Bu Blogda Ara

1977 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1977 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2019 Cumartesi

The Alan Parsons Project - I Robot 1977

                                     

 
Yazarken yoruldum. Adamlar ise 42 yıl önce bu kadar adamı biraya getirirken benim kadar yorulmuşlar mıdır bilmiyorum.

Yukarıda ki cümleleri yaklaşık bir hafta önce yazdım. Havaların sıcak olması, insanın içinde biriken keşkelerin çoğalmaya başlaması ve içeride koca bir uçurumun oluşmaya başlaması sonucu yarım bırakmıştım. Bu akşam da yazmaya hevesli değilim, yine de zorlayarak bitirmeye çalışacağım.

'I Robot' albümünü yazmayı istemem, 3 yıldır üyesi olduğum bilim kurgu grubu(facebook grubu)'nda paylaşılan bir yazı oldu. Yazı da Mustafa Kemal Atatürk'ün meclis'te okuduğu sonradan kitap haline gelen Nutuk'tan bir bölüm paylaşılmıştı. Atatürk, bilim kurgu yazının yaratıcılarından olan H. G. Wells'ten bahsediyordu.

Wells'in filmleştirilen 'Zaman Makinesi' hikayesinden etkilendiğim kadar başka bir şeyden  etkilendiğimi anımsamıyorum. O yüzden paylaşımı görünce yorum yazdım, H. G. Wells'in 'Zaman Makinesi' hikayesinden etkilenen rock grupları olduğunu belirttikten sonra en bilinenin de yine hikayede geçen Eloi adlı insan ırktan grup adını alan Alman progresif rock grubu Eloy'u söyledim. Benim yorumuma daha sonra bir kişi yorumda bulundu. Bilim kurgu kulubü'nde daha önce yayımlanmış Eloy hakkında bir yazı olduğunu yazdı. Ben de karşılık olarak bilim kurgu temalı albümler yapmış Banco, Tangerine Dream, Le Orme gibi gruplardan bahsettim. En sonunda aklıma The Alan Parsons Project grubunun 'I Robot' adlı albümü geldi. Yazan arkadaş yine bir başka yazıda Asimov kitaplarından etkilenerek albümler yapan grupların anlatıldığı bir başka yazı paylaştı. Sonuç, bir hafta önce karşılıklı yazışarak bilgi alışverişinde bulunmamdan sonra aynı duygu yoğunluğunu yakalayamadım. 


Alan Parsons'ı internet daha yeni çıktığında ortalıkta google bile yokken Pink Floyd'un 'Dark Side Of The Moon' albümünde adını aklıma kazımıştım. Ses mühendisi olarak albümde yer almıştı. Albüm ise atmosferi ve kaliteli ses düzeyiyle yıllar sonra bile tekrardan kayıtedilmedi yada mikslenmedi çünkü gereği de yoktu. Alan Parsons bu ilk kaliteli işinden bir kaç yıl sonra kendi grup projesi olduğunu açıkladığında bir çok müzisyen kendisiyle görüşüp albümde yer almak istediler. Aynı Terrence Malick 90'lı yıllarda savaş filmi çekeceğim dediğinde kapısında biriken Hollywood yıldızları gibi dönemin İngiliz müzisyenleri de Alan Parsons ile buluştular. Ortaya da kalabalık kadrolu albümler çıktı.

Alan Parsons ilk albümünde fransız edebiyatının önemli adlarından Edgar Allan Poe'yu işledi. Müzik de aynı Poe'nun hikayeleri gibi şiirseldi. İkinci albümünde yine bir edebiyatçının kitabını konu aldı. Bilim Kurgunun büyük adlarından olan Asimov'un 'I Robot' adlı kitabını albümün konusu yaptı. Filminden anımsayabildiğim kadarıyla bir robot kendi varlığının farkına varıyordu ve hikaye bunun etrafında dönüyordu. Filmin sonunda da kendi varlığının farkına varanın etrafında diğer robotlar toplanıyordu.

'I Robot' albümünün sonunda da bu konu 'Genesis Ch. 1 V. 32' olarak işleniyor.

Albüme katkı sağlayan adları gördüğümde ilk gözüme çarpanlar Camel grubuna 80'lerde katılan David Paton ile Cockney Rebel grubuyla o dönem efsane olmuş Steve Harley oldu. Steve Harley'in bestelediği bütün parçaları progresif olmasa da 'Death Trip', 'Sebastian' gibi parçalar progresif rock'ın da üzerinde olan art rock'a güzel örneklerdir.

'I Robot' albümü ilk albümdeki senfonik atmosfere göre daha zayıf bir atmosfer barındırıyor. Sanırım bunda (yani bana göre) Canterbury ekolünden yararlanılmış olmuş olmasıdır. Buna rağmen hikayenin albümde mükemmel biçimde anlatılması, verilen duygular yerli yerindedir. Albüm öncesi Asimov ile görüşüp albüm hakkında fikrinin alınmasının da bunda kesinlikle katkısı vardır.


Alan Parsons kendi adıyla kurduğu grup projesinin devamı albümlerini devam ettirdi. Yetmişlerde yaşayan efsanelerden biri oldu ve bunu günümüze kadar sürdürdü.

Ve efsane olmaya devam ediyor.

Hem bilim kurgu hem de progresif rock hayranı olarak 'I Robot' albümü aynı filmi kadar etkileyicidir benim için. Hoş bana bilim kurguyu sevdiren progresif rock grupları olmuştur. Bilim kurgudan etkilenip müzik, albümler yapanlar olduğu kadar, progresif rock'tan etkilenip bilim kurgu filmi yapanlar da vardır.

Yes'in albümlerinden ve albüm kapaklarının çizimlerini yapan Roger Deans'den etkilenip Avatar filmini yapan James Cameron gibi.

Bilim kurgu can'dır.

1. I Robot (6.06)
2. I Wouldn't Want To Be Like You (3.19)
3. Some Other Time (4.05)
4. Breakdown (3.50)
5. Don't Let It Show (4.21)
6. The Voice (5.21)
7. Nucleus (3.35)
8. Day After Day (Show Must Go On) (3.43)
9. Total Eclipse (3.05)
10. Genesis Ch. 1 V. 32 (3.37)

Süre : 41.02

Alan Parsons / Akustik Gitar (4), Klavyeler, Yapımcı, Efektler, Vokoder, Arka Vokal
Eric Woolfson / Klavyeler, Klavnet, Piyano, Org, Arka Vokal

Konuklar
David Paton / Bas Gitar, Akustik Gitar (3,10)
Ian Bairnson / Akustik Gitar(3,4,10), Elektrik Gitar, Arka Vokal
B. J. Cole / Çelik Gitar (8)
Duncan Mackay / Klavye (7,10), Synth (1,4) 
John Wallace / Trampet (5)

Vokaller / Hilary Western(1), Lenny Zakatek (2), Peter Straker (3), Allan Clarke (4), Dave Townsend (5), Steve Harley (6)

Arka Vokaller / Jack Harris (8), Smokey Parsons, Tony Rivers (3,10), John Perry (3,10), Stuart Calver (3,10)

Yeni Filormani Orkestrası (4,10)
İngiliz korosu (1,7,9) 

Bob Howes / Orkestra şefi (1,7,9,10)

Andrew Powell / Orkestra Şefi (1,3-6,9,10), Hammond Org (8)

11 Temmuz 2019 Perşembe

Pentwater - Pentwater 1977



Son Todd Rundgren'in Utopia grubundan sonra ne yazacağım hakkında bir fikrim yoktu. Dinleyecek bir şey de bulamadığım için aklıma eski bloğum geldi. Bloğu açıp adlarını unuttuğum gruplara bakmaya başladım. Gözüme ilk parçan Pentwater grubu çarptı. 1992 yılında çıkan albümünü dinleyip, bloğa link ile birlikte koymuşum ama grubun müziğini dahi anımsamıyordum. Daha sonra da sırayla yazarım albümlerini diyerek ilk albümünü arayıp bulup indirdim.

Karşıma ne çıktı dersiniz? Progresif rock'ın efsanelerinden olması gerekirken unutulup gitmiş bir grup çıktı.

Grup adını bir nehirden almış. Grup, bir grup kolej arkadaşlarının kendi aralarında 1970'lerin başlarında kurulmuş. 1976 yılında Starcastle ve Rush ile birlikte sahne almışlar. 1977 yılında da ilk albümlerini çıkarıp bir süre sonra da ortadan kaybolmuşlar. Mike Konopka, grubun liderliğini üstlenmiş. Gitar, vokal ve flüt haricinde albümde, grupda ve de sonraki yıllarda da keman da çalmış. Grup bilinmiyor olmasına rağmen 1992 yılında ikinci albümlerini, 2007 yılında da üçüncü albümlerini çıkarmışlar.

Neden efsanelerden biri olması gerekiyor dedim çünkü yaptıkları müzik tam olarak 1970-1972 yılları progresif rock'ın şaha kalktığı dönemlerinin birebir aynısı olduğu için. Özellikle o dönemin Yes, King Crimson, Genesis ve Gentle Giant gruplarının kalitesinde ve atmosferde ilk albümlerini yapmışlar. 1992 yılında çıkardıkları albümün de ilk albümlerinden aşağı kalır yanı yok.

