15 Ocak 2018 Pazartesi

Goblin - Roller 1976



İtalyan progresif rock deyince hep sonradan aklıma gelen bir grup, Goblin. Bunda belki de kısa parçalar yapmasının etkisi var. Banco yada Pfm gibi epik uzun ve akılda kalıcılığı uzun süren parça yapımından uzak durması bir etki sayılabilinir. Her ne kadar müzik olarak geri planda duruyor olsa da, adı aklıma gelip dinlemeye başlayınca şunu diyorum, 'tamam biraz gerçek nostalji yapayım'.

Goblin, italyanların klasikleşmiş korku-gerilim filmleri yönetmeni Dario Argento için müzikler yaparak başladılar. Kariyerleri boyunca da film müzikleri yapmaya devam ettiler. Ancak 'Roller' adıyla çıkardıkları bu ikinci albüm bir filmin müziği değildir. O yüzden Goblin bu albümde diğer albümlerindeki müzikal yapıdan biraz daha farklı bir atmosfere ve anlayışa sahipler.

'Roller', albümün adını veren parça. İlk albüme adını veren 'Profondo Rosso' parçası gibi bas gitar nasıl çalınır dersi veriliyor. Ayrıca 4 dakikalık parçada melodi üzerine melodiler biniyor. Goblin grubu, bu kısa parçasına rağmen; bir parça senfonik yapıya nasıl kavuşturulur, bunu en iyi örneklerinden birisini veriyor.

'Aquaman' ile Goblin'in kendisine özgün müziğini rahatlıkla görebilirsiniz. Saykodelik, karanlık ezgiler ile başlar ve gitar solo gelir. '

'Susperia' parçasının şablon yapısına o kadar çok alıştım ki, Goblin deyince 'Susperia' ve ardından 'Aquaman' gibi müzikler aklıma geliyor. 'Aguaman' parçasında da gitar solo da, David Gilmour'un kendi albümlerinde kullandığı blues sololarına benziyor.

'Snip Snap', Goblin'in 80'li yıllarda müziklerinde bolca kullanacakları caz, rock, funk ezgilerini ilk bu parçada kullanıyorlar. Senfonik bir albüme göre fazla caz-rock'a kaçan bir parça.

'The Snake Awakens Goblin' ile klasik anlamda İtalyan progresif rock atmosferi karşınıza çıkıyor. Yaratıcı melodik klavye ve folkik akustik gitarların biraraya getirilmesiyle 70'lerin italyan müziğini yakalıyorsunuz. Bu parçada klasik italyan progresif rock'ına güzel bir örnek oluyor.

'Goblin', klasik ingiliz tarzı senfonik progresif rock'ın anlayışında bir parça. Parçayı dinlerken YES, Camel gibi grupların senfonik yapılarını taşıyor. Cazımsı bas gitar, moog ve davullarla Camel'in müziğini andırdığı kadar Kaipa'nın müziklerini de anımsatıyor. Ancak parçadaki bas gitar daha çok Chris Square'a daha yakın; Goblin dönemin senfonik prog öncülerini kendi müziklerine aktarırken bunu kendi yaratıcılıklarını koyarak yapıyorlar. Tek söz ile, harika bir epik parça.

Son parça, kapanış; 'Dr. Frankestein'. Mükemmel bir caz-rock, senfonik müzik karışımı. Parçanın ilk dört dakikası caz-rock ve blues karışımı iken (SBB ile Modry Effect'i anımsayın) son iki dakikası saykodelik ezgilerle içiçe geçen senfonik bir yapıya bürünüyor.

Kapanış parçası için mükemmel.

Goblin, ilk başta dediğim gibi, italyan devleriyle birlikte pek anılmıyor. Belki bunda müziğe diğerlerinden geç başladıkları nedeni öne sürülebilinir ancak benim düşüncem Goblin, klasik italyan progresif rock'ından daha çok saykodelik ve elektronik sesler kullandıkları için ayrı tutuluyor yada ilk anda akla gelmiyor.

Her ne olursa olsun; ister klasik italyan progresif rock'ıyla anılsın ister korku-gerilim film müzikleriyle anılsın, Goblin bir klasik progresif rock grubu olarak dinlenilmeyi ve anımsanmayı hakediyor. 'Roller' albümü ise Goblin müziği için en açık seçik olanı.

1. Roller (4.38)
2. Aquaman (5.22)
3. Snip Snap (3.37)
4. Il Risveglio del Serpente (3.27)
5. Goblin (11.10)
6. Dr. Frankestein (6.00)

Süre : 34.14

Massimo Morante / Akustik & Elektrik Gitar
Claduio Simonetti / Org, Piyano, Klavinet, Minimoog, Synth (ses düzenleyicisi)
Maurizio Guarini / Piyano, Moog, Klavinet, Org,
Fabio Pignatelli / Bas Gitar
Agostino Marangolo / Davul, Perküsyon

8 Ocak 2018 Pazartesi

CAN - Future Days 1974



Progresif sözü tanım itibariyle her zaman karıştırılır. En bilineni ilerici demek olan progresif sözü, aşamalı anlamına da gelmektedir. Dinleyici kitle ise çoğu zaman progresif sözünü ilerici olarak alır, günümüz progresif metal örneğinde olduğu gibi. Aslında  ise progresif metal'deki progresif sözü, aşamalı olarak kullanılıyor. O yüzden progresif rock'daki progresif sözü ile aynı anlam ifade edildiği varsaya progresif metal dinleyenlerin tamamı progresif rock dinlediğini sanıyor.

Buna karşı çıkanlar da var tabii. Bu ilerici, aşamalı kavramlarının farkında olan progresif metal denen türün ilericilik anlamında değil, aşamalı anlamında kullanıldığını belirterek, aralarındaki farkı ise metal parçalarının şablon üzerinden müzik yaptığını, 70'ler klasik progresif rock anlayışından farklı olduğunu ve dolayısıyla progresif yani ilerici rock sayılamayacağını söylüyorlar. Örnek olarak da YES'in 'Close to Edge', Genesis'in 'Musical Box' gibi şablona dayanmayan,  karmaşık yapılı müzikleri progresif yani ilerici olarak gösteriyorlar.

Bunlar sürekli tartışıla dursun, her iki türünde yani aşamalı ve ilerici rock'ında benzer özellikleri var. Örneğin klasik progresif rock anlayışında parçalarda epik, avantgard ve senfonik yapılar gösteriliyor. Hatta konu olarak bilim kurgu, masallar, fantastik hikayeler olduğu belirtiliyor.

Genel olarak dinleyici kitlenin progresif'e bakışı böyle. Ancak bunların dışında bazı grupların yaptığı yada ön ayak olduğu bazı alt türler var. Bunlardan ilk akla gelenler, zeuhl(göksel), elektronik progresif rock, art rock ve krautrock. Yukarıda bahsettiğim iki görüşe bunlar sorulduğunda genel olarak art rock yada krautrock denilip geçiliyor. Ya da zeuhl türüne avantgard dedikleri gibi.

