalı yada bluesvari müzik dediğini, ortaya konan müziğin ise 70'lerde Pink Floyd gibi şablon ortaya çıkaran gruplardan esinlenerek müzik yapıldığını söylüyordu. Progresif rock'da ise müziğin gidişatının  kestirilemediğini, örnek olarak da Genesis'den 'Musical Box'ı örnek gösteriyordu. Kısaca progresif sözünün altında kaotik müziğin, avantgardlığın (öncülüğün, italyanca'da avanti ileride demek) olduğunu söylemeye çalışıyordu.

'Starship Trooper' parçası ise o arkadaşın anlatmaya çalıştığı progresif rock'a uygun bir örnek. Aynı 'Musical Box' gibi, kaotik, avantgard (öncü yada ileride) bir parça. Ama 'Musical Box' kadar kolay dinlenebilen bir parça değil. Hazmetmesi bir hayli zor bir parça. Kısaca progresif rock'ın dinlemesi, anlaması ve zevk alması zor olan parçalarından birisi.
'I'Ve Seen All Good People'; yıllar sonra, hem grup hem de grubun solisti Jon Anderson tarafından onlarca, yüzlerce kez konserlerde söylenecek olan parça. Parçanın ilk bölümü 'Your Move', 'And You And Me' parçasındaki akustik folk ezgilerini akla getiriyor. Ve tabii ki Roger Dean'in Avatar filmine esin kaynağı olmuş, fütüristik fantastik resimlerini.

'A Venture'; ne önceki albümlerinde ne de sonraki albümlerinde olan yada benzeyen, sadece bu albümde olan 3 dakikalık bir kısa bir resital. Tony Kaye'in klasik piyano tınıları dinlenmeyi ve 46 yıl sonra anımsanmayı hak ediyor. Günümüzde Tony Kaye, Circa grubuyla hala müziğe devam ediyor.

'Perpetual Change', YES'in gerçek anlamda progresif rock albümü olan 'The Yes Album' ünün son parçası. 'Perpetual Change' parçası da 'Starship Trooper' parçası gibi dinlemesi, hazmetmesi zor parçalarından biri. Ama aynı zamanda 70'lerin en kötü Yes albümlerinden olan 'Tormato' albümününde öncüsü. YES'in 70'lerde yaptığı ve albümlere koymadığı onlarca parçanında kaynağı.

The Yes Album', YES'in klasik olarak anılmayan ama klasik YES albümlerinin başlangıcı olan albüm. Progresif rock ve YES klasikleri heyecanı için başlangıç albümü.

1. Yours Is No Disgrace (9.36)
2. Clap (Live) (3.07)
3. Starship Trooper: Life Seeker / Disillusion / Wurm (9.23)
4. I'Ve Seen All Good People: Your Move / All Good People (6.47)
5. A Venture (3.13)
6. Perpetual Change (8.50)

Süre : 41.56

Jon Anderson / Vokal, Perküsyon
Steve Howe / Akustik & Elektrik Gitar, Portekiz 12 Telli Gitar (4), Yardımcı Vokal
Tony Kaye / Hammond Org, Piyano, Moog Synthesizer (ses düzenleyicisi)
Chris Squire / Bas Gitar, Yardımcı Vokal
Bill Bruford / Davul, Perküsyon

Konuklar
Colin Goldring / Flüt (4.7)
Eddie Offord / Yapımcı