5 kişilik grubun 4'ü vokallerde bulunuyor. İki elektrik gitar bazı parçalarda Wishbone Ash gibi bir arada aynı anda çalıyor. Ne dönemin amerikalıları gibi şöhret peşindeki gruplar gibi hareket ediyorlar ne de avrupa'daki bazı gruplar gibi progresif rock'ı şablonlar üzerine oturtup müzik yapıyorlar.

Albümdeki bütün parçalar birbirinden farklı biçimde bestelenmiş.

Öyle ki ikinci parçanın girişi Pink Floydvari bas gitarla açılır. Bir başka parçada YES'in 1969-71 yılları arasındaki atmosferi hakimdir. Yine bir başka parçada tam anlamıyla Gentle Giant tarzıdır. 
Albümün bütünü 1972 öncesi progresif rock anlayışıdır ancak albüm 1977 yılında çıkmıştır.

İki gündür ilk kez dinlediğim albümü sanırım bu 10. dinleyişim. Her dinleyişim de herhangi bir parçada yeni bir şeyler farkediyorum. Grubu daha önce dinlemiş olmama rağmen bu kadar güzel müzik yaptıklarını daha yeni görebiliyorum. O yüzden daha fazla uzun yazamayacağım çünkü albümü anlatabilecek sözcük bulamıyorum. Sanırım 1992 yılındaki albümlerini yazarken yazı bu kadar kısa olmayacak.

Rock efsanelerinden biri olması gerekir iken sadece bir avuç insanın biliyor olması da progresif rock'ın (art rock) ne kadar marjinal bir sanat anlayışına sahip olduğunu gösterir. Pentwater grubu da aynı bir çok progresif rock grubu gibi marjinal bir grup olarak kalır.

1. Am (2:46)
2. Living Room Displays (4:57)
3. Memo (4:09)
4. Orphan Girl (8:32)
5. Frustration Mass (3:36)
6. Palendrone (3:55)
7. War (5:04)
8. Gwen's Madrigal (4:00)

Süre : 36.59

Thomas Orsi / Perküsyon, Vokal
Ken Kappel / Klavyeler, Vokal
Mike Konopka / Gitar, Flüt, Keman, Vokal
Ron Le Saar / Bas Gitar, Elektrik Bas Gitar, Vokal
Ronnie Fuchs / Gitar, Obue

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Utopia - Ra 1977


                          

Todd Rundgren, rock tarihinin efsanelerinden biri olması gerekirken müziğin ticarileşmeye başlaması sonucu bir çok rock efsanesi gibi unutulanlar arasına girdi. Sanatın, yaratıcılığın yerine günübirlik tüketilen şeyler popüler olması bir süre sonra sanatın da tüketilmesine başladı. 70'lerde olan progresif rock sanatı da çok geçmeden 10 yıl kadar sonra taklit edilerek benzerleri ortaya çıktı. Günümüzde tüketilmeye devam ediliyor, Todd Rundgren'de tüketilenlerden biri oldu.

Todd Rundgren, 15-16 yaşlarındayken müzikle ilgilenmeye başladı. 18 yaşında (1966) iken beat-soul müziği yapan bir grupta bulundu. Gruptan 1969 yılında ayrılınca kendi albümlerine yöneldi. 'Hello, It's Me' adlı bir hit parça yaptı.

Rock efsanelerinin unutulanlarından biri olsa da, hem eski hem de yeni hayranları Todd Rundgren adını yaşatmaya devam ediyorlar.


1973 yılında kendi albümlerini yapmaya devam ederken aklına bir düşünce gelir ve kendi liderliğinde dönemin amerikan rock müziğinden farklı, sıradışı bir proje grubu olarak Utopia'yı kurar. Daha ilk albümde o kadar sıradışı bir iş yapar ki, 30 dakikalık bir destan yazar. Destanlık olan 30 dakikalık parça Rush'ın 2112 parçasından daha yaratıcıdır.

Ancak Utopia'nın o parçası Rush'ın 2112'si kadar popüler olamadı.

Utopia projesinin ilk albümü başarılı olduktan sonra ikinci albüme sıra gelir. Ancak ilk albümdeki bas gitarist ayrılmıştır, onun yerine daha sonra bir efsaneye dönüşecek olan 20'li yaşların başında ki Kasım Sultan (daha sonra Blue Oyster Cult grubuna da katılmıştır) gruba katılır. Bir yıl önce de Steve Hillage'in (Gong, Mike Oldfield'le birlikte çalışmıştır) albümünde bas gitarı çalmıştır. İkinci albüm ilk albüme göre yaratıcılık temelinde biraz eksiklikleri olsa da Todd Rundgren yine bütün yaratıcılığını albüm boyunca konuşturur.

Todd Rundgren aslında başka türlü de rockseverler tanıyor. İlk albümü hakkında yazarken de belirtmiştim, tekrar anımsamakta yarar var. Aerosmith solisti Steven Tyler'ın kızı Liv Tyler'ın annesi Todd Rundgren'in eşiydi. Uzun yıllar Liv'in kendi kızı olduğunu sanarak yaşadı daha sonra Liv Tyler kendi biyolojik babasını tanıyınca durum ortaya çıkıyor ve Todd Rundgren eşinden boşanıyor. Aerosmith yada Steven Tyler çok tanınır hatta Liv Tyler konusu da bilinir ancak Todd Rundgren onlar kadar bilinmez.

Tüketimciliğin acımasızlığı.

'Ra' albümü 1977'de çıkar. İlk albümdeki gibi Todd Rundgren yaratıcılıkta yine sınır tanımaz. Bu kez 30 dakikalık parça yazmaz onun yerine 18 dakikalık daha eğlencelik parça yazar. Albümde 7 parça vardır. Parçalar birbirlerinden bağımsızdır, kimi parça da senfonik hava hakimken kimi parçalar da beat atmosferi hakimdir. Örneğin 'Hiroshima' adlı parçada hard rock ile senfonik atmosfer mükemmel bir şekilde bir araya getirilmiştir.


1977 yılında 'Ra' albümü çıktıktan sonra Utopia grubu konserlerinde eski mısır kıyafetleriyle sahneye çıkarlar. Hem kendilerini hem de dinleyiciyi müzikleriyle eğlendirirler. Albümdeki parçalar eğlence amaçlı olduğu kadar dinleyeni bambaşka yerlere de götürür. Bir bakarsın 1945 yılı Japonyasında bulursunuz kendinizi, sonra bir bakarsınız binlerce yıl öncesinin eski mısırında kendinizi bulunursunuz.

Todd Rundgren'in Utopia projesiyle sonraki yıllarda da albümler yapmaya devam eder. Kasım Sultan'da her albümünde Todd'un yanında olur. Hatta Todd'un kendi albümlerinde de var olmaya devam eder.

Yıllar sonra, 2018 yılında Kasım Sultan genç müzisyenlerle biraraya gelerek Utopia projesini biraraya getirmeye çalışır. Albüm çıkartmasalar bile konserler yaparlar.

Rock'ın gerçek efsanelerinden biri olan Todd Rundgren'in Utopia projesinin ikinci albümü 'Ra' dinlenmeye, bilinmeye ihtiyacı var.

1. Overture: Mountaintop and Sunrise/Communion With the Sun (7.15)
2. Magic Dragon Theatre (3.28)
3. Jealousy (4.43)
4. Eternal Love (4.51)
5. Sunburst Finish (7.38)
6. Hiroshima (7.16)
7. Singring and the Glass Guitar (An Electrified Fairytale) (18.24)

Süre : 53.35

Todd Rundgren / Solo vokal, Elektrik Gitar, Yapımcı
Roger Powell / Klavyeler, Synth (ses düzenleyici), Vokal
Kasım Sultan / Bas Gitar, Vokal
John Holdbrook / Davul, Perküsyon, Vokal

Konuk
John Holdbrook / sesler (7)

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Anna Sjalv Tredje - Tussilago Fanfara 1977



Bir önceki yazımda Tangerine Dream üyelerinden Johannes Schmoelling'in solo albümü yazdıktan sonra doğru dürüst odaklanıp herhangi bir albüm dinleyemedim. Bugün sabah geç uyandığımda da ayılabilmek için yattığım yerden bilgisayarı açıp albüm aramaya başladım. Karşıma daha önce adını  bile duymadığım Anna Sjalv Tredje adlı grup çıktı. Akşamdan kalma olduğum içinde müziği önemsemeden açıp dinlemeye başladım. 10 dakika sonra da karşımda, Tangerine Dream-Popol Vuh-Klaus Schulze-Ashra karışımı bir müzikal atmosfer ortaya çıktı. Albümü tamamen bitirdikten sonra da akşam yazabilmek için (yani şuan) üstüste 4-5 kez daha dinledim.

