Bu Blogda Ara

ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2021 Pazartesi

Blue Oyster Cult - Blue Oyster Cult 1972



1804 yılında Amerika’da özel yetenekleri olan bir çocuk doğar. Adı Imaginos’dur. Küçük yaşlardan itibaren Imaginos, kendinde olan bu yetenekleri bir bir keşfetmeye başlar. Geleceğinden ve geçmişinden habersizdir ancak bir süre sonra zamanda değişiklikler yapabileceğinin de bilincine varır. Ergenliğini atlatıp 20’li yaşlarının ortalarında iken içinde dünyayı gezip dolaşma tutkusu ile yanıp tutuşmaya başlar. 


İlk önce yaşadığı yerden Teksas’a kadar gider. Oraya vardığında ise Meksika’ya gitmesi gerektiğinin hayallerini görmeye başlar. Yucatan’a giden bir geminin mürettabatına katılır. Meksika körfezinden geçerken gemi fırtınaya yakalanır ve batar. Mürettabatının bir kısmı ölür, kurtulanlar ise onu yalnız başına bırakıp kaçarlar. Uyandığında kendini bir istiridye yatağının içinde bulur. Daha önceleri gördüğü hayallerden, duyduğu seslerden daha güçlü sesler duymaya başlar. Konuşanlar O’na onun gerçek doğasını açıklar. Bu dünyadan olmadığını, kendilerinden olduğunu, tüm yaşadıklarının daha önceden planlandığını anlatırlar ve ona iki seçenek sunarlar. Ya bu yaşadığı hayata devam edecek ve bir ölümlü gibi zamanı gelince ölecektir yada onlara; onların Mavi İstiridye tarikatına (Blue Oyster Cult) katılacaktır. Imaginos tekliflerini kabul eder ve yeni adını alır. Destinova; Ebedi Işık.


İstiridye kabuklarının üzerinde kendi varlığının yıldızlardan geldiğine ve oraya ait olduğuna ait farkına varır ve astromi(Astronomy)’yi keşfeder. 


Sandy Pearlman; şair, şarkı sözü yazarı, rock müzik eleştirmeni, menajer, yapımcı, müzik direktörü. Daha çok Blue Oyster Cult grubunun isim babası olarak bilinen Sandy Pearlman, B.O.C. haricinde Black Sabbath(grubun menajerliğini yapmıştır), The Clash, Pavlov Dog’s, The Dictators gibi gruplarla birlikte de çalışan bir isim. EMI’nin kuruluşunda bulunan ve bir süre başkan yardımcılığını yapan da bir kişi. (Patti Smith’e rock müzik yapması gerektiğini söyleyen de Sandy Pearlman)


Sandy Pearlman, 1960’larda Soft White Underbelly grubuyla tanışır ve arkadaşlık kurar. Yazdığı bilim kurgu hikayelerinden etkilenen grup, adını bir süre sonra Blue Oyster Cult (dünya tarihine yön vermek isteyen bir grup uzaylının tarikatı) olarak değiştirir.

Blue Oyster Cult deyince heavy metal’den bahsetmemek de olmaz. Progresif Rock’ın üvey çocuğu Heavy Metal. 

Heavy metal yada metal müzik, özellikle kendi hayranları tarafından özel bir yere sahiptir ve hayranları ona özel olarak özen gösterirler. Ancak uzun yıllar bilinenin aksine heavy metal, İngiltere’de ortaya çıkan işçi sınıfı hareketinin müziği değildir. Heavy metal, 1960’ların başlarında yazılmış bir bilim kurgu  kitabında (William S. Burroughs adlı yazarın Uranian Willy ‘The Heavy Metal Kid’ kitabı) geçen bir karakterdir. İlk kez 1970 yılında Rolling Stones dergisinde Heavy Metal eleştiri olarak kullanılır. Bu tarihten iki yıl önce Steppenwolf ‘Born to Be Wild’ adlı parçada heavy metal sözlerini kullanır ancak bu kullanım müziğin tarifinden çok parçada geçen gökyüzünün rengini betimlemek amacıyladır. Rolling Stones dergisinde terim olarak kullanılmış olsa da uzun yıllar dinleyiciler ve eleştirmenlerce heavy metal sözünün nereden çıktığı düşünülmez yada üzerine yazılıp, çizilmez. 


Aynı zamanda bir müzik eleştirmeni de olan Sandy Pearlman, heavy metal sözünü ilk kendisi bulduğunu söyler. Bu gerçeği yansıtmaz ancak heavy metal sözünü bir müzik kavramı haline getirenin Sandy Pearlman olduğu rahatlıkla söylenebilir. 


2016 yılının haziran ayında gözlerine kapayana kadar entelektüelliğini zinde tutmaya çalışarak dünya gündemini takip edip üzerinde düşünen, konuşan ve yazan Sandy Pearlman’ın rock müzikteki ilk deneyimi adını verdiği Blue Oyster Cult grubu ile başlar. Yazının başında geçen hikaye 1988 yılında yayımlanan ‘Imaginos’ adlı albümün ana konusudur. Uzun yıllar grubun adı sadece bir bilim kurgu hikayesinde geçiyor diye bilinir. Bir nevi final albümü olarak da bilinen ‘Imaginos’ ile grubun müziği ve felsefesi hakkında daha net bir fikre sahip olunur. 

İlk çıkan albümlerine gelirsek; (Grubun felsefesini ve albümde anlattıklarını göz ardı ederek)

60’ların sonları 70’lerin başlarında henüz rock müzik türlere doğru dürüst ayrılmamış, kategorize dahi edilmemiştir. Bu dönemde müzik yapan grupların bir çoğu benzer şekilde en çok ilham aldıkları müzik türü olan blues ile ilgiliydiler. Blue Oyster Cult’un bu ilk albümü ‘Blue Oyster Cult’ de ağır bir şekilde blues müziğin etkisi altındadır. Aynı çağdaşları Deep Purple, Led Zeppelin, Black Sabbath gibi. Daha sonraları ise her grup kendi müziğini geliştirdi ve hepsi birer rock efsanesi oldular. . 

