Bu Blogda Ara

Eklektik Progresif Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eklektik Progresif Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2019 Çarşamba

Diagonal - Arc 2019




Grupla tanışmam 11 küsür yıl önce oldu. Çalıştığım yerden ayrılmak zorunda kalmıştım. Bütün gün uyuyup bütün gece de rockbarlarda takılıyordum. İşsiz kalınca elde internet de olmayınca internet cafe'ye gidip albüm indirip dinliyordum. Albümü sokaklarda yürürken dinleyip bitiriyor sonra yine bar'a gidip sabahlıyordum. Diagonal grubunu da yine bir gece takip ettiğim bloglardan birisinde buldum. Ancak bu kez bir kez değil üstüste 3-4 kez dinleyip sonra bar'a gitmiştim. Bir yıl sonra askere gittim, bir yıl sonra(2010) da geri döndüm. İkinci albümlerine baktım çıkmış mı diye çıkmamıştı. 2 yıl bekledim. 2012 yılında ikinci albümlerini çıkardılar. Aynı dönem grubun vokalisti ve tuşlu enstrümanların başında olan Alex Crispin'in solo çalışmalarını buldum. Baron adında bir grup kurmuştu. Başlarda kendi başına hallediyordu. Daha sonra Luke Foster O'na katıldı. Baron adlı grupla Alex Crispin 3-4 albüm çıkardı. Bir kaç yıl önce Alex Crispin bir de film müziği (Klaus Schulze esintili elektronik müzik albümü) hazırladı.

Bu yıl başlarında Diagonal Facebook sayfası aktif olmaya başladı. Kısa bir süre sonra yeni albümün müjdesini verdiler. Yanılmıyorsam şubat ayıydı. Grubun hayranları yorumlarda albümün ne zaman çıkacağını soruyorlardı. Cevap olarak mayıs sonu diyorlardı ancak bazı teknik nedenlerden dolayı dijital platformlarda Temmuz ayında albüm çıktı. Bu ayın 6'sında da plak olarak yayımlandı.

Diagonal grubu 2006 yılında biraraya geldi. 2008 yılında iki parçadan oluşan bir albüm yayımladılar. Aynı yıl ilk albümleri de yayımlandı. Ben de yukarıda söylediğim gibi ilk albümün çıktığı zamanlarda tanımıştım.

11 yıldır da ara ara girer bakarım grup neler yapıyor diye.

İlk albümlerindeki synth temelli kaotik atmosfer ikinci albümlerinde yerini biraz daha tempolu ve az kaotik bir atmosfere bırakmıştı.

Bu son albümleri iki albümünden de bir hayli farklı. Örneğin ikinci albümlerinde sadece bir parçada sözler vardı, geri kalanlar sözsüz. 'Arc' albümünde ise neredeyse bütün parçalarda sözler var.

En önemlisi de önceki albümlerde parçalar daha uzundu, albüm 4-5 parçadan oluşuyordu.

Bu albümde ise parçalar kısa tutulmuş, böylelikle ortaya 8 parça çıkmış.


Grubu facebook hesabından takip ediyordum. Bir temmuz sabahı paylaştıkları yeni albümden bir parçayı gördüm. Kendi bandcamp sitelerine değil de, spotify'e (doğru yazdım umarım) koymuşlardı. Telefonumda olmadığı için mecburen indirip parçayı dinledim. Aklıma ilk gelen elektrik gitar'ın (David Wileman) Can grubundan Michael Karoli'ni andırıyor oluşuydu. Aynı şekilde davul da (Luke Foster) Jaki Liebezeit'in tarzına benziyordu. Belki biraz daha caz olsaydı ve biraz da afrika davul ritimleri olsaydı, kesinlikle Can'ın izinden gidiyorlar diyebilirdim.

Daha sonra albümdeki diğer parçaları dinleme fırsatım olmadı. Bir kaç gün öncesine kadar yayınladıkları ilk parçadan dolayı (9-Green) aklımda hep Can grubunun albümlerinden birine benzer bir albüm çıkacak diye bir düşünceye sahip oldum. Albümü dinledikten sonra da düşüncem
bütünüyle değişti. İlk parça olan '9-Green' hakkında düşüncem değişmedi gerçeği, parça hakkındaki düşüncem hala aynı ama diğer parçaları dinledikten sonra Diagonal kendi müziğini kendi atmosferinde devam ettirmiş diyebildim.

Albümün en büyük artısı yada en büyük eksisi diye bir şey yok. Belki herhangi bir parçayı dinlerken neden çabuk bitti diye kızabilirsiniz. Sanırım grup da bunun farkında olarak bu şekilde,  parçaları kısa tutarak müziği tadında bıraktılar. Belki uzatsalardı herhangi bir enstrüman'ın solo çalınışıyla parçaları birbirlerine benzeyen 100'lerce gruptan biri olacaklardı.

Doğaçlamalardan uzak duran, gösterişsiz müzik yapmaya çalışan Diagonal üyeleri 'Stars Below' ve 'Celestia' gibi kısa parçaları uzatmayarak kendi müzik anlayışlarını ortaya koymuşlar.

2000 sonrası yeniden canlanmaya çalışan progresif rock grupları ve bu müziği yaymaya çalışan yeni gruplar bir süre sonra kendilerini tekrar etmeye hatta 70'lerin gruplarının müziklerinin bir nevi kopyasını yapmaya başladılar. Yaptıkları müzikde ne bir değişiklik vardı ne de dedikleri gibi ilericilik. Bazı gruplar ise hiç öyle iddialarla ortaya çıkmadılar. 70'ler atmosferini geri getirmeye çalıştılar. Bir süre sonra o tarz gruplara retro grupları denmeye başladı. Her iki türde kendi kendilerini tekrar etmekten başka bir şey yapamadılar. Son 10 küsür yıldır çok takip etmesem de gördüklerim bu tarz gruplar oldu. Bazı gruplar hariç. Wobbler, Birds and Buildgins, Tusmorke gibi gruplar hem eskiyi hem yeniyi bir araya getirebilmeyi çok iyi başardılar.

Diagonal grubu da onlardan bir tanesi, ancak bir farkla. Diagonal'ın kendi oluşturduğu kendine has bir müzikal atmosferi var. İlk iki albümde olan atmosfer 3. albümünde de devam ediyor. Bu albümde atmosferin derinliği çok daha iyi. Sanırım bunda piyano'nun ve synth'in ayrı kişiler tarafından kullanılmasının faydası var. Daha önce Alex Crispin hem piyano hem synth kullanıyordu. Ross Hossack'da synth ve Mellotron kullanıyordu. Bu albümde enstrümanları paylaşmışlar. Hossack sadece synth'in başında durmuş, Crispin ise tuşlular'ın başında.

Albüm benim için bu yılın en iyi albümü. Hatta albüm daha çıkmadan Nisan ayında grubun bir paylaşımına yorum atmıştım, 'Yılın en iyi albümü' diye.

Favorim?

Hepsi!

Belki son parça Celestia biraz daha ön plana çıkabilir benim için.


1. 9-Green (6.22)
2. Stars Below (2.46)
3. Citadel (8.02)
4. The Spectrum Explodes (4.32)
5. Warning Flare (6.13)
6. Arc (4.25)
7. The Vital (7.38)
8. Celestia (4.34)

Süre : 44.32

Alex Crispin / Vokal, Org, Elektrik Piyano, Yapımcı
Luke Foster / Davul, Perküsyon
David Wileman / Akustik & Elektrik Gitar
Ross Hossack / Synth (ses düzenleyici)
Nicholas Whittaker / Alto & Soprano Saksafon, Vokal
Daniel Pomlett / Bas Gitar

11 Temmuz 2019 Perşembe

Pentwater - Pentwater 1977



Son Todd Rundgren'in Utopia grubundan sonra ne yazacağım hakkında bir fikrim yoktu. Dinleyecek bir şey de bulamadığım için aklıma eski bloğum geldi. Bloğu açıp adlarını unuttuğum gruplara bakmaya başladım. Gözüme ilk parçan Pentwater grubu çarptı. 1992 yılında çıkan albümünü dinleyip, bloğa link ile birlikte koymuşum ama grubun müziğini dahi anımsamıyordum. Daha sonra da sırayla yazarım albümlerini diyerek ilk albümünü arayıp bulup indirdim.

Karşıma ne çıktı dersiniz? Progresif rock'ın efsanelerinden olması gerekirken unutulup gitmiş bir grup çıktı.

Grup adını bir nehirden almış. Grup, bir grup kolej arkadaşlarının kendi aralarında 1970'lerin başlarında kurulmuş. 1976 yılında Starcastle ve Rush ile birlikte sahne almışlar. 1977 yılında da ilk albümlerini çıkarıp bir süre sonra da ortadan kaybolmuşlar. Mike Konopka, grubun liderliğini üstlenmiş. Gitar, vokal ve flüt haricinde albümde, grupda ve de sonraki yıllarda da keman da çalmış. Grup bilinmiyor olmasına rağmen 1992 yılında ikinci albümlerini, 2007 yılında da üçüncü albümlerini çıkarmışlar.

Neden efsanelerden biri olması gerekiyor dedim çünkü yaptıkları müzik tam olarak 1970-1972 yılları progresif rock'ın şaha kalktığı dönemlerinin birebir aynısı olduğu için. Özellikle o dönemin Yes, King Crimson, Genesis ve Gentle Giant gruplarının kalitesinde ve atmosferde ilk albümlerini yapmışlar. 1992 yılında çıkardıkları albümün de ilk albümlerinden aşağı kalır yanı yok.

5 kişilik grubun 4'ü vokallerde bulunuyor. İki elektrik gitar bazı parçalarda Wishbone Ash gibi bir arada aynı anda çalıyor. Ne dönemin amerikalıları gibi şöhret peşindeki gruplar gibi hareket ediyorlar ne de avrupa'daki bazı gruplar gibi progresif rock'ı şablonlar üzerine oturtup müzik yapıyorlar.

Albümdeki bütün parçalar birbirinden farklı biçimde bestelenmiş.

Öyle ki ikinci parçanın girişi Pink Floydvari bas gitarla açılır. Bir başka parçada YES'in 1969-71 yılları arasındaki atmosferi hakimdir. Yine bir başka parçada tam anlamıyla Gentle Giant tarzıdır. 
Albümün bütünü 1972 öncesi progresif rock anlayışıdır ancak albüm 1977 yılında çıkmıştır.

