Bu Blogda Ara

Saykodelik Progresif Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Saykodelik Progresif Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2020 Pazartesi

Os Mutantes - Fool Metal Jacket 2013


                                                 

Yıl tam olarak ne zamandı, anımsamıyorum. Muhtemelen 17-18 yaşlarındaydım. Kasetçiye gidip Sepultura'nın albümü olup olmadığını sormuştum. Yok denilince sipariş ettirmiştim. Bir kaç gün sonra kaseti almaya gittiğimde kaseti çalabilir misiniz biraz demiştim. Çalmaya başladıktan sonra kasetçi bana çay ısmarlamıştı. Sonra da satanizmden uzak durmamı tembih etmeye başlamıştı. Din varken bu tür sapkın düşüncelere girmemin ne gereği vardı.

Sepultura benim tapınarak dinlediğim heavy metal gruplarından ilkidir. Yıllar önce aldığım o kaset hala duruyor. Eğer ailem kutuların içinde biriktirdiğim kitaplarımla kasetlerimi atmadıysa kaset hala duruyordur.

Ergenlikten çıkmaya başladıkça dinlediğim müzikte olgunlaşmaya başladı. Aynı zamanda okuldan arkadaşımın da müzikte olgunlaşmamı sağlayan bir diğer etmendi. Çok kısa bir süre de Pink Floyd hayranı olmam metal müzikten uzaklaştırmadı ama devam da ettirmedi. Bir süre sonra da Pink Floyd'un yaptığı müziğin progresif rock olduğunu öğrendim. Metal müziği dinlemeye devam ediyordum ancak giderek de kendimi progresif rock'a yoğunlaştırmaya çalışıyordum.

O dönem dinlediğim bir çok grubu artık dinlemiyorum. Çoğunun adını bile unuttum, Sepultura ise ilk göz ağrım gibi hala aklımda duruyor.

Sepultura 80'lerin ortalarına doğru albüm çıkarmaya başlayan bir süre sonra da kendi tarzını yakalayıp dünyaca ünlü olan bir grup. Hala daha albüm çıkarmaya sessiz sedasız devam etmektedir.

1989 yılında çıkardığı albümde kendi tarzlarının oluşumunda önemli etkiye sahip Os Mutantes grubundan bir parçayı kendilerince çalarlar. O dönem Os Mutantes müzikte yoktur. Parçanın albüme alınması bir nevi Sepultura tarafından Os Mutantes'in hatırlanmasıdır. Bir kaç yıl sonra OS Mutantes karma bir albümde kendine yer bulur.

Albüm tropikalizm hareketinin müzik ayağını oluşturan müzisyenlerin parçalarından oluşuyordu. Böyle bir albüm fikri tropikalizm'in öncü adlarından olan Gilbert Gil tarafından ortaya atılmıştı. Hem kendinden parçalar koymuştu hem de hareketin diğer adlarından. Os Mutantes de bu albümde yer alır.

2000'lerde Os Mutantes bir albümle müzik hayatına geri döner. Bu geri dönüş albümünden sonra 9 yıl kadar ara verirler. 2009 yılında yeni albümlerini yayınlarlar. 4 yıl sonra da 'Fool Metal Jack' albümünü.

Os Mutantes, bir çok güney amerikalı grup gibi kendi halk ezgilerini müziklerine yansıtan bir gruptur. Hatta Os Mutantes'in bu durumda öncü olduğu da söylenebilir. Müzikleri genel olarak 60'ların beat akımından ve halk ezgilerinden oluşur ancak parçaları daha çok doğaçlama üzerinden  olduğu için avantgard bir hava hakimdir. İlk dinlenildiğinde tanıdık seslerin olmaması grubu hem kendine özgü bir grup yapar hem de öncü yani avantgard bir grup.

Müzikleri avantgard olduğu kadar sözleri de sıradanlıktan uzaktır. 70'lerin başında konsept albümler yeni yeni yapılmaya başlarken bir edebiyat klasiği 'İlahi Komedya' albüm haline getirirler. Avantgard müzik yapmaları grup dağıldıktan sonra grup kurucusu kardeşlerden birini müzikte avantgard'ın anavatanı Fransa'ya götürür.

'Fool Metal Jack' de yine avantgard işlerinden birisi. Sinemanın öncü adlarından Stanley Kubrick'in 'Fool Metal Jacket' filminden esinlenilerek yaratılmış bir albüm. Grubun eski kadrosundan sadece grubun kurucularından Sergio Dias var. Diğer müzisyenler Sergio Dias'ın etrafından toplanmış müzisyenler.


Albüm, Os Mutantes'in diğer albümlerinin izinden giden bir albüm. Ne modern progresif denen tuzağa düşülmüş ne de daha çok ilgi çekeceğim diye gereksiz müzikal atmosfer oluşturulmaya çalışılmış. Güney amerika halk ezgileri kullanılırken bu kez uzak asya ezgileri albüme konmuş. Albümün dinlerken bazı yerlerinde bu ezgiler o kadar ustaca kullanılmış ki yeni dönem saykodelik rock gruplarının ne kadar acemi olduklarını daha iyi anlamış oldum.


1. The Dream is Gone (2.50)
2. Fool Metal Jack (5.23)
3. Picadilly Willie (4.42)
4. Ganja Man (3.33)
5. Look Out (3.48)
6. Eu Descobri (3.05)
7. Time and Space (3.57)
8. To Make It Beautiful (3.26)
9. Once Upon a Flight (4.00)
10. Into Limbo (3.37)
11. Bangladesh (4.08)
12. (Valse LSD) (3.11)

Süre : 45.19

Sergio Dias Baptista / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal
Esmeria Bulgari / Vokal, Perküsyon
Vitor Trida / Gitar, Klavyeler, Vokal
Amy Crawford / Klavyeler, Org, Piyano
Vinicius Jungueria / Bas Gitar
Ani Cordero / Davul, Perküsyon 

6 Temmuz 2019 Cumartesi

The Future Kings Of England - The Fat of Old Mother Orvis 2007


                                  


İnternetten albüm indirmeyi sanırım 2006-2007 yıllarında öğrendim. O zamanlar rapidshare denen site vardı, arama yaptığımda grubun ve albümün adını yazar, sonuna radipshare koyar arattırırdım. Karşıma çıkan sitelere girer linkleri bulur öyle albümü indirirdim. Aynı yıllarda blogspot'u keşfettim. Bir süre sonra da ben de kendime blogspot'tan bir sayfa açtım. Dinlediğim albümleri blog'a koyup, çalışan link arıyıp, etiketleyip paylaşıyordum. Müziği hem bloglardan ediniyor olmam hem de kendi blogumda paylaşmam benim için çok iyi oldu. O dönem istemediğim kadar müzik dinledim. Günlük 4-5 albümü geçiyordu. Aynı dönem facebook'un da çıkması sonucu, Facebook hesabı açıp müzik paylaşımını ve yeni müzikleri öğrenmeye oradan da devam ettim. Ancak bir kaç yıl sonra facebook'daki gereksiz tartışmalardan sıkılıp orayı kullanmayı bıraktım.

Blog'u kullanmaya ise hala devam ediyorum.

Eski blog'u giriş sayısı artsın diye başka bir blog'a yönlendirdim. Şuan ise müzik ve blog ile ilgili uğraştığım tek bu blog.

2006-2007'deler de blog'ları tanımaya başlayınca öğrendiğim ve dinlediğim çok grup oldu. The Future Kings of England grubunu da takip ettiğim bloglardan birisinde gördüm. 2007 yada 2008'in başlarıydı. Grubun albümünü o zamanlar o kadar çok dinliyordum ki uzun bir süre favori gruplarımdan biri olmuştu. Tabi yeni çıkan grupları dinlerken aynı zamanda 70'ler müziğini de dinleyip öğrenmeye çalışıyordum. Bir süre sonra da 70'ler prog'u hakim olmaya başladı.

2010'dan günümüze kadar 70'ler odaklı dinledim arada sırada yeni çıkan grupların albümlerini takip ediyorum ancak 10 yıl önceki kadar değil.

İngilizler gibi kısaltayım grubun adını, yazması da okuması da kolay olur. TFKOE, 2000'lerin başında kurulan 3 kişilik bir grup. İlk albümü (2 yıl önce yazmıştım) distopik bir geleceği anlatıyordu, grup adını da distopik bir geleceği anlattıkları parçadan alıyor.

O zamanlar yani 2007-2008 yıllarında grubu ilk dinlediğimde favorilerimden biri olmuştu ancak bir türlü ilk çıkan albümünü bulamıyordum. O yüzden uzun bir süre tek albümleriyle favori gruplarımdan biri olmuştu. Hala da öyledir. Çok sık dinlemiyorsam da aklıma geldiğinde oturup bir saat boyunca albümü dinleyip nostalji yaşayabiliyorum.

TFKOE, bu ikinci albümünü de konsept olarak yapar. İlk albümünde post-rock daha çok hakimdir. İlk dinlediğimde biraz şaşırmıştım çünkü TFHOE deyince aklıma bu albümün atmosferi gelir.

Albümü çok sevmemin ve grubun favorilerimden olmasının sanırım temel nedeni grubun yaptığı müziğin 70'leri günümüze taşımaya çalışmasıydı.

Öyle ki aradan 10 yıl geçtikten sonra albümü tekrardan dinlerken yine Pink Floyd gibi saykodelik rock'ın altın çağına damga vurmuş atmosferleri anımsarken bir yandan krautrock'ın öncülerinden  Amon Düül II, Ashra Tempel gibi grupları duyuyorsunuz. Musterd Men parçası albümdeki en sevdiğim parça ve yıllar sonra dinlerken bile Amon Düül II'yi, hatta T2 grubunun davul ritimlerini hissedebiliyorum.

TFKOE, 70'leri anımsattığı kadar günümüz post gruplarını (özellikle politik post rock grupları müziklerini) da anımsatıyor.  'Bartholomew's Merman' parçası hem hüzün verici ezgileri hem de isyankar atmosferiyle GYBE'yi bir hayli fazla andırıyor. Distopya konu edilince ister istemez hüzünlü bir atmosfer çıkması ve buna karşı isyankar bir atmosfer ortaya çıkması da gayet doğal.