Albüm ağır bir şekilde blues’un etkisi altında gözüküyor diyorsak da, 70 öncesi saykodelik dönemden de etkileri göz ardı edemeyiz. ‘She's as Beautiful as a Foot’, ‘Workshop of Telescopes’ gibi parçalarla kendimizi 60’ların yanıp sönen ışıkları altında bulabiliyoruz. 


Blue Oyster Cult müziğine başlamak yada grubun müziğini öğrenmek için ideal bir albüm olmasa da, Metallica’nın da büyük bir hayranı olduğu Blue Oyster Cult’un bu ilk albümü rock müziğin efsaneleştiği zamanları anımsatacakların başlarında geliyor. 



01. Transmaniacon MC (3:21) 

02. I'm On The Lamb But I Ain't No Sheep (3:10) 

03. Then Came The Last Days Of May (3:31) 

04. Stairway To The Stars (3:43) 

05. Before The Kiss, A Redcap (4:59) 

06. Screams (3:10) 

07. She's As Beautiful As A Foot (2:58) 

08. Cities On Flame With Rock And Roll (4:03) 

09. Workshop Of The Telescopes (4:01) 

10. Redeemed (4:01)  

Süre: 36:57


- Eric Bloom / Vokal, Gitar, Klavyeler 

- Donald "Buck Dharma" Roeser / Solo Gitar, Vokal 

- Allen Lanier / Ritim Gitar, Klavyeler 

- Joseph Bouchard / Bas Gitar, Vokal 

- Albert Bouchard / Davul, Vokal

 

11 Temmuz 2019 Perşembe

Pentwater - Pentwater 1977



Son Todd Rundgren'in Utopia grubundan sonra ne yazacağım hakkında bir fikrim yoktu. Dinleyecek bir şey de bulamadığım için aklıma eski bloğum geldi. Bloğu açıp adlarını unuttuğum gruplara bakmaya başladım. Gözüme ilk parçan Pentwater grubu çarptı. 1992 yılında çıkan albümünü dinleyip, bloğa link ile birlikte koymuşum ama grubun müziğini dahi anımsamıyordum. Daha sonra da sırayla yazarım albümlerini diyerek ilk albümünü arayıp bulup indirdim.

Karşıma ne çıktı dersiniz? Progresif rock'ın efsanelerinden olması gerekirken unutulup gitmiş bir grup çıktı.

Grup adını bir nehirden almış. Grup, bir grup kolej arkadaşlarının kendi aralarında 1970'lerin başlarında kurulmuş. 1976 yılında Starcastle ve Rush ile birlikte sahne almışlar. 1977 yılında da ilk albümlerini çıkarıp bir süre sonra da ortadan kaybolmuşlar. Mike Konopka, grubun liderliğini üstlenmiş. Gitar, vokal ve flüt haricinde albümde, grupda ve de sonraki yıllarda da keman da çalmış. Grup bilinmiyor olmasına rağmen 1992 yılında ikinci albümlerini, 2007 yılında da üçüncü albümlerini çıkarmışlar.

Neden efsanelerden biri olması gerekiyor dedim çünkü yaptıkları müzik tam olarak 1970-1972 yılları progresif rock'ın şaha kalktığı dönemlerinin birebir aynısı olduğu için. Özellikle o dönemin Yes, King Crimson, Genesis ve Gentle Giant gruplarının kalitesinde ve atmosferde ilk albümlerini yapmışlar. 1992 yılında çıkardıkları albümün de ilk albümlerinden aşağı kalır yanı yok.

5 kişilik grubun 4'ü vokallerde bulunuyor. İki elektrik gitar bazı parçalarda Wishbone Ash gibi bir arada aynı anda çalıyor. Ne dönemin amerikalıları gibi şöhret peşindeki gruplar gibi hareket ediyorlar ne de avrupa'daki bazı gruplar gibi progresif rock'ı şablonlar üzerine oturtup müzik yapıyorlar.

Albümdeki bütün parçalar birbirinden farklı biçimde bestelenmiş.

Öyle ki ikinci parçanın girişi Pink Floydvari bas gitarla açılır. Bir başka parçada YES'in 1969-71 yılları arasındaki atmosferi hakimdir. Yine bir başka parçada tam anlamıyla Gentle Giant tarzıdır. 
Albümün bütünü 1972 öncesi progresif rock anlayışıdır ancak albüm 1977 yılında çıkmıştır.

İki gündür ilk kez dinlediğim albümü sanırım bu 10. dinleyişim. Her dinleyişim de herhangi bir parçada yeni bir şeyler farkediyorum. Grubu daha önce dinlemiş olmama rağmen bu kadar güzel müzik yaptıklarını daha yeni görebiliyorum. O yüzden daha fazla uzun yazamayacağım çünkü albümü anlatabilecek sözcük bulamıyorum. Sanırım 1992 yılındaki albümlerini yazarken yazı bu kadar kısa olmayacak.

Rock efsanelerinden biri olması gerekir iken sadece bir avuç insanın biliyor olması da progresif rock'ın (art rock) ne kadar marjinal bir sanat anlayışına sahip olduğunu gösterir. Pentwater grubu da aynı bir çok progresif rock grubu gibi marjinal bir grup olarak kalır.

1. Am (2:46)
2. Living Room Displays (4:57)
3. Memo (4:09)
4. Orphan Girl (8:32)
5. Frustration Mass (3:36)
6. Palendrone (3:55)
7. War (5:04)
8. Gwen's Madrigal (4:00)

Süre : 36.59

Thomas Orsi / Perküsyon, Vokal
Ken Kappel / Klavyeler, Vokal
Mike Konopka / Gitar, Flüt, Keman, Vokal
Ron Le Saar / Bas Gitar, Elektrik Bas Gitar, Vokal
Ronnie Fuchs / Gitar, Obue

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Utopia - Ra 1977


                          

Todd Rundgren, rock tarihinin efsanelerinden biri olması gerekirken müziğin ticarileşmeye başlaması sonucu bir çok rock efsanesi gibi unutulanlar arasına girdi. Sanatın, yaratıcılığın yerine günübirlik tüketilen şeyler popüler olması bir süre sonra sanatın da tüketilmesine başladı. 70'lerde olan progresif rock sanatı da çok geçmeden 10 yıl kadar sonra taklit edilerek benzerleri ortaya çıktı. Günümüzde tüketilmeye devam ediliyor, Todd Rundgren'de tüketilenlerden biri oldu.