Bu iki görüşten klasikçilerinkini genel olarak doğru kabul ediyorum. Yani progresif sözü bende ilerici anlamında var. O yüzden bir çok kez metal dinleyenlerle bu konuda tartışmışımdır. Aynı şekilde bazı 70'ler gruplarını yere göğe sığdıramayanlarla da tartışmışımdır. Örneğin Uriah Heep, Camel.

CAN, krautrock müziğini neredeyse tek başına göğüsleyen grup. Yaptıkları müzikde şablonlardan (blues diyeyim öyle kalsın akılda) uzak duran, elektronik sesleri yerli yerinde abartmadan kullanan, gitarları tamamen krautrock'a özgü deneyselliğe dayanan ve en önemlisi başından sonuna kadar takip edilmesi imkansız olan davullar ile bende çok özel bir yere sahip olan grup.

Bir buçuk yıl önce yazdığım CAN'ın 'Ege Bamyası' albümü yazısında belirttiğim en sevdiğim albüm sözü hala geçerlidir. Ancak 'Future Days', 'Ege Bamyası albümünden çok daha deneyselliğe ve dinginliğe sahip. Dinlerken 'Ege Bamyası' albümündeki gibi duygu yoğunluğu yaşattırmıyor, tamamen zihninizi sakinleştiriyor. Sanki 50-60 yıl sonrasının geleceğinde artık ikili anlaşmazlıklardan, sürekli birbirleriyle didişmekten sıkılmış, hayata anlam aramaya kalkmadığımız zamanların zihin rahatlığını yansıtıyor.

Ruhani bir deneyim.

Albümde 4 parça var. Açılış parçası albüme adını veren parça, 'Future Days'. Zamanda yolculuk edip, 50 yıl sonrasının dinleyen kişi üzerindeki etkisini anlatıyor. İlk olarak bolca elektronik sesler ile 50 yıl sonrasına gidiyorsunuz, geçmişe bakmadan yaşamın ve doğanın sesleriyle dinginliği yakalıyorsunuz.

'Spray'; albüm konu olarak konsept bir yapıya sahip olmasa da, müzikal atmosfer olarak konsept bir yapıya sahip. Gerçeği yer yer saykodelik etkiler gösterse de, dinginliği ve rahatlatıcılığı burada da devam ediyor.

'Moonshake' ile 3 dakika ara verip, funk ile birazcık hareketleniyorsunuz. Eğer daha fazla hareket isterseniz, devam albümüne başvurun. 

'Bel Air' ile gelecekdeki günlerinizin, dinginliğinizin hayalini kurabilirsiniz. 20 dakikalık parça başında sonuna kadar rahatlatıcı bir avantgard CAN parçası. Michael Karoli'yi dikkatlice dinlerseniz, King Crimson'ın 'Lizard' ve 'Islands' albümlerindeki Robert Fripp gitar çalınışını görebilirsiniz.

Progresif rock'a anlam bulmayai tanım yapmaya kalkmanın gereği yok. Yahut belli kıstaslar öne sürerek bakınız progresif rock için bunlar gerekli demeye de gerek yok. Hele tamamen şablon müzik olan metal(aşamalı metal)'e progresif rock gömleği giydirmeye hiç gerek yok.

Progresif rock, yaratıcılıktır ve CAN bunu 'Future Days' albümüyle fazlasıyla ortaya koyuyor.

1. Future Days (9:29)
2. Spray (8:27)
3. Moonshake (3:01)
4. Bel Air (19:52)

Süre : 40.49

Holger Czukay / Bas Gitar, Kontrbas
Michael Karoli / Elektrik Gitar, Keman
Jaki Liebezei / Davul, Perküsyon
Irmin Schmidt / Klavyeler, Synth (Ses Düzenleyicisi)
Kenji "Damo" Suzuki / Vokal, Perküsyon


5 Ocak 2018 Cuma

Utopia - Todd Rundgren's Utopia 1974



Progresif rock'da çok bilinmeyenler var. Özellikle 70'li yıllarda yapılan albümlerin bir çoğu hala bilinmiyor. Bilinmemesinin en önemli etkeni, dinleyenlerin bir kaç grupta takılı kalıp, diğer albümleri görmezden gelmesi. Öyle olunca da progresif rock'ın bir çok cevheri gözden kaçıyor.

Bunlardan bir tanesi de Utopia grubunun kendi adını taşıyan ilk albümü. Aslında grubun ismi Todd Rundgren's Utopia diye geçiyor ama akılda Utopia daha kalıcı olduğu için onu kullanacağım.

Todd Rundgren 1968'de pop müzik yaparak başladığı kariyerine 1974'de rock ve progresif rock'ın daha cazip hale gelmesi nedeniyle değişiklikte bulundu. Yine kendisi gibi progresif rock yapmaya hevesli müzisyenlerle ilk albümünü çıkardı. Yakaladığı başarı üzerine devam albümleri de geldi. Ancak çok geçmeden progresif rock'dan soft rock'a, daha yumuşak parçalar ve albümler yapmaya yöneldi.

Bu ilk albümü ise sözün tam anlamıyla bir progresif rock şöleni. Giriş parçası 'Utopia Theme' canlı olarak kaydedilip, albüme eklendi.

Parçanın uzun süren açılış kısmı bir kaç yıl sonra Rush'ın yapacağı ve efsane olacak '2112' parçası gibi tamamen gitar doğaçlamalarına odaklı. Yüksek ve tempolu enerjisiyle albüme girişte mükemmel bir etki bırakıyor. 'Prog dediğin müzik böyle olur' dedirten türden.

'Freak Parade', YES'in aynı dönem yaptığı müziklere benzer bir parça. Todd'un Steve Howe tarzı gitar ve Rick Wakeman tarzı piyano kullanımları yerini bir süre sonra Frank Zappa benzeri avantgard müziğe bırakıyor. Son kısımları ise caz ve elektronik müziğin yoğunluğuyla bitişe gidiyor.

Kısa ve öz parça, 'Freedom Fighters'. 60'lardan kalma beat-saykodelik ezgiler ve Todd'un mükemmel gitar çalışması.

'The Ikon', ELP'nin 'Karn Evil 9', YES'in Topographic albümlerindeki gibi dinleyene müziğe doyuran türden, 30 dakikalık bir şaheser. Hard rock, avantgard, saykodelik ve elektronik ezgilerin kusursuz uyumu ile 'The Ikon', bazı kısımlarda YES'i, bazı kısımlarda kendisinden sonra gelecek ve progresif rock'ın önemli gruplarından olacak Rush'ı, kimi yerlerde ise dönemin caz fusion gruplarının müziklerinin özetini geçiyor.

Progresif rock dinleyenlerin en iyi parçaları arasına rahatlıkla girebilecek türden.

