Bu Blogda Ara

1969 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1969 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2018 Salı

Santana - Santana 1969


                            

San Francisco, rock müzik tarihi açısından önemli bir yer. 1969 yılında toplanan rock gruplarının Woodstock adlı konserleriyle önem kazanan ve gelenekselleşen şehir, günümüzde de hala rock festivalleriyle varlığını devam ettiriyor. 1969 yılında ki gibi popüler olmasa da San Francisco'da hala yerel rock grupları toplanarak birlikte müzik yapmaya devam ediyorlar.

Tabii, albüm ve grubun konusu Woodstock'un günümüze yansımaları değil. Woodstock konserlerine ön plana çıkanlardan Carlos Santana'nın ilk albümü. Yaşım gereği, bir ay sonra 36 yaş bitecek, o dönemi görmedim. Hatta Carlos Santana'yı da Woodstock konserleri ile birlikte de tanımadım. 80 sonrası doğan bir çok kişi gibi ben de 'Maria' adlı parça ile tanıdım. Hatta ilk dinlediğim zamanlar rock müzik nedir onu bile bilmiyordum. Ama Carlos Santana ile ilgili şu sözleri anımsıyorum; 'Carlos Santana, yıllar sonra rock müzik efsanesi geri döndü'. Daha sonraları, yani 90'ların sonları, rock müziğe olan ilgim yoğunlaşırken Santana'yı da es geçmedim. Aklımın bir köşesine yerleşti.

Yıl 2018, yani bugün. 90'ların ortalarında 'Maria' parçasıyla bir rock efsanesi olarak tanıdığım Carlos Santana, gerçekten rock müziğin yaşayan efsanelerinden oldu benim için. Belki rock efsanelerini say deseniz, aklıma gelmeyecek bir isim ama Santana sözü ağızdan çıktığı zaman rock efsanesi olduğu biliyorum.


Yazıya Woodstock konserleri ile başlamamın birinci nedeni, Carlos Santana gibi bir çok müzisyen ve grubun hala popüler olmadan müzik yaptıklarıdır.

Ve, o yeni gruplar da günümüzde 1969 da Carlos Santana gibi popülerliğe ulaşamadılar, hatta albümleri bile zoruna kaydediyorlar. Ama müzik yapmaya da devam ediyorlar. Sanırım bu insanların müziğa bakışı ile ilgili, 60'larda, 70'lerde müziği bir kültür aracı olarak gören insanlar ve müzisyenler, şuan da müziği tamamen tüketilecek bir nesne, araç olarak görüyorlar.

Albüme gelelim; Carlos Santana yada Santana efsanesinin başladığı ilk albüm. Carlos Santana, 1969'daki ilk albüm öncesi, 1966-68 arası müzik yapan bir isimdi. 1969'daki Woodstock konserine katılımı ve konserde çaldığı parçaları bir albümde toplaması sonrası adını iyice duyurması, albüm satışlarından gelen gelir ile albüm ve müzik yapmaya devam etti. 1969 ve 1970'lerin başlarındaki albümleri hem klasik rock hem de progresif rock için temellerinden biri oldu.

Hala da olmaya devam ediyor.

Albüm adı, Carlos Santana'nın Santana'sı. İçinde 9 parça var. Klasik bir rock dinleyicisi için 9 parça da ezbere bilinecek parçalar. Progresif rock dinlemesine ya da biliyor olmasına bile gerek yok. Santana'yı tanıtan ve akıllara kazıyan ilk parçaların hepsi bu ilk albümde.

Carlos Santana ve haliyle grubu; dönemin, 1960'ların rock müziğine biraz fark getirerek, latin amerika folk ezgileri ve caz'ı bulaştırdı. Aynı dönemin blues, saykodelik ve acid rock'ını da müziğinde eksik etmeyerek günümüz rock müzik anlayışının öncülerinden oldu.

Santana'nın 'Santana' albümü, caz'ı, folk ezgileri, saykodeliği' ile hala rock müziğin temel albülerinden biri olacak.