İki gündür ilk kez dinlediğim albümü sanırım bu 10. dinleyişim. Her dinleyişim de herhangi bir parçada yeni bir şeyler farkediyorum. Grubu daha önce dinlemiş olmama rağmen bu kadar güzel müzik yaptıklarını daha yeni görebiliyorum. O yüzden daha fazla uzun yazamayacağım çünkü albümü anlatabilecek sözcük bulamıyorum. Sanırım 1992 yılındaki albümlerini yazarken yazı bu kadar kısa olmayacak.

Rock efsanelerinden biri olması gerekir iken sadece bir avuç insanın biliyor olması da progresif rock'ın (art rock) ne kadar marjinal bir sanat anlayışına sahip olduğunu gösterir. Pentwater grubu da aynı bir çok progresif rock grubu gibi marjinal bir grup olarak kalır.

1. Am (2:46)
2. Living Room Displays (4:57)
3. Memo (4:09)
4. Orphan Girl (8:32)
5. Frustration Mass (3:36)
6. Palendrone (3:55)
7. War (5:04)
8. Gwen's Madrigal (4:00)

Süre : 36.59

Thomas Orsi / Perküsyon, Vokal
Ken Kappel / Klavyeler, Vokal
Mike Konopka / Gitar, Flüt, Keman, Vokal
Ron Le Saar / Bas Gitar, Elektrik Bas Gitar, Vokal
Ronnie Fuchs / Gitar, Obue

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Utopia - Ra 1977


                          

Todd Rundgren, rock tarihinin efsanelerinden biri olması gerekirken müziğin ticarileşmeye başlaması sonucu bir çok rock efsanesi gibi unutulanlar arasına girdi. Sanatın, yaratıcılığın yerine günübirlik tüketilen şeyler popüler olması bir süre sonra sanatın da tüketilmesine başladı. 70'lerde olan progresif rock sanatı da çok geçmeden 10 yıl kadar sonra taklit edilerek benzerleri ortaya çıktı. Günümüzde tüketilmeye devam ediliyor, Todd Rundgren'de tüketilenlerden biri oldu.

Todd Rundgren, 15-16 yaşlarındayken müzikle ilgilenmeye başladı. 18 yaşında (1966) iken beat-soul müziği yapan bir grupta bulundu. Gruptan 1969 yılında ayrılınca kendi albümlerine yöneldi. 'Hello, It's Me' adlı bir hit parça yaptı.

Rock efsanelerinin unutulanlarından biri olsa da, hem eski hem de yeni hayranları Todd Rundgren adını yaşatmaya devam ediyorlar.


1973 yılında kendi albümlerini yapmaya devam ederken aklına bir düşünce gelir ve kendi liderliğinde dönemin amerikan rock müziğinden farklı, sıradışı bir proje grubu olarak Utopia'yı kurar. Daha ilk albümde o kadar sıradışı bir iş yapar ki, 30 dakikalık bir destan yazar. Destanlık olan 30 dakikalık parça Rush'ın 2112 parçasından daha yaratıcıdır.

Ancak Utopia'nın o parçası Rush'ın 2112'si kadar popüler olamadı.

Utopia projesinin ilk albümü başarılı olduktan sonra ikinci albüme sıra gelir. Ancak ilk albümdeki bas gitarist ayrılmıştır, onun yerine daha sonra bir efsaneye dönüşecek olan 20'li yaşların başında ki Kasım Sultan (daha sonra Blue Oyster Cult grubuna da katılmıştır) gruba katılır. Bir yıl önce de Steve Hillage'in (Gong, Mike Oldfield'le birlikte çalışmıştır) albümünde bas gitarı çalmıştır. İkinci albüm ilk albüme göre yaratıcılık temelinde biraz eksiklikleri olsa da Todd Rundgren yine bütün yaratıcılığını albüm boyunca konuşturur.

Todd Rundgren aslında başka türlü de rockseverler tanıyor. İlk albümü hakkında yazarken de belirtmiştim, tekrar anımsamakta yarar var. Aerosmith solisti Steven Tyler'ın kızı Liv Tyler'ın annesi Todd Rundgren'in eşiydi. Uzun yıllar Liv'in kendi kızı olduğunu sanarak yaşadı daha sonra Liv Tyler kendi biyolojik babasını tanıyınca durum ortaya çıkıyor ve Todd Rundgren eşinden boşanıyor. Aerosmith yada Steven Tyler çok tanınır hatta Liv Tyler konusu da bilinir ancak Todd Rundgren onlar kadar bilinmez.

Tüketimciliğin acımasızlığı.

'Ra' albümü 1977'de çıkar. İlk albümdeki gibi Todd Rundgren yaratıcılıkta yine sınır tanımaz. Bu kez 30 dakikalık parça yazmaz onun yerine 18 dakikalık daha eğlencelik parça yazar. Albümde 7 parça vardır. Parçalar birbirlerinden bağımsızdır, kimi parça da senfonik hava hakimken kimi parçalar da beat atmosferi hakimdir. Örneğin 'Hiroshima' adlı parçada hard rock ile senfonik atmosfer mükemmel bir şekilde bir araya getirilmiştir.


1977 yılında 'Ra' albümü çıktıktan sonra Utopia grubu konserlerinde eski mısır kıyafetleriyle sahneye çıkarlar. Hem kendilerini hem de dinleyiciyi müzikleriyle eğlendirirler. Albümdeki parçalar eğlence amaçlı olduğu kadar dinleyeni bambaşka yerlere de götürür. Bir bakarsın 1945 yılı Japonyasında bulursunuz kendinizi, sonra bir bakarsınız binlerce yıl öncesinin eski mısırında kendinizi bulunursunuz.

Todd Rundgren'in Utopia projesiyle sonraki yıllarda da albümler yapmaya devam eder. Kasım Sultan'da her albümünde Todd'un yanında olur. Hatta Todd'un kendi albümlerinde de var olmaya devam eder.

Yıllar sonra, 2018 yılında Kasım Sultan genç müzisyenlerle biraraya gelerek Utopia projesini biraraya getirmeye çalışır. Albüm çıkartmasalar bile konserler yaparlar.

Rock'ın gerçek efsanelerinden biri olan Todd Rundgren'in Utopia projesinin ikinci albümü 'Ra' dinlenmeye, bilinmeye ihtiyacı var.

1. Overture: Mountaintop and Sunrise/Communion With the Sun (7.15)
2. Magic Dragon Theatre (3.28)
3. Jealousy (4.43)
4. Eternal Love (4.51)
5. Sunburst Finish (7.38)
6. Hiroshima (7.16)
7. Singring and the Glass Guitar (An Electrified Fairytale) (18.24)

Süre : 53.35

Todd Rundgren / Solo vokal, Elektrik Gitar, Yapımcı
Roger Powell / Klavyeler, Synth (ses düzenleyici), Vokal
Kasım Sultan / Bas Gitar, Vokal
John Holdbrook / Davul, Perküsyon, Vokal

Konuk
John Holdbrook / sesler (7)

30 Haziran 2019 Pazar

Merkabah - Million Miles 2017


                         

2017'nin sonlarında yeni yıla girerken yılın en iyi albümleri diye yeni çıkan albümleri dinlemiştim. Önüme o kadar çok albüm çıkmıştı ki, bir çoğunu birilerini taklit ediyor olmalarından dolayı çoktan unuttum. O listeyi yapmadım ancak 2017'nin son ayında dinlediğim son albümleri yazmıştım. Albümlerin (beğenmediklerim de dahil) büyük çoğunu silmeyip, bilgisayarda biriktirmiştim. Bir süredir ne yazsam diye düşünürken dinlemeye çalıştığım albümlerin çoğunu sıkılmaya başladığım için yarı da kapatıyordum ancak dün bilgisayardaki albümlere bakarken dikkatimi çekti ve bir yıldan fazla bir süre sonra tekrar dinlemeye karar verdim. Sonuç olarak bir süredir müzikten sıkılmamın etkisi dün akşam itibariyle bitti.

Merkabah, Polonya'lı yeni gruplardan biri. Grup adını Ezekiel'in kitabındaki bölümlerden alıyor.

Eski yahudi (yada ibrani) tasavuffu olarak adlandırsa da tahminin Ezekiel kitabının bazı kimseler tarafından uzaylıların (!) varlığı ile ilişkilendirmesi sonucu grup böyle bir adı seçti. Yaptıkları müziğin saykodelik uzay rock olarak tanımlanması yada grubun kendini öyle tanımlıyor oluşuyla ilişki kurup Merkabah adını seçmiş olabilirler. Belki de Merkabah adını mitoloji ile ilişkilendirmişlerdir.

Grup yaptığı müziği saykodelik yada uzay rock adlandırıyor mu bilmiyorum ama progresif rock'ın en popüler sitelerinden progachives sitesi böyle tanımlamış. Bundan önce çıkardıkları iki albümde ağırlığı saykodelik atmosferde yapmış olabilirler, dinlemediğim için herhangi bir yorum yapamam ama bu çıkardıkları son albümde saykodelik atmosferden daha çok 70'ler avantgard, caz ve zeuhl etkisi daha çok hakim.

Saykodelik etkinin yada uzay rock'ın (space-rock yada kozmik rock) etkisinin yok olduğunu söylemiyorum ancak albümün genelinde öyle bir atmosfer gözükmüyor. Daha çok King Crimson, VDGG, Magma ve benim gerçekten sinirli olduğumda dinleyerek rahatladığım, ilk yıllarında Magma grubunun alt grubu olarak çıkan Etron Fou Le Loublan'ın avantgard etkileri daha çok. Belki de benim dinlemediğim yada dinleyip de gözümden kaçırdığım başka müzisyenlerden ve gruplardan etkilendiler.    


Merkabah, 4 kişiden oluşan bir grup. Grupta piyano yada klavyeler yok. Uzaylık yada uzayvari atmosferi oluşturabilmek için synth kullanılmış. Ritim gitar yok. Elektrik gitarları, saykodelik rock'ta çokça kullanılan şekilde bluesvari sololar için kullanılmıyor. Blues da ve bir çok progresif rock grubunun tercih ettiği elektrik gitar temelli bluesvari sololar yerine saksafonu tercih etmişler. Dinlerken de saykodelik rock'ı değil, caz ve avantgard müziği iliklerinizde hissediyorsunuz.