Todd Rundgren, 15-16 yaşlarındayken müzikle ilgilenmeye başladı. 18 yaşında (1966) iken beat-soul müziği yapan bir grupta bulundu. Gruptan 1969 yılında ayrılınca kendi albümlerine yöneldi. 'Hello, It's Me' adlı bir hit parça yaptı.

Rock efsanelerinin unutulanlarından biri olsa da, hem eski hem de yeni hayranları Todd Rundgren adını yaşatmaya devam ediyorlar.


1973 yılında kendi albümlerini yapmaya devam ederken aklına bir düşünce gelir ve kendi liderliğinde dönemin amerikan rock müziğinden farklı, sıradışı bir proje grubu olarak Utopia'yı kurar. Daha ilk albümde o kadar sıradışı bir iş yapar ki, 30 dakikalık bir destan yazar. Destanlık olan 30 dakikalık parça Rush'ın 2112 parçasından daha yaratıcıdır.

Ancak Utopia'nın o parçası Rush'ın 2112'si kadar popüler olamadı.

Utopia projesinin ilk albümü başarılı olduktan sonra ikinci albüme sıra gelir. Ancak ilk albümdeki bas gitarist ayrılmıştır, onun yerine daha sonra bir efsaneye dönüşecek olan 20'li yaşların başında ki Kasım Sultan (daha sonra Blue Oyster Cult grubuna da katılmıştır) gruba katılır. Bir yıl önce de Steve Hillage'in (Gong, Mike Oldfield'le birlikte çalışmıştır) albümünde bas gitarı çalmıştır. İkinci albüm ilk albüme göre yaratıcılık temelinde biraz eksiklikleri olsa da Todd Rundgren yine bütün yaratıcılığını albüm boyunca konuşturur.

Todd Rundgren aslında başka türlü de rockseverler tanıyor. İlk albümü hakkında yazarken de belirtmiştim, tekrar anımsamakta yarar var. Aerosmith solisti Steven Tyler'ın kızı Liv Tyler'ın annesi Todd Rundgren'in eşiydi. Uzun yıllar Liv'in kendi kızı olduğunu sanarak yaşadı daha sonra Liv Tyler kendi biyolojik babasını tanıyınca durum ortaya çıkıyor ve Todd Rundgren eşinden boşanıyor. Aerosmith yada Steven Tyler çok tanınır hatta Liv Tyler konusu da bilinir ancak Todd Rundgren onlar kadar bilinmez.

Tüketimciliğin acımasızlığı.

'Ra' albümü 1977'de çıkar. İlk albümdeki gibi Todd Rundgren yaratıcılıkta yine sınır tanımaz. Bu kez 30 dakikalık parça yazmaz onun yerine 18 dakikalık daha eğlencelik parça yazar. Albümde 7 parça vardır. Parçalar birbirlerinden bağımsızdır, kimi parça da senfonik hava hakimken kimi parçalar da beat atmosferi hakimdir. Örneğin 'Hiroshima' adlı parçada hard rock ile senfonik atmosfer mükemmel bir şekilde bir araya getirilmiştir.


1977 yılında 'Ra' albümü çıktıktan sonra Utopia grubu konserlerinde eski mısır kıyafetleriyle sahneye çıkarlar. Hem kendilerini hem de dinleyiciyi müzikleriyle eğlendirirler. Albümdeki parçalar eğlence amaçlı olduğu kadar dinleyeni bambaşka yerlere de götürür. Bir bakarsın 1945 yılı Japonyasında bulursunuz kendinizi, sonra bir bakarsınız binlerce yıl öncesinin eski mısırında kendinizi bulunursunuz.

Todd Rundgren'in Utopia projesiyle sonraki yıllarda da albümler yapmaya devam eder. Kasım Sultan'da her albümünde Todd'un yanında olur. Hatta Todd'un kendi albümlerinde de var olmaya devam eder.

Yıllar sonra, 2018 yılında Kasım Sultan genç müzisyenlerle biraraya gelerek Utopia projesini biraraya getirmeye çalışır. Albüm çıkartmasalar bile konserler yaparlar.

Rock'ın gerçek efsanelerinden biri olan Todd Rundgren'in Utopia projesinin ikinci albümü 'Ra' dinlenmeye, bilinmeye ihtiyacı var.

1. Overture: Mountaintop and Sunrise/Communion With the Sun (7.15)
2. Magic Dragon Theatre (3.28)
3. Jealousy (4.43)
4. Eternal Love (4.51)
5. Sunburst Finish (7.38)
6. Hiroshima (7.16)
7. Singring and the Glass Guitar (An Electrified Fairytale) (18.24)

Süre : 53.35

Todd Rundgren / Solo vokal, Elektrik Gitar, Yapımcı
Roger Powell / Klavyeler, Synth (ses düzenleyici), Vokal
Kasım Sultan / Bas Gitar, Vokal
John Holdbrook / Davul, Perküsyon, Vokal

Konuk
John Holdbrook / sesler (7)

30 Nisan 2019 Salı

Carmen - Fandangos in Space 1973


                       
David Allen ve kızkardeşinin öncülüğünde kurulan Carmen grubunun flamenko müziğini kullanmaları Allen ve kardeşinin ailesinin ispanyol resturantı işletmesinden kaynaklı. Babası ispanyol gitarı çalarken annesi ispanyol dansları yapan bir dansçıdır.

David Allen, kızkardeşiyle birlikte 1970 yılında grubu kurarlar. 1973 yılında İngiltere'ye gelirler. Daha sonraları Jethro Tull'da bas gitar çalacak olan John Glascock katılır. İlk albümleri aynı yıl çıkar. (David Allen, herkesin bildiği Avustralya'lı ve Gong efsanesinin gitaristi ile aynı kişi değildir. Aynı isim olması nedeniyle belirtmekte fayda var.)

'Fandangos in Space', ispanyol flamenko müziği ve ispanyol halk müziklerini temel alarak ortaya çıkmış bir albüm. Daha önceleri dinlememe rağmen aklımda kalmayan ama Triana ve Cai ile tanımaya başladığım Andulus rock (endülüs) ile pek bir benzerliği yok.