1. Waiting (4.04)
2. Evil Ways (3.56)
3. Shades Of Time (3.13)
4. Savor (2.45)
5. Jingo (4.21)
6. Persuasion (2.35)
7. Treat (4.43)
8. You Just Dont Care (4.35)
9. Soul Sacrifice (6.38)

Süre : 36.50

Carlos Santana / Elektrik Gitar, Vokal
Gregg Rolie / Piyano, Org, Vokal
David Brown / Bas Gitar
Michael Shrieve / Davul
Michael Carabello / Perküsyon, Konga
Jose 'Chepito' Areas / Perküsyon, Konga, 

7 Kasım 2017 Salı

Omega - 10000 Lepes 1969



Omega, macar progresif rock müziğinin önde gelen gruplarından, hatta en önemlisi desem yerinde olur. Efsane olarak 1968 yılında başladıkları müziğe hala devam ediyorlar.

Omega, progresif rock hayranları tarafından çok iyi bilinirken, rock hayranlarının pek fazla bilmediği bir grup. Ancak Scorpions grubu ile konserlerini ve Scorpions'un Omega parçalarının tekrar çaldığını söylesem yada göstersem muhakkak klasik rock dinleyicisinin de ilgisini çekecektir.


Omega  müziğini genelde 3'e ayırırlar. İlki 1968'den 1975-6 yılına kadar olan süre. Bu dönemi saykodelik dönem olarak varsayabiliriz. 1975-6'dan 1982 yılına kadar olan süre ise Omega'nın saykodelik-uzay yada kosmik rock dönemi. Bu dönemde özellikle yaptıkları müzik Pink Floyd, Eloy tarzı müziği andırıyor. Belli yerlerde ise bu iki gruptan çok daha iyiler. 80 sonrası ise bir çok progresif rock grubunun düştüğü duruma düşmeyip, müziklerini hard rock'a kaydırıyorlar. Yine bu dönemde 70'lerde yazdıkları bir çok parçaya benzer, dinlenildiği zaman unutulmayacak parçalar ortaya çıkarıyorlar.

Müziğe başladıkları 1968'de iki albüm çıkarıyorlar. Her iki albümde saykodelik, pop tarzı albümler. Anlaşılması için Genesis'in ilk albümü ile Le Orme'nin ilk albümlerindeki müzikal yapıyı anımsanmasını öneririm. 1969 yılında ise bütün albüm olarak değil de, parçalar halinde progresif rock'a güzel örnekler veriyorlar.

En unutulmazı, hemen hemen her konserinde mutlaka çaldıkları, 'Gyöngyhaju Lany'. Scorpions tarafından da ingilizce söz yazılıp söylendi zamanında. İlk dinlediğim zamanı anımsadım tekrar dinlerken. Uzun bir süre en sevdiğim parçalardan biri olmuştu, üstüste defalarca dinlemiştim. Ki hala en sevdiğim Omega parçalarından birisi.

İşte o, efsane grubun efsane parçasının bulunduğu albüm, '10.000 Lepes'. On bin bozkır anlamına gelen albüm ismi, Omega'nın Macarların ortaasya'ya olan duyarlılığını gösteriyor. Dünyanın en uzun nehirlerinden biri olan, Sibirya'da bulunuyor, 'Lena' içinde daha sonra bir parça yazdılar. Lena nehri aynı zamanda Ekim Devrimi önderlerinden V.İ. Ulyanov'un takma ismi Lenin isminin de kökeni.

'10.000 Lepes', Omega'nın 1968 yılında yazdığı ancak 1969 yılında yayınladığı 3. albümü. 1968'deki ilk iki albüme göre daha deneysel bir albüm. İlk iki albümde saykodelik pop benzeri albümdü. Bu albümde de benzer sesler ve yapı var ancak biraz daha ilerici bir kimliğe sahip.

Albümdeki parçaları tek tek yazmayacağım. Benim için ön plana çıkan bir kaç parçaya değinsem yeterli olur.

'Gyöngyhaju Lany' parçasını zaten bahsetmiştim. Onu geçelim.

'Tüzvihar', daha ortalarda Uriah Heep müziği yokken mükemmel bir ağır progresif rock parçası. Parça o kadar çok Uriah Heep müziğine benziyor ki, böyle bir parçayı Uriah Heep albümüne koysa ayırtedilemez.

