13 Mayıs 2018 Pazar

Pink Floyd - Obscured By Clouds 1972



1972, rock müzik  ve Pink Floyd için çok önemli bir yıl. Üzerinden 10 yıllar geçmesine rağmen en çok satanlar listelerinde yer almış ve klasik rock albümleri arasında da ilk akla gelenlerden olan 'Dark Side Of The Moon' parçalarının yazılmaya başlandığı yıl. Albümün parçaları Pink Floyd tarafından yazılırken konserlerinde de yer buluyordu. O yüzden 'Dark Side Of The Moon' albümü 1972 yılı albümlerinden biri sayalabilinir.

Bir yıl önceki 'Meddle' albümü ve sonrası Pink Floyd, parça yazımı konusunda saykodelik rock'dan bluesvari parçalara geçiş yapar. Bu durumda en büyük pay sahibi Roger Waters'tır. Ki o dönem (sonraki dönemlerde dahil) blues ve Bob Dylan hayranı olan Roger Waters, 'Wish You Were Here' parçasını da bu duygu ve istekle ortaya çıkartır. 'Dark Side Of The Moon' albümü kollektif bir çalışma olsa da, Roger Waters'ın Pink Floyd'un müziğini değiştirmeye başlaması sonucu ortaya çıkmıştır.

Pink Floyd müziğinde ki bu değişimin bir diğer önemli aktörü ise Rick Wright'tır. 'Dark Side Of The Moon' albümünün atmosferinin ortaya çıkartılması neredeyse kendisine aittir. Rick Wright yaratıcılığını devam ettirse de 1977-78 yıllarında Roger Waters ile ters düşer ve bir kaç yıl sonra da grupla çalışmayı bırakır.

İşte, 1972 yılında bu ikili Pink Floyd'un en az bilinen yada bilinmeyen bir albümüne öncülük eder. Bir kaç yıl öncesinde bir film için yaptıkları 'More' albümünün tutması sonucu aynı filmin yönetmeni tarafından tekrar bir başka film için anlaşma yapılır. Pink Floyd da çok kısa bir süre içinde parçaları yazıp hazırlar ve 6 günde stüdyo'da kaydederler. Acele bir albüm gibi gözüküyor olsa da Roger Waters ve Rick Wright'ın parça yazımlarındaki yaratıcılıkları bu durumun negatif kısmını tamamen yok eder.

Albümdeki belli başlı parçalara gelirsek...

'Burning Bridges' parçasındaki ritmik klavye tonları Pink Floyd'un unutulmaz parçalarından olan 'Us And Them' parçasının bir ön çalışması, gibi değil, ön çalışması.  

'Wot's... Uh The Deal', 'Stay' ve 'Mudmen' parçaları bir yıl önceki 'Meddle' albümünün A yüzüne benziyor. Folk ve blues yanına biraz da 60'ların saykodelik havası eklenmiş. Bir de aynı parçalara benzer 'Free Four' var. 'Free Four' biraz daha hareketli ama blues havasını üzerinde taşıyor.

Saykodelik havanın en çok hissedildiği parçalar; albüme adını veren 'Obscured By Clouds', 'When You're In' ve 'Gold It's In The...'. Her üç parçayı dinlerken de aklıma Amon Düül II'nin aynı dönemde yaptığı parçalar geliyor. Pink Floyd'un parçaları doğaçlaması daha az blues sesleri daha ön planda.

Kapanış parçası 'Absolutely Curtains'. 'Echoes' parçasının mükemmel atmosferinden yararlanılarak albümün ve filmin finali yapılmış parça. Parçanın sonlarında ki afrikalıların sesleri yerine David Gilmour'un kısa bir gitar solosu konsaymış daha iyi olurmuş gibime (!) geliyor.

Albümdeki favori parçam 'Childhood's End'.  Benim için gerçek bir Pink Floyd klasiği.

Bu albümü ilk 2003 yılında, 21 yaşında iken dinlemiştim. O zamanlar internet olsa da, albüm yada müzik bulmak internette neredeyse mucizeydi. Muhasebeci olarak çalıştığım işyerinde bütün gün rock müzik dinlediğim için, dolayısıyla Pink Floyd'da dinliyordum, bir gün komşu işyerinde çalışan bir Libya'lı elinde bir cd ile geldi. CD'nin içinde Pink Floyd ve grup üyelerinin solo albümlerinin hepsi vardı. Yaşça benden büyük olduğu için karşılıklı oturduğumuzda genellikle o anlattı ben dinledim. Daha sonra da bana hediye olarak kopyaladığı o cd ile yatar kalkar oldum. Sabah işe giderken cd-çalar'da o cd vardı, işyerinde bilgisayar'da yine o cd takılı durup bütün gün Pink Floyd çalıyordu. Akşam iş bitip eve dönerken yine o cd çalıyordu. 'Obscured By Clouds' albümünü de ilk o cd'nin içinde görüp dinlemiştim.

'Obscured By Clouds', Pink Floyd severlerin çoğunluğuna göre pek de muhteşem olmayan bir albüm. Bir kısım Pink Floyd severe göre ise grubun en profesyonel işlerinden birisi. Her ikisine de katılmıyorum.  'Obscured By Clouds' bir geçiş albümüdür, 71 öncesi ve sonrası arasında köprü niteliğinde bir albüm.

1. Obscured By Clouds (3.05)
2. When You're In (2.31)
3. Burning Bridges (3.30)
4. Gold It's In The... (3.08)
5. Wot's... Uh The Deal (5.09)
6. Mudmen (4.18)
7. Childhood's End (4.33)
8. Free Four (4.16)
9. Stay (4.07)
10. Absolutely Curtains (5.51)

Süre : 40.18

David Gilmour / Elektrik Gitar, VCS3 Synth(ses düzenleyicisi), Vokal (3,5,7)
Richard Wright / Piyano, Klavyeler, VCS3 Synth, Vokal (3,9)
Roger Waters / Bas Gitar, VCS3 Synth, Vokal (8)
Nick Mason / Davul, Perküsyon, Elektrik Davul (1)

24 Nisan 2018 Salı

Tangerine Dream - Wavelenght 1983



Mike Gray, Amerikalı muhalif yazar, belgeselci, araştırmacı ve sinemacı. 2013 yılında ölen Mike Gray hakkında akıllarda kalan 1968 yılında Amerikan Devrimi 2 adlı belgesel filmdir.