Triana, Cai gibi gruplar ispanyol halk müziğini kullanırken arap ve akdeniz ezgilerini de katmışlardı. Özellikle cazı kullanmaları Andalus rock'ın tanımı için benim temel aldığım bir kıstas haline geldi. O yüzden Carmen grubunun yaptığı müziği Andalus rock içinde değerlendiremem.

Carmen grubu ispanyol halk müzikleri haricinde ingiliz tarzı halk ezgilerini de kullanıyor. Jethro Tull vokalleri özellikle dikkati çekerken Lindisfarne ezgilerinin de etkileri abartı olmasa da kendisini hissettiriyor. Albüm ve grup için ingiliz stiliyle ispanyol müziği denebilir.

Albüme gelirsek, 40 dakikalık sürede eğer halk müziğinden hoşlanıyorsanız zevk alacağınız kesin. Halk müziklerinden hoşlanmıyorsanız yine zevk alacağınız kesin çünkü yukarıda Jethro Tull benzerliği var derken aynı zamanda mellotron kullanımı ve David Allen'in kızkardeşi Angela'nın vokali olduğu bölümlerde Curved Air etkisi var.

Curved Air grubu da albümlerinde halk ezgilerini kullanırken benzer atmosferler ortaya çıkıyordu. Carmen grubunda da ingiliz etkisi yeterince mevcut.

Albümdeki parçalar ingilizce ve ispanyolca olarak yazılmış, o yüzden parçalar arasında hem sözler hem de yapı olarak bir benzerlik söz konusu değil. Bu aynı zamanda parçaların bir şablona oturtulmadığı anlamına da gelir. Dolayısıyla grup kendisini tekrar etmiyor.

Carmen bilindik gruplar arasında olmaması ve yaptıkları müziğin devamını getirici yani örnek alınması gereken gruplardan olmaması nedeniyle kıyıda köşede kalmış bir grup. Yine de 70'lerin yaratıcılığını görmek isteyenlerin kesinlikle dinlemesi gereken albümlere sahip. 'Fandangos in Space' albümü de grubun güzel bir çalışması.

1. Bulerias (4.18)
. Cante
. Baille
. Reprise
2. Bullfight (3.39)
3. Stepping Stone (2.45)
4. Sailor Song (4.54)
5. Lonely House (2.58)
6. Por Tarantos (1.44)
7. Looking Outside (My window) (5.10)
. Theme
. Zorongo
. Finale
8. Tales Of Spain (3.32)
9. Retirando (2.13)
10. Fandangos (4.33)
11. Reprise (2.05)

Süre : 40.53

David Allen / Vokal, Elektrik Gitar, Flamenko Gitar
Roberto Amaral / Vokal, Vibrafon,
Angela Allen / Vokal, Mellotron, Synth (ses düzenleyicisi)
John Glascock / Vokal, Bas Gitar, Bas Pedal
Paul Fenton / Davul, Perküsyon

25 Şubat 2019 Pazartesi

Deluge Grander - Ocenanarium 2017



2017'nin en güzel albümlerinden birisine Deluge Grander grubuna ait. 10 yıldan uzun süre önce 70'lerin mantığıyla müziğe başlayan Dan Britton öncülüğündeki grup, her albümüyle geçmişi unutmamayı, günümüzde ve gelecekte de bu müziğin devam edilebileceğini bir nevi ispat ediyor.

2001 yılında kurulan bir caz rock grubunda gitarist olarak başlayan Dan Britton, bu grupla ilk albümünü 2005 yılında çıkartır. Aynı gruptan davulcu ile birlikte Deluge Grander adlı grubu kurar ve bir yıl sonra kendi grubunun ilk albümünü çıkartır. 2 yıl sonra ise ikinci proje grubu Birds and Buildings adlı grup ile bir albüm daha çıkartır. İçinde bulunduğumuz yıla kadar da toplamda 6 albüme imza atar.

Deluge Grander, Dan Britton'un klavyler üzerindeki hakimiyeti üzerinde ortaya çıkan albümlere sahip(idi). Diğer grubunda(Birds and Buildings), enstrümanlar eşit bir şekilde paylaşılarak caz'dan folk'a, klasik müzikden avantgard'a kadar bir çok müziğin görüntüsü altında daha enerjik ve koatik müzik ortaya koyarlar.

Büyük sel anlamına gelen Deluge Grander, ilk albümüyle grup adının hakkını vermişti. Çok yoğun klavye çalışmalarına hakim olan, kullanılan klavyeler sel baskını efekti gibiydi, ilk albümdeki atmosfer 2. ve 3. albümlerinde de devam etti. Ancak benim için 2. ve 3. albümlerinde var olan yoğun klavye atmosferi ilk albümü kadar başarılı değildir. Bu albüm ise ilk 3 albümün hiçbirisine benzememektedir.

'Oceanarium' albümü, Deluge Grander projesinin devam albümü olsa da, ortaya çıkan atmosfer Birds and Buildings projesindeki atmosferle içiçe geçmiş gibidir. Albümde Birds and Buildings albümlerinde ortaya çıkardıkları atmosfer ve müziğin içine yerleştirdikleri avantgard hava, folklorik sesler ve serbest caz gibi bir şablona oturtulamayan yapılar fazlasıyla mevcuttur. O yüzden bu albüm için iki proje grubunun ortak çalışması diyebilirim.

'Oceanarium' Deluge Grander'in 2 ve 3. albümleri kadar kısa değil, tam tersine iki katı uzunluğunda. Ve albümde bulunan parçaların her biri birbirinden bağımsız ve herhangi bir şablon üzerine oturtulmamıştır. Deluge Grander projesinde kullandıkları senfonik yapı yoğun olarak varken ilaveten Birds and Buildings'de kullandıkları caz, avantgard ile müzik bambaşka yerlere gidebilmektedir.

Albüm içinde 70'lerin ağır etkisinin yanında King Crimson, Genesis, YES gibi dönemin bilinen ve müziğe yön vermiş gruplarını hissettiğiniz kadar, bilinmeyen ama yön veren grupları da görebilirsiniz. Birds and Buildings albümlerinde Magma, Soft Machine ve Univers Zero etkisi bu albümde de yer bulmuş.