Albümün ilk iki parçasındaki 70'ler atmosferi, sonrasındaki iki parçada günümüz isyankar post-rock atmosferine bırakıyor. Mandolin ve banjo ile Amon Düül II'yi tekrar anımsatıyor ama bir o kadar da günümüz atmosferi içinde devam ediyorlar. Parçanın sonlarında varolan Pink Floydvari acıklı gitar solosu ile 70'ler ile günümüz atmosferinin nasıl bir araya getirilebileceğini gösteriyorlar.

Albümün sonundaki 18 dakikalık uzun parça öncesi 2 dakikalık hüzünlü bir atmosferle sonu hazırlıyorlar.
'The Fate Of Old Mother Orvis' albümün kapanış parçası, hem de albümün adı. 18 dakikalık parçada eski saykodelik atmosferin yeni post-rock atmosferiyle buluşmasını görürsünüz.

Albümdeki bütün parçalar konsepte uygun bir şekilde çalındı, son parçada da bunun devamı getirildi.

10 küsür yıl önce facebook açıldığı zamanlar, facebook'ta gruplar açmıştım. Bu grup içinde açmıştım, ama daha fazla üyesi olan ve paylaşımları çokça olan saykodelik rock yeniden (türkçe değil ingilizce açmıştım) paylaşım grubu bu grubun sayesinde olmuştu. Bundan 4 yıl öncede tekrardan dinlemem üzerine saykodelik rock yeniden diye açtığım blog'a fazla dinlemiyor olmamdan dolayı adını değiştirip şuanki haline getirdim. Yani şuan içinde bulunduğunuz blog'un açılmasının nedeni TFKOE grubudur.

70'leri seven, günümüzün kaliteli gruplarını takip eden biri olarak, benim gibi düşünenleri de bu grubun özellikle bu albümünü dinlemesini tavsiye ederim.

1. Dunwich (6.20)
2. Mustard Men (7.12)
3. Bartholomew's Merman (5.04)
4. Children Of The Crown (9.12)
5. A Meeting At The Red Barn (2.23)
6. The Fate Of Old Mother Orvis (18.11)

Ian Fitch / Elektrik Gitar, Mandolin, Autoharp, Klisofon, Vokal
Steve Mann / Klavyeler, Yapımcı
Karl Mallett / Bas Gitar, Elektrik Gitar, Banjo, Autoharp, Klavyeler
Simon Green / Davul, Perküsyon, Kapak tasarımı

22 Aralık 2018 Cumartesi

Eloy - Floating 1974




Eloy, her dönem kendini yenilemiş ve değişmeyi başarmış ender grupların başında geliyor. Hatta 70'lerden günümüze kadar gelen gruplar arasında tek bile diyebilirim.

1970'lerin başında başladıkları müziğe geçen yıl bir albüm daha ekleyerek devam ettiler. İlk başladıklarında hard rock tarzında müzik yapıyorlardı. Ancak müziklerinde keskin bir dönüş yaparak dönemin ağır saykodelik müziğine odaklandılar. Ağır saykodelik müzikten de bir süre sonra senfonik yapılı müziğe geçtiklerinde Eloy efsanesi olacak albümler ortaya çıkardılar. 80'lere geldiğinde ise yine space rock denen türe yöneldiler. Günümüzde de şimdiye kadar edindikleri bütün deneyimlerle geçen yıl bir mükemmel bir albümle müzikte varolmaya devam ettiklerini belirttiler.

Eloy, farklı bir müziğe yöneldiği her dönemde kalitesini ve yaratıcılığını fazlasıyla gösterdi. Ağır saykodelik döneminin ikinci albümü, kendilerinin de 3. albümü 'Floating' de yaratıcılık ve kalite bakımından dönemin benzer müzik yapan gruplarınla kıyaslandığında kolaylıkla özel bir yer edinir.

'Floating', bir önceki albüm 'Inside''dan biraz daha az saykodelik ama bir o kadar da ağır bir albümdür. Başlangıç şarkısında, aynı zamanda albümün adı olan, caz ritimleri yoğun gözükse de Manfred Wieczorke'nin org kullanımı hard rock'a yaklaştırıyor. Bir önceki albümde 'Daybreak' tarzı beat anımsatmıyor değil.


İkinci parça 'The Light From Deep Darkness', hem uzunluğu hem de içerdiği yoğun ve ağır saykodelik atmosferden dolayı bence albümün en iyisi. Bence en iyisi çünkü 3-4 yıl boyunca saykodelik rock dinlemediğim zaman olmuştu bir kaç yıl öncesine kadar. Nemrud'un son albümünü o kadar çok sevmiştim ki, bir süre sonra aklıma sadece Eloy'u getirebildim dinleyebilmek için. Bu parça da dediğim gibi hem uzunluğu hem de ağır atmosferiyle beni kendisine çekip içinde hapsediyor. Bluesvari bir yapıda olmadığı içinde ne kadar kendimi versem de tekrar dinleme hissi yaratıyor.

'Castle In The Air', albümdeki ikinci favori parçam. Blues'un hiç sırıtmadan mükemmel bir biçimde içine yerleştirildiği parça.

'Plastic Girl', albümden en çok bilinen parça. Bir çok kişi tarafından çok sevilip dinleniyor olsa bile ısınamadığım Eloy parçalarının başında geliyor. Ama yine de albümün atmosferine uygun bir parça.

'Madhouse', albümdeki heavy'e, ağır prog'a yakışır bir parça. Dönemin ağır prog öncülerinden hiç bir farkı yok. 1974 yılını göz önüne aldığımızda Rush henüz ortalarda yoktu bile.

'Floating', Eloy'un yine mükemmelleştiği albümlerden biri. Eloy'u zamanına göre değerlendirip albümlerine de ona göre odaklanıldığında albümünde ne kadar iyi bir yapım olduğu ortaya çıkar.

1. Floating (3.59)
2. The Light From Deep Darkness (14.37)
3. Castle In The Air (7.13)
4. Plastic Girl (9.05)
5. Madhouse (5.16)

Süre : 40.10

Frank Bornemann / Elektrik Gitar, Vokal
Manfred Wieczorke / Org, Elektrik Gitar
Luitijen Janssen / Bas Gitar
Fritz Randow / Davul 

13 Mayıs 2018 Pazar

Pink Floyd - Obscured By Clouds 1972


1972, rock müzik  ve Pink Floyd için çok önemli bir yıl. Üzerinden 10 yıllar geçmesine rağmen en çok satanlar listelerinde yer almış ve klasik rock albümleri arasında da ilk akla gelenlerden olan 'Dark Side Of The Moon' parçalarının yazılmaya başlandığı yıl. Albümün parçaları Pink Floyd tarafından yazılırken konserlerinde de yer buluyordu. O yüzden 'Dark Side Of The Moon' albümü 1972 yılı albümlerinden biri sayalabilinir.

Bir yıl önceki 'Meddle' albümü ve sonrası Pink Floyd, parça yazımı konusunda saykodelik rock'dan bluesvari parçalara geçiş yapar. Bu durumda en büyük pay sahibi Roger Waters'tır. Ki o dönem (sonraki dönemlerde dahil) blues ve Bob Dylan hayranı olan Roger Waters, 'Wish You Were Here' parçasını da bu duygu ve istekle ortaya çıkartır. 'Dark Side Of The Moon' albümü kollektif bir çalışma olsa da, Roger Waters'ın Pink Floyd'un müziğini değiştirmeye başlaması sonucu ortaya çıkmıştır.


x

Pink Floyd müziğinde ki bu değişimin bir diğer önemli aktörü ise Rick Wright'tır. 'Dark Side Of The Moon' albümünün atmosferinin ortaya çıkartılması neredeyse kendisine aittir. Rick Wright yaratıcılığını devam ettirse de 1977-78 yıllarında Roger Waters ile ters düşer ve bir kaç yıl sonra da grupla çalışmayı bırakır.

İşte, 1972 yılında bu ikili Pink Floyd'un en az bilinen yada bilinmeyen bir albümüne öncülük eder. Bir kaç yıl öncesinde bir film için yaptıkları 'More' albümünün tutması sonucu aynı filmin yönetmeni tarafından tekrar bir başka film için anlaşma yapılır. Pink Floyd da çok kısa bir süre içinde parçaları yazıp hazırlar ve 6 günde stüdyo'da kaydederler. Acele bir albüm gibi gözüküyor olsa da Roger Waters ve Rick Wright'ın parça yazımlarındaki yaratıcılıkları bu durumun negatif kısmını tamamen yok eder.

Albümdeki belli başlı parçalara gelirsek...

'Burning Bridges' parçasındaki ritmik klavye tonları Pink Floyd'un unutulmaz parçalarından olan 'Us And Them' parçasının bir ön çalışması, gibi değil, ön çalışması.  

'Wot's... Uh The Deal', 'Stay' ve 'Mudmen' parçaları bir yıl önceki 'Meddle' albümünün A yüzüne benziyor. Folk ve blues yanına biraz da 60'ların saykodelik havası eklenmiş. Bir de aynı parçalara benzer 'Free Four' var. 'Free Four' biraz daha hareketli ama blues havasını üzerinde taşıyor.

Saykodelik havanın en çok hissedildiği parçalar; albüme adını veren 'Obscured By Clouds', 'When You're In' ve 'Gold It's In The...'. Her üç parçayı dinlerken de aklıma Amon Düül II'nin aynı dönemde yaptığı parçalar geliyor. Pink Floyd'un parçaları doğaçlaması daha az blues sesleri daha ön planda.

Kapanış parçası 'Absolutely Curtains'. 'Echoes' parçasının mükemmel atmosferinden yararlanılarak albümün ve filmin finali yapılmış parça. Parçanın sonlarında ki afrikalıların sesleri yerine David Gilmour'un kısa bir gitar solosu konsaymış daha iyi olurmuş gibime (!) geliyor.

Albümdeki favori parçam 'Childhood's End'.  Benim için gerçek bir Pink Floyd klasiği.

Bu albümü ilk 2003 yılında, 21 yaşında iken dinlemiştim. O zamanlar internet olsa da, albüm yada müzik bulmak internette neredeyse mucizeydi. Muhasebeci olarak çalıştığım işyerinde bütün gün rock müzik dinlediğim için, dolayısıyla Pink Floyd'da dinliyordum, bir gün komşu işyerinde çalışan bir Libya'lı elinde bir cd ile geldi. CD'nin içinde Pink Floyd ve grup üyelerinin solo albümlerinin hepsi vardı. Yaşça benden büyük olduğu için karşılıklı oturduğumuzda genellikle o anlattı ben dinledim. Daha sonra da bana hediye olarak kopyaladığı o cd ile yatar kalkar oldum. Sabah işe giderken cd-çalar'da o cd vardı, işyerinde bilgisayar'da yine o cd takılı durup bütün gün Pink Floyd çalıyordu. Akşam iş bitip eve dönerken yine o cd çalıyordu. 'Obscured By Clouds' albümünü de ilk o cd'nin içinde görüp dinlemiştim.