Anna Sjalv Tredje, 1971 yılında kurulan ve 1979'da dağılan kurulan iki kişilik bir grup. Progresif rock'ın ve elektronik müziğin günümüze göre daha az olduğu 70'lerin İsveç'inde biraraya gelen iki genç, müziklerini albüm yapmadan uzun bir süre kendi başlarına yaptılar. 1977 yılında ilk albümlerini çıkardılar bir süre sonra da iki kişilik grup dağılır. Grup üyelerinden Ingemar Ljungström (daha sonra en azından soyadının nasıl yazıldığını unutacağım), Cosmic Overdose grubuna katılır. Daha sonra bu grup 80'lerin popüler gruplarından Twice A Man grubuna evrilir. Grubun diğer üyesi Michael Bojen ise bir süre müzikten uzaklaşır tekrar müziğe döndüğünde ise Twice A Man grubuna katılır.

Albüm, her iki müzisyenin sonradan dahil oldukları Cosmic Overdose (Twice A Man) müziğindeki synth-pop'tan bir hayli farklıdır. Gerçi, Cosmic Overdose dönemi de synth-pop olarak geçiyor olsa da müziklerinde krautrock'tan çok etkilenmişe benziyorlar.

Bu sabah da ilk kez dinlerken (bilgisayarımda indirip dinlemediğim, bilmediğim yüzlerce albüm var) farkettiğim krautrock ve 70'lerin Almanya'sının elektronik müzik akımından fazlasıyla etkilenmişler. O yüzden albümü dinlerken Tangerine Dream'in avantgard dönemi (1971-75) müzikal zevkini fazlasıyla alıyorum.

Elektronik müziği her ne kadar bir çok farklı ülkelerden yapan müzisyenler çıkmış olsa da(Türkiye, Japonya, İngiltere, İtalya, Fransa gibi) Almanya ve dönemin Sovyet Rusya'sında üretenler daha ağırlıktadır. Hatta elektronik müzik Almanların icadıdır diyenler dahi vardır. Moğollar grubu üyesi bir röportajında elektronik müzik için bu tanımı kullanmıştır. Dolayısıyla elektronik müzik akımını temel olarak iki ekole ayırabiliriz. Alman ekolü ve Rus ekolü.

'Tussilago Fanfara' albümünü 70'ler Almanya'sının elektronik progresif rock döneminin bir ürünü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Üstüste binen sesler(dolayısıyla minimal olmayan, olamayan), synth kullanımı ile senfonik bir şölene dönüşür ve sürekli kendini tekrarlayan, saykodelik etkisi yaratan ritim ve armonilerle ilk 3 parçada Tangerine Dream-Klaus Schulze müziğinin etkisi hissedilir. Son parça ise ilk 3 parçadan bir hayli farklıdır. Popul Vuh-Ashra (hatta Amon Düül II) benzerliğinde olan parça, fazlasıyla da saykodelik etki gösterir. Albüm elektronik müzik diye tanıtılsa da son parça ile krautrock'a meyillenir. Ki zaten grup üyelerinin daha sonra dahil olacağı grubu kuran kişi yine bu albüm gibi bilinmeyen ama dinlendiğinde büyük keyif aldıran, tek albümlerinde saykodelik-krautrock etkisi olan Algarnas Tradgard grubunda çalmıştır.

Albüm için ise yukarıda dediğim gibi elektronik müziğin Alman ekolündendir diyebiliriz. Rus ekolünü de seviyor olsam da, hatta diğer ülkelerden çıkan bir çok elektronik müzik albümünü de severek dinliyor olsam da Almanya'dan çıkan gruplar benim için daha ön plandadır.

Son olarak, albümü dinlediğinizde karşınızda bir Tangerine Dream yada Klaus Schulze bulamayabilirsiniz ama 70'lerin krautrock'ından ve elektronik müzikten etkilenen 2 gencin mükemmel yaratıcılığını bu albümde görebilirsiniz.

1. Mossen (7.12)
2. Ankomster Utanför Tiden (11.38)
3. Den Barbariska Söndagen (14.26)
4. Tusen Ar & Sju Timmar (8.14)

Süre : 41.30

Ingemar Ljungström / Klavvyeler,  Synth (ses düzenleyicisi)
Mikael Bojen / Klavvyeler,  Synth (ses düzenleyicisi), Elektrik Gitar

23 Nisan 2019 Salı

Michael Rother - Flammende Herzen 1977



Yazı yazmayalı bir aydan fazla bir süre oldu. En son yazdığım yazıdan sonra yazmayı istediğim Michael Rother'in ilk albümüydü. Yazamadım, yazma isteği gelmedi. Üzerine bir çok albüm dinledim yazarım diye ama hepsini severek ve zevk alarak dinlediysem de hiç birine odaklanamadım. Bir ay öncesine bu gece geri döndüm. Kaldığım yerden, Michael Rother'in ilk albümünden devam ederim dedim.

Michael Rother, aynı Neu! grubundan arkadaşı Klaus Dinger gibi sürekli müziğin içinde olmuş bir isim ve hala daha müziğin içinde olmaya devam ediyor. Albümler yapmıyor olsa da, konserlerde yer alıyor.

Klaus Dinger'in Neu! grubu dağıldıktan sonra kurduğu La Düsseldorf'un ilk albümünü yazarken değindiğim krautrock'a tekrar değinsem Michael Rother'in müziği daha çok anlaşılır. Krautrock genel tanım içinde ağırlıklı olarak deneysel müzik olarak geçse de müziğin içi biraz farklıdır. Bu farkı ben ikiye ayırarak açıklamaya çalışıyorum. İlki saykodelik rock'a yakın türde olanlar; ikincisi, elektronik (avantgard) seslerin yoğun olduğu atmosfere sahip olanlar. İlkine örnek olarak Amon Düül II, Nektar, Guru Guru gibi gruplardır. Maalesef günümüzde devam edicileri çok azdır yada krautrock dendiğinde anımsanmaz. İkincisi ise sayılamayacak kadar örnekleri vardır ve müzik üretilmeye devam edilmektedir. Tangerine Dream, Can, Popol Vuh, Faust, Cluster ilk aklıma gelenlerden.

Klaus Dinger'in çalıştığı ve yarattığı gruplar gibi, Michael Rother'in çalıştığı gruplar ve solo albümleri de yukarıda örneğini vermeye çalıştığım krautrock'ın yaşayan tarafını oluşturuyor. 'Flammende Herzen' albümü de krautrock'ı anlamak için kolay yöntemlerden birisidir.
                                                   

Michael Rother, krautrock'ın efsaneleşen gruplarından Neu! kurulmadan önce Klaus Dinger gibi elektronik müzik denince akla gelen gruplardan Kraftwerk grubunda kısa bir dönem bulundu. Hemen ardından Neu! kurulduktan sonra albümlere yoğunlaşmaktan ziyade konserlere yoğunlaştılar. Çok konser vermelerinden dolayı albüm sayıları az olsa da, Michael Rother bir kaç yıl sonra Harmonia grubuna da dahil oldu. 1975 yılında Neu! dağıldıktan sonra ilk albümü, 'Flammende Herzen'i 1977 yılında çıkardı.

'Flammende Herzen' albümünü sanırım ilk kez geçen ay dinledim. 10 küsür yıl önce krautrock gruplarının çoğunu dinlerken Neu! grubunun albümlerini ve Michael Rother'in 'Sterntaler' albümünü de dinlemiştim. Hatta o dönem krautrock denince aklıma gelen ilk bir kaç isimden biriydi. Ancak daha farklı müzikler dinlemeye yönelince bu ilk albümünü dinlemeyi kaçırmışım.

'Flammende Herzen', Michael Rother'in ilk albümü ve ilk albümünde yardımcı olarak Can grubundan Jaki Liebezeit katılmış. Albüm yine Neu! Atmosferinde ama gitar çalışmaları daha çok duyuluyor. Bir sonraki albümü 'Sterntaler' da olduğu gibi Rother'in gitarı müziğe dramatik bir hava katıyor. Albüm baştan sona mekanik bir ritim üzerinde gidiyor olsa da biraz kendinizi verdiğininiz zaman Michael Rother'in ne yapmak istediğini anlayabilirsiniz.

Krautrock, günümüzde popülerliğini yitirmiş, 70'lerdeki gibi bilinen bir tür olmasa da dinleyene özellikle anlayana müzik hakkında çok şey katacak bir müzikal anlayış. Ki bu anlayış günümüz popülerleşmiş bir çok müzik türünün de temeli. Michael Rother ise Krautrock'ın oluşumunda çok değerli bir isim.

1. Flammende Herzen (07.03)
2. Zyklodrom (09.36)
3. Karussell (05.22)
4. Feuerland (07.06)
5. Zeni (05.09)

Süre: 34.11

Michael Rother / Gitar, Piyano, Bas Gitar, Synth
Jaki Liebezeit / Perküsyon

19 Kasım 2018 Pazartesi

Novalis - Brandung 1977



2 ay önce, Eylül başında, Novalis'in 1977'deki konser kayıtlarını içeren albümünü yazmaya başlamam Facebook'ta bir arkadaşın paylaşımı yüzünden oldu. Paylaşılan albüm 'Brandung' idi. Ama Brundung albümünü değil de o an konzert albümünü yazmaya karar verdim. Çünkü ben de bir anısı vardı.