'Oceanarium' klavyeler öncülüğünde senfonik bir atmoferin içine yerleştirilmiş caz, avantgard öğelerle orkestral bir atmosfere bürünüyor. 2017'nin en iyi albümü olmasa bile, Wobbler'in albümü gerçekten taklit edilemez bir düzeyde, en kaliteli albümlerinin başında geliyor.

Albümdeki favori parçalarımdan ilki; uzak doğu ezgileri, folklorik sesler, avantgard atmosferi ve Steve Howe benzeri elektrik gitarıyla 'Finding a Shipwreck in a Valley in an Ocean'. Bir diğeri; Tangerine Dream'in senfonik yapıyı kullandıkları albümlerindeki atmosfere, caz ve klasik müziğin koyulmuş haliyle 'Marooned and Torn Asunder'. Özellikle bu parçanın sonunda olan atmosfer ve  gitar solo 'Lilly on The Beach' albümünü anımsatıyor.

Ve 'The Blunt Sun and the Hardened Moon'. Zeuhl müziğin yaratıcısı Magma eğer senfonik bir albüm yapmaya çalışsaydı muhtemelen bu parçaya benzer bir albüm çıkartırlardı. Caz-füzyon, serbest caz, canterbury (caz olanı), folklorik sesler öyle güzel harmanlanmış ki müzikal zevkinizde bambaşka bir deneyim sahibi oluyorsunuz.

Popüler, bolca fanları olan gruplar kadar bilinmiyor, tanınmıyor hatta önemsenmiyor olsa da, hem 70'ler müziğini sevenler için hem de günümüz müziğinde izlerini görmek isteyenler için muhteşem bir albüm.

1. A Numbered Rat, a High Ledge, and a Maze of Horizons (11.31)
2. Drifting Inner Skyline Space (8.27)
3. The Blunt Sun and the Hardened Moon (15.25)
4. Finding a Valley in a Gray Area on a Map (3.24)
5. Finding a Shipwreck in a Valley in an Ocean (6.19)
6. Tropical Detective Squadron (14.09)
7. Marooned and Torn Asunder (8.05)
8. Water to Glass  The Ultimate Solution (12.28)

Dan Britton / Klavyeler, Akustik & Elektrik Gitar
Brett D'anon / Bas Gitar, Elektrik Gitar
Patrick Gaffney / Davul

Konuklar
Dave Berggren / Elektrik Gitar (6)
Corey Sansolo / Trambon (1)
Denis Malloy / Bas Klarnet (1-3,8)
Steve Churchill / Oboe (1,7)
Brain Falkowski / Saksafon (3), Flüt (4,5), Klarnet (8)
Neil Brown / Trampet / (2,4,5,8)
Zack Stachowski / Keman (4,5)

8 Ocak 2019 Salı

Kansas - Leftuverture 1976




Kansas, 1973'de müziğe başladığından itibaren kendi ülkesindeki rock müziğe odaklanmak yerine Avrupa'daki grupların müziklerini takip ederek kendi müziklerini yapmayı tercih ettiler. İlk albümünden itibaren dönemin progresif rock deyince ilk akla gelen YES, Genesis gibi ABD dışındaki gruplardan sesler alarak parçalarında kullandılar. Bu durumu da öyle kopyalayarak değil, profesyonel bir biçimde yaptılar. O yüzden Kansas'ın albümleri orijinal albümlerdir, bir o kadar da avrupa ekolünde ilerler.

'Leftoverture' albümü de ilk iki albümdeki müzikal anlayışın devamı şeklindedir. Hatta çok daha olgunlaşmış olan grubun en muhteşem albümüdür. Albümdeki bütün parçalar öyle özenle üzerinde uğraşılarak biraraya getirilmiş ki, herhangi birini üstüste sıkılmadan saatlerce dinleyebilirsiniz. 70'lerin ortalarında Avrupa'daki progresif rock'daki değişim de göz önüne alınırsa, 75 öncesi albümlerin zevkine bu albümle tekrar ulaşabilirsiniz.

'Carry On Wayward Son', Kansas'ın adı bilinmese de, popüler olmuş ve klasikleşmiş bir kaç parçasından biri. 'Breakfast in America' çalmaya başladığında çoğu kimse grubun Supertramp olduğunu bilmez. 'Carry On Waywars Son' parçası da aynı şekilde çalmaya başladığında anımsanır, bilinir ama Kansas grubu akla gelmez. 'Carry On Wayward Son' sadece Kansas'ın değil klasik rock'ın da bilinen parçalarının başında gelir. Ayrıca tekrar tekrar dinlenildiğinde bağımlılık da yapar. Belki de bu bağımlılık yapması yüzündendir klasik rock'ın en bilinenlerinden olması.

'The Wall' parçasında genesisvari, daha doğrusu Tony Banks piyanosuvari bir hava, atmosfer sözkonusu. Piyano, org ve synth öyle bir atmosfer yaratıyor ki, tam da 70'lerin progresif rock atmosferinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

'What's On My Mind', özellikle synth ve bas gitarın etkisiyle Boston grubuna benzerlik gösterse de, Gentle Giant'in 'Free Hand' parçasına eklektik yapı olarak daha çok uyum sağlıyor. Geçenlerde pek okuyup takip etmesem de(denk geldi), Oray Eğin'in küçümseyerek yazdığı Queen hakkında stadyum rock tanımını yapmaya kalkıştı. Halbuki bir çok rock grubu, progresif rock grupları da dahil buna, stadlarda herkesi ayağa kaldıracak parçalar yaptılar. ELP, Deep Purple, Rush gibi grupların bu tarz parçaları olduğu gibi Kansas'ın bu parçası da stadyum rock denilen parçalara örnektir. Ayrıca stadyum rock Oray Eğin'in uydurduğu bir tanım değildir, 70'li yıllardan beri vargelen bir tanımdır.