Benim Mike Gray'i biliyor olmam entellektüelliğimden falan değil, Tangerine Dream grubundan  1983 yılında yaptığı 'Wavelenght' albümünden dolayıdır. Tangerine Dream hayranlığım nedeniyle grubun yaptığı bazı film müziklerinden dolayı, bazı filmlerini de merak edip izlemişliğim var.

'Wavelenght' de Tangerine Dream'in aynı adlı film için yaptığı bir albüm. Amerikalı bağımsız yönetmen Mike Gray'in yönetmenliğini yaptığı film bilim kurgu konusu olan bir film. Filmi izlemedim ama izlenecekler listesine aldım konusunu ve eleştirilerini okuyunca. Kabaca filmi tarif etmeye kalkışırsak film, Gizli Dosyalar E.T. arasında duran bir yapım. Okuduklarımdan bunu çıkarabildim. Gizli dosyalar 9 yıllık serisini 2 kez bitirdiğim için Waveleght filmi bir hayli ilgi çekici geldi. Şu oyundan başımı kaldırıp en yakın zamanda o filmi de izleyeceğim.  

Tangerine Dream'in kaçıncı albümüdür bu, bilmiyorum. Ama efsaneleşmiş kült korku filmlerinden olan 'The Exorcist' yönetmeni William Friedkin'in 1977 yılındaki Sorcerer filminin müziklerini yapmalarıyla sinemaya açıldıklarını biliyorum. Bu albüm ise 4. film müzikleri albümü, daha sonrasında aksiyon-suç, fantastik, korku-gerilim ve tabii bilim kurgu filmleriyle birlikte 40 civarında filmin müziklerini yaptıklarını da belirteyim.

'Wavelenght' albümüne gelirsek, öyle 70'lerin klasik Tangerine Dream müziğinin atmosferi yok. 'Force Majure' albümünde kendisini fazlasıyla belli eden senfonik yapı burada daha baskın çıkıyor. Parçalar kısa kısa olduğu için(albümde 16 parça var) özel olarak şu parçaları dinleyin diyemem.

Albümü bütün olarak dinlemenizi ve ilgi çekici filmi de izlemenizi tavsiye ederim. Hoş! Tangerine Dream dinleyip, bilim kurgu'dan uzakta duran birini de henüz görmedim.

1. Alien Voices (0.16)
2. Wavelength Main Title (1.54)
3. Desert Drive (Quichotte Part One excerpt) (2.00)
4. Mojave End Title (3.59)
5. Healing (2.23)
6. Breakout (1.09)
7. Alien Goodbyes (1.50)
8. Spaceship (2.18)
9. Church Theme (3.41)
10. Sunset Drive (3.23)
11. Airshaft (3.10)
12. Alley Walk (2.55)
13. Cyro Lab (2.13)
14. Running Through The Hills (1.30)
15. Campfire Theme (1.23)
16.  Mojave End Title Reprise (3.51)

Süre : 37.55

Christopher Franke / Klavyeler, Synthesizer (ses düzenleyicisi)
Edgar Froese / Klavyeler, Synth, Bas Gitar, Elektrik Gitar
Johannes Schmoelling / Klavyeler, Synth

15 Nisan 2018 Pazar

Eloy - Colours 1980


Eloy, kimi progresif rock sevene göre 70'lere özel uzay rock (space rock) yapan bir grup o yüzden progresif sayılmaz, kimine göre ise tam tersi.  Aslında bu durum sadece Eloy'a özgü bir durum değil, dönemin bir çok ünlü grubu içinde aynı düşünceler var. Örneğin, Pink Floyd'un yaptığı müziğin de  progresif değil, saykodelik uzay rock olarak tanımlanması gerekir diyenler az değil.
Bir ara benim de aklımı bir süre kurcalamıştı ama şimdi biraz daha net bakabiliyorum. Daha önceki yazılarımdan bazılarında belirtmiştim, prog denince aklıma ilk gelen türler senfonik, eklektik ve caz füzyon'dur; sonrasında ise eletronik, kraut veya folk  geliyor. Saykodelik ve uzay rock ise en son bile diyemeyeceğim, çok nadir olarak dinlediğim progresif rock türleri(neoprog yada metal türlerini ise yok sayıyorum). Ancak bazı gruplar bu kategorilendirmenin biraz dışında kalıyor.
Eloy; saykodelik uzay rock denince akla gelen ilk gruplardan. En iyi yorumlayan yada en kalitelilerinden diye değil, kendi müzik zevklerini ve yaratıcılıklarını sınırlamadan ortaya koyabildikleri için ilk akla gelen gruplardan.  Yoksa saykodelik yada uzay rock bir şablondur, Eloy da bu şablon üzerinden müzik yapıyor değildir.
Eloy, kendi müzik tarihlerinde çok fazla eleman değişimine gidilmiştir. Bu 3-4 yılda bir eleman değişikliği nedeniyle aklıma hep King Crimson geliyor. King Crimson da Eloy gibi sürekli eleman değişikleri yaparak günümüze kadar gelmiştir.  Her iki grubu da ayakta tutan tek kişidir. King Crimson için Robert Fripp, Eloy içinde Frank Bornemann. Hal böyle olunca her eleman değişikliği de her iki grubun müziğin de değişimlere neden olmuştur.
O yüzden her iki grubu da dinlerken albümlerin dönemlerine ve müzisyenlerine bakmakta yarar var.
Frank Bornemann, 1980 yılı öncesi grup üyeleri ile yaşadığı bazı ego temelli  anlaşmazlıklar dolayısıyla yanına yeni müzisyenler alarak 'Colours' albümünü çıkarmak zorunda kaldı. Müzisyenler değişince haliyle ortaya 70'lerin ortalarında ortaya koydukları senfonik yapılı parçalar yerine kısa, hazmetmesi kolay parçalar ortaya çıktı.
'Colours' albümü bu yüzden 'Ocean', 'Dawn' gibi şaheserlerin yanında biraz sönük kalıyor. Ama ilginçtir, 1977-79 yılları arasında çıkan Eloy albümleri kadar bu albümü de seviyorum. Evet, bir 'Ocean' yada 'Dawn' albümleri kadar müzikalitesi yüksek  değil ama albenisi yüksek olan bir albüm. Belki de albüm kapağının kişi de uyandırdığı merak da olabilir.
Albüm ise, 70'lerin başında bir çok rock grubu tarafından denenmiş ve kısmen de progresif rock'ı anlatırken yararlanılan folk, elektronik  müziği içinde barındırıyor. Burada folk derken 'Impressions' parçasından bahsediyorum. Grup üyelerinin hiç biri flüt çalmazken o flüt sesini nasıl çıkartmışlar, merak konusu. Elektronik ise (elektronik pop da diyebilirsiniz) açılış parçası 'Horizons' da var, ve fazlasıyla Alan Parson's Project'i anımsatıyor.  
Kapanış parçası 'Sunset' ise niyeyse bana Tangerine Dream'in bir albümünün finalini çağrıştırıyor. Böyle güzel bir finali aslında başa alıp, 70'lerin ortalarında çıkardıklar albümleri gibi bir albüm ortaya çıkarabilirlerdi.
Albümdeki favori parçam 'Child Migration'. İki elektrik gitar ile ağır progresif rock gruplarına çalım atan, karmaşık melodi ve ritimleriyle gerçek anlamda progresif, yani ilerici rock'ın örneklerinden olan bir parça.
'Denizden babam çıksa, yerim diyen' deniz sevdalısı nasıl denizsiz yaşayamıyorsa, bir Eloy hayranı olan ben de uzun süre Eloysuz  duramıyorum. Eloy'a dönüş yaptığım her zamanda mutlaka önüme çıkan albümlerden birisi de 'Colours'.
 