Merkabah, dinlenmesi zor bir müzik yaparken albüm olarak bunu kısa tutmamış. 70'lerde genel olarak LP'den dolayı 30-40 dakika arası yapılan albümler gibi değil. Albüm uzunluğu 1 saatten fazla uzun sürüyor. Albümün atmosferine alıştığınız takdirde 1 saat boyunca kaliteli müziğin zevkine varıyorsunuz.

Yazıyı yazarken twitter'da progarchives'in yeni albüm paylaşımlarından biri denk geldi.

Jordsjo yeni bir albüm çıkarmış.

Bir kaç aydır sabırsızlıkla beklediğim Diagonal de yakında bir albüm çıkartacak. Bu sene yeni çıkan  albümlerden zevk alacağım kesin.

Merkabah da bu yıl bu albüme benzer atmosfer de bir albüm çıkartırsa, 2019 muhteşem olabilir.

Son olarak Merkabah'ın bu albümü için söylediğim caz, avantgard etkisinde olduğunu görmezden gelir, synth'in yaratıcılığına odaklanırsanız, saykodelik rock'ı görebilirsiniz.

1. Solar Surfer (7.15)
2. A Letter Of Marque (4.27)
3. Zheng Zhilong (12.32)
4. The Lion's Throat (7.31)
5. Quaring Medan (9.19)
6. Pitchblende (7.44)
7. Glauccous Gardens (7.56)
8. Ex-İmperial (7.40)

Süre : 64.24

Gabriel Orlowski / Gitar, Synth (ses düzenleyicisi) (3,8), Lap Steel (4,6)
Aleksander Pawlowicz / Bas Gitar
Kuba Sokolski / Davul, Elektronikler (1,2,3,4,7)
Rafal Wawszkiewicz / Saksafon, Synth (6,7),  Lap Steel (3,4,8)

18 Mart 2019 Pazartesi

U. K. - U.K. 1978


Süper-grup olarak 1977 yılında kurulan U.K. grubu 70'li yılların son önemli projesiydi. 1980 yılına kadar iki stüdyo albümü ve bir konser albümü yayımlayan U.K., sonraki yıllarda da tekrar biraraya gelerek müzik yapmaya devam ettiler ancak stüdyo albüm çıkarmadılar.

Grubun ana kadrosu korunsa da, 90'lı ve 2000'li yıllarda genç müzisyenler de katıldı. 1977 yılında kurulan ve ilk albümü 1978'de çıkan U.K. grubunun kadrosu; Yes, King Crimson ve Genesis gruplarında davulda olan Bill Bruford; King Crimson ve Uriah Heep'de bas gitar çalan John Wetton;  ve yine King Crimson'ın Red albümünün konserlerinde gruba katılan, daha önceleri Curved Air grubunun üyesi ve Metamorphosis adlı parçayı 16 yaşında iken besteleyen Eddie Jobson. Son olarak gitarda ise Frank Zappa grubundan gelen ve Soft Machine grubunda da çalan Allan Holdsworth.


Grup son olarak 2013 yılında bir araya gelerek konserler verdi. 4 yıl sonra grubun kurucu üyelerinden John Wetton ve Allan Holdsworth aramızdan ayrıldı.

'U.K.' albümünde parçalarının hepsinde Eddie Jobson'ın imzası var. 'Alaska' (kendi bestesi) parçası haricindeki bütün parçalarda Eddie Jobson diğer grup üyeleriyle ortak çalışarak parçaları yazıyor.

Albüm 70'lerin son süper-grubunun ürünü olsa da, günümüzde U.K. parçalarını örnek alan bir çok modern progresif rock ve metal grubu (Dream Theater, Transatlantic) var. Bunda Eddie Jobson'ın elektrik piyanosunun ve John Wetton'un bas gitarının katkıları yadsınamaz.

8 parçadan oluşan albümde her bir parça virtüözlük gerektiren türden parçalar. Her parçanın eklektik bir yapısı olması nedeniyle de coverlanması yada bir benzerinin yapılması bir hayli zor. 

'In The Dead of The Night', bir sonraki yıl çıkan YES'in Drama albümünden 'Machine Messiah' gibi tamamen virtüözlüğe ve tekniğe dayanan parça. Chris Square ile John Wetton'u karşılaştırmak yersiz ancak en iyi bas gitaristler diye liste yapılsa her ikisininde bu parçayla varolması işten değil.

'By The Light of Day', bir kaç yıl sonra kurulacak olan ve John Wetton'un da orada müziğe devam edeceği Asia grubunun müzikal atmosferinin ön habercisi niteliğinde parça. Parçanın soloları ise tamamen Eddie Jobson'ın elektrik keman ve elektrik piyanosuna dayanıyor.

'Presto Vivace And Reprise', albümün en kısası olmasına rağmen müzikal anlamda en doyurucu parça. Eddie Jobson'ın elektrik piyanosu ise yıllar sonrasının Jordan Rudess'i gibi. Wetton ve Bruford ise 1974-75 King Crimson dönemini tekrar yaşatıyor.

'Thirty Years', Allan Holdsworth'un gitarını ilk kez canlı canlı hissetmeye başlıyorsunuz. Allan Holdsworth burada grubu rock'tan alıp caz'ın dünyasına götürüyor. Tahminim albümdeki en iyi solo kısmı buradadır.


'Alaska', Jobson'ın kendi albümlerinde kullanacağı new-wave tarzına alıştırma yaptığı bir parça. Dört buçuk dakika süren parçanın yarısı tamamen Jobson'un elektronik seslerinin kontrolünde. Diğer kısmı ise King Crimson avantgardlığında. 'Alaska' albümdeki bütün parçalar gibi şaşırtıyor.

'Time To Kill', pop şablonuyla hareketli bir şekilde başlıyor. Iki dakika sonrasında ise Jobson'ın virtüözlüğü ortaya çıkıyor. 'Thirty Years' ile birlikte en doyurucu soloya sahip ikinci parça.

'Nevermore', Holdsworth ile Jobson'un virtüözlüğünü tekrar birlikte gördüğünüz ikinci parça. Albüm genel olarak caz-fusion ve eklektik atmosferinde olsa da bu parçada senfonik yapıyı görerek grubun yaratıcılıkta sınır tanımadığını görebilirsiniz.

Albümün kapanış parçası, 'Mental Medication'. Grup üyelerinin hangi müziklerden beslendiklerini, müzikte ne yapmaya çalıştıklarını bu parçayla daha net anlarsınız. 60'lar ve 70'lerin pop(folk), caz, funk, avantgard ve klasik müziğin hepsi bir arada.

U.K. grubu'nun bu ilk albümünden sonra Bill Bruford ayrılacak yerine Frank Zappa'nın grubundan Terry Bozzio geçecek. Ve grup yine aynı kaldığı yerden devam edecek.

Albüm, grup uzun yıllar bir arada olmadığı için unutulanlar arasında kaldı. Ancak yine de progresif rock hayranları tarafından ve 70'lerin müziğini günümüzde yaşatmaya çalışanlar gruplar tarafından sıkça başvurulanlar arasında yer almaya hala devam ediyor.

1. In The Dead of The Night (5.38)
2. By The Light of Day (4.32)
3. Presto Vivace And Reprise (2.58)
4. Thirty Years (8.05)
5. Alaska (4.45)
6. Time To Kill (4.55)
7. Nevermore (8.09)
8. Mental Medication (7.26)

John Wetton / Bas Gitar, Vokal
Allan Holdsworth / Akustik & Elektrik Gitar
Eddie Jobson / Elektrik Keman, Klavyeler
Bill Bruford / Davul, Perküsyon

17 Şubat 2019 Pazar

Van Der Graaf Genetator - Pawn Hearts 1971




Rock müziğin hemen hemen her döneminde bir çok klasik grubun benzeri gruplar ortaya çıkmıştır. En bilineni Pink Floyd. Pink Floyd tarzı müzik yapan gruplar hatta Pink Floyd cover grupları hemen hemen her ülkede vardır. Hatta pop olarak söyleyenler de.  Diğer bir çok grubunda cover grupları vardır ve aynı şekilde onları takip eden guplar da vardır.

Bir benzeri müziği yapılamayan, cover grubu bile olmayan sanırım tek örnek, Van Der Graaf Generator grubu. VDGG'nin böyle olması da tamamen Peter Hammill'in şarkı ve söz yazarlığına bağlı.

Peter Hammill, 1968-69 yıllarında kendi müziğini yapmaya karar verip albüm için stüdyo ile görüştüğünde tek başına çalamayacağı söylenir ve albüm için iki kişi bulunur. Ama Peter Hammill bu iki kişiyle kendi albümünü yapmaz ve Van Der Graaf Generator grubunu kurarlar. David Jackson ilk albümde yoktur. Gruba daha sonra dahil olur. İlk albümleri tamamen Peter Hammill'in kendi parçalarından oluşur. İkinci albümde kolektif çalışma ortaya çıkar. 2 yıl içinde 4 albüm ve bir çok 45'lik çıkartırlar.


1971 yılında 'Pawn Hearts' albümüyle grup dağılmaz, konserleri sürdürürler ancak 5. albüm 4 yıl sonra 1975'de çıkar. Bu süre içinde Peter Hammill kendi solo albümlerini çıkartır. Grup üyeleri de albümde yer alırlar.

'Pawn Hearts', VDGG'nin ilk döneminin sonu olarak söylenebilir. İkinci döneme kıyasla yapılan müzik daha enerjik ve dramatiktir. Bu durum bir şekilde Peter Hammill'in duygu dünyasıyla paralellik gösterir. Peter Hammill, içimizde yaşayan katile daha sonraları daha fazla odaklanır. Grupla birlikte değil, kendi albümlerinde daha çok görülür.

'Lemmings'; elektronik sesler, klasik müzik, avantgard yapı ile bir benzerinin yapılması imkansız VDGG parçalarından sadece biri. Akustik gitar ile bir hikaye anlatır gibi başlar. Sonrası tamamen bir kaos halini alır. Peter Hammill ise bu kaotik yapıyı vokaliyle daha da benzersiz kılar.