'Miracles Out Of Nowhere' parçası, aşırı şekilde italyan ekolüne benziyor. Her dinleyişimde Banco'nun yada PFM'nin izlerine rastlayabiliyorum(Keman Maura Pagani çalıyor sanki). Bir o kadar da Gentle Giant'ın karmaşık yapılarını anımsatıyor. Bu kadar güzel ve bolca melodilerin üzerine parçanın sonundaki gitar solosu ise parçayı unutulmaz yapabiliyor. Albümdeki ve Kansas'ın bütün diskoğrafisinde benim için en tepedeki parça. Parçanın güzel oluşu bir o kadar da moral bozucu olabiliyor. Benim ki bozuluyor.


'Opus Insert' ve 'Questions Of My Childhood', iki kısa parça. Her ikisinde de Keith Emerson-Carl Palmer işbirliğinin sonucunda ortaya çıkan müzikal atmosferin etkisini rahatlıkla hissedebilirsiniz.
Kısa parçalar olmasına rağmen her ikiside doyurucudur. Dolayısıyla albümde herhangi bir zayıflık algısı yaratmazlar. 'Questions Of My Childhood' parçasında PFM etkisi de yok değil. 

Sürekli benzetmelerden gittik, 'Cheyenne Anthem' parçasında da gitmezsek olmaz. 1960'ların sonu, 1970'lerin başına The Who grubunu anımsamazsak, parçayı anlatamayız. 'Song is Over', şarkı bitti marşlar başladı düşüncesiyle rock müziğe başka bir biçim veren The Who'nun ne kadar büyük bir grup olduğu yadsınamaz. 'Cheyenne Anthem' parçasıyla Kansas grubu da, marş yazma konusunda The Who'dan eksik kalmıyor.

Son parça, bir başyapıt; 'Magnum Opus'. Eklektik yapısı ile bir kaç yazı öncesinde progresif rock'ın başyapıtlarından biri diye gösterdiğim Bubu grubunun albümüne alternatif parça. Progresif rock'ı anlatmak için verilen örneklerden Genesis'in 'Musical Box', YES'in 'Fragile' parçaları gibi akılda tutulması gerekir. Gerektiğinde örnek olarak da gösterilir. 

Kansas, ABD çıkışlı bir grup ve daha önce yazdığım bazı yazılarda belirttiğim üzere Amerikan rock gruplarını progresif rock'ın içinde pek yaratıcı düşünemiyorum. O yüzden Amerika çıkışlı grupları pek dinlemiyor ve dikkate almıyorum. Ancak bazı gruplar hariç durumda olabiliyor. Bunlar genellikle Avrupa'daki müziği takip eden gruplardır.

Kansas grubu da o 'bazı gruplar'ın içinde yer alıyor. 'Leftoverture' albümü de özellikle karmaşık yapılı parçalarıyla öne çıkarak başyapıtlık albümler arasında kendine yer ediniyor.

Progresif rock için başyapıtlık bir albüm; Leftoverture.


1. Carry On Wayward Son (5.13)
2. The Wall (4.47)
3. What's On My Mind (3.27)
4. Miracles Out Of Nowhere (6.29)
5. Opus Insert (4.26)
6. Questions Of My Childhood (3.38)
7. Cheyenne Anthem (6.50)
8. Magnum Opus (8.27)
a. Father Padilla Meets The Perfect Gnat
b. Howling At The Moon
c. Man Overboard
d. Industy On Parade
e. Realese The Beavers
f. Gnat Attack

Süre : 43.17

Steve Walsh / Vokal ve Geri Vokal, Org, Piyano, Synth (ses düzenleyicisi)
Rich Williams / Akustik & Elektrik Gitar
Kerry Livgren / Elektrik Gitar, Piyano, Klavnet, Moog, Synth (ses düzenleyicisi)
Robby Steinhardt / Keman, Viyola, Vokal (4,7), Geri Vokal
Dave Hope / Bas Gitar
Phil Ehart / Davul, Perküsyon

Konuklar
Toye La Rocca, Cheryl Norman / Çocuk sesleri (7)

5 Ocak 2018 Cuma

Utopia - Todd Rundgren's Utopia 1974



Progresif rock'da çok bilinmeyenler var. Özellikle 70'li yıllarda yapılan albümlerin bir çoğu hala bilinmiyor. Bilinmemesinin en önemli etkeni, dinleyenlerin bir kaç grupta takılı kalıp, diğer albümleri görmezden gelmesi. Öyle olunca da progresif rock'ın bir çok cevheri gözden kaçıyor.

22 Ağustos 2017 Salı

Queensyrche - Rage For Order 1986




Ne zamandır bilmiyorum, Queensrycle grubunu dinlemiyordum. Birkaç gün önce hangi albümü yazsam diye düşünürken aklıma farklı türde müzik yapan grupları getirmeye çalışıyordum. Birden metal türünden progresif özellikler taşıyan gruplar geldi. Tabii prog metal deyince ilk örnek olan 'Rage For Order' albümüne odaklandım.

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Kansas - Song For America 1974




Kansas'ın ikinci albümü 1974'de aynı yıl içinde ki ikinci albümü, 'Song For America'. İlk albümde ki progresif öğelerin bolluğundan ve karşılığını aldıktan sonra ikinci albümde bu öğeleri daha da çoklaştırdılar. İlk albümdekine oranla klasik rock ve folk rock'ın yerine Avrupa merkezli senfonik müziğe daha çok yer verdiler.

11 Ağustos 2017 Cuma

Birds And Buildings - Bantam To Behemoth 2008




Yıl 2008'di, 2000'ler sonrasının en iyi ilk 10 albümünden birisiyle tanışmam. O dönemler progresif rock grupları ve albümlerini ağırlıklı olarak bloglardan takip ediyordum. Gerçeği hala öyle yapıyorum ama 9 yıl öncesi kadar değil. Artık facebook, twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinden hem eski albümleri hem de yeni çıkan albümleri takip ediyorum.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Automatic Man - Automatic Man 1976



Progresif rock dünyasında, özellikle 1970'lerde, fazlaca bulunan kısa dönemli rock gruplarından bir örnek de Abd'den; Automatic Man. Grup sadece iki albüm yapmış olsa da, kendi adını aldığı ilk albümüyle hatırlanıyor. İkinci albümleri daha çok popvari olduğu için sanırım hatırlanmak istenmiyor.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Bruce Springsteen - The Wild, the Innocent & the E Street Shuffle 1973



Progresif rock'ın bir çok türü bulunuyor. Bunlar genel olarak müziğin kompozisyon yapısına bakılarak kategorilendiriliyor. Ancak bazı gruplar bu tanımlara uymasa da istisna durumlar sebebiyle progresif rock olarak değerlendiriliyor. Örnek olarak verebilceğim Wishbone Ash, Deep Purple gibi grublardır. Black Sabbath grubu da 70'lerin başlarında yaptıkları müzik progresif rock olarak değerlendiriliyor. Bir başka ilginçlikte Judas Priest'in ilk albümünün progresif rock olarak tarif edilmesi. Bu konuda haksız değiller.