'Udvari Bolond Kenyere',  'Gyöngyhaju Lany' parçasından sonra akılda kalıcı olan bir parça. En az 'Gyöngyhaju Lany' parçası rock baladlarından. Albümde en sevdiğim kısmı bu parça barındırıyor. Parçanın sonlarındaki akustik gitar soloları! 60'ların nostaljik tarafını seslendiriyor.

Hemen devamında gelen parça 'Kergeskezu Favagök'. 60'ların saykodelik rock'ı ve latin ezgilerinin birlikteliği. En önemlisi döneme göre çok ama çok iyi davullar. 60'ların saykodelik rock'ını sevenlerin bir köşeye not etmesi gereken türden.

'Tekozlo Fiuk', yine sevdiğim ve unutmadığım Omega parçalarından. Her dinleyişimde aklıma Cem Karaca'nın müziklerini anımsattırıyor. 60'ların rock müziğinin caz ile buluşmasına güzel ve hoş bir örnek.

Albümdeki diğer parçalar ise ilk iki albümdeki gibi saykodelik pop ile saykodelik rock arasında giden parçalar. 60'ların rock müziğine odaklananlar için bakılması gereken türden.

Sonuç olarak Omega, müzik yapmaya başladığından itibaren yeni sesler ve armoniler aramaya çalıştılar. Belli dönemlerde etkilendikleri grupları özümseyip kendi müzikal yetenekleriyle sentezleyerek albümler çıkardılar. Hala da müzik yapmaya devam ediyorlar.

'10.000 Lepes', albümü Omega'nın en güzel albümü değil belki ama içinde gerçekten kaçırılmaması gereken bir kaç parça var. İlk kez dinliyorsanız yahut tekrar dinlemeye çalışıyorsanız, dediğim parçalara biraz daha fazla odaklanın.

1. Petroleum Lampa (3.14)
2. Gyöngyhaju Lany (5.49)
3. Tüzvihar (3.09)
4. Udvari Bolond Kenyere (3.32)
5. Kergeskezu Favagök (8.15)
6. Tekozlo Fiuk (4.34)
7. Tizezer Leper (6.13)
8. Az 1958-as Boggie-Woggie Klubban (2.14)
9. Spanyolgitar Legenda (3.24)
10. Felbeszakadt Koncert (4.00)

Süre : 44.18

Janos Kobor / Vokal
György Molnar / Elektrik Gitar
Gabor Presser / Klavyeler, Vokal (7,8), Geri Vokal
Laszlo Benko / Klavyeler, Trompet, Geri Vokal
Tamas Mihaly / Bas Gitar, Vokal (9), Geri Vokal
Jozsef Laux / Davul, Perküsyon

21 Eylül 2017 Perşembe

Nick Drake - Fives Leaves Left 1969




Nick Drake ile ilk ne zaman tanıştım, daha doğrusu müziğiyle ne zaman ve nerede tanıştım, tam olarak anımsamıyorum. Muhtemelen progresif rock arşiv bloglarından biri sayesinde oldu. İlk dinlediğimden andan itibaren özel bir müzik ile karşılaştığımı da anlamıştım. İlk üstüste dinlediğim parçası da bu albümden olmuştu. 'Cello Song' parçası hem parça adıyla hem de müzikal atmosferiyle aklımdan çıkmadı.

Nick Drake, 20'li yaşlarındayken müzik yapmaya kalkar ve yapar da. Ancak kendi kişiliğinin utangaç ve çekingen olması nedeniyle, yaşadığı dönemde konsere çıkmayı reddeder. Bu utangaçlığı, çekingenliği ve üzerine konserleri reddetmesi sonrası bunalıma girer. Anti-depresan ilaçlar kullanır. Çok genç yaşta öldüğünde kimisine göre intihar etmiştir, kimisine göre de anti-depresan ilaçları fazla kullanmıştır. Ölüm nedeni ne olursa olsun, sonuç olarak müzik dünyası çok orijinal bir insanı kaybetmiştir.