1. Horizons (3.20)
2. Illuminations (6.19)
3. Giant (6.05)
4. Impressions (3.06)
5. Child Migration (7.23)
6. Gallery (3.08)
7. Silhouette (6.57)
8. Sunset (3.15)

Süre : 39.33
Frank Bornemann / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal, Yapımcı
Hannes Arkona / Akustik & Elektrik Gitar
Hannes Folberth / Klavyeler
Klaus-Peter Matziol / Bas Gitar, Geri Vokal
Jim McGillavray / Davul, Perküsyon
Konuklar
Edna & Sabine / Vokal (1. parça)

4 Nisan 2018 Çarşamba

Grobschnitt - Jumbo 1975



Grobschnitt, müziğe başladıkları andan itibaren sürekli yenilik arayan, bulduklarında da parçalarına, albümlerine yansıtan ender yaratıcı gruplardan birisi.

Çıkardıkları ilk iki albümdeki farklı tarzda yaratıcılıkları 3. albümlerinde de devam ettirdiler. İlk albümlerindeki saykodelik-uzay-kozmos sesler, var iken, ikinci albümlerinde yerini  saykodelik sesler ile gitar doğaçlamalarına bıraktı.

Grobschnitt'ı anımsamanın en iyi yolu ise ikinci albümleri 'Ballermann' da bulunan iki bölümlük 'Solar Music'. 'Ballermann' albümünün başarıya ulaşmasında en çok etkisi olan 'Solar Music'. Çok geçmeden de Solar Music adı altında konserler ve bir de konser albümü yapıldı. İşte bu, 'Ballermann' ve 'Solar Music' etkisi devam ederken sessiz sedasız grubun yeni albümleri 'Jumbo' çıktı. İlk albüm önceki iki albüm gibi ingilizce idi. Aynı adı taşıyan bir de almancası da çok geçmeden grubun diskografisinde yerini aldı. Çok geçmeden, benim için, en iyi progresif rock albümleri arasına giren 1977 çıkışlı 'Rockpommel's Land' albümlerini çıkardılar.

'Ballermann' albümünden başlayıp 'Rockpommels Land' albümüne gelmenin sebebi 'Jumbo' albümlerinin iki albümünde tam arasında yer almasıdır. Bu albümdeki parçalardan kolaylıkla anlaşılabilir. Özellikle 'The Clown' parçasında ki ikili gitarın mükemmel uyumu ve davulcunun seri ritimler ortaya çıkarması Ballermann albümünün etkisini devam ettirdiğini gösteriyor. 'Sunny Sunday's Sunset' parçası ise senfonik uyumuyla 'Rockpommels Land' atmosferinin öncülüğüü yapıyor.

Albümde 6 parça olmasına rağmen albümde 4 parça vardır ve kısa bir albümdür. Kısa olmasına rağmen her bir parçanın fazlasıyla karışık ritimler, armoniler ve melodiler içermesi nedeniyle albüm kısa değil, uzun olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. İlk parça 'The Excursion Of Father Smith'. Parça, bir çok yerde Genesis'in ilk dönemini çağrıştırırken, özellikle klavye ve synth kullanımında, bir çok yerde de YES'in, evet burada da özellikle gitar kullanımı, 1972 sonrası atmosferini hissediyorsunuz.

'The Clown', albümdeki en yaratıcı parça ve albümdeki favori parçam. Bazı yerlerde YES ve Genesis atmosferini hissettirse de aslında 'Ballermann' albümünün, bu albüme uzanmış bir parçası gibi.

'Dream And Realty', Grobschnitt'in 'Anymay', 'Drummer's Dream' parçalarında ki gibi bir şablona oturtulmuş olan bir parça. Artı olarak ilk albümlerinde ki kozmik-uzay sesleri burada biraz daha fazla. Kötü mü, elbette değil. 70'lerin progresif rock gruplarının sıkça başvurduğu yollardan bir tanesi, parçaların bir şablona oturtulmasıdır. Grobschnitt de bunu gayet iyi ortaya koyuyor.

'Sunny Sunday's Sunset' albümün kapanış parçası, aynı zamanda 'Rockpommels Land' albümüne bir kapı aralayışı. Bu parçadan bir sonraki albümün müzikal atmosferini kolaylıkla yakalayabilirsiniz.

'Jumbo', Grobschnitt'in az bilinen yada gözardı edilen bir albümü. Bir progresif rock sever için ise 'Ballermann' ve 'Rockpommels Land' şaheserlerinin arasında bilinmesi gereken bir albüm.