Pop müzikle başladığı müzik hayatını rock müziğe yönelerek tamamen değiştiren Todd Rundgren, bir çok müzik aletini çalabilmektedir. Aynı zamanda da müzik yapımcısıdır. Steve Hillage gibi bir çok ünlü müzisyenin albümlerinde yapımcı olarak görev almıştır ve almaya da devam ediyor. Müziğe hayatını vermiş Todd Rundgren'in hem yapımcı hem de müzisyenlik olarak en iyi çalışması sanırım Utopia grubunun bu ilk albümüdür.

'The Ikon' gibi bir şaheserin dinlenildikten sonra progresif rock hayranları tarafından unutulabileceğini yada gözardı edilebileceğini sanmıyorum.

1. Utopia Theme (14.18)
2. Freak Parade (10.14)
3. Freedom Fighters (4.01)
4. The Ikon (30.22)

Süre : 58.55

Todd Rundgren / Elektrik Gitar, Yapımcı, Vokal
Mark Klingman / Klavyeler
Ralph Schuckett / Klavyeler
Jean-Yves Labat / Synthesizer (ses düzenleyicisi)
John Siegler / Bas Gitar, Çello
Kevin Ellman / Perküsyon, Yapımcı

Kapak Tasarımı / Haruo Miyauchi 

30 Aralık 2017 Cumartesi

Agusa - Agusa 2017




Bu yılın son 24 saatine az kaldı. Bu ayki yazılara yeni çıkan albümleri koydum. Bu son yazımda yine son çıkan albümlerden bir tanesi oldu. Hatta bu yazdığım albümler ile son ay dinlediğim, benim için öne çıkan albümlerin bir listesini de yaptım. 25 yada 30 albüm oldu. İlk 5'e kadar olan sıralamalarda pek zorluk yaşamadım ama ilk 5 bir hayli zorladı.

Tabii ki ilk sırada ki, hazır durumda, Wobbler'in son albümü. Sadece bu yılın yada 2000'ler sonrasının değil, tüm zamanların en iyi albümlerinden birisini ortaya çıkarmışlar. O yüzden 1. sıra, albümü ilk dinlediğimden beri kesindi. Agusa'nın yeni çıkan albümü de 2. sıradaki yerini aldı.

Sorun ilk 2'den sonra gelecek olan 3 albümde. O albümlerde hala kararsızım. Albümler hazır ancak sıralama karışık olabilir. Çünkü 3 albümü de ayırtedemiyorum.

İlk 2 sıradaki albümler kendilerini kolaylıkla ayırtedebiliyorlar. Wobbler zaten yeni dönem prog dinleyenlerine ders niteliğinde bir albüm çıkardı.

Agusa, yeni çıkan albümleri tararken bulup dinlemeye başladığım bir grup. Grupla tanışmam bu son albümüyle oldu. Agusa'nın benim günümüz gruplarını dinlemeyi bırakıp tamamen 70'lere döndüğüm zamanlar da albümleri çıkmaya başlamış. Gerçeği o dönem takip etmiyordum yeni albümleri ama önceden bildiğim grupların yeni albümlerinden haberdar oluyordum.

Agusa, bundan önce 3 albüm çıkarmış. Her 3 albümde, dinlediğim kadarıyla, 70'lerin müzikal atmosferinde ve anlayışında saykodelik, krautrock gibi türlerin retro halinde çalınışıydı. Ben bu albümle tanıdığım için ilk 3 albüm bana biraz farklı geldi. Bu albüm gibi folk ağırlıklı değildi.

Her neyse, o albümleri de teker teker bulup bütün albüm olarak dinlerim.

Agusa'nın 4. albümlerini kendi adıyla adlandırmaları bana Nemrud grubunu anımsattı. Onlar da 3. albümleri için grubun kendi adını kullanmışlardı.

Albümde 5 parça var. 3 parça 10 dakikanın üzerinde; bir 8 dakikalık bir de 5 dakikalık parça var. Parça uzunluğu kimine göre progresif rock'da ölçüt gibi kullanılsa da, pek fazla önem arzetmiyor. Kısa parçalarla da progresif albümleri oldukça fazla var. Ancak bu albümdeki 10'ar dakikalık 3 parça'da o uzun parçaları kıstas alanları doyuracak türden. Diğer kısa parçalar da beni fazlasıyla memnun etti.

Albüm parçalarına gelelim.

'Landet Langesen', tamamen kuzey avrupa (ortaasya folk müziklerini de andırıyor) folk müziğine dayanan, dinlerken bana ıslık çaldıran, kimi yerde deneyselliğin kimi yerde saykodelik yapının ön plana çıktığı, albümü dinlemeye ve sevmeye başlamak için en ideal parça.

Albümdeki favori parçam, 'Sorgenfri'. İlk dinlediğimde kendime 70'ler progresif rock'ı hala zihinlerde, unutmayan gruplar yine var demiştim. 60 ve 70'lerin saykodelik atmosferi ve şablon yapısıyla gerçek anlamda progresif rock parçası.

'Den Förtrollade Skogen'; saykodelik atmosfer ve folk müzik ile ilk çağlara yolculuk yaptırıyor. İsveççem yok şarkı adının anlamını bilmiyorum ama sanki flüt bana bir hikaye anlatıyor. Parçanın ortalarında başlayan oryantal ezgiler ile bir an Esin Engin'in 70'ler dönemine gidip geliniyor.

'Sagor Fran Saaris' parçası bana çok tanıdık geldi. Parça yine kuzeyden ama 70'li yıllardan gelen Ruphus'un müziklerini anımsattı. Ruphus, saykodelik, caz gibi müzik türlerine dayanarak müzik yaparken, parçalarında flüt de kullanmaya başlamışlardı. Ortaya ise senfonik yapılı eserler ortaya çıkmıştı. Agusa'da klavyeleri biraz daha fazla kullansa, Ruphus'un müziğine yaklaşacak.

'Bortom Hemom', önceki albümlerdeki parçalara en çok benzeyeni. Yine saykodelik ve krautrock, retro tarzı bir parça ve albümdeki ilk 4 parçaya göre folkik ezgiler daha az. Sanki bu parçadada folk ezgileri krautrock'da ki gibi yeni bir müzik ortaya çıkarmak için kullanılmış. Mükemmel bir albüme mükemmel bir deneysel parça ile bitiş.

Wobbler'in o mükemmel, ders niteliğindeki albümü olmasaydı, Agusa'nın 'Agusa' albümü yılın en iyi albümü olacaktı. Eğer ki böyle devam ederlerse bir kaç yıl sonra yılın en iyi albümünü  çıkartabileceklerdir.

Buna eminim.

Folk, saykodelik, deneysellik ve anlatım açısından, 70'lerin bir çok grubunu unutturabilecek bir albüm. Kesinlikle yılın en iyi albümlerinden.