'Man-Erg' insanın içindeki enerji yahut insanın ruhu diye de anlaşılabilir. Müziğin yaratıcılığının önüne bu parça da Peter Hammill'in sözleri geçer. Bir önceki albümünde 'Killer' parçasında odaklandığı insanın öldürme, yok etme içgüdüsü burada insanın kendi icat ettiği melek-canavar sembolleriyle karşılaştırarak ahlaki bir yargıya varır. İnsanı insan yapan içgüdüleri değil, hayal ederek var ettiği değerlerdir. Peter Hammill bu iki zıt olguyu karşılaştırarak ben özgürüm diye bağırır. Müzik ise sözlere uyumluluk göstererek dramatik başlar, sonrasında ise bu zıtlaşan olgular kaotik bir yapıya döner.

'Man-Erg', hem sözleriyle hem de müziğiyle progresif rock'ın şaheserlerinden birisidir. Ek olarak, progresif rock'ın birebir tanımına uyan müzik yapan King Crimson'ı günümüze kadar yaşatan ve yaşatmaya devam eden Robert Fripp gitardadır.


'A Plague of Lighthouse Keepers'; bir çok kişinin görüşüne bu parçada ben de katılıyorum. Progresif rock'ın tanımını genişleten hatta farklı tanımlar yapılmasına neden olan parçalardan biri. Klasik müzik, elektronik sesler, avantgard atmosfer ve tahmin edilemeyecek kaotik yapı ile VDGG, progresif (her zaman progresif'i ilerici olarak tanımlamışımdır) müziğin tanrılarından biri haline gelir. 4 yıl sonra çıkarttıkları Godbluff albümü ise bu müzik anlayışının devamı niteliğindedir.

Van Der Graaf Generator grubu günümüzde pek bilinmez, özellikle progresif rock yaptığını iddia edenler tarafından. Hatta müziği dinleyip vasat olduğunu belirtenlere bile rastladım.

Gerçekten, öyle midir?

Sanırım bunun cevabı müziğe bakış açısında. Sadece blues yapısını kullanarak müzik yapan (Pink Floyd, Camel, Uriah Heep) grupları progresif rock'ın tanımına uygun gören kişilerin yorumundan ibaret.

1968-69 yıllarında kendi müziğini yapmak için yola çıkıp yanına iki de arkadaş alan Peter Hammill ise hala müziğe devam etmektedir.

1. Lemmings (11.39)
2. Man-Erg (10.21)
3. A Plague of Lighthouse Keepers (23.04)
- Eyewitness
- Pictures / Lighthouse
- Eyewitness
- S.H.M.
- Precense of the Night
- Kosmos Tours
- (Custard's) Last Stand
- The Clot Thickens
- Land's End
- We Go Now

Süre : 45.04

Peter Hammill / Vokal, Akustik Gitar, Piyano, Elektrik Piyano
Hugh Banton / Hammond, Org, Piyano, Mellotron, Bas Gitar, Synth, Geri Vokal
David Jackson / Tenor, Soprano & Alto Saksafon, Flüt
Guy Evans / Davul, Timpani, Perküsyon, Piyano

Konuk
Robert Fripp / Elektrik Gitar (2,3)

18 Ocak 2019 Cuma

Gentle Giant - Gentle Giant 1970




3 yıl önce ilk başladığım zaman bu blogda yazmaya bir çok albüm ve grubu yazarken zorlanmıştım. Hala daha bazı grupları yada albümleri yazarken zorlanıyorum. Bazı grupları ise daha önceden çok sevip dinlememe rağmen bırakın yazmayı şuan tekrar olarak dahi dinleyemiyorum. Camel, Uriah Heep, Supertramp gibi gruplar, bu dinleyemediklerimin başında geliyor.

Zorlandıklarım ise Yes, King Crimson, VDDG, Magma, Rush, Gentle Giant gibi dinlemekten asla sıkılmayacağım gruplar. Ancak bu gruplar hakkında yazarken zorlanıyorum, cevabı çok basit. Bu kadar güzel albümleri bir sayfada anlatamam. Belki de her grubun her albümü için bir yazı değil, her yıl aynı albüme başka bir yazı hazırlamam gerek.


Gentle Giant grubu da saydığım gruplar arasında. 3 yıl önce yazmaya başladığımda da 'Missing Piece' albümünü yazarken zorlanmıştım. Albümün ve grubun akılda kalması için Gentle Giant'ı bir dinozor'a benzetmiştim. Sanırım bu ilk albümünü yazarken de dinozor benzetmem yerinde olacak. 

Hem kalitesi ile hem yaratıcılığı ile gelmiş geçmiş tüm progresif rock zamanlarının tartışmasız taklit edilemeyen birinci grubu, Gentle Giant.

Kendi adını aldıkları bu ilk albümde taklit edilemeyen albümlerden ancak bundan sonraki yapacakları albümler kadar karışık yapılara sahip değil. Doğaldır ki albüm içinde bulunduğu dönemin belli başlı müziklerinden etkilenmiştir. Albümü anımsamanıza yardımcı olacak ilk parça 'Nothing At All' parçası dahi dönemin blues müziğinin yapısına benzerlik gösterir. Ancak bu Gentle Giant grubunda sırıtarak durmaz, parçanın içine yerleştirilmiş avantgard öğeler bunu engeller.

1970 yılında çıkardıkları bu ilk albümünü ve özellikle bahsettiğim 'Nothing At All' parçasıyla grubu sevip dinlemeye başladım. Öncesi bir hayli karışık, aslında ilk dinlemeye çalışma denemelerinde daha çok melodik ve senfonik yapılı albümler dinlediğim için Gentle Giant müziğini kulağım bir türlü kaldıramıyordu. Bu albüm ve 'Nothing At All' parçasıyla gruba ısınmaya başladım sonra da dinlemekten kendimi alıkoyamaz oldum.

Açılış parçası 'Giant', sert gitarlar ve heavy blues atmosferi olsa da parçanın ortasına konan soul ve caz, Gentle Giant'in daha ilk albümde yaratıcılıklarının ne derece benzersiz olduğunu gösteriyor.

'Funny Ways' ile birlikte daha ilk albümde Gentle Giant grubu klasik müzik eğitimlerinin müziğe nasıl yansıdığını rahatlıkla görebiliyorsunuz. 'Funny Ways' daha sonradan Gentle Giant müziği diye adlandırılacak türden bir parçaya değil, daha çok gösteri amaçlı yapılan rock parçalarına benziyor. Ancak yine Gentle Giant kalitesiyle o şöhret olmak için üretilmiş parçaların çok ötesinde. 

'Alucard' parçası da ilk parça gibi, ağır atmosferiyle heave blues atmosferinde parça. Hatta daha da ötesi heavy psychic'i andırıyor. Dönemin ağır saykodelik severlerinin dinleyeceği türden. 

'Isn't It Quiet And Cold ?', Gentle Giant albümü deyince 'Nothing At All' parçasıyla birlikte aklıma gelen parça. Klasik anlamda yada progresif rock anlamında olan bir parça değil. Hem döneminde hem öncesi ve sonrasında bir çok avantgard grubun (ve zeuhl gruplarının) istediği ve bir şekilde yaptığı müziklerden birisi. Nakarat kısmındaki Beatles vari korosu dahi parçanın mükemmelliyetçi ruhunu bozmuyor.

'Nothing At All', albümü değil, grubu sevmemi sağlayan parça. Bluesvari yapısı olması nedeniyle Gentle Giant'ı sevmem aslında çok kolay oldu. Gentle Giant'ı benim gibi zamanında anlayamayıp dinleyemeyenlere sevilip dinlenebilmesi için önerebileceğim ilk bir kaç parçadan biri.

'Why Not' heavy blues rock, tanımlamaya kalksak sanırım en iyi tanım bu olur. Led Zeppelin, The Doors gibi rock'ın klasik gruplarını parçanın bazı yerlerinde anımsatmıyor değil ama yine de araya konan flüt ve folkik seslerle Gentle Giant olduğunu hissettiriyor.

Kapanış parçası 'The Queen', grubun sanki 'tamam güzel albüm yaptık sonuna da senfonik kısa bir parça koyalım, dinleyenlerde bir tat bırakalım' dercesine yapılmış bir parça. Ancak baştan sağma değil, kısa olmasına rağmen senfonik atmosferi mükemmel biçimde yakalamışlar.

Gentle Giant, yazının başında da bahsettiğim gibi dinlenilmesi sevilmemesi zor grupların başında geliyor. Hele ki grup yada albüm hakkında yazmaya çalışınca bu zorluk daha da kuvvetleniyor. Her ne kadar bu akşam yazmış olsam da, sanki bir yerden eksik anlatmışım yada tam anlatamamışım gibi bir his oluşuyor.

Yazması zor olan gruplarımdan olsa da, dinlemesi artık kolay ve büyük bir zevk veriyor.

1. Giant (6.22)
2. Funny Ways (4.21)
3. Alucard (6.00)
4. Isn't It Quiet And Cold ? (3.51)
5. Nothing At All (9.08)
6. Why Not (5.31)
7. The Queen (1.40)

Süre : 36.57

Derek Shulman / Vokal (1-3,5,6), Geri Vokal, Bas Gitar (4)
Gary Green / Elektrik Gitar, 12 Telli Gitar(2,4)
Kerry Minnear / Hammond Org, Minimoog, Mellotron, Elektrik & Akustik Piyano, Timpani, Vibrafon, Çello, Bas Gitar, Vokal (3,6), Geri Vokal
Phil Shulman / Alto & Tenor Saksafon, Trompet, Flüt, Vokal (2-5), Geri Vokal
Ray Shulman / Bas Gitar, Keman (2,4), Elektrik (5-7) & Akustik (5) Gitar, Geri Vokal
Martin Smith / Davul, Perküsyon

Konuklar
Paul Cosh / Boynuz (1)
Clare Deniz / Çello (4) 

23 Aralık 2018 Pazar

Sky - Sky 1979




Curved Air, progresif rock'ın temel gruplarından olması gereken bir grup. Albümleriyle değil belki ama grubun içinden çıkardığı müzisyenlerle unutulmaması ve temel alınması gerek.

Bir kaç örnek.

Curved Air'e katılıp müzik yapan ve sonra kendi kariyerlerinde efsaneleşen Eddie Jobson. 17-18 yaşında iken gruba dahil olan ve grubun efsane parçalarından olan 'Metamorphosis'in müziğini yapan Eddie Jabson daha sonra King Crimson, süper grup UK, Frank Zappa, Jethro Tull ve Yes gibi gruplarla çalıştı. Grubun bir diğer unutulmaması gereken ismi Darryl Way ise 1973'de kendi grubunu kurdu ve progresif rock adı altında 3 caz rock albümü çıkardı, sonra yine gruba geri döndü. Kısa bir dönem grupta yer alan Stewart Copeland ise daha sonra İngilizlerin efsaneleşen rock gruplarından Sting sayesinde ülkemizde bilinen The Police grubuna dahil oldu. Yine kısa bir dönem grupta olan Mike Wedgwood ise Canterbury ekolünün belki de en iyi temsilcisi Caravan'da müzik yaptı.