2 Mayıs 2017 Salı

Kansas - Kansas 1974



Kansas, ABD'li progresif rock gruplarının en kaliteli ve yaratıcı olanlarından. Grup, içinde doğup büyüdüğü Kansas eyaletini isim olarak seçerler.

24 Mart 2017 Cuma

Phideaux - Fiendish 2003



Günümüz progresif rock müziği 70'ler kadar üretken değil. Progresif rock popülerleşemediği için dinleyeni de az oluyor, çalanı, beste üreteni de. O yüzden günümüz modern diye tabir edilen progresif rock gruplarını, albümlerini pirinç ayıklar gibi ayıklayarak dinliyorum.

6 Mart 2017 Pazartesi

Psychotic Waltz - Mosguito 1994



'Mosguito' albümü Psychotic Waltz'ın üçüncü ve sondan bir önceki albümü. Grubun sadece 4 albümü olmasına rağmen progresif metal dendiği zaman ilk aklıma gelen gruplardandır.

14 Kasım 2016 Pazartesi

İzz - I move 2002



'Denizden babam çıksa yerim' sözünün bende progresif rock için anımsattığı şey, Progresif Rock'da  YES'in izinden giderseniz, her türlü dinlerim' olur, sanırım. İlk albümü 'Sliver of Sun''dan sonra ikinci albümü 'I Move''de YES müziğine daha çok yakınlaşması IZZ grubunu son 20 yılın en iyi gruplarından biri olarak saymamı sağlıyor. Tabii IZZ'in yaptığı bazı rock gruplarının kopyacılığı ile alakalı değil. IZZ, yaptığı albümlerle ve 'I Move' albümüyle YES'i kopya etmiyor, YES'i temel alarak kendi müziğini örüyor.

22 Ekim 2016 Cumartesi

Deluge Grander - August in the Urals 2006


Tekrarlamaktan sıkıldım gerçeği ama söylemekte yarar var sanırım. 80'ler ve 90'lar sonrası progresif rock'ta kalite farkı ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasında punk'ın değil, neoprog ve prog metal denilen türlerin büyük bir etkisi var. Buna rağmen aynı dönemlerde 70'lerin mantığıyla müzik yapmaya çalışan gruplarda var. Bunlardan birisi Amerikalı Dan Britton öncülüğünde Deluge Grander grubu.

Dan Britton'ın ilk projesi Deluge Grander ve sonraki projesi Birds and Buildings grubu da avantgarde ve caz temel üzerinden müzik albümü yaptılar.  Deluge Grander, grup olarak senfonik yapıdayken diğer grup Birds and Buildings eklektik yapı da albümlere sahipler. Senfonik ve eklektik progresif rock, progresif rock'a temel olan iki müzikal anlayış. Sırf bu yüzden bile Dan Britton takip edilmeyi ve övülmeyi fazlasıyla hakediyor.

Augut in the Urals....

'Inagural Bash' avantgarde müzik ve müzikal mentalite üzerinden nasıl senfonik progresif rock yapılıra en iyi örneklerden birisi. Hatırlayabildiğim kadarıyla bir diğeri grubu Fransız Ange. Albümde ki dinlemesi en zor parça olmasına rağmen uzunluk açısından dönemin Spock's Beard ve Transatlantic gibi amerikalı grupların uzun parçalarından çok daha yaratıcı bir parça. Parçanın bütününe hakim avantgarde ve caz atmosferi dinleyeni hem zorluyorken hem de şaşırtabiliyor.

'Augut in the Urals' albümle beni tanıştıran parça. Açıkçası nerede nasıl dinlemeye başladım hatırlamıyorum ama ' Augut in the Urals' parçasını dinlediğim ilk anı gayet iyi hatırlıyorum. Albümü dinlediğiniz zaman akılda kalıcı olacak iki parçadan birisi. Diğeri son parça 'The Solitude of Miranda'. Bence 'Augut in the Urals' parçasının müzikal atmosferinin üzerinden diğer parçaları da yazmış olsalardı (sonraki albümler de dahil) kesinlikle 2000 yıllar sonrasının en iyi grubu olacaktı. En iyi grubu olacaktı derken küçümseme falan yok tam tersine grubun ve Dan Britton'un yaptığı müziğin kalitesinin ne kadar yüksek olduğu söz konusu. 'Augut in the Urals' parçası ile Deluge Grander, 2000'li yılların en iyi bir kaç grubundan birisi.

'Abandoned Mansion Afternoon' ilk parçada ki gibi bu parçada da avantgarde müzikal hava hakim. Parçanın ortalarında Genesis davulcusu Phil Collins davullarına benzer vuruşlar duyulsa da, Genesis müziğinden bir hayli uzak. Parçanın albümde dikkat çekici tek tarafı sözlerinin diğer parçalara göre daha fazla oluşu. Albümün müzikal olarak konsept anlayışına uygun olsa da diğer parçalar arasında biraz zayıf kalıyor.

'A Squirrel' klasik italyan müziklerine benzemeye başlıyor açılışta. Klasik derken bu sözü her iki anlamda kullanıyorum. Hem 19. yüzyıl öncesi italyan klasik müziğine benziyor yapısı hem de 70'lerin klasikleşmiş italyan senfonik progresif rock müziğine benziyor. Benim gibi italyan progresif rock müziğine hayranlığınız varsa bu parçayı kesinlikle seveceksiniz.