İlk albüm 'Fives Leaves Left', Nick Drake'in vokal ve akustik gitarı önderliğinde 1968 yılında hazırlanır. Ancak bazı nedenler yüzünden satışı 1969 yılına sarkar. Bundan sonra çıkaracağı albümlerde bu albüme benzer şekilde satışa çıkar. Şöyle ki, Nick Drake albümü hazırlar ve plak şirketine görürür, bırakır. Plak şirketinde bıraktığı yerde günlerce, hatta haftalarca bekler albüm. Albüm yapımcıları albümün durumunu sorduğu zaman plak şirketinin önemsemediği ortaya çıkar.

Albüm ve Nick Drake müziği genel olarak, folk rock olarak geçiyor. Ancak bu folk rock tanımı yada kavramı bu müziği tanımlamak için yeterli değil. İlk dinlediğim zamanda aynı şeyi düşünmüştüm, şimdi tekrar dinlerken de aynı şeyi düşünüyorum. Nick Drake'in bu ilk albümü de, sonraki albümleri gibi progresif folk rock'a çok yakın duruyor. Kendimi müzik kategorisi yapan biri olarak görmüyorum ama Nick Drake albümleri için böyle bir yargıda bulunabilirim.

Nick Drake ABD'de gelişen ve popülerleşen folk rock müziklerinden etkilenerek müziğe başladı. İdollerinden ilki Bob Dylan'dı.

Bu albümde de ilk parçalarda ABD'li folk ritimlerini, Bob Dylan tarzı, görülebiliyor. Ancak Nick Drake müziğini yaparken sadece folk müzikten etkilenmiyor. 3 albümünde olduğu gibi bu ilk albümünde de caz esintilerini kullanıyor.

Çok az da olsa, hatta hissedilmeyecek kadar, avantgard bir atmosfer mevcut.

Nick Drake, bu ilk albümünden sonra iki albüm daha yaptı. Son albümü sonrasında kendisini iyice evine kapattı ve 1974 yılında ailesinin evinde ölü bulundu. Yaşamış olsaydı, sanırım günümüzün en kült isimlerinden biri olacaktı.

Buna rağmen çıkardığı 3 albümle bir çok kişiyi etkisi altına almıştır. Beni aldıkları gibi.

Nick Drake, progresif rock için bir çok kişiye örnek teşkil etmeyebilir ama progresif rock severlerin mutlaka dinlemesi gereken bir isim.

1. Time Has Told Me (4.27)
2. River Man (4.21)
3. Three Hours (6.16)
4. Way To Blue (3.11)
5. Days Is Done (2.29)
6. Cello Song (4.49)
7. The Thoughts Of Mary Jane (3.22)
8. Man In A Shed (3.55)
9. Fruit Tree (4.50)
10. Saturday Sun (4.03)

Süre : 41.45

Nick Drake / Vokal, Akustik Gitar, Piyano (10)

Paul Harris / Piyano (1,8 parçalar)
Richard Thompson / Electrik Gitar (1. parça)
Danny Thompson / Bas Gitar (1,3,6,8,10 parçalar)
Rocky Dzidzornu / Konga (3,6 parçalar)
Clare Lowther / Çello (6. parça)
Tristen Fry / Davullar ve Vibrafon (10. parça)

Harry Robinson / Aranjör (2)
Robert Kirby / Aranjör (4,5,7,9)
Joe Boyd / Yapımcı

12 Nisan 2017 Çarşamba

Van Der Graaf Generator - Aeresol Grey Machine -1969




Peter Hammill rock dünyasının en az bilinen ozanlarından. Birkaç yazı öncesinde Jethro Tull yazarken Ian Anderson içinde ozan sözünü kullanmıştım. Jethro Tull albümlerini bilenler Peter Hammill hakkında niye böyle dediğimi gayet iyi anlayacaktır.

12 Kasım 2016 Cumartesi

Jethro Tull - Stand Up 1969



Hangi yıldı hatırlamıyorum. Belki 2003 belki 2004 yılı. Birkaç kitap aldıktan sonra 1 liraya satılan (evet 1 lira) CD'leri farkedince hemen başına üşüşüp, 8-10 Cd almıştım. YES, Chopin vardı aldıklarımın arasında. Bir de Jethro Tull'un 3 albümü.