'Obscured By Clouds', Pink Floyd severlerin çoğunluğuna göre pek de muhteşem olmayan bir albüm. Bir kısım Pink Floyd severe göre ise grubun en profesyonel işlerinden birisi. Her ikisine de katılmıyorum.  'Obscured By Clouds' bir geçiş albümüdür, 71 öncesi ve sonrası arasında köprü niteliğinde bir albüm.

1. Obscured By Clouds (3.05)
2. When You're In (2.31)
3. Burning Bridges (3.30)
4. Gold It's In The... (3.08)
5. Wot's... Uh The Deal (5.09)
6. Mudmen (4.18)
7. Childhood's End (4.33)
8. Free Four (4.16)
9. Stay (4.07)
10. Absolutely Curtains (5.51)

Süre : 40.18

David Gilmour / Elektrik Gitar, VCS3 Synth(ses düzenleyicisi), Vokal (3,5,7)
Richard Wright / Piyano, Klavyeler, VCS3 Synth, Vokal (3,9)
Roger Waters / Bas Gitar, VCS3 Synth, Vokal (8)
Nick Mason / Davul, Perküsyon, Elektrik Davul (1)

15 Nisan 2018 Pazar

Eloy - Colours 1980


Eloy, kimi progresif rock sevene göre 70'lere özel uzay rock (space rock) yapan bir grup o yüzden progresif sayılmaz, kimine göre ise tam tersi.  Aslında bu durum sadece Eloy'a özgü bir durum değil, dönemin bir çok ünlü grubu içinde aynı düşünceler var. Örneğin, Pink Floyd'un yaptığı müziğin de  progresif değil, saykodelik uzay rock olarak tanımlanması gerekir diyenler az değil.
Bir ara benim de aklımı bir süre kurcalamıştı ama şimdi biraz daha net bakabiliyorum. Daha önceki yazılarımdan bazılarında belirtmiştim, prog denince aklıma ilk gelen türler senfonik, eklektik ve caz füzyon'dur; sonrasında ise eletronik, kraut veya folk  geliyor. Saykodelik ve uzay rock ise en son bile diyemeyeceğim, çok nadir olarak dinlediğim progresif rock türleri(neoprog yada metal türlerini ise yok sayıyorum). Ancak bazı gruplar bu kategorilendirmenin biraz dışında kalıyor.
Eloy; saykodelik uzay rock denince akla gelen ilk gruplardan. En iyi yorumlayan yada en kalitelilerinden diye değil, kendi müzik zevklerini ve yaratıcılıklarını sınırlamadan ortaya koyabildikleri için ilk akla gelen gruplardan.  Yoksa saykodelik yada uzay rock bir şablondur, Eloy da bu şablon üzerinden müzik yapıyor değildir.
Eloy, kendi müzik tarihlerinde çok fazla eleman değişimine gidilmiştir. Bu 3-4 yılda bir eleman değişikliği nedeniyle aklıma hep King Crimson geliyor. King Crimson da Eloy gibi sürekli eleman değişikleri yaparak günümüze kadar gelmiştir.  Her iki grubu da ayakta tutan tek kişidir. King Crimson için Robert Fripp, Eloy içinde Frank Bornemann. Hal böyle olunca her eleman değişikliği de her iki grubun müziğin de değişimlere neden olmuştur.
O yüzden her iki grubu da dinlerken albümlerin dönemlerine ve müzisyenlerine bakmakta yarar var.
Frank Bornemann, 1980 yılı öncesi grup üyeleri ile yaşadığı bazı ego temelli  anlaşmazlıklar dolayısıyla yanına yeni müzisyenler alarak 'Colours' albümünü çıkarmak zorunda kaldı. Müzisyenler değişince haliyle ortaya 70'lerin ortalarında ortaya koydukları senfonik yapılı parçalar yerine kısa, hazmetmesi kolay parçalar ortaya çıktı.
'Colours' albümü bu yüzden 'Ocean', 'Dawn' gibi şaheserlerin yanında biraz sönük kalıyor. Ama ilginçtir, 1977-79 yılları arasında çıkan Eloy albümleri kadar bu albümü de seviyorum. Evet, bir 'Ocean' yada 'Dawn' albümleri kadar müzikalitesi yüksek  değil ama albenisi yüksek olan bir albüm. Belki de albüm kapağının kişi de uyandırdığı merak da olabilir.
Albüm ise, 70'lerin başında bir çok rock grubu tarafından denenmiş ve kısmen de progresif rock'ı anlatırken yararlanılan folk, elektronik  müziği içinde barındırıyor. Burada folk derken 'Impressions' parçasından bahsediyorum. Grup üyelerinin hiç biri flüt çalmazken o flüt sesini nasıl çıkartmışlar, merak konusu. Elektronik ise (elektronik pop da diyebilirsiniz) açılış parçası 'Horizons' da var, ve fazlasıyla Alan Parson's Project'i anımsatıyor.  
Kapanış parçası 'Sunset' ise niyeyse bana Tangerine Dream'in bir albümünün finalini çağrıştırıyor. Böyle güzel bir finali aslında başa alıp, 70'lerin ortalarında çıkardıklar albümleri gibi bir albüm ortaya çıkarabilirlerdi.
Albümdeki favori parçam 'Child Migration'. İki elektrik gitar ile ağır progresif rock gruplarına çalım atan, karmaşık melodi ve ritimleriyle gerçek anlamda progresif, yani ilerici rock'ın örneklerinden olan bir parça.
'Denizden babam çıksa, yerim diyen' deniz sevdalısı nasıl denizsiz yaşayamıyorsa, bir Eloy hayranı olan ben de uzun süre Eloysuz  duramıyorum. Eloy'a dönüş yaptığım her zamanda mutlaka önüme çıkan albümlerden birisi de 'Colours'.
 
1. Horizons (3.20)
2. Illuminations (6.19)
3. Giant (6.05)
4. Impressions (3.06)
5. Child Migration (7.23)
6. Gallery (3.08)
7. Silhouette (6.57)
8. Sunset (3.15)

Süre : 39.33
Frank Bornemann / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal, Yapımcı
Hannes Arkona / Akustik & Elektrik Gitar
Hannes Folberth / Klavyeler
Klaus-Peter Matziol / Bas Gitar, Geri Vokal
Jim McGillavray / Davul, Perküsyon
Konuklar
Edna & Sabine / Vokal (1. parça)

30 Aralık 2017 Cumartesi

Agusa - Agusa 2017


                    


Bu yılın son 24 saatine az kaldı. Bu ayki yazılara yeni çıkan albümleri koydum. Bu son yazımda yine son çıkan albümlerden bir tanesi oldu. Hatta bu yazdığım albümler ile son ay dinlediğim, benim için öne çıkan albümlerin bir listesini de yaptım. 25 yada 30 albüm oldu. İlk 5'e kadar olan sıralamalarda pek zorluk yaşamadım ama ilk 5 bir hayli zorladı.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Eloy - The Vision, The Sword And The Pyre - Part I 2017



Bir önceki yazımda Nektar'ın ilk albümünü yazarken konsept albüm yapan gruplardan örnek vermiştim. Bir tanesi de Eloy'du. Yazıyı bitirip Eloy'un son albümünü bulup dinlemeye başlamıştım. Bir ay önce ilk dinlediğimde pek ilgimi çekmeyen albüm, beni kendisine neredeyse bağımlı yaptı.

30 Kasım 2017 Perşembe

Nektar - Journey To The Centre Of The Eye 1971


                           

Progresif rock'ı tanımlarken yada anlatırken en çok örnek verilen öğelerden biri albümlerin konsept (bütünlüklü) bir yapısıdır. Ve bu doğrudur da. Ancak bütün albümler için geçerli değildir. Konsept yapıda bir çok progresif rock albümleri varken, bir çoğunda da parçalar birbirinden ayrıdır. Bir albümün konsept olması onun progresif rock olduğunu göstermez. Konsept olmayan bir albümünde progresif rock olmadığını da göstermediği gibi.

En bilinen, daha doğrusu şuan benim aklıma gelen, konsept albümleriyle progresif rock'da yer edinen gruplar; Pink Floyd, Eloy, Moody Blues, The Who, Banco, Le Orme, Area, Tangerine Dream. Hatta Tangerine Dream'in 70'lerin başlarında ardarda çıkardığı 3 konsept albüm, birbirlerini takip eder nitelikteydi.

Nektar grubu da yaptıkları konsept yapılı albümlerle kendilerine progresif rock'da yer edinen gruplar arasında. İlk albümlerinden başlayarak konsept albümler ile devam ettiler müziklerine.

1971 yılında çıkardıkları ilk albüm olan 'Journey To The Centre Of The Eye' bilim kurgu temalı bir albüm.

Olayın yada hikayenin kahramanı uzayda yolculuk ederken, dünyadışı varlıklar tarafından yakalanıp hapsediliyor. Bir süre sonra dünya dışı varlıklar hikayenin kahramanına psişik yoldan hayatını gösteriyorlar. Bir gözün içinden kendi evini, dünyaya bakıyor. Dünya'da nükleer savaş yaşanmakta olduğunu görüyor. Albümün özü de bu durumun dramatize edilmiş hali olarak karşımıza çıkıyor.

Nektar, bir İngiliz grubu. Ancak grup üyeleri Almanya'da yaşamakta olduğu için, yaptıkları müzikte dönemin Alman krautrock'ından çok büyük esinlenmeler var, ki bu durumda gayet normal.

Progresif rock severlerinin bazılarına göre ise bu 4 İngilizin yaptıkları müzik krautrock olarak da adlandırılıyor.

Albüme gelirsek, 1971 yılında çıkmış olmasına rağmen sesler 1960'ların ikinci yarısında bir devrim yapan ve günümüz rock müziğinin temellerini atan saykodelik rock müziğin devamı niteliğinde. Sesler 60'ların  müziklerini dinleyenlere o kadar tanıdık gelir ki, müziğin içinde Beatles, Moody Blues, Pink Floyd, Iron Butterly gibi grupların izlerini rahatlıkla hissedebilirler. Ancak Nektar o seslerin benzerlerini çıkartarak bunu senfonik bir halde albümün bütününe yaymışlardır.