1. Jupp (0.13)
2. The Excursion Of Father Smith (9.37)
3. The Clown (6.42)
4. Dream And Realty (5.25)
5. Sunny Sunday's Sunset (11.30)
6. Auf Wiedersehen (0.54)

Süre: 34.21

Stefan Denielak (Wildschwein) / Ritim ve Akustik Gitar, Vokal, Geri Vokal
Gerd-Otto Khün (Lupo) / Elektrik Gitar
Volker Kahrs (Mist) / Org, Piyano, Mellotron, Synth (ses düzenleyicisi)
Wolfgang Jager (Popo) / Bas Gitar
Joachim Ehrig (Eroc) / Davul, Perküsyon, Elektronik Efektler ve Sesler

28 Mart 2018 Çarşamba

Campo di Marte - Campo di Marte 1973



Campo di Marte, italyan progresif rock'ının en çok ürünlere verdiği bir dönemde ortaya çıkan bir grup. Maalesef ki dönemin bir çok grubu gibi ticari kaygılar sebebiyle ömürleri yalnız bir albüm yapmaya yetmiştir. Aslında albüm sonrası ikinci albümü de hazırlamışlardır ama o ticari kaygı, yani satamama sorunu nedeniyle kaydı bile yapılmamıştır.

Konsept(albüm bir hikaye anlatıyor) niteliğindeki albüm 20 yaşındaki gitarist Enrico Rosa tarafından yazılıyor. Albüm konusu ise mutlu mesut, huzurlu yaşayan bir toplumun savaşın yıkıcı sıcaklığıyla tanışmasını ve içine düştüğü travmayı anlatıyor. Bir nevi savaş karşıtlığını ortaya çıkıyor.

Savaş karşıtlığı nedeniyle albüm adı gibi grubun adı da 'Savaş Alanı' yada 'Savaş Arenası' anlamında Campo Di Marte koyuluyor. Aslında burada savaşın türkçe anlamı olan Guerra değil de, latin mitolojisindeki savaş tanrısı Mars (Marte) kullanılıyor. Parçalar ise birinci, ikinci zaman diye 7 bölümden oluşuyor.

Parçalar, kimi zaman dönemin sert rock'ına benzerlik gösteriyor olsa da, genel olarak 70'lerin klasikleşmiş bir çok italyan gruplarının kullandığı folkik, cazımsı, akustik ve klasik müzik seslerini içinde barındırıyor. Albümü dinlerken Museo Rosenbach, PFM, Maxophone, Il Rovescio Della Medaglia gibi italyan progresif rock'ının öne çıkmış gruplarının hatta efsane gruplardan Moody Blues'un bile bazı seslerini duyabilirsiniz.

Kısacası klasik progresif rock da (özellikle italyan prgoresif rock) ne aramak isterseniz, hepsi var.

Grup, bu ilk albümden bir süre sonra dağılıyor, grup üyeleri ise başka gruplarda müzik yapmaya devam ediyorlar. 2003 yılında ise 1972'deki konser kayıtlarıyla birlikte bir albüm daha çıkartıyorlar. Ancak bu yeni albüm sonrasının da devamı gelmiyor.

Campo di Marte, progresif rock dünyasında bir çok grup gibi, tek albümüyle rock müzik de nasıl yaratıcı olunabileceğini güzel bir şekilde ortaya koyuyor.

Günümüz progresif rock yaptığını söyleyen gruplara ilham olması dileği ile.

1. Primo Tempo (8:10)
2. Secundo Tempo (3:20)
3. Terzo Tempo (6:20)
4. Quarto Tempo (3:15)
5. Quinto Tempo (5:58)
6. Sesto Tempo (5:12)
7. Settimo Tempo (8:28)

Total Time: 40:43

- Enrico Rosa / Elektrik & Akustik Gitar, Mellotron, Vokal
- Alfredo Barducci / Fransız Boynuz, Flüt, Piyano, Org, Clavioline(Bir Çeşit Klavye), Vokal
- Paul Richard (aka Richard Ursillo) / Bas Gitar, Vokal
- Carlo Felice Marcovecchio / Davul, Bongo, Vokal
- Mauro Sarti / Davul, Bongo, Flüt, Vokal

23 Mart 2018 Cuma

Jane - Jane III 1974



Progresif rock, kimilerine göre dahilerin müziği, kimilerine göre de 60'ların üniversitelilerinin müziği. Kimilerine göre ise sadece 70'lerde ortaya çıkan ve o döneme ait bir rock müzik türü.

Mutlaka farklı tanımlar yapanlar da vardır ancak benim önüme en çok bu tarz tanımlar çıktı.

Bir de bunların haricinde yine o dönem, 1970'lerde progresif rock müziğe başlayıp kendi müziğini yaratanlar var. Aslında bu tarz grupların müziğinin progresif rock sayılması, başladıkları dönemde dinledikleri yada esinlendikleri grupların, müzisyenlerden yararlanmasıdır. Buna verilebilecek en güzel örnek, Pink Floyd'dur.

Saykodelik-beat-pop ile başlayıp, eksperimental (deneyliktir (yada deneyimlik), deneysel sözü uydurmadır) müzik ile devam sonrası saykodelik uzay rock (space rock)  ulaşması, Pink Floyd'un müziğinde ki değişimleri gösterir. En sonunda ise 'Wish You Were Here' albümüyle kendi müziğine ulaşmış olur. Yani Pink Floyd müziğine. 70'li yıllarda, progresif rock'ın altın yıllarını yaşadığı dönemde bu tarz bir çok grup vardır. Örnek YES grubu, Genenis de öyledir. Hatta İtalya'dan Le Orme grubu da öyledir.

Bu tarz gruplara bir başka örnek de,  Almanya'dan çıkan krautrock grubu Jane. Jane grubunu da kendine özgü müzik yapanlar arasına kolaylıkla koyabiliriz. Aynı Pink Floyd müziği olduğu gibi, Jane müziği de vardır.

1974'de ki 'Jane III' albümleri öncesinde çıkardıkları iki albüm, ağır saykodelik rock ile krautrock arasında bir yerdeydi. 'Jane III' albümü ise grubun kendi düşüncelerinde yapmak istedikleri müziğin ortaya çıkmış hali. Bu albüm sonrası, 3 yıl ve 3 albüm, kendi deneyimlerinden yola çıkarak Jane müziğini devam ettirmişlerdir. Bu devam edişin ilk sebebi de davulcu Peter Panka'nın grubu ayakta tutmaya çalışmasıdır. Peter Panka'nın 2007'de ölümü sonrası ise eski müzisyenler ile yeni, genç müzisyenlerin biraraya gelmesiyle Jane, hala müziğe devam etmektedir. Hatta grubun adı da Peter Panka's Jane'dir.