Konzert albümünü ilk dinlememin üzerinden sanırım 11 yıl geçti. 2005 yahut 2006 yıllarında o zaman varolan, şimdi sadece facebook grubu olarak devam eden, Pinkfloydtürk.net'in forum kısmında görüp dinlemiştim. O dönem youtube gibi kolay erişilebilir yerler olmadığı için albümleri bulmak bir hayli zordu. Çünkü henüz internete albümler yüklenmiyordu. 'Konzert' albümünü de 2007 sonlarında bulmuştum. Her sabah işe yürürken, işyeri eve çok yakındı, mp3'de açar 'Konzert' albümünü dinlerdim. O dönem öyle bir etki bırakmıştı ki ben de, yine o dönem dinlediğim Camel'e bile tercih eder olmuştum. Gerçi Camel'i de sonradan youtube iyice yaygınlaşmaya başlayınca sevmeye başlamıştım. Şuan karşılaştırma yapsam Novalis'i 10 yıl önce olduğu gibi tercih ederim.

Novalis'in ilk 4-5 albümü gerçekten benim için özel bir yere sahip. Sanırım Novalis'in bu ilk dönemi parçaların karmaşık yapıları ve doğaçlamaların fazla olması nedeniyledir. Son albümü olarak belirtebileceğim de 1977'de ki 'Konzert' albümüdür. Sonraki albümlerde ise Novalis'in müziğinde ciddi bir değişim olacak, grup daha melodik ve sade parçalar yazacaklardır.

1977'deki 'Konzert' albümü, benim için olduğu gibi bir çok dinleyicinin de farkedeceği gibi, grubun ilk döneminin sonu olurken, ikinci dönemin başlangıcı ise aynı yıl çıkan 'Brandung', yani bu albümdür.


'Brandung', Novalis'in senfonik atmosferinin yerini daha melodik ve daha anlaşılır bir atmosfere bıraktığı bir albümdür. Bırakın progresif rock'ı, rock'dan anlamayan birine dahi bu albümü dinletseniz, albümün kesinlikle 70'lere ait olduğunu söyleyecektir. Bu durum, albümü kötü bir albüm yapmaz elbette ama 70'lerin progresif rock gruplarının oluşturduğu atmosferler göz önüne alındığında, Novalis müzikte biraz daha kolaycılığa kaçmıştır. Ama bu yanlış yada hatalı bir durum değildir. Bundan önceki albümlerinde olduğu gibi kendilerinin oluşturduğu müzikal atmosferlerde, 'Brandung' albümüyle başlayan bir şekilde kendi müziklerini yapmışlardır.

Novalis, 'Brandung' albümüyle kendi müziğinin bir nevi tanımını yaparken, pop'a kaçmamış, yine rock ve yaratıcılık anlamında ki progresif'in içinde olmuştur. Bundan sonraki albümlerinde de aynı çizgisini devam ettirmiştir.

Albüm ise, dediğim gibi Novalis'in ilk dönemi ile ikinci döneminin tam ortasında, geçiş albümü niteliğinde bir albüm. Önceki albümlerinde varolan egzotik-senfonik atmosfer yerine melodik-kolay anlaşılır bir albüm. Bazı parçalarda dönemin saykodelik rock'ından bazı izler de görebilirsiniz, 'Astralis' parçasında olduğu gibi.

Albümde uzun parça olarak yer alan 17 dakikalık 'Sonnenwende' hakkında bir şeyler söylemek gerek. 4 bölümden oluşan bir hayli de senfonik öğeler taşıyan parça, aynı dönemin bir başka Alman grubu Grobschnitt'in 'Rockmoppel's Land' albümünü anımsatıyor. Aynı ülkeden çıkma ve benzer müzikal eğitim ve eğilimlerin olduğu düşünülürse bu çok da garimsenmiyor. Ancak 4 bölümün her biri bir diğeriyle yapı olarak çok farklı olduğu için, parçayı bir bütün olarak göremiyorum. Novalis'in yaptığı sanırım son uzun parça, sonraki albümlerinde bu konuda diretmediler. 10 yıl öncesinin bilgisinden bu kadar anımsıyorum, belki de yapmışlardır. Kontrol etmek gerek.

Novalis, benim 10 küsür yıl önce progresif rock'ı, bilinçli olarak, ilk dinlemeye başladığım zamanların başucu gruplarından biriydi. Grobchnitt, Le Orme, PFM, Eloy, Amon Düül II, Curved Air gibi gruplarla birlikte. 'Brandurg' albümünü Novalis'in o ilk dönemin muhteşem albümlerinin arasına koyamasam da, gruba olan sevgim ve saygımdan dolayı her albümü gibi özel bir yere sahip.

Novalis'i ilk dinliyorsanız, bu albümü pas geçip, 'Konzert' albümünü yada 1977 yılı öncesi albümlerini dinleyin. Eğer Novalis'i daha önceden benim gibi dinlediyseniz, bu albümde o kadar kötü bir albüm değil. 

1. Irgendwo, Irgendwahn (4.35)
2. Wenn nicht mehr zahlen und figuren (3.03)
3. Astralis (8.50)
4. Sonnenwende (16.56)
a. Brandung (3.42)
b. Feuer bricht in die Zeit (3.56)
c. Sonnenfinsternis (3.30)
d. Dammerung (5.48)

Süre : 33.24

Fred Mühlböck / Vokal, Akustik Gitar, Flüt
Detlef Job/ Elektrik Gitar, Vokal
Lutz Rahn / Hammond, Klavnet, PPG Synth(ses düzenleyicisi), Mellotron, Grand Piyano
Heino Schünzel / Bas Gitar, Vokal
Hartwig Biereichel / Davul, Perküsyon

13 Eylül 2018 Perşembe

Novalis - Konzerte 1977




Alman rock müziği deyince akla gelmesi gereken iki tür müzik var. Her ikisi de Almanların ürettiği kendisine özgü müzikler. İlki kraut, lahana anlamına gelen tamamen kendilerine özgü rock müzik diğeri elektronik müzik.

Tabi bunlar haricinde Almanya'dan folk, senfonik ve caz albümleri de çıktı. O albümler ve müzikler de en az kraut ve elektronik müzik kadar kaliteli ve yaratıcılık gerektiren albümlerdi.

Günümüzde kraut ve elektronik müzik yapan genç Almanlar var ancak 70'ler ve 80'ler kadar kalabalık değiller. 90 ve 2000 sonrası Almanya'da ABD merkezli çok çabuk tüketilen ve basit müziklere yöneldiler. Öyle olunca dinleyicilerde bu tarz grup ve müziklere odaklandılar. Ama dediğim gibi kraut ve elektronik müzik üretmeye, yaratıcı müziğin içinde yer almaya çalışanlar da var.

Novalis grubu, Almanya'dan çıkan ve kendine özgü atmosferiyle birbirinden güzel senfonik albümler yapan bir grup. Almanların senfonik progresif rock deyince akla gelen Triumvirat grubundan çok daha iyi bir grup Novalis. İyi dememin tek sebebi kendine özgü müzikal atmosferi olması. Çünkü Triumvirat çok iyi ve bilinen bir grup olsa da, yaptıkları müzik daha çok ingilizvari bir anlayıştadır. Novalis ise Almanya'dan çıkan kraut ve elektronik müziği albümlerine çok güzel bir şekilde aktarırlar.

O yüzden özgünlük anlamında Novalis, Triumvirat gibi ingilizvari gruplardan  çok daha fazla övgüyü hakediyor. Tabi Novalis bu konuda yalnız değil. Özgünlük anlamında Grobschnitt grubunu da anımsamamız gerekiyor.

Novalis, 1973 yılında başladığı ilk albümüyle konserleri de eksik etmedi müzikal hayatlarından. 1977 yılına geldiğinde, konserlerinde en güzellerini çalmaya odaklandılar. Böyle olunca da ortaya hem müzikal atmosfer anlamında hem de albümde bulunan parçaların kalitesi anlamında mükemmel bir albüm ortaya çıkartılar.

Konzerte.

Progresif rock deyince kişinin aklına gelen değil, gelmesi gereken; kusursuza yakın müzisyenlik, müzikte sorunsuz uyum gelmesi gerekir. Yani dinleyen kişi müziğe kolaylıkla odaklanabilmeli, bunun içinde konserde dış ortam seslerinin en azında olmalıdır. 'Konzerte' albümünde bir iki dış ortam sesi haricinde, ki o sesler size canlı müzik olduğunu hissettiriyor, müziğin uyumu ve kayıtları mükemmel ötesi.

Albümde stüdyo albümlerinde olan parçalar var.

Açılışta Ravel'in Bolero'su kullanılarak dinleyici müziğin içine çekiliyor. 'Dronsz' parçası ile kısa bir Novalis müziği hissettirildikten sonra en iyi parçalarını çalmaya başlıyorlar. Yer yer melodik ve romantik sesler, yer yer de duyguları çoşturan atmosfer ile sadece Novalis yada Alman rock müziğinin değil, progresif rock geçmişinin mükemmel bir başyapıtı ortaya çıkıyor.

İlk dinlediğimde daha doğrusu albümle ilk tanıştığımda, 2006'da, sabah işe giderken ve iş çıkışında yaklaşık 2 hafta kadar bu albümü dinlemiştim. Nasıl aklıma tekrar düştüyse bir kaç gün önce tekrar albümü edindim.