Daha önce yazdığım bazı krautrock gruplarının albümlerinde belirtmiştim. Günümüz rock türlerinden en bilinen ve kalitelilerinden olan post-rock'ın temelleri 1970'lerin krautrock'ına, saykodelik rock'ına temellenir diy.e. Nektar'ın 'Journey To The Centre Of The Eye' albümünü tekrar tekrar dinlerken bir çok yerde post-rock sesleri duydum.

Artık bu albüm için şöyle diyebilirim; günümüz post-rock'ın temel aldığı gruplardan birisi de Nektar'ın 'Journey To The Centre Of The Eye' albümüdür.

60'ların saykodelik rock'ının senfonik ve melodik olarak nasıl progresif, ilerici bir hale getirelebilinir, bu albüm bunu çok güzel anlatmaktadır. 60'ların saykodelik müziğine bakmak isteyenlere özet geçeçek bir albüm. Aynı zamanda konsept albüm sevenlerin, konusu ve hikayesi bakımıyla da bakması gereken bir albüm.

Nektar'ın bu albümünden sonra bir de 'Remember The Future' albümüne bakın. Ya da zaten o albüm dolayısıyla Nektar'a merak sardıysanız, siz yine o albüme geri dönün. Çünkü benim için Nektar'ın en güzel albümü o. Hatta 70'larin saykodelik progresif rock albümlerinin arasında elmas gibi parıldıyor.


1. Prelude (1.27)
2. Astronauts Nightmare (6.22)
3. Countenance (3.3                                        0)
4. The Nine Lifeless Doughters Of The Sun (2.41)
5. Warp Oversight (4.28)
6. The Dream Nebula (2.14)
7. The Dream Nebula II (2.25)
8. It's All In The Mind (3.22)
9. Burn Out My Eyes (7.48)
10. Void Of Vision (2.01)
11. Pupil Of The Eye (2.46)
12. Look Inside Yourself (0.53)
13. Death Of The Mind (2.52)

Süre : 42.49

Roye Allbrighton / Elektrik Gitar, Vokal
Allan 'Taff' Freeman / Mellotron, Piyano, Org, Vokal
Derek 'Mo' Moore / Bas Gitar, Mellotron, Vokal
Ron Howden / Davul, Perküsyon

Konuk
Dieter Dierks / Piyano, Yapımcı

7 Kasım 2017 Salı

Omega - 10000 Lepes 1969



Omega, macar progresif rock müziğinin önde gelen gruplarından, hatta en önemlisi desem yerinde olur. Efsane olarak 1968 yılında başladıkları müziğe hala devam ediyorlar.

Omega, progresif rock hayranları tarafından çok iyi bilinirken, rock hayranlarının pek fazla bilmediği bir grup. Ancak Scorpions grubu ile konserlerini ve Scorpions'un Omega parçalarının tekrar çaldığını söylesem yada göstersem muhakkak klasik rock dinleyicisinin de ilgisini çekecektir.


Omega  müziğini genelde 3'e ayırırlar. İlki 1968'den 1975-6 yılına kadar olan süre. Bu dönemi saykodelik dönem olarak varsayabiliriz. 1975-6'dan 1982 yılına kadar olan süre ise Omega'nın saykodelik-uzay yada kosmik rock dönemi. Bu dönemde özellikle yaptıkları müzik Pink Floyd, Eloy tarzı müziği andırıyor. Belli yerlerde ise bu iki gruptan çok daha iyiler. 80 sonrası ise bir çok progresif rock grubunun düştüğü duruma düşmeyip, müziklerini hard rock'a kaydırıyorlar. Yine bu dönemde 70'lerde yazdıkları bir çok parçaya benzer, dinlenildiği zaman unutulmayacak parçalar ortaya çıkarıyorlar.

Müziğe başladıkları 1968'de iki albüm çıkarıyorlar. Her iki albümde saykodelik, pop tarzı albümler. Anlaşılması için Genesis'in ilk albümü ile Le Orme'nin ilk albümlerindeki müzikal yapıyı anımsanmasını öneririm. 1969 yılında ise bütün albüm olarak değil de, parçalar halinde progresif rock'a güzel örnekler veriyorlar.

En unutulmazı, hemen hemen her konserinde mutlaka çaldıkları, 'Gyöngyhaju Lany'. Scorpions tarafından da ingilizce söz yazılıp söylendi zamanında. İlk dinlediğim zamanı anımsadım tekrar dinlerken. Uzun bir süre en sevdiğim parçalardan biri olmuştu, üstüste defalarca dinlemiştim. Ki hala en sevdiğim Omega parçalarından birisi.

İşte o, efsane grubun efsane parçasının bulunduğu albüm, '10.000 Lepes'. On bin bozkır anlamına gelen albüm ismi, Omega'nın Macarların ortaasya'ya olan duyarlılığını gösteriyor. Dünyanın en uzun nehirlerinden biri olan, Sibirya'da bulunuyor, 'Lena' içinde daha sonra bir parça yazdılar. Lena nehri aynı zamanda Ekim Devrimi önderlerinden V.İ. Ulyanov'un takma ismi Lenin isminin de kökeni.

'10.000 Lepes', Omega'nın 1968 yılında yazdığı ancak 1969 yılında yayınladığı 3. albümü. 1968'deki ilk iki albüme göre daha deneysel bir albüm. İlk iki albümde saykodelik pop benzeri albümdü. Bu albümde de benzer sesler ve yapı var ancak biraz daha ilerici bir kimliğe sahip.

Albümdeki parçaları tek tek yazmayacağım. Benim için ön plana çıkan bir kaç parçaya değinsem yeterli olur.

'Gyöngyhaju Lany' parçasını zaten bahsetmiştim. Onu geçelim.

'Tüzvihar', daha ortalarda Uriah Heep müziği yokken mükemmel bir ağır progresif rock parçası. Parça o kadar çok Uriah Heep müziğine benziyor ki, böyle bir parçayı Uriah Heep albümüne koysa ayırtedilemez.

'Udvari Bolond Kenyere',  'Gyöngyhaju Lany' parçasından sonra akılda kalıcı olan bir parça. En az 'Gyöngyhaju Lany' parçası rock baladlarından. Albümde en sevdiğim kısmı bu parça barındırıyor. Parçanın sonlarındaki akustik gitar soloları! 60'ların nostaljik tarafını seslendiriyor.

Hemen devamında gelen parça 'Kergeskezu Favagök'. 60'ların saykodelik rock'ı ve latin ezgilerinin birlikteliği. En önemlisi döneme göre çok ama çok iyi davullar. 60'ların saykodelik rock'ını sevenlerin bir köşeye not etmesi gereken türden.

'Tekozlo Fiuk', yine sevdiğim ve unutmadığım Omega parçalarından. Her dinleyişimde aklıma Cem Karaca'nın müziklerini anımsattırıyor. 60'ların rock müziğinin caz ile buluşmasına güzel ve hoş bir örnek.

Albümdeki diğer parçalar ise ilk iki albümdeki gibi saykodelik pop ile saykodelik rock arasında giden parçalar. 60'ların rock müziğine odaklananlar için bakılması gereken türden.

Sonuç olarak Omega, müzik yapmaya başladığından itibaren yeni sesler ve armoniler aramaya çalıştılar. Belli dönemlerde etkilendikleri grupları özümseyip kendi müzikal yetenekleriyle sentezleyerek albümler çıkardılar. Hala da müzik yapmaya devam ediyorlar.

'10.000 Lepes', albümü Omega'nın en güzel albümü değil belki ama içinde gerçekten kaçırılmaması gereken bir kaç parça var. İlk kez dinliyorsanız yahut tekrar dinlemeye çalışıyorsanız, dediğim parçalara biraz daha fazla odaklanın.

1. Petroleum Lampa (3.14)
2. Gyöngyhaju Lany (5.49)
3. Tüzvihar (3.09)
4. Udvari Bolond Kenyere (3.32)
5. Kergeskezu Favagök (8.15)
6. Tekozlo Fiuk (4.34)
7. Tizezer Leper (6.13)
8. Az 1958-as Boggie-Woggie Klubban (2.14)
9. Spanyolgitar Legenda (3.24)
10. Felbeszakadt Koncert (4.00)

Süre : 44.18

Janos Kobor / Vokal
György Molnar / Elektrik Gitar
Gabor Presser / Klavyeler, Vokal (7,8), Geri Vokal
Laszlo Benko / Klavyeler, Trompet, Geri Vokal
Tamas Mihaly / Bas Gitar, Vokal (9), Geri Vokal
Jozsef Laux / Davul, Perküsyon

30 Eylül 2017 Cumartesi

Eloy - Inside 1973




Almanya'dan çıkan ve progresif rock'a farklı bir yönden bakan Eloy, döneminin Alman gruplarından bir hayli farklıydı. İlk albümlerindeki saykodelik beat havasından sıyrılıp daha sofistike (karmaşık anlamında kullanıyorum) bir albüm olan, 'Inside' ile başladılar. Bu sofistike albümler bundan sonrada 80'lere kadar devam etti.

Bir yıl önce yazdığım Eloy'un iki albümünde Eloy Pink Floyd tartışmasına girmeyeceğim. Merak eden 'Ocean' ve 'Dawn' albümleri yazılarıma bakabilir.

Benim burada 'Inside' ilgili belirttmek istediğim bundan sonraki Eloy albümlerinden bir hayli farklı olduğu. Saykodelik sesler uzay rock sesleriyle içiçe geçmesi, aksak ritimli davullar, vokal çığlıkları ve kaotik müzikal atmosfer, Eloy'un ilk bu albümünde ortaya çıkıyor ve sonraki bir çok albümüne de kaynak oluyor.

Şöyle de söyleyebilirim; 'Inside' albümü bundan sonraki Eloy albümlerine öncü (avantgard değil) olacaktır.