Grubun, ve yaptıkları müziğin kısa özeti bu. Albüm ise anlatmaya çalıştığım gibi, Jane müziğini yansıtan ilk albüm.

Albüm; saykodelik, folk ve özellikle blues ezgilerini barındırıyor. Jane, bunları öyle güzel harmanlayıp ortaya parçalar çıkartıyor ki, dinlerken kendinizi rock müziği yeniden, tekrardan keşfetmiş gibi hissediyorsunuz.

Gizli kalmış yahut popüler dünyada kendine yer bulamamış Jane grubunu dinlemek bir ayrıcalıktır.

1. Comin' Again (9.40)
2. Mother, You Don't Know (5.52)
3. I Need You (4.50)
4. Way To Paradise (3.25)
5. Early In The Morning (5.20)
6. Jane-Session (4.20)
7. Rock'n'roll Star (4.47)
8. King Of Thule (0.40)
9. Baby, What You're Doin' (3.05)

Süre : 41.59

Klaus Hess / Akustik & Elektrik Gitar
Wolfgang Krantz / Gitar, Piyano (4)
Charly Maucher / Bas Gitar, Vokal
Peter Panka & Davul, Perküsyon, Vokal (4)

20 Mart 2018 Salı

Santana - Santana 1969



San Francisco, rock müzik tarihi açısından önemli bir yer. 1969 yılında toplanan rock gruplarının Woodstock adlı konserleriyle önem kazanan ve gelenekselleşen şehir, günümüzde de hala rock festivalleriyle varlığını devam ettiriyor. 1969 yılında ki gibi popüler olmasa da San Francisco'da hala yerel rock grupları toplanarak birlikte müzik yapmaya devam ediyorlar.

Tabii, albüm ve grubun konusu Woodstock'un günümüze yansımaları değil. Woodstock konserlerine ön plana çıkanlardan Carlos Santana'nın ilk albümü. Yaşım gereği, bir ay sonra 36 yaş bitecek, o dönemi görmedim. Hatta Carlos Santana'yı da Woodstock konserleri ile birlikte de tanımadım. 80 sonrası doğan bir çok kişi gibi ben de 'Maria' adlı parça ile tanıdım. Hatta ilk dinlediğim zamanlar rock müzik nedir onu bile bilmiyordum. Ama Carlos Santana ile ilgili şu sözleri anımsıyorum; 'Carlos Santana, yıllar sonra rock müzik efsanesi geri döndü'. Daha sonraları, yani 90'ların sonları, rock müziğe olan ilgim yoğunlaşırken Santana'yı da es geçmedim. Aklımın bir köşesine yerleşti.

Yıl 2018, yani bugün. 90'ların ortalarında 'Maria' parçasıyla bir rock efsanesi olarak tanıdığım Carlos Santana, gerçekten rock müziğin yaşayan efsanelerinden oldu benim için. Belki rock efsanelerini say deseniz, aklıma gelmeyecek bir isim ama Santana sözü ağızdan çıktığı zaman rock efsanesi olduğu biliyorum.

Yazıya Woodstock konserleri ile başlamamın birinci nedeni, Carlos Santana gibi bir çok müzisyen ve grubun hala popüler olmadan müzik yaptıklarıdır.

Ve, o yeni gruplar da günümüzde 1969 da Carlos Santana gibi popülerliğe ulaşamadılar, hatta albümleri bile zoruna kaydediyorlar. Ama müzik yapmaya da devam ediyorlar. Sanırım bu insanların müziğa bakışı ile ilgili, 60'larda, 70'lerde müziği bir kültür aracı olarak gören insanlar ve müzisyenler, şuan da müziği tamamen tüketilecek bir nesne, araç olarak görüyorlar.

Albüme gelelim; Carlos Santana yada Santana efsanesinin başladığı ilk albüm. Carlos Santana, 1969'daki ilk albüm öncesi, 1966-68 arası müzik yapan bir isimdi. 1969'daki Woodstock konserine katılımı ve konserde çaldığı parçaları bir albümde toplaması sonrası adını iyice duyurması, albüm satışlarından gelen gelir ile albüm ve müzik yapmaya devam etti. 1969 ve 1970'lerin başlarındaki albümleri hem klasik rock hem de progresif rock için temellerinden biri oldu.

Hala da olmaya devam ediyor.

Albüm adı, Carlos Santana'nın Santana'sı. İçinde 9 parça var. Klasik bir rock dinleyicisi için 9 parça da ezbere bilinecek parçalar. Progresif rock dinlemesine ya da biliyor olmasına bile gerek yok. Santana'yı tanıtan ve akıllara kazıyan ilk parçaların hepsi bu ilk albümde.

Carlos Santana ve haliyle grubu; dönemin, 1960'ların rock müziğine biraz fark getirerek, latin amerika folk ezgileri ve caz'ı bulaştırdı. Aynı dönemin blues, saykodelik ve acid rock'ını da müziğinde eksik etmeyerek günümüz rock müzik anlayışının öncülerinden oldu.

Santana'nın 'Santana' albümü, caz'ı, folk ezgileri, saykodeliği' ile hala rock müziğin temel albülerinden biri olacak.

1. Waiting (4.04)
2. Evil Ways (3.56)
3. Shades Of Time (3.13)
4. Savor (2.45)
5. Jingo (4.21)
6. Persuasion (2.35)
7. Treat (4.43)
8. You Just Dont Care (4.35)
9. Soul Sacrifice (6.38)

Süre : 36.50

Carlos Santana / Elektrik Gitar, Vokal
Gregg Rolie / Piyano, Org, Vokal
David Brown / Bas Gitar
Michael Shrieve / Davul
Michael Carabello / Perküsyon, Konga
Jose 'Chepito' Areas / Perküsyon, Konga, 

16 Mart 2018 Cuma

Beggars Opera - Waters of Change 1971



'Waters Of Change', Britanya'da progresif rock'ın klasik haline gelmiş bir çok rock grubunun, bir nevi gölgesinde kalmış, Beggars Opera'nın 1971 yılındaki ikinci albümü.