Edindiğimden beri de, 12 yıl önce olduğu gibi, sabah bir akşam da bir kez olmak üzere, 2 kez albümü tamamen bitiriyorum. Albümün verdiği kusursuz müzik ile de gün boyunca müzik açlığı nedir bilmiyorum.

Novalis belki progresif rock'ın bilinen grupları, Genesis, King Crimson gibi temel alınan parçalar ortaya çıkarmadılar ama 1977 yılında yaptıkları albümle progresif rock'ın bir çok dev grubunun konser kayıtlarını unutturacak kadar güzel iş çıkardılar.

Konser albümüyle zevk alınabilecek en güzel albümlerden biri.

1. Bolero (Ravel) (0:51)
2. Dronsz (Rahn) (2:41)
3. Es färbt sich die Wiese grün (Karges/Karges) (9:04)
4. Impressionen (Rahn) (10:00)
5. Wer Schmetterlinge lachen hört (Rahn/Karges) (9:14)
6. Wunderschätze (Job/Originaltext von Novalis um 1798, lyrics adapted by D. Job) (11:33)
7. Sommerabend (Job/Rahn/Reihel): (19:19)
...a) Wetterleuchten
...b) Am Strand
...c) Der Traum
...d) Ein neuer Tag
...e) Ins Licht

Süre : 63:42

Fred Mühlböck / Vokal, Akustik ve Elektrik Gitar, Flüt
Detlef Job / Elektrik Gitar, Vokal
Lutz Rahn / Hammond H100 Org, PPG synth(ses düzenleyicisi), Mellotron, Elektronik Piyano, Klavinet, Solina strings (tuşlu bir çalgı)
Heino Schünzel / Bas Gitar, Vokal
Hartwig Biereichel / Davul, Gong 

21 Temmuz 2018 Cumartesi

Leo Nero - Vero 1977




Il Balletto di Bronzo, 1972'de çıkardıkları tek albümle uzun yıllar sonra italya progresif rock'ının en iyi gruplarından biridir.

1967 yılında müzik yapmaya başlayan Napoli'li grup, 1970'de 'Sirio 2222' (en iyi 100 italyan rock albümleri arasında yer edinmiştir) adında konsept bir albüm çıkarırlar. Bu albüm daha çok hard rock, saykodelik, beat müziği karışımı gibidir. Aynı yıllarda yine aynı kentin bir başka grubu olan Osanna'nın elemanlarından bir kaçı Citta Frontale adında bir grup kurarlar. Bu yeni grupta yer edinmeye çalışan Gianni Leone, istediğini elde edemeyince Il Balletto di Bronzo ile ilişkiye geçer. Çok geçmeden grup italyan progresif rock'ının efsane olan albümlerinden birisini ortaya çıkarır.
Ertesi yıl, 1973'de ise grup yeni albüm çalışması yerine konserlere devam ederler ancak grup içi ego çatışmalarından dolayı konserlerin bitmesiyle grup tekrar bir araya gelmez. Gruba girdikten sonra grubun müzik anlayışının değişmesinde birinci derecede etkili olan Gianni Leone ise 1973'den sonra kendi çalışmalarına devam eder. Bu çalışmalara devam ederken de ilk önce İngiltere'ye, sonra Los Angeles ve en sonunda da New York'a ulaşır. Çalışmaları da bu gurbet esnasında 1976 yılında tamamlanır. Albüm olarak piyasaya sürülmesi de 1977 yılında olur.

Gianni Leone anlayışını dönemin müzik akımlarına uydururak 1980 yılında synth-pop ağırlıklı bir albüm yapar. Ancak her iki albümde de satış anlamında yeterince başarı sağlayamadığı için son albümü sonrası ülkesi İtalya'ya geri döner.

1995 yılında Divae adında yeni bir grup kurulur. Tek albümlük bu gruba konuk müzisyen olarak Osanna grubundan Lino Vairetti ve Gianni Leone davet edilir. Gianni'nin uzun yıllar sonra tekrar müziğe dönmesi eski grubu Il Balletto Branzo'yu tekrar canlandırabileciğini düşündürür. Yeni oluşan gruptan iki kişiyle anlaşarak grubu tekrar aktif hale getirir. Grup, 1999 yılında bir live albüm yayınlar. 2000'li yıllarda grup aktifliğini ve konserlerini devam ettirse de, kayıtlar yapılmaz. Bir süre sonra da grup pasifleşir.

2013 yılında grubun 1970 yılındaki ilk albümünde gitar çalan üyelerinden Marco Cecioni tarafından tekrar aktif hale getirilir. Günümüzde grup halen müzikte varolmaya devam etmektedir.

Grubu kısa yada uzun olarak bir şekilde anlatmaya çalıştım. Özellikle grubu efsane albümlerden birinin sahibi yapmasında en büyük emeği geçen kişi, Gianni Leone'yi ön plana çıkartarak.

Gianni Leone, grup dağılınca kendi adını kullanarak kurduğu Leo Nero, 1977'de çıkan albümünün adı 'Vero'. Albüm yapı olarak iki bölümden oluşuyor. İlk bölümdeki yapı ağırlıklı vokal odaklı; Peter Hammill, Peter Gabriel tarzı piyano başında çalarken parçaları okuyor.
Ancak dinlerken karşınıza Pink Floyd, King Crimson'ı andıran bazı sesler çıkabilir.

İkinci bölümdeki yapı ise, ağır senfonik şeklinde. Il Balletto Di Bronzo'nun kısmen devamı niteliğine benzese de bazı yerlerde Rick Wakeman'ın klavye çalınışına benzer yerlerde karşınıza çıkabiliyor. 

Il Balletto Di Bronzo'nun 'YS' adlı o efsane albümü italyan progresif rock'ı için ne kadar önemli ise, Gianni Leone'nin bu solo çalışması da o kadar önemli. 'YS' albümüne alternatif müzik aramakta zorlananlar için altın değerinde bir albüm.


1. Scarpette Di Raso Blue (2:54)
2. Sono Stanco Anch'Io (3:54)
3. La Luce (3:36)
4. Tu Ti Ricorderai Di Me (4:21)
5. La Bambola Rotta (7:01)
6. Tastieri Isteriche (5:12)
7. Il Castello (5:16)
8. La Discesa Nel Cervello (4:07)
9. Rock'n'Roll Cat (0:53)
10. Una Gabbia Per Me (6:39)

Süre : 43:53
Leo Nero (Gianni Leone) / Bütün Enstrümanlar ve Vokal



Albümü indirmek isteyen buraya bakabilir.

contramaoprogrock

4 Eylül 2017 Pazartesi

Stefano Testa - Una Vita Una Balena Bianca E Altre Cose 1977




Birkaç gün önce facebook'ta bir grupta bir arkadaşın paylaşımı vardı, bu gönderi altında italyan progresif rock parçaları paylaşalım, diye; ben de bir kaç parça gönderdim. Sonra 6-7 yıl önce eski facebook hesabımda rastgele tanıştığım Stefano Testa'nın albümü geldi. Hemen youtube'deb indirdim ve dinlemeye başladım. Tabii ki italyan progresif rock örneği olarak o arkadaşın paylaşımına ek yaptım. Stefano Testa'yı gerçekten de rastgele tanıdım. Şimdiki facebook hesabımda çok fazla kişi yok, önceki kapattığım hesabımda 2500'e yakın kişi vardı ve çoğu müzisyendi. 

Üye olduğum gruplardan birinde gördüm ilk Stefano Testa'yı. Facebook üzerinde arkadaşlık kurduk, hatta sohbet ettiğimi bile hatırlıyorum. 

İyi ki, o gönderiyi görüp Stefano Testa'yı hatırladım. Yıllar sonra bu 3-4 gündür müzik zevkimde ciddi bir değişim oldu. 7-8 yıl öncesine döndüm.

'Una Vita Una Balena e Altre Cose', bir yaşam, bir balina ve diğer şeyler. Testa, ilk albüm çalışmasında isim olarak, yazdığı parçalardan ikisini seçmiş albüm ismi için. Biri 'Una Vita'; Cesare Pavese ile ilgili. Diğeri edebiyatın klasiklerden olan 'Moby Dick'. 


İlk parça 'Una Vita'. İtalya'nın son yüzyılda en önemli edebi isimlerinden olan Cesare Pavese'nin intihar etmeden önceki hayatını kısa kesitlerle anlatıyor. Nasıl apolitik olduğunu ve bunun sonucunda iç dünyasının nasıl geliştiğini ve nasıl çöküntüye uğradığını, sonuç olarak da intiharının sebeplerini görüyorsunuz. 

'Una Vita'nın müziği ise elektriksiz, dönemin saykodelik rock'ı olmayan; tamamen yumuşak tonlara ve halk ezgilerine sahip. Albümde ve bu parça da synth (ses düzenleyicisi, elektronik) kullanılıyorsa da etkisi hissedilmeyecek kadar az. Flüt, akustik gitar ve piyano ile başlayan parça, bas gitar ve davul'un girmeye başlamasıyla bana Anthony Philips'in (Genesis) solo albümlerini hatırlatıyor ve tabii ki Stefano Testa'nın Fabrizio De Andre hayranlığından doğan vokal tarzını. Fabrizio De Andre'nin bir hikayeyi şairane bir biçimde müziğin içine koyduğu gibi Stefano Testa'da aynısını yapıyor. 