'Land Of No Body', 17 dakikalık bir progresif rock şaheseri. Saykodelik ve karanlık bir atmosferle açılan parça devamında dönemin hard rockvari seslerinin saykodelik-uzay rock ile içiçe geçiyor. Sonrasında ise melodik yapısıyla dinleyeni başka dünyalara götüren uzaylık sesler ve org soloları önünüze geliyor. Son bölümlere geldiğiniz zaman karşınıza Iron Butterfly, Pink Floyd tarzı saykodelik patlamalar çıkıyor. 60'larda ve 70'lerde rock müzisyenleri ve dinleyicileri tarafından bolca kullanılan zihin açıcı LSD'lik atmosfer. Bu kısımdaki org soloları bana Moğollar grubundan Murat Ses org sololarını anımsatıyor.

'Land Of No Body', progresif rock'ın zevkini çıkarabileceğiniz mükemmel ötesi Eloy parçasıdır.

'Inside' parçası da ilk parça gibi karanlık bir atmosfere sahip ama vokal daha çok ön planda. Aynı zamanda parça yapı olarak dönemin ağır saykodelik rock gruplarının atmosferine sahip. Sanırım o dönemki saykodelik müziğe daha fazla ağırlık verdikleri için, parça albümün ismi oldu. Yoksa albümleki diğer parçalardan daha zayıf.

'Future City', Eloy'un bu albümünde değil, bir çok albümünde en özgün parça. 'Future City' parçasına benzer bir parçayı Eloy'un diğer albümlerinde bulmanız bir hayli zor. Jethro Tull benzeri folk-blues karışımı bir müzikal atmosfer ile başlıyor. Devamında da yine Jethro Tull tarzı blues solosuyla devam ediyor.

Böyle kendine özgü olan bir parça albümün ismi olmaya daha çok yakışırdı. Dönemin Eloy'u bu iki parçaya bakarak, tercihlerini karşılaştırarak daha rahat anlaşılır sanırım.

Albümün sonuna koydukları 'Up And Down' parçası Eloy'un müzikal yönünü tam olarak açıklıyor. Ağır ağır ilerleyen ritimlerle org ve yankılanan, derinlerden gelen vokaller; bundan sonraki bir çok Eloy klasiğinde yer buluyor.

Bu parçayı yıllar sonra albümü tekrar dinlemeye başladığımda başka bir grubu anımsattırmıştı bana. Şimdi yazarken aklıma geldi. Benzettiğim grup yine başka bir alman progresif rock grubu, Ramses. Ramses grubu tam da Eloy'un 'Up And Down' parçası gibi ağır ağır ilerliyor.

Eloy öncülük yaparken kastım buydu.


Progresif rock'ın yaşayan gerçek efsanelerinden Eloy'un bu ilk albümü(aslında ikinci albüm), Eloy müziğini dinlemek için ideal albümlerin başında geliyor. 'Ocean', 'Dawn' gibi klasiklerin yanında asla sırıtmayacak bir albüm.

Yaşayan efsanelerinden dedim çünkü bir kaç ay önce Eloy yeni bir albüm daha çıkardı.70'li yaşlarında olmalarına rağmen rock müziğe yenilik getirmekten, öncülük etmekten geri durmamışlar yeni albümde de. Kendisini sürekli tekrarlayan gruplardan olmadığını bir kez daha göstermişler.

1. Land Of No Body (17.14)
2. Inside (6.35)
3. Future City (5.35)
4. Up And Down (8.23)

Süre : 37.58

Frank Bornemann / Gitar, Vokal, Perküsyon
Manfred Wieczorke / Org, Gitar, Perküsyon, Vokal
Wolfgang Stöcker / Bas Gitar
Frit Randow / Davul, Perküsyon, Akustik Gitar, Flüt

Kapak Tasarımı : Roberto Patelli



17 Nisan 2017 Pazartesi

Porcupine Tree - Tarquin's Seaweed Farm 1989



Yıllar yıllar önce progresif rock'ı bilerek dinlemeye başladığım ilk zamanlarda yoğun olarak 70'leri dinlerdim. Özellikle saykodelik temelli grupları ve albümleri. Pink Floyd(Pink Floyd'u progresif rock nedir bilmiyorken de dinliyordum o ayrı konu), Eloy, Amon Düül II gibi gruplar o ilk dönemimde favori gruplarımdan bir kaç tanesiydi. Yeni dönem gruplarından da dinliyordum ama 70'ler kadar değil.

24 Mart 2017 Cuma

Phideaux - Fiendish 2003



Günümüz progresif rock müziği 70'ler kadar üretken değil. Progresif rock popülerleşemediği için dinleyeni de az oluyor, çalanı, beste üreteni de. O yüzden günümüz modern diye tabir edilen progresif rock gruplarını, albümlerini pirinç ayıklar gibi ayıklayarak dinliyorum.

7 Mart 2017 Salı

Erkin Koray - Elektronik Türküler 1975



Erkin Koray, ülkemizde Barış Manço ve Cem Karaca ile birlikte en çok bilinen rock müzisyenlerinden. Bu bilinmesinde en önemli etken, dönemin popüleritesinde bolca 45'lik çıkarmalarıydı.

19 Kasım 2016 Cumartesi

Eloy - Ocean 1977



'Dawn' albümünden sonra Eloy'un en sevdiğim üçüncü albümü. İkincisi 'Power and the passion' . Bir çok progresif rock dinleyicisine göre ise en iyi albümüdür. 'Dawn' albümünün 'Ocean'a göre daha iyi olması saykodelik, kozmik (uzay rock) seslere daha az veriyor oluşu ve senfonik yapısının daha yoğun oluşu. 'Ocean' albümünde de senfonik yapı olmasına rağmen, 'Dawn' albümü kadar yapılan müziğe temel olamamış.

29 Temmuz 2016 Cuma

The Future Kings of England - The Future Kings of England 2005



İnsanoğlu düşün tarihi boyunca hep olmayan yerlerin, zamanların hayalini kurarak kendilerini bir şekilde kandırdılar. 5 yüzyıl öncesine kadar cennet gibi yerlerin anlatımı insanlar tarafından defalarca kullanıldı. 5 yüzyıl öncesinde ise ilk kez Thomas Moore, cennetin başka bir yer ve zamanda yada ölümden sonra değilde, şimdinin yeryüzünün herhangi bir yerinde kurulabileceğini 'Ütopya' isimli kitabıyla göstermeye çalıştı. Son 100-150 yıl öncesine kadar ütopya'lar çok meşhurken (romantik dönemin sonları) bilim kurgu yazınının ortaya çıkmasıyla bu anlayış tamamen değişti. H.G.Wells'in 'Dünyalar Savaşı' 'Zaman Makinesi' son 2-3 yüzyılda oluşan o romantik ütopya anlayışını ters çevirdi. İnsanlığın geleceği olarak artık ütopyalarımız yok, distopyalarımız var. 

Distopya. (Kötü ütopya)

Eski yunanca olumsuzluk dis ekinin avrupa yazın dünyası tarafından kullanılmaya başlamasıyla Avrupa yazınına Dis ekiyle bir çok sözcük eklendi. Distopya'da dis ekiyle üretilen sözcüklerden biri.  Akılda kalması için İngilizce disaster sözündeki dis eki de oradan gelme. Disaster kötü talih anlamına geliyor olsa da, eski yunanca kuyruklu yıldızlara verilen isimdi. Dis, aster; aster ise eski sümer akad dillerinden gelen bir sözcük. Aster sözcüğü italyanca'ya stella olarak geçmiş. Distopya ise dediğim gibi kötü ütopya. 

Günümüzde bir çok distopya hikayeleri, romanları ve filmleri mevcut. Elbette ki Rock grupları da distopya üzerine albüm yapmaktan geri durmadılar. İngiltere çıkışlı The Future Kings Of England grubu da çıkardıkları ilk albümün ismini grubun ismi olarak kullandılar. 

Son yıllarda çıkan en önemli gruplardan biri olmasa bile, The Future Kings of England grubu çıkardıkları ilk albümle erken dönem progresif rock müziğine saygı anlamında bir albüm yapmışlar gibi gözüküyor. Albümü hazırlarken de muhafazakar davranmayıp ortaya çıkan yeni türleri de yansıtmışlar albümlerinde. Post rock'tan, elektronik müziğe, folk ezgilerinden uzay ve kosmik rock'a hatta krautrock'a bir çok rock müzik türünün etkileri albümde var. 

Eğer distopik bir hikayeyi saykodelik müzikle anlatmak isterseniz, oluşturabileceğiniz en iyi müzikal yapı, bu albüm kadar olabilir. 

İnsanoğlunun geleceği ister kapitalizm deyin, ister başka bir şey uydurun, parlak değil. Keşke 5 yüzyıl öncesinin insanları gibi geleceğe, adelet sağlayacılara inanıldığı gibi bizde inansak. Ancak iletişim araçları aracılığıyla dünyanın hali ortada. Geleceğimiz hiç iç açıcı değil. Bu böyle devam ettikçe binlerce yazılmış, filmleri çekilmiş, müzikler yapılmış distopyaları daha çok uzun bir süre göreceğiz. Distopya'lar yazıldı, yazılıyor ve yazılacaklar. İnsanoğlunun durumunu en iyi anlatanlar distopyalardır. 

Distopyalardan uzak kalmayın ve böyle güzel bir albümü de arşivinize eklemekten geri kalmayın.

Gruba yabancılık çekmeyin diye belirteyim, albümde çalan müzisyenlerden birisi de bir Türk.  Anvar Valiyev. Keman ve anlatıcı olarak albümde yer almış. 

En sevdiğim parçayı da belirtmezsem olmaz. Albümde ki dördüncü parça; October Month. Erken dönem Pink Floyd vari ezgileri, folk gitarı, David Gilmour'un yankılanan elektro gitarına benzer Ian Fitch gitarı ve arka planda  kaos yaratan klavye. Dinlemezsen böyle bir parçayı muhtemelen ölürsün.

1. 10:66 (8:47)
2. Humber Doucy Lane (8:55)
3. Silent And Invisible Converts (7:30)
4. October Moth (3:49)
5. Lilly Lockwood (8:18)
6. The March Of The Mad Clowns (3:35)
7. Pigwhistle (14:48)

Süre: 55:42

- Ian Fitch / Gitar, Xylophone (Flüt)
- Karl Mallet / Bas Gitar, Efekt kayıtları
- Simon Green / Davul, Perküsyon

Yardımcı müzisyenler,
- Steven Mann / Klavye, Yapımcı
- Anvar Valiyev / Keman, Anlatıcı (1)

24 Temmuz 2016 Pazar

Pink Floyd - Meddle 1971



Progresif rock nedir, ne değildir'e cevabım bile olmazken hatta progresif rock diye bir türün varlığından bir haberken dinlediğim bir kaç albümden birisiydi, Pink Floyd'un 'Meddle' albümü. 'Wish you were here' ve 'Ummagumma ile 18 yaşındayken tanıştım. Aynı dönemde dinlediğim 3. albüm 'Meddle' albümü oldu. 'Wish you were here' albümünü dinlemem kolayken, 'Ummagumma' albümünde zorlanmıştım açıkçası. 'Meddle' albümü ise ortalamayı tutturdu diyebilirim. Sonrasında 'Echoes' parçasını dinlerken kaç kez şarap şişesinin dibini gördüm, hatırlamıyorum. 