Gruptan benim favori müzisyenim ise Francis Monkman; Curved Air haricinde Brain Eno ve Phil Manzanera'lı 801 grubunda bulundu. Ayrıca Al Stewart'ın bir albümünde çalarken, Renaissance ve Alan Parson's Project gruplarının albümlerinde yer aldı. Müzisyenliğinin haricinde bir de film yapımcılığı var.

Curved Air'den sonra süre olarak en uzun çalıştığı grup ise (ikinci grubu da diyebilirsiniz) SKY. Curved Air grubunun müzisyenlerinden bahsettik, SKY grubuundan bahsetmez isek olmaz sanırım. Francis Monkman ve Avustralya'lı klasik müzik bestecisi ve gitar virtiözü John Willliams'ın öncülüğünü yaptığı grupta çalan diğer müzisyenlerin müzikal kariyeri ise şöyle. Kevin Peek; Manfred Mann, Jeff Wayne, Alan Parson's Project, David Bowie. Tristan Fry; Beatles, Nick Drake. Herbie Flowers ise Beatles üyelerinin solo albümlerinde yeraldı ve Jeff Wayne'nin 'War of The World' (hatırlanması için 32. gün programının jenerik müziği) albümünde o'da Kevin Peek ile birlikte yer aldı.

Albüme gelirsek, daha sonra yapacakları albümler gibi modern klasik müzik ile rock müziğin nasıl ustaca buluşturulduğunu gösterir. Ki zaten grubun biraraya gelmesinin asıl nedeni de budur.

Albüm, Monkman'ın 'Westway' parçasıyla başlar. Klasik müzik etkisi görünse de rock'a daha yakın. Devam parçası 'Carrillion' ise Beatles'ın son dönemlerinde akustik atmosfere döndüğünde ortaya çıkan müziklere benzer. 'Danza' bir latin klasik bestecisinin grup tarafından yorumlanışı. 'Gymnopedie No. 1' parçası ise geçen yüzyılın klasik müziğine yön vermiş isimlerden biri olan Eric Satie'ye ait, John Williams'ın akustik gitarı, parçanın melankolisinden ve hüznünden bir şey kaybettirmiyor hatta parçayı daha hüzünlü hale getiriyor.

Son iki parçanın her ikisi de Francis Monkman'a ait. 'Cannonball' kısa olsa da, her dinlendiğinde senfonik yapısı kulağa daha da hoş gelmeye başlıyor. Ve finalde de SKY grubunun bütün albümleri arasında en sevdiğim parçası olan 'Where Opposites Meet'. 5 bölümden oluşan 20 dakikalık parça, hem klasik müziğin hem de rock müziği aynı anda dinlenemenin zevkini tattırıyor.

Albümün atmosferi olsun müzisyenlerin virtiözlükleri olsun, klasik 70'lerin progresif rock'ını çağrıştırmasa da yeni bir dönem müziğini gösterir gibi duruyor. Sanki hiç var olmamış bir dönem.

SKY grubunu geçen yıl Francis Monkman'a odaklandığımda öğrenmiştim. Francis Monkman'ı daha fazla tanımak içinde albümlerinin hepsini indirmiştim.

Bir yıldan beri de bilgisayarımda duruyor, ne zaman sakin müzik dinleyesim gelse ilk baktığım yerde oluyorlar.

Progresif rock'ı bir de böyle sakin bir şekilde dinleyin.


1. Westway (3.37)
2. Carrillion (3.27)                                                           
3. Danza (2.57)
4. Gymnopedie No. 1 (3.40)
5. Cannonball (3.39)
6. Where Opposites Meet Pt. 1 to P. 5 (19.30)

Süre : 36.50

John Willliams / Akustik Gitar
Francis Monkman / Piyano, Synth(ses düzenleyici), Harpsichord
Kevin Peek / Elektrik & Akustik Gitar
Herbie Flowers / Bas Gitar
Tristan Fry / Davul, Perküsyon

17 Aralık 2018 Pazartesi

Bubu - Anabelas 1978



Bir kaç yıl önce internette forumlarda dolaşırken progresif rock ve prog-metal ayrımı üzerine bir başlık görmüştüm. Başlığı açan prog-metal'in progresif rock olmadığını, progresif'in ilerici anlamında kullanılamayacağını, bunun 70'lerde yapılan müziğin tanımını olduğunu söylüyordu. 70'lerde yapılan progresif rock'ın  müzikal yapı itibariyle farklı olduğunu, örnek olarak 'Musical Box' parçasını veriyordu. 'Musical Box' gibi yapıya sahip bir parçanın prog-metal'de olmadığını söylüyordu. Üzerine daha bir çok örnek vermişti. Nitekim başlığı açan ve bunun hakkında yazan tamamen haklıydı. Prog-metal progresif rock'dan çok farklı bir müzik türüydü.

Örneğin prog-metal denen müzik türünde halk ezgileri ile opera sesleri aynı anda bulunmuyor. Yahut saykodelik sesler ile caz aynı anda olamıyor. Prog-metal bunlar yerine heavy metal'in alt türlerinden yararlanıyor. Progresif rock ise tanım itibariyle ortaya atıldığı 1969 yılından beri, avantgard, senfonik, caz yapısıyla var olmaya devam ediyor.

İlk olarak tanımlandığı grup, King Crimson idi. Aynı yıllarda dönemin bazı gruplarına da müziklerindeki ilerici seslerden dolayı progresif rock denmeye başladı. Bunlar YES, VDGG, Gentle Giant, Elp gibi gruplardı. 1-2 yıl sonra benzer sesler ve müzikal yapılar İtalya'dan da çıkmaya başladı. PFM, Le Orme, Banco del Mutuo Soccorso gibi gruplarda İngiltere'de çıkan müziğin benzerini yapmaya başlamışlardı.

Çok geçmeden diğer avrupa ülkelerinde benzer gruplar çıkıp benzer müzikler yapmaya  başladılar. Hatta sadece kendilerine özgü müzik yapan gruplar da bir süre sonra ortaya çıkan bu progresif rock'dan yararlanmaya hatta içine dahil olmaya başladılar. Bir süre sonra da döneme damgasını vurdu.

Hemen hemen her ülkeden progresif rock'a dahil olan gruplar oldu. Türkiye'den çıkanlar ise saykodelik yada halk müziği temelli oldu. Latin amerika'dan çıkanlarda da latin halk müziği ezgileri  ağırlıktaydı. Her ülkenin kendi sesleri grupları tarafından müziğe eklendi. Tabi bunların dışında olanlar da vardı. Modry Efect, SBB, Magma gibi...

Arjantin'den 1978 yılında çıkan bir grup da söylediğim o bir kaç gruba dahildir. Bubu adıyla tek albüme imza atan grup, günümüzde müziğinin kalitesinin keşfedilmesiyle 2016'da iki parça çıkardılar, bu yıl da yılın en iyi albümlerinden birisine imza attılar.

1978'de çıkardıkları 'Anabelas' albümü diğer latin amerika ülkelerinden çıkan gruplardan bir hayli farklı bir albüm çıkardılar. Yazının başında bahsettiğim, 70'lerin başında ki progresif rock'a uygun bir şekilde yaptıkları albümü kolaylıkla progresif rock nedir sorusunun cevabına karşılık verebilirim.

Klasik müzik destekli avantgard atmosferi, caz görünümü ve enstrümanlardaki hakimiyet ve komposizyonluk bakımından dinlenmesi, hazmetmesi zor bir albüm gözükse de, bir süre sonra progresif rock'ı gerçekten dinlemeye başladığınızı görüyorsunuz.

'Anabelas' albümü de, Bubu grubu da kendi ülkelerinde ve kıtalarında örnek olamadılarsa bile günümüzde onun tarzında müzik yapmaya çalışan bir çok grup var. Özellikle eklektik ve avantgard müzik yapan gruplar tarafından dinlenildiğini rahatlıkla görürsünüz.

'Anabelas' albümü, 1978 yılında çıkmış olsa bile, bir çok progresif rock klasiği gibi zamana sığamıyor olmasıyla klasik albümler arasında yerini sağlam bir şekilde almıştır.

Dinleyin, dinletin...


1. El Cortejo De Un Dia Amarillo (19.25)
a. Danza De Las Atlantides
b. Locomotora Blues
2. El Viaje Anabelas (11.12)
3. Suenos De Maniqui (9.16)

Süre : 39.53

Petty Guelache / Vokal
Eduardo Rogatti / Elektrik Gitar
Sergio Polizzi / Keman
Cecelia Tenconi / Flüt, Bas Flüt
Wim Forstman / Tenor Saksafon, Sözler
Edgardo 'Fleke' Folino / Bas Gitar
Eduardo 'Polo' Corbella / Davul, Perküsyon
Daniel Andreoli / Yapımcı

Konuklar

Mario Kirlis / Piyano
Koro / Cecilia X Z, Golo, Manzana, Maqui, Marcelius 'El Potente', Voulet


11 Mart 2018 Pazar

Curved Air - Phantasmagoria 1972


Yıl 1972, progresif rock'ın altın çağı denilen, progresif rock'ın başyapıtlarının ortaya çıktığı önemli yıllardan. YES'in, ELP'nin, King Crimson'ın, VDGG'nin peşpeşe başyapıtlık albümler çıkardıkları ve hep anımsanacakları önemli yıllardan biri. Aynı yıl, YES yada King Crimson gibi gruplar kadar anımsanmasa yada göz ardı edilse bile başyapıtlık bir başka albüm de Curved Air'e ait.

3. albümü olarak çıkan 'Phantasmagoria', içinde barındırdığı folkik, elektronik, klasik (klasik müzik anlamıda klasik), avantgard ve cazvari seslerin doğru bir şekilde kullanılıp, bir araya getirelmesi sayesinde başyapıtlık albümler arasında yerini alıyor.  Böyle bir başyapıt albümün ortaya çıkışında bütün grup üyelerinin etkisi muhakkak ki var ancak iki isim daha fazla ön plana çıkıyor. Francis Monkman ve Darryl Way. Her ikisi de bu albüm sonrası gruptan ayrılıyorlar.