İskoçların efsanesi(evet efsanesi olması gerekiyor), Beggars Opera(Dilencinin operası)'nın bu albümü, ilk albümüne göre daha çok senfonik bir atmosfere sahip; ilk albümdeki saykodelik hava burada kendisini uzay rock (space) denen atmosfere bırakıyor. Bunu Beggars Opera deyince ilk akla gelen parçası olan 'Time Machine' den anlayabilirsiniz.

Albümün yada grubun 70'lerin atmosferinde, Britanya gibi progresif rock'ın en çok üretim verdiği yerde, gölgede kalmış olmasının sebebi, popülerliği falan değil. Ki klasik haline gelen grupların çoğu 75-76 sonrası zaten popülerliklerini yitirmişlerdi. Burada gölgede kalmış dememin sebebi, progresif rock diye müzik dinlemeye, progresif rock'ın köklerini bulup dinleyelim diyenlerin klasik haline gelmiş grupları dinledikten sonra bir çok grubu göz ardı etmesidir. Beggars Opera da sadece bunlardan bir tanesidir.

Bunu söylememin en önemli nedeni, 'Time  Machine' parçasının atmosferi. 'Time Machine', aynı yıl sonra müzik yaşamına başlayıp, 3-4 yıl sonra progresif rock'ın klasik albümlerine imza atan Eloy'un o bilindik senfonik atmosferlerine sahip benzer bir parça.

İlginçtir ki, Beggars Opera'nın 'Time Machine' parçasında esinlenmesi gibi Eloy grubu da ad koyarken H.G. Wells'in 'Time Machine' hikayesini temel alıyor. Yani biri hikayenin adını kullanırken diğeri de hikayenin içinde geçen Eloi denen bir ırktan alıyor.

Açılış parçası 'Time Machine'; öncü bir parça, Eloy'un 3-4 yıl sonra yapacağı saykodelik, uzay, senfonik müziğinin öncülerinden. Saykodelik elektrik gitar, güçlü vokal ve tabii Alan Park'ın klavyeleriyle saykodelik atmosfer mükemmel bir ses uyumu (senfoni) ortaya çıkarıyor.

'Lament', kısa ve öz saykodelik org pasajı. Ayrı olarak değil de, bir sonraki parçanın başına eklenmiş olsaydı, daha özgün dururdu gibi.

'I've No Idea', çook ilginç bir başka parça. 3.4 ay önce dinlediğim son çıkan albümlerden birini anımsattı. 60'ların sonlarında bolca örneği bulunan beat-saykodelik tarz'da başlayan parça daha sonra Alan Park'ın org sololarıyla devam ediyor. Sonlarına doğru ise o bahsettiğim grubun, Wobbler'in müziği gelmeye başlıyor.

Alan Park'ın etkilediği gruplardan birisi de Wobbler imiş meğer.

'Nimbus', akustik, saykodelik ve karamsar bir parça. Böyle senfonik bir albüme bu parça biraz sıradışı kaçmış.

'Festival', bir yıl sonra İtalya'da, 1972 yılında çıkan PFM'nin 'E Festa' parçası gibi başlıyor. Daha sonra beat-saykodelik ve pop  tarzında devam ettikten sonra tekrar 'E Festa' benzeri folk-senfonik bir havada devam ederek bitiyor. Kötü değil ama mükemmel de değil.

'Silver Peacock' un giriş (intro) bölümü karnaval, panayır havasında. İkinci bölümü ise 'Time Machine' parçasından sonra en iyi atmosfere sahip parça. Tabii bir de burada Vokal'in ses kalitesinin de ne kadar etkili olduğunu hesaba katmak gerek. En önemlisi ise 'I've No Idea' parçasında ki olduğu gibi Wobbler'e esin kaynağı olmuş olması.

İlk 2007-8 de dinlemiş olmama rağmen daha sonra dinlediğim Wobbler'in müziğinde anımsayamamıştım ama şimdi yazıyı yazarken müzik kafamın içinde daha da netleşti.

Tekrarlayabilirim, Wobbler'in esin kaynaklarından biri kesinlikle Beggars Opera.

'Impromptu', kulağa hoş gelen, akustik seslerle folk parçası. Yine Wobbler'in 2009 yılında çıkardığı albümde kullandığı açılış ve kapanış parçalarına benziyor.

Son olarak 'The Fox'. Her ne kadar farklılık gösterse de kapanış parçası bana Genesis'in aynı yıllarda yaptığı 'Nursery Crime' albümünden bir parçayı anımsatıyor. Adını anımsayamadım o parçada ki gibi klavye ve org öncülüğünde karmaşık, ağır, tekrarlanması yada kopya ederek aşırılması zor bir parça gibi geliyor. Burada da tabi Alan Park'ın Genesis'den Tony Banks gibi müziğe öncülük ediyor oluşu söylenmesi gereken bir durum.

Beggars Opera, gölgede kalmış progresif rock gruplarından biri. Gölgede kalmasının nedeni de yaptıkları müziğin ikinci sınıf yada döneminde popüler olmayışı değil, günümüz prog dinleyicilerinin şartlanmış halidir. 'Waters of Change' ise, Eloy, Camel ve Wobbler, tabii anımsayamadığım bir çok rock grubuna esin kaynağı olmuş, başyapıt sayılabilecek gerçek bir progresif rock albümü.


1. Time Machine (8.00)
2. Lament (1.51)
3. I've No Idea (7.42)
4. Nimbus (3.43)
5. Festival (6.00)
6. Silver Peacock (intro) (0.22)
7. Silver Peacock (6.33)
8. Impromptu (1.14)
9. The Fox (6.52)

Süre : 42.03

Rick Gardiner / Elektrik Gitar, Akustik Gitar, Geri Vokal
Martin Griffiths / Vokal, İnek Çanı
Alan Park / Org, Piyano
Gordon Sellar / Bas ve Akustik Gitar, Geri Vokal
Virginia Scott / Mellotron, Vokal
Raymond Wilson / Perküsyon

11 Mart 2018 Pazar

Curved Air - Phantasmagoria 1972


Yıl 1972, progresif rock'ın altın çağı denilen, progresif rock'ın başyapıtlarının ortaya çıktığı önemli yıllardan. YES'in, ELP'nin, King Crimson'ın, VDGG'nin peşpeşe başyapıtlık albümler çıkardıkları ve hep anımsanacakları önemli yıllardan biri. Aynı yıl, YES yada King Crimson gibi gruplar kadar anımsanmasa yada göz ardı edilse bile başyapıtlık bir başka albüm de Curved Air'e ait.