'Una Vita' parçasında Stefano Testa'nın vokaline baktığınız kadar, bas gitara da dikkat edin. Parçanın temposunu ve ritmini vokalden sonra mükemmel ayarlıyor.

Una Vita' duyabileceğiniz en akustik progresif rock parçalarından biri. Anthnoy Philips ile bu tek parça ile yarış edebilecek, hatta geçebilecek düzeyde bir parça. 

16 dakikalık 'Una Vita' parçasından sonra 'Rrisveglio' geliyor. Rick Wright'ın (Pink Floyd) piyano çalışmalarına benzeyen bir piyano ile açılıyor. Devamında flüt ve Stefano Testa'nın vokali giriyor. Bu parçayla akdeniz halk müziğinin seslerini en iyi 70'li yıllarda duyabiliyorsunuz. 'Rrisveglio' da buna güzel bir örnek. 

'La Ballata Di Achab' yada 'Moby Dick'. Cesare Pavese'nin İtalyanca'ya çevirdiği en önemli kitaplardan birisi olan 'Moby Dick'in, Stefano Testa tarafından rock parçası haline gelmiş hali desem yeridir. Akerdeon ile başlayan ve Testa'nın De Andre tarzı vokaliyle devam ediyor. Klasik diyebileceğim italyan progresif folk rock parçalarından. 

Devamında gelen parçalarda, ilk üç parçadaki gibi akdeniz halk ezgilerinin yoğun hissedildiği geriye kalanlar. Sanırım aralarından 'Il Dio Sulla Ferrovia' amerikanvari ezgilere sahip, özellikle akustik gitarlar. Ancak Testa'nın vokalinin girmesiyle yine akdeniz ezgilerine geri dönüyor. 

Sahip olduğu atmosferi, sözleri ve yaratıcılığı ile italyan progresif rock'ının, pek bilinmeyen ama en güzel örneklerinden biri 'Una Vita Una Balena Bianca e Altre Cose' albümü.

Klasik prog dinleyicilerine de tavsiye ederim bu albümü el altından ama italyanlara odaklanmış benim gibiler için muhteşem ötesi bir albüm. Hem müzikal hem de sözsel olarak. 

Stefano Testa, bu albümden ticari bir başarı yakalamayınca tiyatro yönetmenliğine başladı. Taa ki, internet ve sosyal paylaşım sitelerinin herkes tarafından bilinene kadar. O'da girdi ve iletişim kurdu progresif rock dinleyicileriyle. 1977 yılında yaptığı bu albümün sevildiğini görünce 2012 yılında, yıllar sonra ikinci, 2016 geçen yıl üçüncü albümünü çıkardı. 


Birkaç yıl daha beklersek sanırım, yeni bir albüm daha çıkacak.  

1. Una Vita (16.09)
2. Rrisveglio (3.35)
3. La Ballata Di Achab (Moby Dick) (5.22)
4. Notturno (4.00)
5. Difficile Chiamarti (2.50)
6. Il Dio Sulla Ferrovia (5.04)
7. Ninna Nanna (2.41)

Süre : 39.44 

Stefano Testa / Piyano, Akustik Gitar, Vokal
Portici / Elektrik Gitar
Marco Coppi / Flüt
Alberto Monpellio / Moog Synth (ses düzenleyicisi)
Cosimo Fabiano / Bas Gitar
Ottavio Corbellini / Davul

26 Haziran 2017 Pazartesi

Tangerine Dream - Encore 1977


Encore; tekrar, tekrarlama istek anlamında, Tangerine Dream'in 1977 yılında ABD turnesinde 2 LP halinde çıkardıkları albüm. Albümdeki parçalar bir önceki albümlerde olan yada daha sonra albümlere sokulan parçalardan değil. Tamamen konserlerde doğaçlama yapılarak çalınmış yeni parçalar.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Tangerine Dream - Sorcerer 1977




Bu ay ki Tangerine Dream yazımı yazmayı neredeyse unutuyordum ki, bugün aynı albümleri dinlemekten sıkılıp, Tangerine Dream dinlemeyi hatırlayınca hatamı düzelteyim dedim hemen. Bir önceki Tangerine Dream yazımda 1980'e kadar gitmiştim, 70'leri tam anlamıyla bitirmeden 80'leri geçmeyeyim diyerek, yazmayı es geçtiklerimden, 'Sorcerer' albümünü seçtim.

28 Şubat 2017 Salı

Goblin - Suspiria 1977



Suspiria, korku-gerilim sinemasının kült olmuş isimlerinden Dario Argento'nun en bilinen, en popüler olmuş filmi. Aynı ismi taşıyan 'Suspiria' adlı albüm ise Goblin tarafından film için yazılmıştır. Ki zaten Goblin grubu da albümlerini Dario Argento'nun filmleri için yazmıştır.

27 Ocak 2017 Cuma

Rush - A Farewell to Kings 1977



Rush, 1973'den 1976'ya kadar olan ilk dört albümünde hard rock ve blues rock etkilerini yoğun olarak gösterdi. 1976'da çıkardıkları '2112' albümüyle müziklerinde değişme olmaya başladı ancak ilk 3 albümde ki hard rock ve blues rock etkileri hissediliyordu. '2112' albümü her ne kadar ilk 3 albümden kopuş gibi gözükse de, tam koğuş 'A Farewell To Kings' albümü oldu. Saykodeliğin, caz rock'ın, elektronik seslerin (ve hatta avant-garde'ın) kullanılmaya başlaması 'A Farewell To Kings' albümünde oldu. Sonrasındaki albümlerle birlikte 'A Farewell To Kings', progresif rock'a geç katılan Rush'ın progresif rock efsanelerinden biri olmasını sağladı.

Progresif metal hayranlarının Rush'ı progresif metal'in temel gruplarından birisi olduğunu görmelerini ve iddia etmelerini anlayabilmiş değilim. Rush dinlerken yada müziği bitirdikten sonra aklıma hiç progresif metal dinleyeyim şimdi de düşüncesi oluşmaz. Progresif Metal'i dinlemeyen, dinlemeyi bile tercih etmeyen biri olarak, bu duruma yıllardır bir anlam verememişimdir. Belki de sert gitar rifflerinden (sürekli tekrarlayan nota dizilimleri) kaynaklıdır iddia ettikleri.

Rush benim için Pink Floyd gibi kendi bildiği müziği yapmaya çalışan bir grup ve en az Pink Floyd kadar kaliteli. Dinlediğiniz zamanda müziğin akılda kalıcı olacak kadar oijinal. Heavy progressive rock diye geçiyor belki ama ben Art Rock yahutta Rush müziği olarak değerlendirmeyi seçerdim. Müziğe başladıkları andan itibaren geçirdikleri değişimlere bakarsanız bana hak verirsiniz.

Albüm kendi adını taşıyan 'A Farewelll to Kings' ile başlıyor. İlk dört albüme göre Rush müziğinin geçirdiği dönüşüm. Parça klasik gitar ile başlıyor. YES'den Steve Howe'a mı yoksa Genesis'den Steve Hackkett'a mı öykünüldü, bilemedim ancak senfonik gitar konçertosu geliyor kulağıma. Sonrası sürekli ritim değişiklikleriyle bir çok rock grubuna ilham olan klasik Rush parçalarından biri başlıyor.

'Xanadu', Kubilay han ile ilgili bir şiirden esinlenilmiş sözleri olan parça. Saykodelik, elektronik sesler ile başlayan parçada bir süre sonra blues rock, caz rock, senfonik rock esintileri duyulmaya başlıyor. Rush'ın '2112' sonrasında yaptığı en progresif (ilerici) parça. 'Xanadu', Rush'ın en klasik parçalarından birisi. Bunu da fazlasıyla hakediyor.

'Closer To The Heart' parçasının girişi bana italyan progresif rock devlerinden Le Orme'yi hatırlatıyor. Akdeniz, latin esintisi Geddy Lee şarkıyı söylemeye başlayana kadar kendisini hissettiriyor. Parça 3 dakika gibi uzunluğa sahip olmasına rağmen, içinden 3-4 parça çıkaracak bir parça. Aynı zamanda güzel bir yol parçası.

'Cindirella Man', Rush tarihinin en güzel sololarından birisine sahip. Sırf o, Alex Lifeson gitar solosu için bile üstüste sıkılmadan dinlenebilir.

'Madrigal', dramatik bir havası var. 1975 öncesi bir çok progresif rock grubunun kısa parçalarına benziyor. Saykodelik sesler(mini moog), gitarlarla ritim tutma ve melankolik bir vokal. İki bucuk dakikalık parça ile 1975 öncesi progresif rock'ını hatırlatıyor. 1970-73 yılları arasında olsaydı sanırım hippilerinde yada çiçek çocuklarının diline pelesenk olurdu. (belirtmek gerek, hippiler ve çiçek çocukları 70'lerin ortalarında hayatın içinden çekilip diskolar da yaşamaya başladılar)

'Cygnus X-1', albümdeki 'Xanadu' ile birlikte üzerinde en çok çalışılmış parça. Tangerine Dream benzeri kozmik, elektronik sesler ve albümün prodüktörlüğünü yapan kişinin konuşması her dinleyişimde beni büyülüyor. Tangerine Dream gibi her dinleyişimde beni uzayın uçsuz bucaksız yerlerine götürüyor. Parçanın müzikal yapısı gibi sözleri de uzay (kozmos) ile ilgili. 'Cygnus X-1', Rush'ın rock operalarından biri olduğu gibi kategorilendirmesinde ki heavy prog tanımına en uygun parça. Keşke diyorum, bir kaç albümünü bu müzikal anlayışda yapsalardı, Rush'ı hep o şekilde hatırlasaydım.