Albüm genel itibariyle grup müzisyenlerinin deneme tahtası gibi bir albüm. Hem müziğin kaotik yapısı hem de parça yazımlarında bir kriter, şablon kullanmamaları deneme tahtası tanımını hak ediyor. Bu da albümün ne kadar progresif, ilerici olduğunu kanıtlıyor.

'Marie Antoniette', 70'ler sonu ve 80'lerde bolca kullanılan melankolik bir atmosferde olan parça. Parçayı güzelleştiren bas gitarın melodik ve melankolik yapısı elbette ama Sonja Kristina'nın kadifemsi sesini de es geçemeyiz. 'Marie Antoniette' bu haliyle Curved Air'in klasik parçalarının başında geliyor.

'Melinda', yada 'More or Less', ingiliz halk ezgileriyle bezenmiş melankolik parça. Darryl Way'in iç burkan keman solosu ise ingilterenin ormanlarına götürüyor.

'Not Quite The Same', albümdeki üç orkestral parçadan ilki. Kısa bir parça olmasına rağmen müzikal açlığı doyurabilecek türde.

Devamında gelen 3 parça da yine 'Not Quite The Same' gibi kaotik yapılı parçalar. Progresif rock örnekleri için her biri örnek niteliğinde.


'Whose Shoulder Are You Looking Over Away' ise elektronik seslerin (synth) yoğun kullanıldığı deneysel bir parça. Elektronik müziği seven biri olarak fazlasıyla beğendim ancak albümün yapısına pek uymamış gözüküyor.

'Over And Above' albümün ikinci orkestral parçası. 1930-40'ların salon müziği ile klasik ve caz'ın mükemmel bir karışımı. Tabii bir de dönemin canterbury etkisi var. Aynı zamanda kapak resminin en güzel tanımlayan parça.

Albümün deneme tahtası gibi olmasının son örneği, kapanış parçası sel 'Once A Ghost, Always A Ghost'. Afrika, Güney Amerika yerlilerinin halk ezgilerini orkestral bir hale sokmak. Müzikte yaratıcılık bu olsa gerek.

'Phantasmagoria', Curved Air grubu gibi fazla bilinmeyenlerden. Bilen yada albümden zevk alanlar içinse 70'lerin başyapıt albümlerinden.

1. Marie Antoniette (6.20)
2. Melinda (More or Less) (3.25)
3. Not Quite The Same (3.44)
4. Cheetah (3.33)
5. Ultra-Vivaldi (2.22)
6. Phantasmagoria (3.15)
7. Whose Shoulder Are You Looking Over Away (3.24)
8. Over And Above (8.36)
9. Once A Ghost, Always A Ghost (4.25)

Süre : 39.04

Sonja Kristina / Vokal (1-3, 6-9), Akustik Gitar (2)
Francis Monkman / Elektrik Gitar (1,4), Elektrik Piyano (1,8), Harpischord (2,4,9) Piyano (3,6), Synth (ses düzenleyicisi) (3,8), Org (6,8), Tubular Bells & Gong (8), Perküsyon (9)
Darry Way / Keman (2-4,6,8), Piyano (1), Synth (ses düzenleyicisi) (1,3), Vokal, Tubular Bells (1), Mellotron (1)
Mike Wedgwood / Bas Gitar, Akustik Gitar (6), Elektrik Gitar (9), Vokal (1,6,8,9), Perküsyon (9)
Florian Pilkington-Miksa / Davul, Perküsyon (9)

Konuklar
Annie Stewart / Flüt (2)
Crispian Steele-Perkins / Trompet (3,8)
Paul Cosh / Trompet (3,8)
Jim Watson / Trompet (3,8)
George Parnaby / Trompet (3)
Alan Gout / Trambon (3,8)
David Saunders /Trambon (3,8)
Frank Ricotti / Xylophone (8), Vibes (8,9), Konga (9)
Mal Linwood-Ross / Perküsyon (9)
Colin Caldwell / Perküsyon (9)
Jean Akers / Perküsyon (9)
Doris The Cheetah /  Cheetah Roar (4)

5 Ocak 2018 Cuma

Utopia - Todd Rundgren's Utopia 1974



Progresif rock'da çok bilinmeyenler var. Özellikle 70'li yıllarda yapılan albümlerin bir çoğu hala bilinmiyor. Bilinmemesinin en önemli etkeni, dinleyenlerin bir kaç grupta takılı kalıp, diğer albümleri görmezden gelmesi. Öyle olunca da progresif rock'ın bir çok cevheri gözden kaçıyor.

14 Kasım 2017 Salı

Gryphon - Red Queen To Gryphon Three 1974



Birkaç gün önce hangi grubu dinleyip yazayım diye düşünürken telefonda ki aldığım notları karıştırmaya başladım. 100'e yakın not'un arasında, önüme 9 ay önce aldığım bir not çıktı. 'Gryphon'dan 'Red Queen albümünü bul dinle'.

Bu aralar hem evi değiştirirken girdiğim stres hem de fazla müzik dinleyememiş olmam nedeniyle aldığım notu ciddiye alıp, albümü buldum ve indirdim. Tabii bunlar işyerinde iken oluyor, albümü eve gelince dinlemeye başladım.

İlk dinleyişim kedilerin pisliklerini temizlerken olduğu için, müzikten pek bir şey anlayamadım. Daha sonraki dinleyişlerimde ise karşımda 70'lerin  mükemmelletçiliğine uygun bir albüm duruyordu.

Böyle bir albümü onca yıldır nasıl olur da kaçırmışım, gözardı edip dinlememişim. Halbuki kapak resmini anımsıyorum yada anımsadığımı sanıyorum çünkü 70'lerde bu kapağa benzer bir çok albüm vardı. Geç oldu ama güç olmadı, önemli olan da bu.

Progresif rock'ı bu anlamda bu yüzden daha çok seviyorum. Her an önüme mükemmel albümler çıkabiliyor.

'Red Queen to Gryphon Three' albümünde progresif rock için arayabileceğim herşey var. Klasik müzik, folkik öğeler, avantgard hava, bas gitar ve davulun kusursuz işbirliği. Gryphon grubu mükemmel bir albüme imza atmışlar.

Albüm, ortaçağ satrancı oyununu anlatıyor. Açılış parçası 'Opening Move(açılış hamlesi)' ile ortaçağ satrancına başlıyorsunuz. (İkinci ve üçüncü dinleyişimde müziği anlamaya başladım çünkü ilk dinleyişim temizlik anına denk gelmişti.) 'Opening Move', hem satranç oyunu için güzel bir müzik olurken hem de ortaçağın İngiltere'sine götürüyor. Ortaya konan müzik o kadar Orijinal ki, dinleyene ortaçağı hissettiriyor.

Hem 'Opening Move' parçasında hem de devamındaki parçalarda yoğun bir YES/Jethro Tull etkisi var. YES'i çok fazla dinlediğimden dolayı Gryphon grubunu dinlerken odaklanmada fazla zorlanmadım. Rick Wakeman etkisindeki klasik müzik benzeri piyano ve klavyeler YES'i anımsamamdaki en büyük neden oldu. Tabii ki flüt niyetine kullanılan ortaçağ müzik aleti krumhorn ve kısa kısa bluesvari gitar soloları da Jethro Tull'ı anımsattı.

Devam niteliğinde olan 'Second Spasm'da ise ilk parçaya göre rock atmosferi daha çok ön plana çıkmış. Tabii başta ki krumhorn (flüt değil) etkili halk müziğini saymazsak. Halk müziği etkisinden sonra bas gitarın öncülüğünde bluesvari kısma geçiyorsunuz. Biraz avantgard hava da katılmış. İlk parçadaki yaratıcılık ikinci parçada da böylece devam ediyor. Bu parça biraz fazla eklektik olmuş. Halk müziği ve rock'ın en özgün buluşmalarından olmuş anlayacağınız.

'Lament' parçası ile ortaçağdan günümüze geliyorsunuz. Parça o kadar yakın ki 70'ler ve günümüz müziğine, ilk iki parçadan sonra zaman yolculuğu yapmış gibi hissediyorsunuz.

'Checkmate', şah-mat!. Şah-mat ile oyunun ve albümün sonuna geldik. İlk iki parçada ki ortaçağ havasındaydık, sonra 'Lament' ile günümüze geldik ve son parça 'Checkmate' ile de günümüz müziği ile bitirdik.

'Checkmate' albümdeki en çok YES'e benzeyen parça. O yüzden albümdeki favori parçam 'Checkmate'.

Gryphon'u 9 ay öncesinde tanıdım. Aslında sadece isim olarak not aldım. 9 ay sonra da 683 favori albüme eklenerek 684. favori oldu. Böyle bir grup nasıl devam etmemiş, aklım almadı. Devam etselerdi kesinlikle şuan klasik progresif rock'a farklı bakılıyor olurdu.

Gryphon gerçekten de mükemmel bir albüm ortaya çıkarmış.


1. Opening Move (9.42)
2. Second Spasm (8.15)
3. Lament (10.45)
4. Checkmate (9.50)

Süre : 38.32

Richard Harvey / Klavyeler, Blokflüt, Krumhorn (flüt'e benzer bir ortaçağ çalgısı)
Brain Gulland / Krumhorn, Fagot (yine flüt'e benzer bir ortaçağ çalgısı)
Graeme Taylor / Elektrik & Akustik Gitar
Philip Nestor / Bas Gitar
David Oberle / Davul, Perküsyon, Timpani

Konuklar
Ernest Hard / Org
Peter Redding / Akustik Bas Gitar

23 Ekim 2017 Pazartesi

Steve Hackett - Please Don't Touch! 1978



Daha önce yazdığım Genesis, YES ve King Crimson albümlerinde de belirttiğim gibi bende ayrı yerleri olan 3 gitarist; Robert Fripp, Steve Howe ve Steve Hackett. Her 3 gitaristinde gruplarına  kattıkları sayesinde 3 grupta progresif rock'ın temellerini oluşturan gruplar oldular. Steve Hackett da, Robert Fripp ve Steve Howe gibi gruplarının öne çıkan isimleri oldular.