Elimde 90'lı yıllardan kalma Pink Floyd kitabından sözlerinin türkçe karşılıklarını daha 18-19 yaşlarındayken ezberlemiştim. O kitap hala benimle. İtalya'ya gelirken bile yanımda getirdim.  

Pink Floyd her zaman kendine özgü müzikleriyle tanındı. Progresif Rock'ın en dışında olmasına rağmen progresif rock'ın en çok bilinen gruplarından birisi oldu. Hala daha bu özelliğini yitirmiş değil. Pink Floyd pink floyd müziği yapar. 

Pink Floyd müziğe başlarken öyle tepeden gelme bir grup olmadı. Müziğin en dibinden geldi ve en üst'e çıkan bir grup. 67-70 yılları arasında yaptıkları müzik saykodelik rock'a örnek teşkil ederken, 'Meddle' albümüyle bu anlayışı değiştirdi. Aslında 'Meddle' albümü öncesi ve sonrasında iki albümü daha var, pek bilinmeyen. O albümler film müzikleriydi. 'Meddle' albümü ise Pink Floyd efsanesinin doğuşunu simgeleyen ilk albüm oldu. 

'One Of These Days' parçası özellikle bas gitar hattıyla sonra ki albümlerinden 'Money' ve 'Welcome to Machine' parçalarına göz kırpıyor. Sadece göz kırpıyor. Her iki parçayı da sevdiğim gibi bu parçayı da ayrı olarak seviyorum. Işıkların yanıp yanıp söndüğünü bir ortamda dinlenildiği zaman da dinleyene farklı birşeyler katabilir. 'Doctor Who' hayranı olduğum için parçayı şimdi yeniden dinlerken o bilim kurgu serisini hatırlamamakta aptallık olur. 

'One Of These Days' Pink Floyd efsanesinin doğuşunu simgeleyen albümden ilk parçadır. 

'A Pillow Of Winds' tatlı sözleri ve yumuşak müziğiyle albümde duraksama yaratır. İlk parçada ki agresiflik yerini naifliğe bırakır. Pink Floyd'un saykodelik dönemine başka bir son rütuş. Bluesvari  klasik gitar ve sürekli yankılanan David Gilmour'un elektro gitarı ile saykodelik rock'ın son nefesi.

'Fearless' 70'li yılların efsane olmuş İngiliz futbol takımlarından Liverpool'un marşı oldu, bu parça. Parçanın sonunda zaten tribünden gelen sesleri duyabilirsiniz. 70'li yıllarda Trabzonspor'un o efsane  Liverpool takımını yenince kutladığı zaferi de hatırlamak gerek. İngilizler o maçta 'Fearless' parçasını marş olarak bağırdılar mı tribünlerden bilmiyorum ama  hem 70'lerin efsane Liverpool'unu hem de Trabzonspor'umuzu hatırlayıp anmakta fayda var. (Söylemezsem olmaz, Gençlerbirliği taraftarıyım)

'San Tropez' içe dokunur bir aşk hikayesi. Rick Wright'ın caz piyanosu parçayı baştan sona götürüyor. Kısa bir parça olmasında rağmen sözlerini hem İngilizce hem Türkçe olarak zamanında ezberlemiştim. Belki bir prog örneği değil ama kesinlikle bir Pink Floyd müziği örneği. Saykodelik dönemin caz ile son buluşu. 

'Seamus' elimde kitap, sözlerini okuyup okuyup kendime göre anlam çıkartıyordum yıllar önce, bu parçayı dinlerken. Şimdi ise tekrar tekrar dinleyince çıkardığım anlamların ne kadar yerli yerinde olduğunu da anlıyorum. 'Seamus' hala Pink Floyd'un saykodelik döneminden en sevdiğim parça. Aslında parça eski bir blues (ağıt) parçasının sözleri ve müziğiyle Pink Floyd tarafından çalınmış hali. Buna rağmen; evet, 'Seamus' hala benim en sevdiğim Pink Floyd parçalarının başında geliyor. 

Mutfaktaydım
Seamus, yani köpeğim ise dışarıdaydı
İşte ben mutfaktaydım
Seamus, benim yaşlı tazım dışarıdaydı
Bilirsin işte güneş usulca batıyordu
Ve benim yaşlı tazım yere oturup ağladı. 

'Echoes' sadece 'Meddle' albümünün değil, tüm zamanların Pink Floyd parçalarının en iyilerinden birisi. Üniversitedeyken, hatırlarım, ışıkları kapatır, elimde şarap şişesiyle içip içip 'Echoes' dinlerdim. 

'Echoes', yankılar; sokakta yada herhangi bir yerde görebileceğiniz herhanigi bir insanla aranızda ki yadsınamaz benzerliği anlatır. David Gilmour yıllar sonra bu benzerlik üzerinden bir Pink Floyd adı altında albüm (Division Bell) yapar. Aslında hepimiz temelde aynıyız. 'Echoes' parçası bize, insanoğluna; çokta farklı değiliz, heryer de her zamanda aynıyız mesajını verir. 

Geçmiş yıllardan hatırlıyorum; 'Echoes' parçasının 13. dakikasından sonraki kısmını. Hayaletimsi siren ve karga sesleri ve bas gitarıyla Roger Waters'ı. Albümde en çok bu parça da şarabı içmiştim. Hala da içerim. Hele ki o helikopter sesine benzer bas gitarıyla Roger Waters ortaya çıktığında ve David Gilmour'un yankılanan harika elektro gitarıyla şişenin sonunu görmem bir olmuştur hep. 

'Echoes' parçasıyla 'Meddle' albümü Pink Floyd için saykodelik rock'ın sonu, Pink Floyd efsanesinin başlangıcıdır. 

Pink Floyd'u progresif rock temelinde benimle tartışmaya çalışan birisine her zaman gülmüşümdür. Pink Floyd'un progresif rock diye kategorilendirilmesine de hep karşı çıkmışımdır. Hep söyledim, söylerim de, ve söyleyeceğim de; Pink Floyd, Pink Floyd müziği yapar diye. 

Pink Floyd benim için her zaman en temel gruplardan biri olarak kalacaktır. 70 yaşıma geldiğimde bile. 

1. One Of These Days (5:56) 
2. A Pillow Of Winds (5:13) 
3. Fearless (6:08) 
4. San Tropez (3:43) 
5. Seamus (2:15) 
6. Echoes (23:27)

Süre: 46:42

- David Gilmour / Gitar, Bas Gitar (1), Mızıka (5), Gitar (2,3,5,6) & harmony (3) vocals
- Richard Wright / Hammond Org, Farfisa, Piyano, Vokal (6)
- Roger Waters / Bas Gitar, Akustik Gitar (4), Vokal (4)
- Nick Mason / Davul, Perküsyon, Sesler (1)

Kapak Tasarımı : Bob Dowling (Fotoğraf), Pink Floyd (Düzenleme) 

15 Temmuz 2016 Cuma

Barış Manco - 2023 1975



Yüzyıllık eziyet sona erecek.

Son 14 yıldır iktidarda olan malum parti ve taraftarları tarafından dillerinden düşürmedikleri sloganların başında geliyor. 2023 Cumhuriyet'in kuruluşunun 100. yılında tekrar eskisi gibi olacak, yüzyıllık uydurulan yalanlar ortaya çıkacak mantığıyla yaşayan milyonlarca insan var maalesef ülkede. Daha ilginci 1923 yılında imzalanan Lozan barış antlaşmasının 100 yıl sonra, 2023 yılında sona ereceği ve hristiyan batı ülkeleri tarafından ülkenin paylaşılacağı konusu. Malum parti ve taraftarlarının cehaleti de burada başlıyor. Hep söylerim cahil kişi paranoyaktır diye. Amerikalıların kendi uydurdukları komplo sadece kendileri inandıkları gibi bizde ki cahil kitleler de kendi uydurduklarına sadece kendileri inanıyor. Ama Amerikalıların Stephen King'i var, romanlar yazan, biz de ise ancak saray soytarıları var, bu tarz komplovari teoriler üzerinden para kazanan. Zaten bu 2023'te yüzyıllık eziyet sona erecek, Lozan antlaşması son bulacak diyen ilk kişiyi, geçenler de herkes Şeyh Pir ile çok daha yakından tanıdı.

Halbuki basit ve temel bir şekilde tarih okunduğunda durum gayet anlaşılır. 2023 ile teoriler üretmeye gerek yok. 2023 yılında hiç bir şey olmayacak. Tabii günümüzde ki siyasi anlayış devam etmeyip son bulduğu takdirde. Yoksa 2023 yılında ne hristiyan batı ülkeye girecek, ne malum parti ve yandaşlarının özgürlük gibi tanımları karşılığını bulacak.

2023 yılı ile ilgili saçma sapan teorilerle uğraşmak yerine Barış Manço'nun 1974 yılında yazıp hazırladığı, 1975 yılında çıkan ilk plağı 2023 ile ilgili ilgilenilmesi çok daha yerinde olur. Türkiye'nin şimdiye kadar çıkardığı en iyi müzisyenlerden birisi olan Barış Manço '2023' albümüyle ne anlatmak istemişti. Bunu öğrenip anlamak komplo teorileriyle uğraşmaktan çok daha bilgilendirici olur.

2023 albümü bir konsept albüm değildir. Albüme ismini veren '2023' ve öncesinde ki 'Kayaların Oğlu' parçaları ardarda dinlenilmeli. 'Kayaların Oğlu' şiirsel bir hikaye gibidir. Dinlemek yetmez deyip, tek tek parçanın sözlerini de yazdım. 1923 yılının Ekim ayında doğan yeni cumhuriyet'i 'Kayaların Oğlu' olarak görürsünüz. 2023 yılınının yine aynı ayında, Ekim 2023'te eski çınarlarla birlikte (diğer Türk devletleri) yeni bir 'Kayaların Oğlu' çıkar ortaya. Turan.