3. albümü olarak çıkan 'Phantasmagoria', içinde barındırdığı folkik, elektronik, klasik (klasik müzik anlamıda klasik), avantgard ve cazvari seslerin doğru bir şekilde kullanılıp, bir araya getirelmesi sayesinde başyapıtlık albümler arasında yerini alıyor.  Böyle bir başyapıt albümün ortaya çıkışında bütün grup üyelerinin etkisi muhakkak ki var ancak iki isim daha fazla ön plana çıkıyor. Francis Monkman ve Darryl Way. Her ikisi de bu albüm sonrası gruptan ayrılıyorlar.

Albüm genel itibariyle grup müzisyenlerinin deneme tahtası gibi bir albüm. Hem müziğin kaotik yapısı hem de parça yazımlarında bir kriter, şablon kullanmamaları deneme tahtası tanımını hak ediyor. Bu da albümün ne kadar progresif, ilerici olduğunu kanıtlıyor.

'Marie Antoniette', 70'ler sonu ve 80'lerde bolca kullanılan melankolik bir atmosferde olan parça. Parçayı güzelleştiren bas gitarın melodik ve melankolik yapısı elbette ama Sonja Kristina'nın kadifemsi sesini de es geçemeyiz. 'Marie Antoniette' bu haliyle Curved Air'in klasik parçalarının başında geliyor.

'Melinda', yada 'More or Less', ingiliz halk ezgileriyle bezenmiş melankolik parça. Darryl Way'in iç burkan keman solosu ise ingilterenin ormanlarına götürüyor.

'Not Quite The Same', albümdeki üç orkestral parçadan ilki. Kısa bir parça olmasına rağmen müzikal açlığı doyurabilecek türde.

Devamında gelen 3 parça da yine 'Not Quite The Same' gibi kaotik yapılı parçalar. Progresif rock örnekleri için her biri örnek niteliğinde.

'Whose Shoulder Are You Looking Over Away' ise elektronik seslerin (synth) yoğun kullanıldığı deneysel bir parça. Elektronik müziği seven biri olarak fazlasıyla beğendim ancak albümün yapısına pek uymamış gözüküyor.

'Over And Above' albümün ikinci orkestral parçası. 1930-40'ların salon müziği ile klasik ve caz'ın mükemmel bir karışımı. Tabii bir de dönemin canterbury etkisi var. Aynı zamanda kapak resminin en güzel tanımlayan parça.

Albümün deneme tahtası gibi olmasının son örneği, kapanış parçası sel 'Once A Ghost, Always A Ghost'. Afrika, Güney Amerika yerlilerinin halk ezgilerini orkestral bir hale sokmak. Müzikte yaratıcılık bu olsa gerek.

'Phantasmagoria', Curved Air grubu gibi fazla bilinmeyenlerden. Bilen yada albümden zevk alanlar içinse 70'lerin başyapıt albümlerinden.

1. Marie Antoniette (6.20)
2. Melinda (More or Less) (3.25)
3. Not Quite The Same (3.44)
4. Cheetah (3.33)
5. Ultra-Vivaldi (2.22)
6. Phantasmagoria (3.15)
7. Whose Shoulder Are You Looking Over Away (3.24)
8. Over And Above (8.36)
9. Once A Ghost, Always A Ghost (4.25)

Süre : 39.04

Sonja Kristina / Vokal (1-3, 6-9), Akustik Gitar (2)
Francis Monkman / Elektrik Gitar (1,4), Elektrik Piyano (1,8), Harpischord (2,4,9) Piyano (3,6), Synth (ses düzenleyicisi) (3,8), Org (6,8), Tubular Bells & Gong (8), Perküsyon (9)
Darry Way / Keman (2-4,6,8), Piyano (1), Synth (ses düzenleyicisi) (1,3), Vokal, Tubular Bells (1), Mellotron (1)
Mike Wedgwood / Bas Gitar, Akustik Gitar (6), Elektrik Gitar (9), Vokal (1,6,8,9), Perküsyon (9)
Florian Pilkington-Miksa / Davul, Perküsyon (9)

Konuklar
Annie Stewart / Flüt (2)
Crispian Steele-Perkins / Trompet (3,8)
Paul Cosh / Trompet (3,8)
Jim Watson / Trompet (3,8)
George Parnaby / Trompet (3)
Alan Gout / Trambon (3,8)
David Saunders /Trambon (3,8)
Frank Ricotti / Xylophone (8), Vibes (8,9), Konga (9)
Mal Linwood-Ross / Perküsyon (9)
Colin Caldwell / Perküsyon (9)
Jean Akers / Perküsyon (9)
Doris The Cheetah /  Cheetah Roar (4)

4 Mart 2018 Pazar

Yes - The Yes Album 1971




Bir YES hayranı olarak 'The Yes Album' en az dinlediğim albümlerin başında geliyor. Ancak bunun  sebebi kötü bir albüm olması değil. Albümdeki bütün parçaların YES'in klasiklerinden olması. Albümü dinlemeden de internet üzerinde sadece YES'in konser kayıtlarını dinlerken önünüze çıkan her beş parçadan en az birinin bu albümden olarak karşınıza çıkması gayet normal. Dolayısıyla 'The Yes Album' YES'in albüm olarak en az bilinen ama parçalar bakımından en bilinen albümü.

YES'in klasik dönemine ait olsa da, klasik YES albümlerinin arasında pek sayılmaz.Klasik YES albümleri denince 'Fragile' ve 'Close to Edge' sayılıyor; doğal olarak herkes de olduğu gibi benim de aklıma o albümler geliyor.  Bu, 'Drama' albümünün 80'lerin YES müziğinden sayılmamasına benziyor. Nasıl ki 'Drama' albümünün 80'ler YES müziğinde ayrı bir yeri varsa, 'The Yes Album'ünde YES'in klasik döneminde ayrı bir yeri var.