Her ne kadar Genesis deyince insanların aklına Peter Gabriel, Phil Collins kıyaslaması akla geliyorsa da, benim için bu kıyaslama pek bir şey ifade etmiyor. Benim aklıma Genesis grubu deyince ilk Steve Hackett geliyor. Ve tabi hemen arkasından Tony Banks. Aynı şey YES içinde geçerli. YES deyince aklıma ilk, gitaristleri Steve Howe'dan sonra piyano çalan Rick Wakeman geliyor.

Sanırım bunda müzisyenlerin yaratıcılıklarının ön plana çıkması söz konusu.

'Please Don't Touch!' albümü de 28 yaşındaki Steve Hackett yaratıcılığının önemli örneklerinden birisi. 1975'deki ilk albümünde etrafına topladığı müzisyenlerle Genesis albümlerinden çok daha kaliteli bir albüm ortaya çıkarmıştı. 1978 yılındaki bu ikinci albümünde de yine etrafında dönemin ve günümüzün hala hatırlanan kaliteli isimlerini toplayarak müzikteki yaratıcılığını devam ettirdi.

İlk albümünde Genesis grubu üyelerinin desteğini almıştı. Bu 2. albümünde ise Steve Hackett'a destek verenler Amerika'nın en önemli progresif rock gruplarından Kansas üyeleri oldu. Steve Hackett ilk albümündeki karmaşık, eklektik yapıyı bu ikinci albümde de sürdürdü. Destek veren Kansas üyeleri de Steve Hackett'ın bu müzikal anlayışına iyi uymuş oldular ki ortaya ilk albümden 3 yıl sonra yine mükemmel bir albüm ortaya çıktı.

Steve Hackett niye önemsediğim ilk 3 gitaristten biridir?

Aslında bir cevabı da yok, belki de sadece progresif rock'a odaklandığımdan dolayı aklıma onlar geliyor. Yoksa, Al Di Meola'da var, David Gilmour'da, John Mclaughlin'de var Jeff Beck'de.


Steve Hackett'ı diğerlerinden ayıran şey, aynı çizgide devam etmemiş olması. Her albümde olmasa da, belli dönemlerde müzikte yeni arayışlara girmesi, dünya üzerinde varolan neredeyse bütün müzikleri kendi albümlerine koymaya çalışması, Steve Hackett'ı bende çok farklı kılıyor.

Albüme gelirsek;

Açılış parçası 'Narnia' ile başlıyor (hani herkesin bildiği çocuk fantastik Narnia öykü serisi). Ve daha başlar başlamaz, Hackett'ın akustik gitarıyla masal dünyasına giriyorsunuz. Kansas grubundan Steve Walsh'ın vokaliyle müzik daha da bir masalımsı hale geliyor. Hackett'ın akustik gitarı ve Steve Walsh'ın vokali öncülüğünde kulakların kirini temizleyen 1978'in en güzel progresif rock parçalarından biri haline geliyor.

'Narnia' parçası harici dikkat çeken diğer parçalar ise 'Kim', 'Please Dont Touch',  'Icarus Ascending' Bu parçalara geçmeden önce önce 2. parça olan 'Carry On Up The Vicarage' parçasına bakalım.

Genel olarak progresif rock'da edebiyat eserleri bir albümün konusu oluyor ancak Steve Hackett bunu bir şarkıda geçiştirerek, Agathie Cristie'nin bir hikayesini tek parçaya konu etmiş. Halbuki Agatha Christie'nin herhangi bir öyküsü bir albümün konusu olabilirdi. Ayrı olarak çocuksu garip vokallerin oluşu da, albümdeki en zayıf parça olduğunu gösteriyor. En azından benim için.

'Kim' parçası gibi Steve Hackett'ın hangi parçasını dinlesem aklıma Star Trek serisi geliyor. Yaşamın güzelliği ancak böyle parçalarda anlaşılabilir.

'Kim', klasik müzik ve günümüz modern müziğin (pop, rock hepsi, artık aklınıza ne geliyorsa) mükemmel birlikteliği. Steve Hackett'ın en sevdiğim yanlarından biri, bu parçada daha net olarak anlaşılıyor sanırım. Klasik müziği abartıya kaçmadan kendi müziğinde kullanıyor oluşu.

Ki bu anlayış Steve Hackett'ı bu albümden bir kaç yıl sonra Londra Senfoni Orkestrasıyla bir albüm çıkartmaya itecektir.

Rock müzikde kendine özgü müzikal anlayışları ve gitar teknikleri olan bir çok gitarist vardır. Steve Hackett'da onlardan biri, pek tanınmıyor olsa da, öyle. Albüme adını veren 'Please Dont Touch' parçasında 80'ler, 90'lar ve 2000'lerde devam ettirdiği gitar tekniğini ve müzikal anlayışını çok rahat görebilirsiniz. 'Please Don't Touch' parçası Steve Hackett gitar tekniğinin yada stilinin başladığı eserlerden biri olarak da kabul edebilirsiniz. Firth to Fifth parçasını saymazsak tabii.

Son olarak 'Icarus Ascending'. Steve Hackett'ın Genesis ile son albümündeki efsane 'Los Endos' parçasına benzer bir parça. 'Los Endos' parçasından iyi tarafı ise vokalin oluşu. Daha doğrusu vokalin, parçayı dinlerken başka dünyalara götürüyor oluşu.

Bunda Steve Hackett'ın daha özgür aksak gitar çalışını gösterebilirim.

Progresif rock'ın gölgede yada unutulmuş mücevherlerinden biri.

Steve Hackett' bu albümüyle progresif rock'ı zenginleştirmemiş olabilir bir çok progresif rock dinleyicisine göre ama 'Please Don't Touch!' albümü 1978 yılında çıkan en güzel ve yaratıcı albümlerinden biri.

Steve Hackett'ın bu albümünü dinlerken neredeyse 4 saat geçti. Bu 4 saatte de bu albümü üstüste dinledim. Harcadığım bu 4 saatten de zerre kadar pişmanlık duymadım.

Progresif rock dinleyicileri için değil de Steve Hackett'ı bilenler ve dinleyenler (yada albümlerini teker teker dinlemeye çalışanlar için) unutulmayacak bir albüm.

1. Narnia (4.07)
2. Carry On Up The Vicarage (A Musical Tribute To Agathie Cristie) (3.11)
3. Racing In A (5.07)
4. Kim (2.14)
5. How Can I (4.40)
6. Hoping Love Will Last (4.09)
7. Land A Thousand Autumns (1.57)
8. Please Dont Touch (3.39)
9. The Voice Of Necam (3.11)
10. Icarus Ascending (6.21)

Süre : 38.38

Steve Hackett / Elektrik & Akustik Gitar, Synth Gitar, Vokal (2), Geri Vokal (1,3,9,10), Mellotron, Perküsyon, Aranjör, Yapımcı

Steve Walsh / Vokal (1,3)
Richie Havens / Vokal (5,10), Perküsyon
Maria Bonvino / Vokal (6)
Randy Crawford / Vokal (6)
Feydor / Vokal (9)
Dan Owen / Alto Vokal (10)
Dale Newman / Vokal (10)
John Hackett / Flüt, Küçük Flüt, Klavye, Bas Pedalı
Dave Lebolt / Klavyeler
John Acock / Klavye, Yapımcı
Tom Fowler / Bas Gitar
Chester Thompson / Perküsyon, Davul
Phil Ehart / Perküsyon, Davul
James Bradley / Perküsyon
Graham Smith / Keman
Hugh Malloy / Çello



11 Ağustos 2017 Cuma

Birds And Buildings - Bantam To Behemoth 2008




Yıl 2008'di, 2000'ler sonrasının en iyi ilk 10 albümünden birisiyle tanışmam. O dönemler progresif rock grupları ve albümlerini ağırlıklı olarak bloglardan takip ediyordum. Gerçeği hala öyle yapıyorum ama 9 yıl öncesi kadar değil. Artık facebook, twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinden hem eski albümleri hem de yeni çıkan albümleri takip ediyorum.

18 Temmuz 2017 Salı

Banco Del Mutuo Soccorso - Come in Un'ultima Cena 1976




İtalyan devi Banco'nun yine bir başka dev albümü. 70'li yıllarda çıkardıkları albümlerin arasında en az dinlediğim albüm olmuştu bir kaç hafta öncesine kadar. Şimdi yazarken düşününce, bunda diğer albümlerinde olan avantgard yapılı senfonik atmosferi olmaması yatıyor sanırım.

12 Haziran 2017 Pazartesi

Steve Hackett - Voyage Of The Acolyte 1975



Progresif rock çok ilginç bir müzik türüdür. Bir tanımlamaya giriştiğinizde tanım o kadar çok büyümeye başlarki bir süre sonra vazgeçmek zorunda kalırsınız. Bazıları tanım çıkarırlar ortaya ama tam anlamıyla da progresif rock'ı açıklayamazlar.

12 Nisan 2017 Çarşamba

Van Der Graaf Generator - Aeresol Grey Machine -1969




Peter Hammill rock dünyasının en az bilinen ozanlarından. Birkaç yazı öncesinde Jethro Tull yazarken Ian Anderson içinde ozan sözünü kullanmıştım. Jethro Tull albümlerini bilenler Peter Hammill hakkında niye böyle dediğimi gayet iyi anlayacaktır.

11 Mart 2017 Cumartesi

Gevende - Kırınardı 2017



Geçen yıl bu bloğu ilk açtığımda yazarken türk gruplarını da koyuyordum ki, Türkler kolay bulsun bloğumu diye. İlk üç ay'da sanırım bir 10 türk grubunu koymuşumdur.

21 Şubat 2017 Salı

Robert Fripp - God Save the Queen & Under Heavy Manners 1980



Robert Fripp'in 'Exposure' albümü sonrasında çıkardığı ikinci albüm 'God Save the Queen & Under Heavy Manners'. İlk albümüne göre bir hayli farklı.

İlk albümünde 75 öncesi King Crimson'ı ile 80 sonrası King Crimson arası müziğinin gelişimini duyuyordunuz. İkinci ve sonrasında çıkardığı albümlerde ise  tamamen Robert Fripp'in kendi müziğini duyuyorsunuz. Robert Fripp'in bu kendi albümlerindeki müziği King Crimson izleri taşısa da tam olarak King Crimson müziği değildir.

İkinci albüm olan 'God Save the Queen & Under Heavy Manners' King Crimson'dan uzak, elektronik müziğe, elektronik progresif rock'a yakın bir albümdür.