1. Landet Langesen (10.29)
2. Sorgenfri (5.00)
3. Den Förtrollade Skogen (8.33)
4. Sagor Fran Saaris (9.20)
5. Bortom Hemom (10.19)

Süre : 43.41

Mikael Ödesjö / Elektrik Gitar
Jeppe Juul / Org, Synth
Jenny Puertas / Flüt
Tobias Pettersson / Bas Gitar
Tim Wallander / Davul, Perküsyon

26 Aralık 2017 Salı

L'Albero Del Veleno - Tale Of A Dark Fate 2017



Son bir aydır yeni albümleri dinlemekten eski klasik albümleri dinlemeyi neredeyse unutmuştum. O yüzden L'albero Del Veleno ilaç gibi geldi. Yakın zamanda çıkardıkları bu ikinci albüm dinlerken 70'lerin müziğini aramaz oldum.

Bu ay için bu albümden sonra sanırım iki albüm hakkında daha yazı yazıp, bu yılın en iyi albümleri diye bir liste hazırladıktan sonra bu ayı bitirecektim.

Düşüncem bu yöndeydi ve bu şekilde bu ay ve yılı bitecek.

O kadar çok yeni çıkan albüme baktım ki, büyük çoğunluğu neredeyse birbirinin kopyası niteliğindeydi. Kısacası güzel ve yaratıcı albüm bulmakta bir hayli zorlandım. 2000'lerde müziğe başlayan ve devam eden bildiğim bazı grupların yeni çıkan albümleri de bulup dinlemeye çalıştım ancak onlar da yine kendi kendilerini taklit etmekle yetinmişlerdi.

Sonuç olarak hazırlayacağım listede çoğunlukla yeni grupların albümleri olacak. Bu albümlerden birisi de 'Tale of a Dark Fate'.

L'albero Del Veleno', 2010 yılında kurulan grup, 70'lerin efsane gruplarından Goblin gibi film müzikleri yapmaya heveslenerek albüm çalışmalarına başlamışlar. Goblin'den farklı olarak grup, her parça için kısa film yapmayı amaçlamış. Film şirketleri ile görüştüklerinde ise güzel fikir olduğu belirtilmiş ancak satış kaygısıyla bir süre oyaladıktan sonra cevap vermeyi tamamen kesmişler. Grup da film işinden bir süreliğine vazgeçip sadece müzik albümleri yapmaya odaklanmışlar.

L'albero Del Veleno, 70'lerin progresif rock anlayışı ile günümüzün bazı rock türlerinden esinlenerek sözsüz, tamamen enstrüman olan bir albüm ortaya çıkarmışlar. Albüm konusu eski yunan mitolojisinde olan Zehir Ağacı'nı konu ederek oluşturulmuş. Aynı zamanda bu 'Zehir Ağacı' gruba adını da vermiş.

Albümün hikayesi ise zehir ağacına ulaşan kahramanın ağacın meyvelerini yemesiyle başlar. Sonra kahraman uyku tanrısı (hypnos) tarafından uykuya yatırılır. Uykusunda ise zehirin etkisiyle canavarlar arasında yolculuğa çıkar. İkinci bölümde uyku tanrısının ikiz kardeşi ölüm tanrısı (thanatos) ile karşılaşır ve her insanda olan 3'lü kader anlayışı ile başbaşa kalır. Burada en çok güvendiği kişi olan annesinin tekrar canlandırıldığını görür. Son bölümde 'Moros' ile insanın kaderinin anlatılır.

Grup, mitolojik bir hikayeyi fantastik bir şekilde anlatmaya çalışırken müziğinde melankolik  ve saykodelik sesler çıkarır. Albüm biraz da karanlık olması sebebiyle yukarıda bahsettiğim Goblin tarzı synth kullanımı yaparken, günümüz post rock'ından ve saykodelik müzikten de beslenir. En önemlisi ise flüt ve keman'ı da albümde kullanarak halk müzik ve klasik müzik ezgilerini de hissettirir.

Albümü ilk dinlediğimde hissetmeye başladığım 'italyanlardan takip edilecek güzel bir grup' fikrine hala sahibim. Bir çok yeni çıkan albüme baktıktan sonra yaratıcılık olarak beni fazlasıyla doyuran bir albüm oldu.

Birkaç gün içinde bitireceğim en iyi albümler listesinde belki ilk 5 albüm arasına giremeceyek ama kesinlikle en iyi 10 albüm arasında olacaktır. İtalyan progresif rock'ın 2017 yılında hala yaratıcılığının yaşadığını gösteren mükemmel bir albüm.

1. Prelude – The Poison Tree (1.20)
ACT 1 (Hypnos)
2. Morpheus (6.15)
3. Phobetor (3.18)
4. Interlude I – Momus (1.23)
5. Phantasos (5.51)
6. Interval (0.15)
ACT II (Thanatos)
7. Clotho (7.10)
8. Lachesis (4.09)
9. Interlude II – Ananke (3.48)
10. Atropos (5.38)
11. Postlude – Moros (4.56)

Süre : 44.03

Nadin Petricelli / Klavyeler, Synth (ses düzenleyicisi)
Lorenzo Picchi / Elektrik Gitar
Michele Andreuccetti / Bas Gitar
Marco Brenzini / Flüt
Jacopo Ciani / Keman & Viyola
Claudio Miniati / Davul

21 Aralık 2017 Perşembe

Hallas - Excerpts From A Future Past 2017



Bu yılın son ayını yeni albümler dinlemeye ayırmıştım. Son 3 haftadır da yeni çıkan albümleri dinlemeye devam ettim. Sonuç olarak sayısını anımsayamadığım kadar albüm dinledim yahut sadece müziğine şöyle bir bakıp vazgeçtim. Onca dinlememe rağmen elime geçen çok da iyi albümler olmadı.

Olanları da sırf yazacağım diye dinlemiyorum; gerçekten kendilerini dinlettiriyorlar. O albümlerden birisi de Hallas (ilk hecedeki a'nın üzerinde yanyana iki nokta var) grubunun bir kaç ay önce çıkardığı ikinci albümleri olan 'Excerpts From A Future Past'.

İlk dinlediğimde bana bıraktığı his, ağır metal stili ve Deep Purple tarzı 70'lerin hard rock'ıydı. Dinlemeye devam ettikçe iki gitarlı melodilerin, canım gerçekten sıkıldığı zaman dinlediğim Wishbone Ash grubunu anımsatmaya başladı. Daha sonrasında ise Hallas'ın 70'lerin kült denebilecek Uriah Heep, Camel, YES gibi grupların müziklerinden esinlendiğini gördüm. Hallas, bu ikinci albümünü hazırlarken yaptıkları hard rock müziğine 70'lerin progresif rock atmosferini ve melodilerini sıkıştırmıştı.

Neredeyse albüm elime geçeli ve dinlemeye başlayalı 3 hafta olacak ve her dinleyişimde 70'lerin progresif rock'ını daha çok duyuyorum. Sanırım dinlemeye devam ettikçe bu 70'lere benzetmek daha da çoğalacak.