Bu durum aslında gruba yeni katılan müzisyenlerin etkisiyle oluşuyor. 'Drama' albümünün atmosferinde Trevor Horn ve Geoffrey Downes'in büyük etkisi vardı. Bu albümde de gruba yeni katılan Steve Howe'un büyük etkisi var. Aslında Steve Howe bir önceki albümde de vardı ancak o albümde sadece stüdya'da bulundu. Parça yazımlarına ve çalınmasına herhangi bir katkısı olmadı.

Steve Howe'un gruba katılımından sonra; yerine katıldığı Peter Banks'in beat-saykodelik etkisini neredeyse yok edip, yerine akustik bir hava bırakacak. Bu durum daha sonra klasik YES'in müziğinin tarifinde en belirgin özelliklerinden biri olacaktır.

'The Yes Album', yaklaşık 2 hafta önce çıkış yıldönümü diye twitter'da önüme çıktı (Ve albüm çıkalı tam 47 yıl olmuş),

47 yıl sonra bile hala anımsanan, tekrar tekrar dinlenilen, rock müziğin klasiklerinden biri haline gelmiş, YES ve albümünü eleştirmek bana düşmez. Burada yapabileceğim en iyi şey, belki albümün öncesi ile sonrasındaki müzikal değişimi anlatmak olabilir.

Albüm, yıllar sonra YES konserlerinin vazgeçilmezlerinden biri haline gelecek olan, 'Yours Is No Disgrace' ile başlar. Steve Howe'un gitarı, onu takip eden bas ve davul, sonrasında melodik bir atmosfer veren hammond org ile başlarken orgazm olabileceğiniz ender parçalardan birisiyle tanışıyorsunuz. Yada anılarınız tekrar depreşir.

11-12 yıl önce, YES'i anlayarak ilk dinlemeye başladığımda tercihlerim canlı kayıtları, albümleri olmuştu. Bir çok parçasında olduğu gibi 'Yours is no disgrace' parçasını da ilk olarak canlı kayıtlarından dinledim. Daha sonra 'Union Tours' kayıtlarında ki yorumu YES'i sevmemde en önemli etkenlerden biri oldu.

Steve Howe'un,(aynı dönem Genesis'den Steve Hackett'da benzer şeyler yapıyor ) YES'de akustik atmosfer yaratmasının ilk örneği, 'Clap'. Bu tarz Steve Howe çalışmaları genelde stüdyo kaydı olarak bulunur ancak burada, ilk YES albümündee canlı kaydı konulmuş.

Belki de Steve Howe'un YES öncesi rock'n roll doğaçlamalarının canlı olarak daha farklı ses getirdiğinin düşünülmesinden dolayı olabilir.

2 yıl önce progresif rock, progresif metal farkları diye net üzerinden aratıp, bulduklarımı okuyup anlamaya çalışırken, birisinin yazdığı bir şey dikkati mi çekti. Orada ana hatları itibariyle yazıyı yazan kişi, prog metal denen türde parçalarda gidişatı anlayabildiğini ve buna aşamalı yada bluesvari müzik dediğini, ortaya konan müziğin ise 70'lerde Pink Floyd gibi şablon ortaya çıkaran gruplardan esinlenerek müzik yapıldığını söylüyordu. Progresif rock'da ise müziğin gidişatının  kestirilemediğini, örnek olarak da Genesis'den 'Musical Box'ı örnek gösteriyordu. Kısaca progresif sözünün altında kaotik müziğin, avantgardlığın (öncülüğün, italyanca'da avanti ileride demek) olduğunu söylemeye çalışıyordu.

'Starship Trooper' parçası ise o arkadaşın anlatmaya çalıştığı progresif rock'a uygun bir örnek. Aynı 'Musical Box' gibi, kaotik, avantgard (öncü yada ileride) bir parça. Ama 'Musical Box' kadar kolay dinlenebilen bir parça değil. Hazmetmesi bir hayli zor bir parça. Kısaca progresif rock'ın dinlemesi, anlaması ve zevk alması zor olan parçalarından birisi.
'I'Ve Seen All Good People'; yıllar sonra, hem grup hem de grubun solisti Jon Anderson tarafından onlarca, yüzlerce kez konserlerde söylenecek olan parça. Parçanın ilk bölümü 'Your Move', 'And You And Me' parçasındaki akustik folk ezgilerini akla getiriyor. Ve tabii ki Roger Dean'in Avatar filmine esin kaynağı olmuş, fütüristik fantastik resimlerini.

'A Venture'; ne önceki albümlerinde ne de sonraki albümlerinde olan yada benzeyen, sadece bu albümde olan 3 dakikalık bir kısa bir resital. Tony Kaye'in klasik piyano tınıları dinlenmeyi ve 46 yıl sonra anımsanmayı hak ediyor. Günümüzde Tony Kaye, Circa grubuyla hala müziğe devam ediyor.

'Perpetual Change', YES'in gerçek anlamda progresif rock albümü olan 'The Yes Album' ünün son parçası. 'Perpetual Change' parçası da 'Starship Trooper' parçası gibi dinlemesi, hazmetmesi zor parçalarından biri. Ama aynı zamanda 70'lerin en kötü Yes albümlerinden olan 'Tormato' albümününde öncüsü. YES'in 70'lerde yaptığı ve albümlere koymadığı onlarca parçanında kaynağı.

The Yes Album', YES'in klasik olarak anılmayan ama klasik YES albümlerinin başlangıcı olan albüm. Progresif rock ve YES klasikleri heyecanı için başlangıç albümü.

1. Yours Is No Disgrace (9.36)
2. Clap (Live) (3.07)
3. Starship Trooper: Life Seeker / Disillusion / Wurm (9.23)
4. I'Ve Seen All Good People: Your Move / All Good People (6.47)
5. A Venture (3.13)
6. Perpetual Change (8.50)

Süre : 41.56

Jon Anderson / Vokal, Perküsyon
Steve Howe / Akustik & Elektrik Gitar, Portekiz 12 Telli Gitar (4), Yardımcı Vokal
Tony Kaye / Hammond Org, Piyano, Moog Synthesizer (ses düzenleyicisi)
Chris Squire / Bas Gitar, Yardımcı Vokal
Bill Bruford / Davul, Perküsyon

Konuklar
Colin Goldring / Flüt (4.7)
Eddie Offord / Yapımcı