2023 parçasının devamı olan 2024 ve 2025 parçaları da var. Sonraki 'Yeni Bir Gün' albümünde kendilerine yer bulurlar. Cumhuriyet ideolojisinden evrenselliğe ulaşır bu iki parça ve devamında ki parçalarla  Barış Manço.

1923'ün ılık bir ekim sabahında
Kayaların toğrağa dikine saplandığı yerde doğdum
Toprak anayla kaya babanın oğluyum ben
Toprak anam sevgi dolu, bereket dolu
Toprak anam sessiz
Ama toprak anam dopdolu
Toprak anam, toprak anam anadolu
Babamsa sağı solu belli olmaz
Bir gürledi mi, yer yerinden oynar
Göğsünde çatırdamalar olurmuş
Onun için der'di
Onun için sayısız irili ufaklı
Kaya parçaları vardır bu topraklarda
Ve sen benim oğlum
Ve sen kayaların oğlu
Bu taşı toprağı
Bir arada tutacaksın
Kolay değil kayaların oğlu olmak
Kuzeyden esen rüzgara
Güneyden gelen kavurucu sıcağa karşı
Koruyacaksın onları
Kolay değil, kolay değil
Kayaların oğlu olmak

2023'ün ılık bir ekim sabahında
Bacaklarımda hafif bir uyuşmayla uyandım
Ve sanki 100 yıllık ulu bir çınar gibi
Kök salmaya başladım o sabah
Ve bir kez sağımda solumda
Asırlardır durmakda olan diğer çınarları farkettim
Doğudan hafif bir seher yeli yükseldi
Ve asırlık çınarlar
Beni de aralarına aldılar
Ve 2023'ün ılık bir ekim sabahında
Yeni bir kayaların oğlunun doğuşunu
Beraberce seyre koyulduk

Albümün bir diğer önemli parçası da 'Baykoca Destanı'. 5 bölümden oluşan 'Baykoca Destanı' belki de Türkiye'de yapılan ilk rock opera tarzında bir parçadır.

'Uzun İnce Bir Yoldayım' parçasını anlatmaya gerek yok. Birkaç yıl önce Joe Satriani tarafından albümünde yer verilen Türk ozanı Aşık Veysel'dir, yaratıcısı. Türkiye'de de böyle efsane olmuş bir parçayı en iyi okuyanlardan birisi Barış Manço.

Barış Manço 1970'lerin Anadolu Rock akımının en önemli isimlerinden birisidir. Sadece anadolu'ya özgü değil, Asya'da ki Türklerin ezgilerini de müziklerine yansıtmıştır. O batı müziğini kopya etmeden kendi müziğimizle nasıl modern müzik yapılabildiğini gösterir yıllar boyunca. O yüzden Türkiye'de en çok saygı duyulan insanların başında gelir.

Son olarak albüme müzikal açıdan bakarsak, Barış Manço döneminin bir çok progresif rock grubunun izinden giden anlayış göze çarpar. Synth, piyano, gitar gibi batı müzik aletlerden çok daha fazla bağlama, saz, yaylı tambur, darbuka, tef gibi Türk enstrümanları ağırlıktadır. Bu anlayış bir çok İtalyan ve latin gruplarında da vardır. Kendine özgü enstrümanlarla modern hale gelmiş bir müziği yapmak maharet ister. Barış Manço sosyal olarak da müzikal yetenek anlamında da  maharetlidir.

1. Acıh'da Bağa Vir (3:43)
2. Kayaların Oğlu - 2023  (10:00)
3. Yol Verin Ağalar Beyler (3:57)
4. Uzun İnce Bir Yoldayım (5:20)
5. Yine Yol Göründü Gurbete (3:19)
6. Baykoca Destanı (13.00)
- Gülme Ha Gülme
- Gelinlik Kızların Dansı
- Kara Haber
- Vur Ha Vur
- Durma Ha Durma
7. Tavuklara Kışt De (2:30)
8. Dere Boyu Kavaklar (7:20)
Süre: 47.58

Barış Manço / Korg 700s Synthesizer, Solina String Synthesizer, Watkins Fazer, 18 Telli Gitar, Elektronik Davul
Ohannes Kemer / Gitar, Leslie gitar, Yaylı Tambur, Saz
Nurhan Özcan /  Gitar
Osman Baysu /  Bağlama, Cura, Kaşık, Klaves
Mithat Danışan / Fender Bas Gitar, Stereo Bas Gitar
Oktay Aldoğan / Flüt, Soprano Sax, Tenor Sax, Klarnet
Celal Güven, Nur Moray, Caner Bora / Davul, Tumba, Korg, Darbuka, Tef

Albümde ki bazı parçalar Barış Manço'nun ilk ve tek filmi olan 'Baba Bizi Eversene' komedi filminde kullanılmıştır.



22 Haziran 2016 Çarşamba

Nemrud - Nemrud 2016



Nemrud”u nasıl tanıdım. Aslında tanımadım. 2008 yılında Eloy’un Frank Bornemann röportajıyla Mert Göçay’ı tanımıştım internet üzerinden. Daha sonra da facebook üzerinden tanışmıştım. Mert Göçay sayesinde tanıdım Nemrud’u. Doğrusu Mert Göçay’ın bizim bir grubumuz var. Yakında albüm çıkartacağız demesiyle grubu tanıdım. Sağolsun ilk albümü ‘Journey of Shaman’ tanıtım konserine de çağırmıştı. Gitmemezlik etmedim tabii ki. Nemrud’un ilk albümünü konserinden dinleyip tanımış oldum. Yıl 2011.
Sonra ki yıllarda niyeyse saykodelik rock’tan biraz uzak kaldım. Senfonik, caz füzyon  ve eklektik progresif daha çok zamanımı alıyordu. İkinci albümlerini de (Ritual) kendimi vererek tam anlamıyla dinleyemedim.

Geçenlerde arkadaş Nemrud’un yeni albümü çıkmış, dinledin mi diye sorunca, merak ettim. İnternet üzerinden bakınca albüm kapağı fazlasıyla cezbetti. Eski Türk (Göktürk) alfabesiyle (tamgalar) bir mesaj yazılmıştı. Albüm kapağı her ne kadar cezbettiyse de acaba ilk albümleri kadar etkileyecek mi beni diye bir düşünce oluşmadı da değil. Haber eden ve öneren arkadaş, albümü çok beğendiğini, bu kadar kaliteli bir müzikal yapı beklemiyordum deyince ilgim daha da çok arttı.

Genel olarak metal ve progresif metal’den (ve saykodelik) uzak duran biriyim. Albümü ilk dinlediğimde de metalik ritimler, sesler biraz itici geldi. Bir kez dinledikten sonra daha sonra yine dinlerim diyerek bıraktım. Sonrasında tekrar dinlemeye başladığımda düşüncelerimde pek bir değişiklik olmadı. Taa ki ‘The Euphrates’ parçasını dinleyene kadar. The Euphrates; fırat.

‘Nemrud’ albümü grubun ismini taşıyor. Nemrud tarihte bilinen akad krallarının en zorba olan isimlerinden birisi. Dini kaynaklarda bolca bahsedilir. Nemrud grubu da albümle bizi tarihte ki Nemrud’un yanına götürüyor. 4 bin yıl öncesine.

Albüm konsept bir albüm olduğu için parçalar birbirleriyle bağıntılı.

İlk parça, ‘Gods of the Mountain’; aniden ortaya çıkan tanrıların dağın (Nemrud) üzerinden insanoğluna yeni bir hayat ve özgürlük verilmesi anlatılıyor. Parçanın girişinde kozmik sesler duyarsınız. Davul ve org devamını getirir. Eloyvari müzik ile bence Nemrud grubu, kendi müzikal karakterlerini bulmuş. Albümde bana itici gelen metalik seslerdi. Bu parçanın sonlarına doğru çalan heavy metal ritimlerine hala alışabilmiş değilim. Sanırım bir kaç kez daha üst üste dinlersem o kadar itici gelmez.

İkinci parça, ‘Lion of Commagene’; uzak doğudan tanrıların prensi adalet için gelir. Kommagene’nin aslanı. Adaleti sağladığını düşünürken işler istediği gibi gitmez. Giriş kısmında ki saykodelik org tınıları yer yer insanı geriyor, sonrasında gelen vokal hattı bu gerilimi devam ettiriyor. Parçanın içinde Camel, Pink Floyd gibi progresif rock’ın devlerinden esintiler var. Nemrud’u klasik progresif rock’a yakınlaştıran da sanırım bu durum. Albümde en çok dikkatimi çeken cazvari klavyenin belirginliği. ‘Lion of Commagene’ parçasında da bu cazvari org kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

Benim favori parçam. ‘The Euphrates’, Türkçesi fırat. Nemrud fıratın iki yakasında ki kavgayı mı anlatıyor (zaman ve mekanın dışında), yoksa 4 bin yıl öncesinde yaşanan olaylardan ders mi çıkarmamızı istiyor, buna dinleyen kişi yorum yapsa daha iyi olur. Benim yorumum çok kişisel olabilir. Parçaya fırat’ın sesini duyarak başlarsınız. Org’u sanki Tangerine Dream’den Peter Baumann çalıyor derken davul ve gitar keser bu saykodelik elektronik atmosferi. Pink Floyd’un ilk dönem gitar, bas ve davul öncülüğünde ve arkasında org kombinasyonunun melodik saykodelik yapısı sizi bir süre oyalar. Taa ki yedinci dakikaya kadar. Altıncı ve yedinci dakika arası fıratın sesi duyulur. Sonrası Eloy’un yaptığı kozmik progresif rock’ın çoşku verici bölümlerinden bir parçaymış gibi Nemrud’un gitar ve org soloları başlar. Mert Göçay melodik gitarı daha çok ön plan gibidir. Dikkatli dinlerseniz Mert Topel’in cazvari org’unun ne kadar yaratıcı olduğunu görürsünüz. Ki zaten beni albümü tekrar tekrar dinlememi sağlayan Mert Topel’in org’u oldu. Son kısımda ki heavy metal riffleri dahi beni bu parçayı tekrar tekrar dinlememden alıkoymadı.