'Excerpts From A Future Past', konsept bir albüm. Fantastik bir şehirde bir şövalye hakkındaki hikaye 7 parçada anlatılıyor. Metal albümlerinin sıkça başvurduğu ortaçağ atmosferi Hallas tarafından da kullanılıyor.

Aslında 70'lerin başlarında da, yani metal müziğin parlamasından önce de ortaçağ temalı albümler yapan gruplar vardı. Yukarıda bahsettiğim, canım sıkıldığında imdadıma koşan Wishbone Ash (Argus albümü ve kapağına bakınız) grubunun da ortaçağ temalı albümleri vardı.

Hallas'ın da Wishbone Ash'den etkilendiği düşünüldüğünde albümün metal müziğe değil, 70'lerin başlarında popüler olan hard rock ve progresif rock'a daha çok dayandığı anlaşılır.

Albüm başından sonuna melodisi ve gitar riffleri bolca kullanılarak gidiyor. Dinleyen kişinin çok da zorlanacağını sanmıyorum progresif rock dinliyorum derken. Yumuşak, kulakları yormayan, dikkatsizce bile rahatlıkla dinlenebilecek bir albüm. Ancak konsept bir albüm olmasına rağmen parçaların atmosferleri arasında kopukluklar var.

Kimi yerde folkik ezgiler ön plana çıkarken kimi yerde gitar riffleri ön plana çıkıyor. Parçaların aralarına yerleştirilen synth ve org biraz olsun işi kurtarıyor gibi gözükse de yine de iğreti duruyor. Bunlara rağmen onca dinlediğim yeni albümler arasından sıyrılmayı başarıyor ve 2017'nin en iyiler albümlerine ekleniyor. 

Albümde sevdiğim yada üstüste sıkılmadan dinlediğim parçalar. 'The Astral Seer', 'The Golden City Of Semyra', 'Star Rider' ve 'Illusion Sky'

'The Astral Seer', hızı ve temposuyla 75 öncesi Wishbone Ash, Deep Purple müziği karışımı bir atmosferde. Dinlerken hem dinlettiriyor hem de birayı içittiriyor.

'The Golden City Of Semyra' parçası da yine Wishbone Ash benzeri folk benzeri melodi ve seslerle açılıyor. Devamında kısa bir süre Iron Maiden benzeri trash metal ile devam ediyorsa da parçanın sonlanması yine 70'lerin progresif rock atmosferiyle oluyor.

'Star Rider', ilk dinlediğimde aha dedim günümüz Wishbone Ash'ini  buldum demiştim. Sonrasında araya sıkıştırılan org ve synth ile daha farklı bir grup olduğunu anladım.

Hallas bu parçayla benim için kendi kişisel müziğini bulmuşlardır. Müziğe devam ederler mi, yada tarz değişikliğine giderler mi bilmiyorum ama grubu bu parçayla anımsayacağım kesin. (Bu arada parçada kullanılan synth ve org bana İtalyan gruplarından Goblin'i anımsattı)

'Illusion Sky', albümdeki bir çok parçada ki gibi Wishbone Ash benzeri bir atmosferde başlıyor ve öyle devam ediyor. Ancak bu parçanın diğerlerinden farkı gitar sololarının Andy Powell tarzı değil de, YES'in ilk gitaristi ve kurucusu Peter Banks benzeri olması; synth ve org kullanımının da yine YES grubunun ilk döneminde çalan Tony Kaye benzeri olması, dinlerken beni YES'in ilk dönemine götürüyor.

İsveç'li Hallas'ın ikinci albümde progresif rock ve İngiliz rock müziğinin önemli isimlerinden öykünmüş ve bunu üst düzey bir müzisyenlikle ortaya koyması albümü, benim için, 2017'nin yaratıcı albümlerinden biri olmasını kolaylıkla sağlıyor.

Umarım bir sonraki albümlerinde gitar sololarını biraz daha uzun ve blues temeline dayanarak yaparlar. Eminim Wishbone Ash'i aratmayacaklardır.


1. The Astral Seer (6.45)
2. Repentrance (5.15)
3. Nebulan's Tower (2.19)
4. The Golden City Of Semyra (6.24)
5. Star Rider (6.02)
6. Shadow Of The Templar (7.53)
7. Illusion Sky (7.52)

Süre : 42.52

Tommy Alexandersson / Bas Gitar, Vokal
Alexander Moraitis / Elektrik Gitar
Kasper Eriksson / Davul
Marcus Pettersson / Elektrik Gitar
Nicklas Malmqvist / Synth(ses düzenleyicisi), Org

18 Aralık 2017 Pazartesi

Godspeed You! Black Emperor - Luciferian Towers 2017



Post rock, progresif rock türlerinin arasında en az dinlediklerimden. Hatta post rock'ı, prog metal gibi progresif rock saymayan kişilerden biriyim. Tabi bu post rock'ı sevmeyip nefret ediyorum anlamında değil. Sevmeme ve dinlememe sebeplerimden birisini geçen yıl bir albüm yazısında belirtmiştim, ancak hangisi olduğunu anımsamıyorum. Tekrar belirtmekte yarar var sanırım.

Post rock, türkçe anlamıyla rock sonrası, rock'ın ilerisi anlamında. Aynı postmodernizim (modernizm sonrası) yada postkolonyalizm (kolonyalizm, sömürgecilik sonrası) gibi. Verdiğim her iki örnekte de sonuna gelinmiş iki olgu var; modernizm ve sömürgecilik. Günümüzde her ikisi de hala tartışılmaya devam ediliyor. Her ne kadar modernizmin ve kolonyalizmin bittiğini savunanlar olsa bile.
Post rock deyince de aklıma hep bu ilki olguda ki anlamsızlık takılıyor. O halde post rock, hangi rock türünün sonrası? Hard rock'ın mı saykodelik rock'ın mı yada herhangi bir rock türünün sonrası mı yoksa bütün rock türlerinin sonrası mı? Bütün dendiği zaman 70'lerin klasik rock'ını da katmamız gerekecek ki, şimdiye kadar post rock grupları yada müzisyenleri arasında Al Stewart müziğinin sonrasının yapıldığını görmedim. Eğer progresif rock'ı işin içine katıyorlarsa, italyanların yada fransızların yaptığı (mesela zeuhl) müzikleri hesaba katıyorlar mı? Her halükarda hiç birisinin sonrası olamıyorlar.
Aklımda oluşan bu nedenlerden dolayı post rock türünü, isim olarak özellikle, çok abartılı buluyorum. O yüzden de mümkün olduğunca dinlememeyi tercih ediyorum. Bazı gruplar hariç!
Bu bazı grupların en başında Godspeed You' Black Emperor var. Müziğe ilk başladıkları yıllarda çıkardıkları albümlerde yoğun bir krautrock etkisi vardı. Özellikle 70'lerin Faust ve Tangerine Dream'in kullandıkları avantgard saykodelik atmosfer hakimdi. Sonrasında Efrim Menuck diğer grubuyla olan çalışmalarına ağırlık verdi. 2010 sonrası GYBY'yi tekrar canlandırma işine koyuldular. Birkaç albüm yaptılar ancak 2000'lerin başında yaptıklarından bir hayli uzaktı.