Son olarak; tekrar tekrar hatırlatmakta bir sakınca yok. Gelmiş geçmiş bütün rock tarihinin en iyi davulcusu Neil Peart, bas gitarıyla hala örnek alınan 3-5 kişiden biri olan Geddy Lee ve virtiöz  olarak efsaneler arasında yer almamasına rağmen Rush gibi rock müziği için klasikleşmiş grubun gitarlarıyla lider müzisyenliğini yapan Alex Lifeson. 3 dev müziyeniyle Rush grubu, bir çok progresif rock grubu gibi rock müziğin öncülerindendir.

Progresif rock bir rock türü değildir. Progresif rock, günümüz rock müziğin temelidir. Rush grubu da 'A Farewell To Kings' albümüyle buna bir örnektir.

1. A Farewelll to Kings (5.49)
2. Xanadu (11.04)
3. Closer To The Heart (2.51)
4. Cindirella Man (4.19)
5. Madrigal (2.33)
6. Cygnus X-1 (10.21)

Süre : 36.57

Alex Lifeson / 6 & 12 Telli Akustik, Klasik, Elektrik Gitar, Bas Pedalı
Geddy Lee / Bas Gitar, Bas Pedalı, Mini Moog, 12 Telli Gitar, Vokal
Neil Peart / Davul, Orkestral Çanlar, Perküsyon

Konuk;
Terry Brown / Prodüktör, Konuşmacı (6)

Kapak Resmi / Hugh Syme, Yosh Inouye (fotoğraf)

25 Aralık 2016 Pazar

Triana - Hijos Del Agobio 1977



Merak edip, Triana'nın ilk albümünü indirip dinledikten bir kaç gün sonra hemen bir yazı yazmıştım. Dayanamayıp ikinci albümünü de dün indirip dinlemeye başladım. İlk albümde ki folk ezgileri kadar yoğun olmasa da, bu albümde kesinlikle arşivlik.

11 Aralık 2016 Pazar

Crucis - Los Delirios del Mariscal 1977




1974 yılında müzik yapmaya başlayan Crucis, 76'daki ilk albümünden hemen bir yıl sonra ikinci albümleri 'Los Delirios del Mariscal'ı çıkardılar. İlk albümün kalitesinin fersah fersah üzerinde, progresif rock dinleyiciler için başyapıtlık bir albüm. Bu albüm sonrası bir konser albümü çıkarmış olsalarda, devamını getirmediler. Maalesef ki son stüdyo albümleri.

19 Kasım 2016 Cumartesi

Eloy - Ocean 1977



'Dawn' albümünden sonra Eloy'un en sevdiğim üçüncü albümü. İkincisi 'Power and the passion' . Bir çok progresif rock dinleyicisine göre ise en iyi albümüdür. 'Dawn' albümünün 'Ocean'a göre daha iyi olması saykodelik, kozmik (uzay rock) seslere daha az veriyor oluşu ve senfonik yapısının daha yoğun oluşu. 'Ocean' albümünde de senfonik yapı olmasına rağmen, 'Dawn' albümü kadar yapılan müziğe temel olamamış.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Gentle Giant - The Missing Piece 1977

Eklektik Progresif Rock

Steven Spielberg’in Jurassic Park serisinin ikinci filminin ismi. Kayıp Dünya. İlk filme göre çok daha fazla dinozor gösterilmişti.  Bilim insanları sayesinde ‘Kayıp Dünya’ filmlerinde farklı farklı dinozorları görürüz. Steven Spielberg, bilimi takip eden ve keşfedilen bir çok şeyi filmlerinde bolca bunları kullanan sinemanın en önemli isimlerinden. Bilim Kurgu  sineması Steven Spielberg anılmadan konuşulmaz.

Progresif rock içinde durum böyle. Progresif rock grupları içinde öyle gruplar vardır ki, onları dinlemeden progresif rock hakkında konuşmak biraz hava da asılı kalmak gibi oluyor.

Gentle Giant grubu bunun en büyük örneklerinden.  Jurassic Park’ın ikinci serisi olan ‘Kayıp Dünya’ filminde bilinmeyen en büyük dinozor spinosauros gösterilir. Bilim insanları Steven Spielberg’ten Spinosauros’u  koymasını isterler. ‘Kayıp Dünya’ filminin de ana konusu Spinosauros olur. Progresif rock’ın o kayıp dünyasının da en önemlisi Gentle Giant grubudur.

Gentle Giant grubunun yaptığı eklektik progresif türü, progresif rock dinleyenler için zorlayıcıdır. Zor bir gruptur. Dinlemesi zor olduğu kadar, anlaması da zordur. Eklektik yapıyı anlamak için insanın kendi hayatına bakmasında fayda var. Biz hala bin beş yüzyıl, iki bin, üç bin yıl öncesinde oluşan ahlaki yargılarını günümüz hukuk kurallarını içiçe geçirerek yaşarız. Yetmez, komşu ülkenin yada düşman ülkenin ahlaki, geleneksel davranışlarını, kendi kültürümüz ile birleştiririz. İsteyerek değildir bu, doğaldır. Eklektik yaşam biçimleri diye ortalıkta dolaşan insanlara aldanmayın. Biz, insanoğlu olarak zaten eklektik bir yaşam biçimi sürdürüyoruz.

Eklektik progresif rock’ın üreticileri, özellikle 70’li yıllarda çok daha fazladır. Günümüzde de bu türün uygulayıcıları olsa da, hep geri planda kaldıklarından, pek yaptıkları tanınmaz, gözününde bile değildir. Eklektik progresif’in üretici grupları vardır, doğru. Bir de eklektik progresif rock’ın grubu vardır.
Gentle Giant.

Hard rock, asid rock, caz, caz-fusion, senfonik, avant-garde, saykodelik, canterbury (ingiliz’e özel), ağır prog, blues, rock’n roll, beat, pop ayrıca folk müzik, klasik müzik gibi bir çok müzik türünü parçalarının en uygunsuz yerlerinde rahatça görebileceğiniz bir grup, Gentle Giant. O yüzden Gentle Giant grubunda ahenk diye bir şey yoktur.

Gentle Giant grubunu herhangi bir grupla karşılaştırma yapamazsınız. Gentle Giant’in karşılaştırması sadece kendisiyledir. Gentle Giant grubunu sadece kendi albümleri arasında kıyaslama yaparsınız. Gentle Giant o kadar kendisine özgü bir gruptur.


‘The Missing Piece’ albümü de 1977’de artık progresif rock’ın o altın çağının söndüğü dönemde ortaya çıkan bir albüm. Albümü bütün Gentle Giant albümlerinde olduğu gibi birbiriyle karşılaştırarak zayıf bir albüm olarak görebilirsiniz. Ancak diğer eklektik ve senfonik gruplarla karşılaştırma yaptığınız zaman 1977 yılının en iyi albümlerinden birisini görürsünüz. YES grubu tarihinin en kötü albümünü yapmıştır, Tormato. King Crimson grubu dağılmıştır. Van Der Graaf Generator bir yıl önce çıkardığı albümünün devamı için bir kaç yıl bekleyecektir. Supertramp (bu grubu oldumolası sevemedim) pop-senfonik dönemine geçmiştir. Ve 1977 yılında Gentle Giant progresif rock için çok güzel bir albüm yaparken, kendi tarihinin ve kariyerinin aşağıya  yuvarlanan bir albümünü ortaya çıkarmıştır. Bu albüm onları kötü bir grup yapmaz belki ama progresif rock’ın altın çağının da bittiğini göstermiştir. Bütün bunlara rağmen ‘The Missing Piece’ albümü benim en sevdiğim Gentle Giant albümüdür.

‘Two Weeks In Spain’, ‘Betcha Thought We Couldn't Do It’ eğlencelik, klasik Gentle Giant eğlencesinde parçalar. ‘I'm Turning Around’ bluesvari parçalardan birisi ve güzel bir parça. Bir diğeri ‘Who Do You Think You Are?’ parçası. Pek ısınamamışımdır bu parçaya ama albümü ayrı sevdiğim için, 2 dakikalık parçaya alıştım.

‘Mountain Time’ parçasını sokak yürürken dahi söyleyebileceğim parçalardan birisi. Popvari mi, popvari. Ben ezberler, söylerim.

‘As Old As You're Young’  folklorik müzikle bezenmiş bambaşka bir Gentle Giant harikası. Gentle Giant dinlerken pek karamsar olmazsınız yada melankolik olmazsınız.