14 Haziran 2016 Salı

King Crimson - In the Court of the Crimson Kong 1969

Eklektik Progresif Rock

King Crimson grubu, ilk albümü ‘In the Court of the Crimson King’ ile progresif rock’ın babası olarak anılır. Progresif sözcüğü ile deneysel sözcüğünü birbirine karıştırmamak gerekiyor. Deneysellik hemen hemen bütün rock türlerinde vardır, özellikle solo ve doğaçlamalar kısmında. Progresif ise ilericidir. Sözcüğün karşılığı da ilerici demektir. Progresif rock grupları yeni türler, tarzlar, akımlar ortaya çıkarır. King Crimson grubunun ilk albümü de bu yüzden deneysel (Experimental) değil, ilerici yani progresif’tir. Kendilerine neredeyse 50 yıl geçmesine rağmen hala yeni öğrenciler bulabilmektedirler. 70’li yıllardaki İtalyan progresif rock gruplarından PFM ve günümüzden Kamaro King Crimson takipçilerinden bazı ciddi gruplardır.

Father of Progressive Rock.

Progresif rock’ın babası.

Progresif rock’ta diğer müzik türlerinde olduğu gibi belli bir şablon üzerinden müzik yapılmıyor. Bir heavy metal parçasını ya da blues’u yada rock’n roll’u hemen ayırt edebilirsiniz. Progresif rock’ı tanımlamaya kalkınca işler biraz zorlaşıyor. Misal enstrümanlarla doğaçlama yapınca progresif rock yapılmış olunmuyor. Uzun gitar soloları ya da klavye sololarıyla da olmuyor. O yüzden progresif rock, diğer müzik türlerinden ayrılıp farklı bir şekilde kategorilendirilmelidir. ‘In the Court of the Crimson King’ zor bir albüm. Albüm hakkında bir şeyler yazılması zor olduğu kadar eleştirilmesi de zor. Dinlemesi ya da anlaşılmasından bahsetmiyorum bile.

Devlet, disiplinli bir yaşam gerektirir. Bir ideoloji değildir. Yargı düzenini koruduğu, halkın ihtiyaçlarını karşıladığı ve sorunlarını çözebildiği sürece bir devletten bahsedebiliriz. Bu yüzden devlet disiplin ile var olabilir. Disiplinli hayat ise medeniyetin kendisidir. King Crimson gitaristi ve sonrasında her şeyi olacak olan Robert Fripp’in disipline olan hayranlığı daha sonra bir albüm yapmasını da sağlayacaktır. Disiplin hayatımızı düzene sokarken aynı zamanda bizi medeni de yapar. King Crimson müziği günümüzün medeniyet müziğidir.

İlk albümü olan ‘In the Court of the Crimson King’in üzerinden 1969 yılından günümüze 47 yıl geçmiş. 47 yıl geçmesine rağmen bu albüm, progresif rock için hâlâ temel albümlerden birisi. Bir dönemin müziği değildir. ‘In the Court of the Crimson King’, zaman kavramının dışında kalan albümlerden.

Albümün bu kadar başarılı ve unutulmaz oluşunda en çok payı olan kişi kuşkusuz Ian McDonald. Saksafon, flüt, klarnet, org gibi enstrümanlarla her parçada en çok onun sesini duyarsınız. Yetmez, bütün parçaların yazımında Ian McDonald vardır. 

Yine albümde müzisyen olarak değil de söz yazarı olarak bulunan şair Peter Sinfield var. Yazdığı sözlerle bütün parçalara şiirsellik katmış. Peter Sinfield daha sonra King Crimson grubu ile çalışmayı bırakır, İtalya’ya gider, PFM grubuyla çalışmaya başlar.

Bundan birkaç yıl önce de BBC’nin hazırladığı progresif rock belgeselinde en çok görünen ve konuşan kişiydi.

‘21st Century Schizoid Man’ avant-garde temelinde yazılmış bir parça. Robert Fripp’in hiçbir rock solosuna benzemeyen çırtlak gitar solosu, 1969 yılında daha sonra oluşacak olan progresif rock sololarına ilham olmuş. Ian McDonald saksafonu ile serbest cazın (free jazz) sonraki yıllarda progresif rock’ta ne kadar önemli olacağına resmen imza atmış. Özellikle eklektik progresif rock yapan gruplarda.