Taa ki 'Luciferian Towers' albüme kadar. 'Luciferian Towers' ile GYBE 2017 yılının en iyi ve unutulmayacak albümlerinden birine imza attılar.

'Luciferian Towers' ile 2000 yılının başında çıkardıkları 'Lift Your Skinny Fists Like Antennas to Heaven' albümlerindeki gibi keskin, anarşik politik yanlarını tekrar ortaya koyuyorlar bu albümde. Bu kez karamsar değil, biraz daha umut yüklüler. Sanırım 2017 yılında, 10 yıldır süren kapitalist krizin hala bir çıkış yolu bulamamaları GYBE'ye bir umut oluyor ve ortaya kimi yerinde neşeli kimi yerinde hüzünlü bir albüm çıkıyor.

GYBE, böyle bir albümü ortaya çıkartırken günümüz post rock gruplarının yaptıklarına bakmadan, yine bildiği yoldan, 70'lerin krautrock'ına bakıyor. Krautrock'ın kendi içindeki deneyselliği, avantgard'lığı kendi orkestrasıyla daha da ileriye taşıyor. Ortaya çıkan ise mükemmele yakın bir başyapıt.

Geçen yıl blog için 2000-2010 arası en iyi albümler diye bir liste hazırlarken, GYBE'nin albümünü de koymuştum.

Sanırım 2010-2020 arası en iyi albümler diye bir liste hazırlamaya kalksam 'Luciferian Towers'ı da almam gerekecek.

'Luciferian Towers' albümünü dinlerken sanki başka bir dünyanın eşitsizlik sorunlarına bakıyormuş gibi hissediyorsunuz. Kulağınıza gelen sesler fantastik bir dünyanın politik müziği gibi geliyor. GYBE, bu atmosferi müziğinde kesinlikle yaratıyor.

GYBE; köklerine, krautrock temellerine dönmüş gibi hissettirdiği ve orkestrasıyla bunu ispata giriştiği, deneyselliği ön planda ve serbest bırakması ile; ve son parça olan 'Anthem For No State' marşı ile, 'Luciferian Towers', 2017 yılının en iyi albümlerinden birisidir.

1. Undoing A Luciferian Tower (7:47)
2. Bosses Hang (14:45)
3. Fam / Famine (6:44)
4. Anthem For No State (14:38)

Süre: 43:54

- David Bryant / Elektrik Gitar, Klavyeler
- Efrim Menuck / Elektrik Gitar, Org, Synth (ses düzenleyicisi)
- Michael Moya / Elektrik Gitar
- Sophie Trudeau / Keman, Org
- Thierry Amar / Kontrabas, Bas Gitar
- Mauro Pezzente / Bas Gitar
- Timothy Herzog / Davul
- Aidan Girt / Davul
Konuklar
- Bonnie Kane / Saksafon, Flüt & Elektronikler (1)
- Craig Pederson / Trampet (1)
- Karl Lemieux / 16mm film projeksiyon

14 Aralık 2017 Perşembe

Monkey Diet - Inner Gobi 2017



Yılın en iyi albümlerini arayıp, liste yapmaya kalkışınca İtalyanları pas mı geçilir. İsterseniz pas geçin ama bir şekilde onlar kendilerini gösterir ve pas geçtiğinize de pişman eder.

Ben de pişman olmamak için yeni çıkan albüm listelerini karıştırırken özellikle İtalya'dan çıkanlara göz gezdirdim. Malesef yeni çıkan albümlerden önüme düşenlerin bir kısmı alternatif rock özellikleri barındırırken bir kısmı da ana akım progresif rock müziğinden esinlenmişti. Genelde iyi albümleri bulmaya çalışırken nasıl zorlandıysam, İtalya'dan çıkanlara bakarken de o kadar zorlandım. Neyse ki, o kadar çok gereksiz albümlere baktıktan sonra emeğime değer bir kaç albüm buldum.

İşte onlardan ilki Monkey Diet' grubu.

Monkey Diet, 2014 yılında bir caz grubunda gitaristlik yapan Daniele Piccini öncülüğünde kurulmuş. Yapmak istedikleri albüm doğaçlamalar üzerinden olacağı için, ilk albümlerin ortaya çıkması da 2 yılı bulmuş. Ama 2 yıla da fazlasıyla değmiş.

Monkey Diet Üçlü'sünün ilk albümleri 2. parça olan 'Inner Gobi' adlı parçasından seçilmiş. Diğer parçalar gibi 'Inner Gobi' parçası da elektrik gitar'da Frank Zappa çalış stiline odaklanılmış.

Parçanın açılış kısmı ise Rush'ın 'Fly by Night' albümündeki gibi hard rock-progresif rock karışımında ve bolca melodik ezgilere barındırıyor. 3 dakika kadar böyle devam ettikten sonra ortaya Frank Zappa'nın unutulmaz gitar çalışmalarına benzer bir gitar çalışması çıkıyor.

Albümü dinlemeye başladığımda açıkçası böyle bir gitar çalışması beklemiyordum. Son yıllarda dinlediğim en güzel gitar odaklı parçalardan ve albümlerden biri oldu.

Sadece 'Inner Gobi' parçası değil, albümdeki her parça da buna benzer doğaçlamalı gitar çalışmaları var. Ancak albüm, sadece gitar odaklı doğaçlamalara dayalı bir albüm değil. Aynı zamanda bolca melodik yapılar var.

Örneğin, 'Endless Day Of Robby The Ant' parçası 70'lerin italyan progresif rock devlerinden Area benzeri caz ve folk esintileri taşıyor. Yine devamında gelen parça 'Moth' ise gotik seslerle açılıyor ve ağır saykodelik atmosferle devam ediyor. Ve hemen yine devamında saykodelik-uzay sesleri ortaya çıkıyor. Sonu ise avantgard bir atmosferde (King Crimson'ın Red albümünü anımsayın) ve yine Frank Zappa tarzına benzer gitar çalışmasına odaklı bir şekilde oluyor.

'Sorry Son', Rush'ın 80'lerde bolca denediği klavye-synth temelli parçalara benzer bir şekilde açılıyor ve o şekilde devam ediyor. Monkey Diet 80'lerde müzik yapıyor olsaydı şuan temel gruplardan biri olmuştu.

'Moonshine', bir önceki parça gibi yine synth sesleriyle başlangıç yapıyor. Bolca metalik gitar riffleriyle devam ederken Frank Zappa benzeri gitar çalışmasıyla kulakların pasını temizliyor.

Albümün kapanışı 11 dakikalık 'Viking' parçası. Diğer parçalarda kullanılan saykodelik, caz, avantgard gibi sesler yerine bolca stoner (pek sevmesem de) sesler kullanılıyor. Albümdeki en eklektik parça olması sebebiyle müziği takip etmekte bir hayli zorlaşıyor.