‘Forsaken Throne’ kapanış parçası. Albümün sonu olduğu gibi anlatılmak istenilen herşeyin de sonu. Kederlerimizin, günümüzün, kabuslarımızın, savaşlarımızın sonu. Herşey masmavi olacak. Ve şimdi her sabah bir umudumuz var. Cennetimiz de, geleceğimiz de masmavi olacak aynı gökyüzü gibi.

Bunlar Nemrud’un kuralları.

Albümün son parçası dedik ya aynı zamanda en uzun parçası da oluyor, ‘Forsaken Throne’. Bir rüzgar sesi duyarsınız ve Tangerine Dream atmosferi bir anda sarar her yanınızı. Sözlerin olduğu kısımda devam eder bu durumda. Sekizince dakikadan sonra artık albümün sonu gelmiştir. Bizim de sonumuz gelmiştir.  Ağır progresif yapı heavy metal yapıyla içiçe geçmiş. Son kısımlarında yine Tangerine Dream’in kozmik atmosferine dönersiniz. Öyle ki Mert Göçay’ın gitarı yer yer David Gilmour gitarını hatırlatır. Hem parçanın hem de albümün bitişi Rush’ın ağır progresif rock müziğine güzel bir örnektir.

Eğer benim gibi senfonik, eklektik yada elektronik progresif üzerine yoğunlaştıysanız ve albümü dinlemekte zorlanıyorsanız, Mert Topel’in org’una odaklanın. Mert Topel org’u sizi albümün içine çekecektir.

*****

Nemrud, Türkiye’den çıkma bir grup olsa da, yaptığı müzikle yerelliği değil  evrenselliği takip etmeye çalışan bir grup. Ve bunu bu albümüyle mühürlemiş. Bundan sonra onlar için bir geri dönüş yok. Yapacakları tek şey bu evrenselliği devam ettirebilmek. Benim de onlardan geri dönüş yapın, yerel müzik yapın diyecek halimde yok. O halde, hep birlikte evrenselliği yakalamaya çalışalım.

Son olarak albüm kapağı 70’li yıllar da rock albümlerinin kapak tasarımlarını yapan Betül Dengili Atlı’ya ait. 70’li yılların Jethro Tull ve bir çok rock albümünün Türkiye baskıları Betül Dengili Atlı tarafından çizilip, hazırlanmış. Albüm için biraz araştırayım derken önüme bunlar çıktı. Progresif rock dinlerken birşeyler öğrenmenin tadı başka oluyor. Yıllar öncesinde Mert Göçay’dan Eloy ile bilgi edinirken yine sayesinde kendi tarihimizden de birşeyler öğrenmiş olduk.

1. Gods of the Mountain (11:22)
2. Lion of Commagene (12:33)
3. The Euphrates (11:03)
4. Forsaken Throne (14:50)
Süre : 39.48
Kadro
- Mert Göçay / Gitar, Vokal
- Levent Candaş / Bas Gitar
- Mert Topel / Klavye
- Mert Alkaya / Davul

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Barış Manço & Kurtalan Ekspres - Yeni Bir Gün 1979

Türk Progresif Rock

90’lar da çocukluğumu geçirirken hafızama kazınan bazı şeyler vardı. Hala da var, yer edinmişler, silemem onları.

Hulusi Kentmen, Nubar Terziyan gibi isimlerin ölümü üzerine bütün mahallenin nasıl üzüldüğünü hatırlıyorum. Henüz çocuk olduğum için bu isimlerin bize ne anlattığına dair hiç bir bilgim yoktu. Lise yeni bitmişken Barış Manço ve Kemal Sunal’ın ölümleri üzerine, daha önce üzülen insanların duygularını anlamıştım. Barış Manço’da  diğer bir çok isim gibi Türk halkının hafızasına ve kalbine yazılmış önemli sanatçılardan.


90’ların başında TV karşısına geçip, nasıl 7’den 77’ye programını izlediğimizi de unutmadık. 99 yılında ölümü, sanki tanıdık birini kaybetmesi gibi bir duygu oluşturdu, bende. Kemal Sunal’ın ölümü de en az Barış Manço’nun ölümü gibi sarsıcıydı benim için.

Türkiye Cumhuriyeti kurulmamış ve Osmanlı İmparatorluğu devam etmiş olsaydı, Barış Manço kesinlikle Paşa ünvanını alırdı.



Barış Paşa…

Işıklar içinde yatsınlar hepsi…

‘Yeni Bir Gün’ albümü Barış Manço ve Kurtalan Ekspres grubunun bütün olarak hazırladıkları progresif rock’a Türkiye’den en iyi örnek. Cem Karaca & Edirdahan’ın Safinaz albümü ile birlikte Türkiye’de yapılmış iki progresif rock klasikleridir.

Barış Manço, hayatı boyunca avrupa ve dünya müziğini yakından takip eden isimlerden birisiydi. ‘Yeni Bir Gün’ albümünü örnek veriyoruz ancak öncesinde yaptığı bir çok parça progresif rock’a Türkiye’den örnek parçalardır. Barış Manço'nun bir diğer başyapıtı 975 yılında ki 2023 adlı albümüdür. Aslında daha 1969 yılında ki Esin Afşar’ın da okuduğu ‘Sandığımı da Açamadım’, o dönemin rock ve progresif müzikal anlayışına uygun parçalardan.

‘Yeni Bir Gün’; ingilizce sözüyle consept bir albüm, bütüncül (bütünsel demeyin, döverim) diye çevirebiliriz belki. Yani albümde ki bütün parçalar bir konu etrafında toplanmış, bir şeyi anlatıyor.

Barış Manço’nun müzik kariyeri boyunca amacı Türk (ve halk) müziğini batı yada çağdaş müzik ile kaynaştırarak modern hale getirmekti. Ve bunu fazlasıyla yerine getirdi. Türkiye’de sayılı müzisyenlerinden birisi haline geldi. ‘Yeni Bir Gün’ albümüyle zirveye yerleşmiştir.  O yüzden  albümü parça parça değil, bütün olarak dinleyin.

Albümde geleneksel Türk müziğinin nasıl modern hale getirilebileceğini ‘Sarı Çizmeli Mehmed Ağa’, ‘Gesi Bağları’, ‘Ham Meyvayı Kopardılar Dalından’ gibi halk Türkülerinden görebiliyoruz.

‘Çoban Yıldızı’ parçasında gitardaMFÖ’den tanıdığımız Fuat Güner vardır.  Devamında ki parça ‘Bir Selam Sana Gönül Dağlarından’ ile ikiye ayrılmış bir parça gibi durur. Size tavsiyem iki parçayı da birlikte dinleyin.

‘Yeni Bir Gün’ albümünde öne çıkan sadece Barış Manço değil, piyano ve org’un Türkiye’deki tanrılarından biri Kılıç Danışman’dır. Albümün bütününe hakim olan Org ve piyano’nun sahibidir, kendisi.

1975 yılında ki 2023 albümünden ‘‘Yeni Bir Gün’ albümünü alınan ‘2024 ve İkinci Yolculuk’ parçaları hala başyapıttır.

6-7 yıl önce bir italyan eski facebook hesabım varken bana mesaj atıp, ben de Barış Manço’nun plaklarının olup olmadığını sormuştu. Ben de yok dedim. Barış Manço’nun plaklarının biriktiriyormuş meğerse.

Türkiye’den çıkmış öyle müzisyenler vardır ki, Türkiye’de kıymeti bilinmez. Avrupa’da, Amerika’da bu isimlerin hayranları Türkiye’dekilerden fazladır. Barış Manço’da bunlardan birisi midir. Değildir. Bazen insanın iyisini bilip anlayabiliyoruz.
Barış Manço’yu biz bağrımıza bastık.

‘Yeni Bir Gün’ stüdyo kaydı olarak ta, hala Türkiye’de yapılmış en iyi albümlerden birisidir. Albümün müzikal kaydının temizliğini, pürüzsüzlüğünü dinledikçe anlayacaksınız.

01 Sarı Çizmeli Mehmed Ağa (4.22)
02 Gesi Bağları (Anonim) (4.31)
03 Çoban Yıldızı  (4.20)
04 Bir Selam Sana Gönül Dağlarından (4.01)
05 Ne Ola Yar Ola (5.28)
06 Aynalı Kemer İnce Bele (3.07)
07 2024 ve İkinci Yolculuk  (3.16) (3.05)
- Uzay Üssünde Bir Sabah (Piyano Uvertürü: Kılıç Danışman)
- 3. Boyuttan Hareket (Bahadır Akkuzu, Celal Güven)
- Zaman Duvarına Doğru (Barış Manço, Caner Bora)
- Dördüncü Boyuta Geçiş (Ahmet Güvenç)
08 Ham Meyvayı Kopardılar Dalından (Anonim) (4.08)
09 Yeni Bir Gün Doğdu Merhaba (2.05)
10 Anlıyorsun Değil mi (2.10)
11 Ne Köy Olur Benden Ne de Kasaba (1.37)
12 Elveda - Ölüm (Müzik: Ahmet Güvenç) (3.02)
13 Bir Kelebeğin Yaşam Öyküsü (0.27)

Albümde ki parçaların büyük bir kısmı Barış Manço'ya aittir. Katkıda bulunanlar aşağıda belirtilmiştir.

Kurtalan Ekspres:
Barış Manço: Vokal, Klasik Gitar, 12 Telli Gitar, Sitar, glockenspiel, Synth (Ses düzenleyicisi)
Ahmet Güvenç: Bas Gitar
Kılıç Danışman: Akustik piyano, Fender Rhodes Elektro Piyano, ARP Solina String Ensemble Synthesizer, Korg 700s Synthesizer, Roland SH-3A Synthesizer, Hammond org, Synth (Ses düzenleyicisi)
Caner Bora: Davul
Bahadır Akkuzu: Elektro Gitar, Akustik Gitar
Celal Güven: Perküsyon

Konuk müzisyenler:
Fuat Güner: Leslie Gitar ("Çoban Yıldızı" parçasında.)
Oktay Aldoğan: Flüt, Tenor Saksafon ("Bir Selam Sana", "Ne Ola Yar Ola", "Yeni Bir Gün Doğdu
Merhaba, "Anlıyorsun Değil mi ?", "Bir Kelebeğin Yaşam Öyküsü" parçalarında.)
Mehmet ve İskender: Kemanlar ("Bir Selam Sana" ve "Elveda Ölüm" parçalarında.)
Ömür Gidel: Fender Rhodes Elektro Piyano ("Aynalı Kemer" parçasında.)