Greg Lake vokal hattı ile niyeyse bana MC5 grubunun vokallerini hatırlatıyor. Sadece bu parçada. Sözleri hiçbir kimseyi, devleti, politikacıyı belirtmeden 21. Yüzyılımızın insanını anlatıyor. Hem de çok çok kısa olan sözleriyle. ‘21st Century Schizoid Man’ progresif rock tarihinin en önemli parçalarının başında geliyor.
‘I Talk to the Wind’ Ian McDonald şaheseri şair Peter Sinfield’in sözleriyle albümdeki en yumuşak parça. Ian McDonald’ın flütü parçada baştan sona hakim.

‘Epitaph’ King Crimson grubunu hiç dinlememiş olanlar için bile hatırlayabileceği bir parça.
'Epitaph’, insanlık için bir kitabe, bir ağıt. Parçanın melodik yapısına aldanarak aşk, sevgi üzerine bir parça olduğuna aldanmayın. ‘Epitaph’ günümüz insanlığının draması. Ian McDonald bu sefer saksafon ve flütü bırakıp orgun başına geçiyor. King Crimson’ın efsane parçasının bütün müzikal yapısı Ian McDonald’a ait. Greg Lake, vokaliyle bu parçada daha sonra müzik yapacağı ELP üçlüsü için adeta prova yapmış. ELP üçlüsüyle yaptığı ‘From the beginning’ ve ‘Lucy Man’ parçalarından çok daha iyi.

‘Moonchild’ Greg Lake’in kadife sesi, melankolik bas gitarı ve Michael Giles’in perküsyonu ve Robert Fripp’in eksantrik gitar tınılarıyla başlıyor. 2 dakika kadar yumuşak bir şekilde giden parça sonrasında doğaçlama kısmına geçiyor. Albümdeki diğer parçalara göre biraz daha geri planda duruyor gibi görünse de parçanın ortasındaki Robert Fripp’in gitar doğaçlamasını duymadan King Crimson müziğini anlamak bir hayli zor.
‘The Court of the Crimson King’ hem albüme hem de gruba ismini veren bir parça. Albümde dinlenen 3 parçadan sonra tekrar 1. parçanın müzikal yapısına döndürüyor dinleyen kişiyi. Melankolik, depresif parçalardan sonra tekrar soyutlamalarla politik mesajlar almaya başlıyoruz. ‘The Court of the Crimson King’ parçası da ‘I Talk to the Wind’ parçası gibi bir Ian McDonald şaheseri. Tabii ki şair Peter Sinfield’in sözleriyle.
Ortaçağın ayrık insanları ile günümüzün ayrık insanları arasında ne fark vardır. Hiçbir fark yoktur. Sahip olduğumuz düşüncelerimizle ortaçağın cadıları, büyücüleriyiz. Günümüzün ortaçağ despotlarınca yargılanacak mıyız, elbette yargılanacağız Kızıl Kralın mahkemesinde.
Olur ya, King Crimson parçalarını dinlemeye kalkarsınız, sakın ola başka grupların cover parçalarını dinlemeyin. Sanki King Crimson’ın cenaze müziğini çalıyorlar.

King Crimson grubunu kendisinden dinleyin.

1. 21st Century Schizoid Man (Fripp, McDonald, Lake, Giles, Sinfield) (7:21)
2. I Talk to the Wind (McDonald, Sinfield) (6:05)
3. Epitaph (Fripp, McDonald, Lake, Giles, Sinfield) (8:47)
4. Moonchild (Fripp, McDonald, Lake, Giles, Sinfield) (12:13)
5. The Court of the Crimson King (McDonald, Sinfield) (9:25)
Süre : 43:45
- Greg Lake / Vokal, Bas Gitar
- Robert Fripp / Elektrik Gitar, Akustik Gitar
- Ian McDonald / Saksafon, Flüt, Klarnet, Vibrafon, Klavsen, Piyano, Org, Mellotron, Geri Vokal
- Michael Giles / Davul, Perküsyon, Geri Vokal

- Peter Sinfield / Söz ve Fikir
- Barry Godber / Kapak Resmi

26 Nisan 2016 Salı

Amon Düül II - Phallus Dei 1969

Krautrock rock dünyasının en önemli müzik hareketlerinden birisidir. Punk gibi türlerden çok daha fazla yeri vardır, Rock dünyasında.