Ama yine de böyle bir albüm için mükemmel bir kapanış parçası.

Monkey Diet, ilk albümünde kullandığı yada yansıtmaya çalıştığı; avantgard, rio-avant, saykodelik-uzay ve hard-stoner sesleri ve yorumlarını öyle güzel kullanıyor ki, günümüzde her birini birarada kullanıp albüm ortaya çıkarabilecek çok fazla isim yoktur.

'Inner Gobi' ile ilgimi tamamen üzerine çeken grup, umarım 2000 sonrasında çıkan ve çok sevmeme rağmen müzikten uzaklaşan gruplar gibi olmaz, devam albümleri de gelir.

Monkey Diet, şimdiden 2017 yılı için liste hazırlarken sevdiğim ve takibine başladığım gruplardan birisi oldu.

1. Ego Loss (4.22)
2. Inner Gobi (6.28)
3. Slidin' Bike (4.33)
4. Endless Day Of Robby The Ant (6.28)
5. Moth (9.14)
6. Sorry Son...(I've Lost Your Car) (5.42)
7. Moonshine (4.38)
8. Seppuku (2.37)
9. Viking (10.57)

Süre : 54.52

Gabriele Martelli / Elektrik & Akustik Gitar, Synth (ses düzenleyicisi)
Daniele Piccini / Bas Gitar, Synth (ses düzenleyicisi)
Roberto Bernardi / Davullar

Kapak Tasarımı / Lorenzo Sammartino

12 Aralık 2017 Salı

Melange - Viento Bravo 2017



Yılın son ayını son çıkan albümlere ayırmaya çalışırken; güzel müzik ve albümler olsun diye, önüme çıkan bütün en iyi listelerine baktım, bakmaya da devam ediyorum. Şimdiye kadar 100'ün üzerinde albüme bakmama rağmen çoğunluğu ana akım neoprog ve progmetal'e dayandığı için, müzikal atmosferine baktıktan sonra direkt pas geçiyorum.

2 haftadır o kadar çok albüm bulup dinlememe rağmen elime çok da iyi albümler geçmedi, geçenleri ise neredeyse gece gündüz dinliyorum.

10'u geçmiş durumdalar. Bu 10'un üzerinde gruplardan birisi de İspanya'dan çıkma yeni bir grup, Melange. İlk albümlerini 2016 yılında kendi adlarıyla çıkarmışlar, üzerinden çok geçmeden de geçen ay 2. albümleri 'Viento Bravo' albümlerini. Bu benim grupla ilk tanıştığım albüm olur.

Bir hafta 10 gün önce ilk açıp dinlemeye başladığımda kulağıma saykodelik sesler gelmeye başladı. 10. dakikaya geldiğinde ise karşıma, 'Oxi' parçası, oryantal arap ezgileriyle ispanyol halk müziği karışımı sesler çıktı.

2 dakika sonunda bitip yeni parça başladığında ise öyle bir 70'lerin saykodelik/uzay rock'ına dönüş yaptı ki, içimden 'AHA' dedim, mis gibi yeni bir grup buldum hem dinleyecek hem de yeni dönem gruplarından biri diye takip edilecek.

En nihayetinde şuan bilgisayarı açıp müzik dinlemeye başladığımda Melange'nin bu albümünü de listeye atıyorum, bu yılın favori albümlerinden biri olmuş durumda.

Melange, ilk albümlerini bu yılın albümlerine bakmaktan henüz dinleme fırsatım olmadı, o yüzden yapılan müzik hakkında genel ifadeler kullanamam. Ama bu ikinci albümü tekrar tekrar dinledikçe önüme 70'lerin progresif rock seslerinin, melodilerinin ve atmosferinin mükemmel bir karışımı çıkıyor. Kimi yerde Camel'i, kimi yerde Eloy'u, kimi yerde de Pink Floyd'u anımsatıyor. En çok da 70'lerin İspanya'sının Triana'sını anımsatıyor.

Triana grubunu da geçen yıl hep İngiltere, İtalya, Almanya merkezli progresif rock gruplarını yazıyorum, biraz da diğer pek bilinmeyen ülkelerde yapılan müzikleri araştırayım derken bulmuştum. İlk albümlerini dinledikten sonra da efsane gruplar listeme atmıştım. Triana'nın izinden giden Melange'nin yaptığı bu albümü de defalarca dinledikten sonra kendilerini takip etmem için yeterli oldu.

Melange, 'Viento Bravo' albümü ile Triana'nın izinden giderken, 70'lerin kült olmuş müziklerinden esinlenlemeler yapmakta; saykodelik-uzay rock, caz-folk, senfonik folk rock gibi 70'lerde rock müziğin kendisi sayıldığı dönemi 2017'ye taşıyorlar. Ve bunu yaparlarken de hiç de öyle kopyacı falan durmuyorlar. Kendilerine özgü çalma stilleri, uzun kompozisyonlara kaçmadan kısa ama öz ve şablonlara başvurmadan parça yaratma becerileriyle son yılların progresif rock hayranlarına öncülük ediyorlar.

'Viento Bravo' albümünü dinlerken 70'lerin ve günümüz progresif rock müziğinin mükemmel bir karışımını bulacaksınız. Camel, Pink Floyd, Eloy gibi saykodelik rock'dan esinlenen grupları sevenlerin kaçırmaması gerekecek.

Şuan yazarken aklıma Wobbler ve Diagonal grupları geldi. Her iki grupla da ilk tanışmam sonucu günümüz progresif rock müziğine bakışım değişmişti. 'Vietro Bravo' ile Melange, 70'lerin müzikal anlayışıyla günümüzde de müzik yapılabildiğini kanıtlayan gruplar arasında mükemmel bir albümle katıldı.

2017'nin en iyi albümlerinden biri, 'Vietro Bravo'. 

1. Rio Revuelto (5.08)
2. Cotard (4.52)
3. Oxi (2.02)
4. Ruinas (4.19)
5. Siempre Avanti (2.59)
6. Cheroqui (3.29)
7. Haftraum 25 (4.35)
8. Armas Preparadas (4.28)
9. Splendor Solis (7.26)

Süre : 39.28

Miguel Roson / Elektrik Gitar, Vokal
Daniel Fernandez / Bas Gitar, Vokal
Sergio Ceballos / Elektrik Gitar, Buzuki, Geri Vokal
Adrian Ceballos / Davul, Perküsyon, Geri Vokal
Mario Zamora / Synth (ses düzenleyicisi), Org, Piyano, Geri Vokal

Konuklar
Zeke Olmos / Triangle (Üçgen Metal Çalgı)
Raul Lorenzo / Vokal (4)
Carlos Diaz / Palms (Flüt Benzeri Eski Bir Üflemeli Çalgı)

8 Aralık 2017 Cuma

Wobbler - From Silence To Some where 2017



Bir hafta kadar önce aklıma bu yılın en iyi albümlerini yazmak gelmişti. Zaten aklımda olan Eloy'un son albümünü de bu yüzden yazmıştım. Devam olarak da dinlemeye başladığım günden beri zevkten dört köşe olduğum Wobbler'in son albümünü yazayım dedim.