İlk bölüm; 'God Save the Queen' adı altında üç parçadan oluşuyor. Robert Fripp, Brain Eno ile birlikte çalışırken (1975-78) gitar tekniği denemelerini önceden kayıtederek kullanıyordu. Üç parçadan oluşan bu ilk bölümde de bunu görüyorsunuz. Dinlerken kişiye elektronik müzik gibi geliyor. Nitekim öyledir de ancak synth'in (ses düzenleyicisi) kullanılmadığını belirtmem gerekiyor.

Gitar'ı Synth'e bağlayıp, bu şekilde çalan bir çok müzisyen var. Tangerine Dream'in gitaristi Edgar Froese buna vereceğim ilk örnek. Robert Fripp ise kendi albümlerinde synth kullanmıyor. Daha önceden kaydettiği gitar üzerinde denemelerini kullanıyor. Yaptığı bu müzik çalışması ise elektronik müzik kategorisine giriyor olsa da Robert Fripp'in müziğini sadece elektronik müziğe koyamıyorum.

İkinci bölüm ise; iki parça ile 'Under Heavy Manners'. İlk bölüme göre elektronik seslerin daha az olduğu yada geri planda kaldığı bölüm. Davul ve bas gitar'ın çoştuğu, çığlık attığı parçalar, Robert Fripp'in gitarına eşlik ediyor. İlk bölüm 'Under Heavy Manners' parçası, King Crimson müziğine en yakın duran parça, özellikle 80'ler King Crimson'ına. Bas gitar, Tony Levin'in bas gitarını aratmıyor. Aynı şekilde vokalde David Bryne(Absalm El Habib), Andrew'in bir klanı gibi.

İkinci bölümün ikinci parçası 'The Zero Of The Singifed' albümde ki favori parçam. Tekrar tekrar dinlemekten sıkılmayacağım parçalardan. Bas gitar, King Crimson'ın 80'lerini hatırlatsa da, saykodelik bir havası var. King Crimson'ın 80'lerde ki gitar tekniği çalışmaları yok. 12 küsür dakika boyunca sürekli tekrarlanarak saykodelik bir hava veren parçayı dinlemekten asla sıkılmam.

Robert Fripp'in kendine has gitar tekniği, çalışı onu her zaman farklı bir yere koymama sebep olmuştur. Çok iyi gitarist olmasından dolayı değil, çok farklı müzik anlayışına sahip olmasından dolayı, bir önceki yazımda ki Robert Fripp albümünde ve diğer bazı yazılarımda da belirttiğim, severek dinlediğim en iyi üç gitaristten birisidir. Diğer ikisi de, YES'den Steve Howe ve Genesis'den Steve Hackett. Bu üç gitaristi belirtmekten asla sıkılmam.

Robert Fripp'in bu albümü progresif rock dinleyicileri için örnek bir albüm değil. Daha çok King Crimson ve Robert Fripp hayranlarının önemseyebileceği bir albüm, benim gibi. Eğer progresif rock örneği diye bu albümü dinlemeye kalkarsanız, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. O yüzden King Crimson müziği hakkında bir fikriniz oluşmadan Robert Fripp'in albümlerinden uzak durun, derim.

Ama, eğer Robert Fripp hayranıysanız, 'God Save the Queen & Under Heavy Manners', ezbere bilmeniz gereken bir albüm.

'God Save the Queen'
1. Red Two Scorer (6.54)
2. God Save the Queen (9.50)
3. 1983 (13.20)
'Under Heavy Manners'
4. Under Heavy Manners (5.14)
5. The Zero Of The Singifed (12.38)

Süre : 47.56

Robert Fripp / Elektrik Gitar, Kayıtedilmiş Gitar Sesleri
Buster Jones / Bas Gitar ( Under Heavy Manners ve The Zero Of The Singifed)
Paul Duskins / Davul (Under Heavy Manners ve The Zero Of The Singifed)
Absalm El Habib (AKA David Byrne) / Sesler (Under Heavy Manners)

19 Şubat 2017 Pazar

Robert Fripp - Exposure 1979



King Crimson, progresif rock'ın babasıdır. Progresif, yani ilerici rock tanımı ilk King Crimson grubu için kullanıldı. Bu yüzden progresif rock hayranları ve dinleyicileri tarafından King Crimson progresif rock'ın babası olarak bilinir.

Peki! King Crimson bir progresif rock grubumudur. Genelde öyle tarif edilir. Ben ise buna tamamen katılamam. Benim için King Crimson, bir rock projesidir. Müzikte progresif, ilerici olan ve deneyselliğe en açık müzikal oluşum. Bunda Robert Fripp'in yadsınamaz katksını gözardı edemeyiz. Robert Fripp, King Crimson progresif rock projesini günümüze kadar taşıyan tek kişi.

King Crimson için bir rock grubu değildir, dedim. Dayanağım, 70'li yıllarda ki grup elemanlarının ve müziğinin sürekli değişim geçirmesi. 80'lerde 90'larda King Crimson müziği değişim geçirse de  grup üyeleri sabittir. 70'lerde ki hava yoktur. 70'ler King Crimson'ı her zaman dinlenmesi ve progresif rock'da temel alınması gereken başı çeken bir kaç gruptan birisidir. Hatta ilk'idir.

King Crimson'ın 70'ler müziği 1975'de ki 'Red' albümüyle sona ermiştir. 1981 yılında yeni üyelerle çok farklı bir müzikal anlayışla tekrar ortaya çıkmıştır. Ancak bu 6 yıllık arada grubun devam ettiricisi Robert Fripp, boş durmamış, uzmanı olduğu gitar üzerinde yeni sesler aramış ve icar etmiştir. 1979 yılına kadar İngiliz elektronik müziğin en yaratıcılarından Brain Eno ile albümler yaparken bu gelişimi rahatlıkla görebilirsiniz. Aynı dönemde rock müzik tarihinde önemli yere sahip David Bowie ve Peter Gabriel'in albümlerinde emeği vardır.

1979 yılında çıkardığı ve tamamen kendisine özgü olan 'Exposure' albümü, bu dönemi; 1975 ile 1981 yılları arasında King Crimson müziğinin nasıl, nereden nereye evrildiğini en açık bir biçimde gösteriyor.

Robert Fripp, benim için çok önemli bir isim ve müzisyen. Rock tarihi içinde diyemiyorum çünkü benim için rock ile progresif rock çok farklı iki müzik anlayışı. Robert Fripp, progresif rock'ın dahilerinden. Aynı zamanda favori olan ilk üç gitaristimden biri. Daha önceki bazı yazılarımda da yazmıştım. Diğer ikisi ise YES grubundan Steve Howe ve Genesis'den (benim için Genesis'in kendisi) Steve Hackett. Sevdiğim gitaristler bunlardan ibaret değil elbette ama sorsalar en sevdiğin gitaristleri diye, söyleyeceğim ilk üç gitarist bunlar olurdu.

'Exposure' albümü Robert Fripp'in, dolayısıyla King Crimson'ın nasıl geliştiğini, evrimleştiğini gösteren, çok ilginç bir albüm. Albüm içinde döneminin ve rock müzik tarihinin ezbere bildiği bir kaç isim var.

Peter Gabriel, Peter Hammill, Phil Collins, Brain Eno, Daryl Hall, bunlardan bazıları. Hepsini ayrı ayrı severim ama Peter Hammill'in yeri bende çok ayrı. 70'lerin başlarında ki VDGG (Peter Hammill) albümlerine konuk müzisyen olarak katılan Robert Fripp'i bu albümde yalnız bırakmayan bir Peter Hammill, vokaliyle albüme en çok renk katan kişi.

Albümü nasıl dinlersiniz. Biraz zor. Çünkü dinlerken progresif rock hakkında bir fikir dahi edinemezsiniz. 'Exposure' albümü başyapıtlık bir albüm değildir ama King Crimson tarihi için önemlidir.

Progresif rock'ın babası olan grubun en önemli isminin albümü görmezden gelinemez.

Albüm toplama şarkılarla oluşturulmuş gibi duruyor. Sadece Robert Fripp'in kendi besteledikleri değil, yeniden çaldığı Peter Gabriel ve Daryl Hall'ın parçaları var. King Crimson'ın son albümü 'Red''den esinlenmeler de var, 80'lerde ki yeni King Crimson müziğinin belirtileri de var. Tabii bu arada Robert Fripp'in elektronik sesleri de.

Bir progresif rock hayranıysanız, bu albüme pek yakın durmayın. Albümden istediğinizi alamazsınız. Eğer King Crimson'ın müziğini öğrenmek, geçirdiği evrimi anlamak istiyorsanız, 75 öncesi King Crimson albümleri sonrası dinlemeniz gereken ilk albüm, 'Exposure'dur.

Robert Fripp, progresif, avant-garde müziğin en önemli uygulayıcılarından ve yaratıcılarından. Bu ilk albümde de yer verdiği bir çok rock türü de buna küçük bir örnektir. Hala favori gitaristlerimden olan Robert Fripp'in bu albümü ve parçaları, kendimi sıkılmış hissettiğim anlarda sığındığım bir liman gibi.

King Crimson'ın yaratıcısı ve günümüze taşıyıcısı, Robert Fripp'den mükemmel bir müzik şöleni, 'Exposure' albümü.

1. Preface (1.15)
2. You Burn Me Up I'm a Cigarette (2.23)
3. Breathless (4.39)
4. Disangage (2.52)
5. North Star (3.12)
6. Chicago (2.11)
7. NY3 (2.17)
8. Mary (2.10)
9. Exposure (4.26)
10. Haadan Two (1.56)
11. Urban Landscape (2.35)
12. I May Not Have Had Enough of Me But I've Had Enough of You (3.38)
13. First Inaugural Address to I.A.C.E. Sherborne House (0.04)
14. Water Music I (1.19)
15. Here Comes the Flood (3.52)
16. Water Music II (3.52)
17. Postscript (0.38)

Süre : 49.43

Robert Fripp / Elektrik Gitar

Konuklar
Barry Andrews / Klavye
Phil Collins / Davul
Brain Eno / Synth (ses düzenleyici), Sesler
Daryl Hall / Vokal
Peter Hammill / Vokal
Tony Levin / Bas Gitar
Jerry Marotta / Davul
Sid McGuinniss / Gitar
Terre Roche / Vokal
Narada Michael Walden / Davul
Joanna Wetton / Sözler
J.G. Bennett / Sesler