‘Memories Of Old Days’ parkta oynayan çocukluğunuzu hatırlayın. O döneminizden başlar. Benim en sevdiğim albümünün en sevdiğim parçasıdır. ‘Memories Of Old Days’ parçası 1977 yılına göre fazla gelmiş bir senfonik bir progresif rock parçasıdır. Ray Shulman’ın akustik gitarı (12 telli gitarı), Kerry Minnear’ın piyano’su beni hep geçmişe özlem duymamı sağlamıştır. Hangi birimiz çocukluğumuzu özlemiyor? . Derek Shulman operavari  vokali  benim için Freddy Mercury vokalinden çok daha özel. Gentle Giant’in eğlendirmeyen ender parçalarından birisi. Benim için tek parçası. ‘Memories Of Old Days’ progresif rock’ın 1977 yılının başyapıtı.

‘Winning’ vokal odaklı bir parça. Vokal odaklı hiç bir parçayı sevmemem rağmen, Derek vokaliyle bütün parçayı arkasından sürüklüyor. Başka bir ezberlenip söylenecek Gentle Giant parçalardan birisi.
Progresif rock’ın altın çağının sonu ve Gentle Giant grubunun bu dönem için en güzel parçası,  ‘For Nobody’.

Dinozorlar çağının en görkemli canlısı Spinosauros’un progresif rock’ta ki karşılığı Gentle Giant’in son kurbanlarısınız.


1. Two Weeks In Spain (3:00)2. I'm Turning Around (3:54)
3. Betcha Thought We Couldn't Do It (2:20)
4. Who Do You Think You Are? (3:33)
5. Mountain Time (3:19)
6. As Old As You're Young (4:19)
7. Memories Of Old Days (7:15)
8. Winning (4:12)
9. For Nobody (4:00)



Bütün parçaların sözleri ve düzenlemesi Kerry Minnear, Derek Shulman, ve Ray Shulman tarafından yapılmış.

- Derek Shulman / Vokal
- Gary Green / Elektrik & Akustik (7) Gitar
- Kerry Minnear / Hammond Org, Piyano & Elektrik Piyano, Synth (1,4,7) (düzenleyici), MiniMoog (3,6,8), Perküsyon (8), Klavnet & Geri Vokal (6)
- Ray Shulman / Bas Gitar, 12 Telli Gitar (7), Perküsyon (8)
- John Weathers / Davul, Tamborin, Perküsyon, Ritim Makinası (8)

5 Haziran 2016 Pazar

Pink Floyd - Animals 1977


“The Final Cut” ile birlikte Pink Floyd’un en sevdiğim  albüm, ‘Animals’ albümüdür.  Her iki albümde bana progresif rock’a daha yakınlaştığını gösterir. Pink Floyd’un klasikleşmiş olan müzikal yapısından uzaktırlar.

‘Animals’ albümü 1977’de piyasaya çıkar. Ancak içinde ki parçaların hepsi bir yıl öncesinde ‘Wish you were here’ konserlerinde çalınıp söylenmiştir.  Pink Floyd’un hemen hemen bütün parçaları ilk önce konserler de çalınıp, sonradan albüm haline getirilmiştir. ‘Animals’ albümü de aynı Pink Floyd geleneğidir.

Albüm Pink Floyd’un politik anlamda en keskin albümüdür. Diğer albümler de olduğu gibi soyutlamalardan giderek albüm yapmamışlardır. Bu albümde öyle bir gereksinmeye gerek duymamışlar, sokakta söylenen şeyleri, birebir yazmışlardır.

Roger Waters dünya üzerindeki insanları üç’e ayırır. Domuzlar, köpekler ve koyunlar.  Domuzlar; insanları maddi manevi herşeyiyle sömüren üst sınıf (dinler, krallar, yöneticiler), köpekler domuzların koruyucuları (ordular, polis) iken, geriye kalan büyük bir kısım ise koyun (Halk). Roger Waters dünya üzerindekiler için anlatıyor, bu bütün ülkeler için geçerli. Hatta günümüz için değil, dinlerin ortaya çıkışından beri bu böyle. Şimdinin Türkiye’sinin koyunları gibi. Ne demek istediğim açık.

‘Animals’ albümü belki de Pink Floyd’un kollektif müziğinin son albümüdür. Sonrasında Roger Waters ipleri tamamen eline alır. ‘The Wall’ ve ‘The Final Cut’ albümleri neredeyse tamamen Roger Waters eseridir. Son kollektif albüm olmasımıdır, bilemem ancak yukarıda da söylediğim gibi en iyi albümlerinden biridir benim için. Bir önceki ‘Wish you were here’ albümünün müzikal yapısını görebilirsiniz. Özellikle Roger Waters’ın bas gitarı ve David Gilmour’un kesik kesik gitar sololarını. Rick Wright’ın da Pink Floyd için son iyi çalışmasıdır. Roger Waters ayrıldktan sona geri dönüp, Pink Floyd grubunu devam ettirmiş olsa da, 70’lerde ki performansından uzaktır. ‘Sheep’ parçasında ki klavye ve Synth kullanımı başyapıtlıktır. Hatta bir önceki albümde ki ‘Shine On You Crazy Diamond II’ parçasında ki performansından daha iyidir.

Syd Barrett bir rock yıldızı değildir. Hiç bir zaman da olmadı. Progresif rock dünyasında da pek dikkate alınmaz. Syd Barrett, Pink Floyd grubunun yıldızıdır. Grup için kutup yıldızı gibidir. Pink Floyd’a yol gösterir.
‘Wish you were here’ albümü onun için yazılıp, albüm yapılmıştır. Hiç söylenmemiş olsa da. Roger Waters ve arkadaşları eski arkadaşını öyle bir halde görmüştür ki, ilk önce ‘Wish you were here’ albümünü dramatik bir şekilde hazırlamışlardır. Ama Roger Waters ilk önce ağlayıp, sonra da bu ağlamalarını nefrete dönüştürmüştür.

Roger Waters, Syd Barrett’ı belki de şöyle hatırlıyordu. Elinde gitarıyla bütün duvarların rengarenk boyalı olduğu bir oda’da şarkı bestelerken. ‘Wish you were here’ öncesi stüdyo kayıtlarında Syd Barrett’ı saçları dökülmüş, göbeği çıkmış bir 50 yaşlarında dam olarak görünce vicdanı nefretle dolmaya başladı.

Roger Waters, 1976 yılında da parça yazarken aklında olan Syd’in durumuydu. ‘Animals’ albümü Syd’i bu hale getiren sistem’e duyduğu nefretin tarifidir. Öyledir ki, ‘Dogs’ parçasında köpek havlamalarına kendisi de eşlik eder. Islık çalıp, köpekleri çağırır.

‘Sheep’ parçası en sevdiğim parçadır, albümde. Ritmik bas gitarı ve her birimizi anlatan sözleriyle ve de vokaliyle Roger Waters;  tam anlamıyla bir başyapıt ortaya çıkarmış.

Dünya’yı 3’ ayırmak ile kastettiği günümüz dünyası değildir. Din temelli toplumların başından beri böyle olduğunu, halk denen insan yığınlarının da nasıl koyun gibi tanrı’ya kurban edilmeyi beklediğini çok güzel anlatır. İncil’den bölümler alarak.

Tanrı (domuzlar) benim çobanımdır, çayır çayır gezdirir, besler beni.  Parlak bıçaklarla kurban olur halk (Koyunlar).

‘Pigs’ parçasının sonunda ki David Gilmour solosunu dinleyin. Bir önceki albümde ki gitar sololarını andırır. Ama bu kez dramatik değil, nefretle doludur.

‘Pigs’ parçasının solosu öncesi son mısraları günümüz Türkiye’sini hatırlatıyor mu, hatırlatıyor. AKP’nin Amerikan hayranlığı sonucu oluşan beyaz saray’a ak saray tavrına karşı verilecek en güzel cevaplar, bu dizelerde.

Hey you, white house (hey sen ak saray)

Ha ha charade you are (ne oyuncusun sen)

You houseproud town mouse (seni gidi evcimen şehir faresi)

Ha ha charade you are (ne oyuncusun sen)

You’re trying to keep our feelings off the street (Engellemeye çalışıyorsun tepkimizi sokağa dökmemiz için)

You’re nearly a real treat (Neredeye tam bir keyifsin sen )

All tight lips, and cold feet (Hep sıkı ağızlı ve korkak)

And do you feel abused ? (Kendini boka batmış mı hissediyorsun) (bu benim yorumum)
........
Mary, you are nearly a treat (Mary, neredeyse tam bir keyifsin sen)

‘Animals’ albümünü anlatan bir film var. Bir çiftlikte geçer. Domuzların, köpeklerin ve koyunlarınn olduğu bir çiftlik. Albümü bir de o filmi izlerken dinleyin.

- David Gilmour / Gitar, Ritim & Akustik (2), Bas gitar (3,4), Talkbox (3), Vokal(2)
- Richard Wright / Hammond Org, Piyano & Elektrik Piyano, Kavyinet, MiniMoog, Org (ARP string synth), Armonik Vokal (2)
- Roger Waters / Bas Gitar (2), Akustik (1) & Ritim (3,4) Gitar, Teyp Efektleri, vocoder, Armonik vokal, Vokal
- Nick Mason / Davul, Perküsyon, Teyp Efektleri

Konuk Müzisyen:
- Snowy White / Gitar solo (1)