Wobbler, White Willow klavyecisi Lars Fredrik Froislie tarafından 2000'lerin başında kuruldu. Yanlış anımsamıyorsam ilk demolarını 2002'de, ilk albümlerini de 2005'de çıkardılar. Benim ise onları tanımam 2009 yılında ki 'Afterglow' albümü ile oldu.

O günden beri son dönemin favori gruplarımın başında geliyor. İsterseniz blog'un sayfalarından 2000-2010 en iyi albümler listesine bakabilirsiniz.

'Afterglow' albümü de son dönemin değil, tüm zamanların en sevdiğim albümlerinden biri haline geldi. 2 yıl sonra çıkardıkları 'Rites At Down' bile 'Afterglow' albümünün verdiği müzikal atmosferi  geçemedi.

Ancak 3. albümün üzerinden, benim için Afterglow'un gölgesinde kalıyor, 5 yıl sonra çıkardıkları bu albüm ise ortaya konan müzikal atmosfer, enstrüman hakimiyetleri ve parçaların komposizyonları bakımından kendi kariyerlerinin üzerine çıkıyorlar. Önceki albümlerinden hissedilen 70'ler atmosferi bu albümde neredeyse albümün tamamına yayılıyor.

Dönemin ve progresif rock müziğin temellerini atan YES, Genesis gibi devlerin müzikal atmosferi o kadar hissediliyor ki, ilk dinlediğimde gözlerim yaşarmıştı. Gerçeği şimdi tekrar tekrar dinlerken de durum çok farklı değil, ama albümü ve müziğin güzelliğini anlatmak için en güzel ifade.

Albümün 4 parçası var. Açılış parçası olarak albüme adını veren 'From Silence To Somewhere' parçasını seçmişler. Parça, bir önceki albümde en sevdiğim parça olan 'In Orbit' gibi 70'leri anımsatan melodik senfonik bir yapı ile başlıyor. Sonrasında gelen sesler ise YES'in ve progresif rock'ın en güzel günlerinin yansıması gibi geliyor. Sanki bas gitarı Chris Squire, klavyeleri Rick Wakeman çalıyor. Bu arada bahsettiğim bölüm, parçanın ilk 2 buçuj dakikasını alıyor. Devamında,  'Afterglow' ve 'Rites At Down' albümünde de bolca yer verdikleri norveç halk ezgileriyle bezenmiş senfonik sesler ile başlayan nakarat, Genesis'in 'Nursery Crime' albümünün atmosferiyle tamamen etrafı sarılıyor. Folk ve senfonik sesler ile kendisini tekrarlayan iki nakaratlık bölüm ile parçanın ilk 10 dakikasına geliniyor.

Parçanın ikinci bölümü, ilk bölüme göre çok daha karmaşık. Folkik ve avantgard senfonik 'Afterglow' albümünü anımsattığı kadar, 70'lerin Almanya'sından çıkmış iki progresif rock devi  Grobschnitt ve Triumvirat'ı da anımsatıyor. Flüt ise çabası durumunda fazlalık olarak duruyor. 5 dakika süren bu bölüm sonrası yine başa dönüp, YES-Genesis karışımı bir müzikal atmosfer ve Wobbler'in folk ve senfonik müziği birleştirdiği atmosferle devam ediyor. Parçanın son bölümü, gitar çalışması ile bana Fikret Kızılok'un parçalarını anımsatıyor.

'From Silence To Somewhere', son yılların değil, belki de son 30 yılın en güzel parçalarından biri.

Mükemmel bir parça sonrası mükemmel ötesi başka bir parça.. O kadar karmaşık ve senfonik sesler sonrası 'Rendered In Shades Of Green' hiçbir yerin sessizliğine götürüyor.

'Fermented Hours', 'Sound Chaser'?. Parçanın ilk girişi YES'in parçasına o kadar çok benziyor ki, ilk dinlediğimde karşıma caz-rock tarzı bir parça çıkacak diye bekledim. Karşıma ise 'In Orbit', Imperial Winter White' karışımı çıktı.

'Afterglow' albümünün ve 2000'ler sonrasının en sevdiğim parçası olan 'Imperial Winter White' ile 3. albümlerinin, benim için en mükemmeli, 'In Orbit' parçasının atmosferleri öyle güzel harmanlaştırılmış ki, Wobbler'in kendi müziği diye söyleyebileceğim bir müzikal atmosfer çıkmış ortaya.

Folk, senfonik, 70'lerin müzikal atmosferi ve seslerinin kusursuz bir şekilde kullanıldığı parçada 'From Silence To Somewhere' parçasının kalitesini düşürmüyor. Tam tersine daha da yükseltiyor.

İlk parçada yayılan YES-Genesis atmosferi, 3. parçada neredeyse YES atmosferine bırakacaktı, 'Foxlight' parçasında ise atmosfer Genesis ile başlıyor ve 3 dakikadan fazla bir süre devam ediyor. 4. dakikadan sonra ise, benim favorim olan Wobbler'in avantgard, folkik (nordik) ve senfonik atmosferi başlıyor.

4. dakika sonrasında kalan 13 dakikada Wobbler'in gerçek müzikal kimliğini rahatlıkla görebilirsiniz. Tavsiyem, bu son  parçayı dinlerken yanınızda alkol bulunsun. Ki son 3 dakikalık müzikal şaheserin, 70'lerin progresif rock devlerinin bile yapamadığı, tadını çıkartabilin. Mükemmel bir albüme, mükemmel bir son parça ile mükemmel bir son.

Wobbler, bundan önce yaptığı 3 albümle günümüz modern progresif rock müziğinin kalitesini çok yukarılara taşımıştı, bu albüm ile daha da yukarıya çıkarıyor. Bu albüm sonrası, kendi adıma kalitelerinin düşeceğini sanmıyorum, o yüzden önümüzdeki yıllarda çok daha iyi albümler ortaya koyacaklarına da eminim.

2017'nin en iyi albümü, 'From Silence To Somewhere'.

1. From Silence To Somewhere (20.59)
2. Rendered In Shades Of Green (2.05)
3. Fermented Hours (10.10)
4. Foxlight (13.19)

Süre : 46.35

Lars Fredrik Froislie / Klavyeler, Mellotron, Piyano, Synth (ses düzenleyicisi), Geri Vokal
Kristian Karl Hultgren / Bas Gitar, Bas Klarnet, Bas Pedalı
Martin Nordrum Kneppen / Davul, Perküsyon, Flüt
Andreas Wettergreen Stromman Prestmo / Vokal, Gitar, Glockenspiel, Perküsyon
Geir Marius Bergom Halleland / Elektrik Gitar, Geri Vokal