Krautrock; Almanya’dan çıkma bir müzik. 68’li Alman gençliğinin ürettiği bir progresif rock türü. O yüzden dinlemeye başlamadan önce, farklı bir rock türü dinliyor olacağınızı unutmayın.

Kraut; Almanca lahana demek. Almanlar fakirlere, köylülere, aşağı tabaka insanlarına lahana’lar derler. Krautrock’tan bunu öğreniyoruz.


Faust grubu krautrock başlatıcısı gibi gözüküyor olsada, benim için ilk ve en önemli album Amon Düül II’dir,
‘Phallus Dei’ albümüdür.

Phallus Dei; Tanrı’nın çükü.

Bırakalım, krautrock’I yahut progresif rock’ı, Alman Rock müziğine verilebilecek en iyi örnektir, Amon Düül II grubu.

Albümün tamamında yeralan saykodelik doku üzerine gitar, bas, davul ve ortadoğu ezgileri ve enstrümanları kendine özgü müziğin ne olduğunu gösteriyor.

Phallus Dei……

Gözlerinizi kapayın ve hristiyanlık öncesi Anadolu’suna ve Yunanistan’ına  gidin. 2000 yıl öncesi. Anadolu Kybele kültü ve Yunanistan dyonisos kültürünün var olduğu o dönemde, devletsiz, dinsiz olarak yaşayan halkların inanç ritüellerini hatırlayın.

Amon Düül II; tam da 2000 yıl önceki o insanların müziklerini, eğlencelerini yansıtıyor ‘Phallus Dei’ albümde.
Ateşler yakıp, etrafında şarap içerek dans eden o paganları hatırlayın. (Pagan sözü latin dillerinde köylü demek)

Albümden ‘Phallus Dei’ parçasını dinlerken aldığım tad, 2000 yıl öncesinin o pagan ayinleri gibi.
Albüm bilindik saykodelik rock’ın dışında bir albüm.  Deneysellikten biraz uzak. En azından gereksiz saykodelik gitar soloları yok.

Albümü dinlerken kulaklarınızı tırmalayan o sesin keman olduğunu unutmayın. Davul sürekli kendini tekrar eden bölümlerle sarhoşluk etkisi yaratabiliyor.

Normal de ben kadın vokalleri sevmem, ama Amon Düül II’nin vokali istisna. Bir kaç kadın vokal daha var, Renate gibi. Onların başımın üstünde yerleri var.

Alman ve İtalyan progresif rock gruplarının İngiliz ve Amerikan rock gruplarından farkı, ortadoğu ve asya müziğine olan ilgileri. Amon Düül II grubunda da bu var. Türk Davulu, Ortadoğu Tef’i  ve Sitar.

Albümün 3. Parçası olan ‘Luzifers Ghilom’da Sitar’ı duyabilirsiniz. Albümde beni en çok gaza getiren parça. Sonrasında gelen sesler bana He-man’i hatırlatmıyor desem, bir şeyleri saklamış olurum.

Amon Düül II grubu komünler halinde yaşayan 68’li alman gençliğinin grubu. Amon Düül ikiye ayrılmadan önce kaç kişilerdi, bilinmiyor. Bir hayli kalabalık oldukları kesin. Alman RAF grubu lideri Andreas Baader’in Amon Düül II grubunun yaşadığı eve gidip uyuduğuna dair rivayetler de var.

60’ların hippi müziklerine ilgi duyuyorsanız ve dinlemek istiyorsanız, Amerikan gruplarına ilgilenmeyin, Amon Düül II dinleyin.


- Christian "Shrat" Thiele / Bongo, Keman, Vokal
- Renate Knaup / Vocal, Tef
- John Weinzierl / 12 Telli Bas, Gitar
- Chris Karrer / Keman, Gitar, 12 Telli Gitar, Soprano Saksafon, Vokal
- Falk-Ulrich Rogner / Org
- Dave Anderson / Bas Gitar
- Dieter Serfas / Davul, Elektrik Zil
- Peter Leopold / Davul

Misafirler:
- Holger Trülzsch / Türk Davulu
- Christian Burchard / Vibrafon