'The Solitude of Miranda', ispanyol gitarı ile latin folk ezgileri ve akdeniz arabik oryantal müziğinin içiçe geçmiş senfonik hali. Parçayı dinlerken isterseniz İspanya'nın endülüs dönemine gidebilirsiniz.  Gideceğiniz kesin çünkü parçanın ortalarında arapça ağıda benzer sesler duyabilirsiniz. Caz, Folk (ispanyol ve arabik ezgiler), avantgarde hava sayesinde parça albümde severek dinlediğim ikinci parça oluyor.

Albümün en kötü tarafı, belirtmezsem olmaz, kayıtları. Maalesef albümün genelinde hafif boğuk bir ses düzeni hakim. Albümün kalitesini bozmuyor belki ama o hafif uğultu, dinleyen kişiyi dinlerken  yorabiliyor. Umarım bundan üç beş yıl sonra albümün tekrar basımında bu zayıf kısım giderilir ve albüm başyapıtlık progresif rock albümleri arasında yerini alır.

Merak edip takip etmek isteyenlerin başvuracağı ilk adres.

www.emkog.com
Web sitesi hala işlerliğini koruyor.

1. Inagural Bash (26.57)
2. Augut in the Urals (15.52)
3. Abandoned Mansion Afternoon (12.14)
4. A Squirrel (8.45)
5. The Solitude of Miranda (7.18)

Süre : 70.57

Dan Britton / Klavyeler, Vokal (1-3) Gitar (2), Akustik Gitar (5)
Dave Berggren / Gitar (1,3-5)
Patrick Gaffney / Davul
Brett D'anon / Bas Gitar (1-4), Ud (2)
Frank D'Anon / Trompet(1), Flüt(1), Klavye(5),
Jeff Suzdal / Saksafon (1)
Adnarim Dadelos / Vokal (5)

8 Ekim 2016 Cumartesi

Gordian Knot - Emergent 2003



Gordian Knot, güzel grup. İçinde yaşadığımız modern (!) zamanın gerçek anlamda progresif rock yapan güzide gruplarından bir tanesi. Maalesef ikinci albümden sonrası gelmiyor. Bu tarz albümleri saklamak gerekiyor.

Emergent:

İlk albüme göre bu albümde progresif rock'ın klasik döneminden tanıdık iki kişi var. İlk albümde 80'li ve 90'lı müzisyenler vardı. İkinci albümü 'Emergent' de ise progresif rock'ın iki efsane grubun müzisyenleri var. İlki efsane Genesis'in efsane gitaristi Steve Hackett. Diğeri yine efsane ve progresif rock için temel olmuş YES ve King Crimson gruplarında davul çalmış, Bill Bruford (Bill Bruford 1975'da King Crimson'dan ayrılınca bir yıl Genesis'te çaldı). Ayrıca hiç sevmiyor olsam da progresif metal'in en yaratıcıları olan Fates Warning grubundan Jimm Matheos da grubun içinde. Aslında grup Sean Malone'nin önderliğinde olan bir müzikal birliktelik. Sean Malone birlikte çalacağı müzisyenleri seçerken gerçekten çok titiz davranmış. Titiz davranmış ama devamı yok.

Albüm içinde prog metal'in (!) yoğunluğu kimilerince çok bariz bir şekilde olduğu söylense de, daha çok King Crimson'ın 90'lı yıllarda yaptığı müziğin baskınlığı göze çarğıyor. Ayrıca belirtmekte fayda var; Steve Hackett'ın varlığı, Steve Hackett müziğinin de albümde yer bulmasını sağlıyor. 'Darktown' albümünün müzikal yapısı (yada atmosferi) sözsüz olarak, albümde yer edinmiş. Çok daha bariz bir şekilde varlığını hissettiren ise, caz füzyon. Albümün başlamasından bitişine kadar bas gitar çalan Sean Malone'nin bütün müziğe hakimiyetini görebiliyorsunuz. Albümde ki bir çok parçanın bazı yerlerinde rock ve caz tarihinini en önemli bas gitaristlerinden Jaco Pastoroius vari bas gitarı hissedebiliyorsunuz.

2000'li yılların başında bu tarz albümlerin dinleyici kitlesi az olduğu için devamı da gelmedi. İnsan keşke devamı gelseydi , hiç değilse günümüzden progresif rock'a örnek gösterebileceğimiz bolca albümümüz olurdu diyor ama ne yapabilirsiniz ki, müzik piyasası denilen şey tamamen duygusal (!). Bize de ancak bu tarz albümleri bulup, dinleyip arşivlemek düşüyor.


1. Arsis (1.59)
2. Muttersprache (6.26)
3. A Shaman's Whisper (6.33)
4. Fischer's Gambit (5.43)
5. Grace (Live) (8.27)
6. Some Brighter Thing (7.34)
7. The Brook The Ocean (4.06)
8. Singing Deep Mountain (9.00)

Süre : 49.48

Jason Gobel / Gitar
Steve Hackett / Gitar
Sean Malone / Bas Gitar, Ebow, Stick Gitar, Vokal
Sean Reinert / V-Davul
Bill Bruford / Çelik Davul, Davul
Paul Masvidal / Gitar
Jimm Matheos / Naylon ve Çelik Telli Gitar
Sonia Lynn / Vokal



2 Ekim 2016 Pazar

Izz - Sliver of a Sun 1998



IZZ grubu hem Amerikalı hem progresif rock yapıyor. Amerikalılara progresif rock müziğinde hep mesafeli olmuşumdur. Tabii bu tamamen dışladığım anlamına gelmiyor. IZZ grubunu dinleyip de dışlamaya çalışmak, çok absürd olur.

Amerika'da yapılan progresif rock, avant-garde ve caz füzyon haricinde İngiltere yada İtalya'da yapılan progresif kadar başarılı, yaratıcı ve öncü olamadı. IZZ grubu da zaten içinde bulundukları Amerikan progresif'inden değil, Avrupa'da yapılan progresif' müzikten esinlendiler.

IZZ grubu 80 sonrası çıkan neoprog'dan en az esinlenen hatta hiç esinlenmeyen, kendine özgü müzikal anlayışa sahip gruplardan bir tanesi. Grubun tek şanssızlığı, günümüz progresif rock müziğinin neoprog ve prog metal'in etrafında dönüyor olması. Neoprog ve progresid metal olmamış olsaydı, modern progresif rock diye IZZ en çok dinlenen gruplardan biri olacaktı.

İlk albümleri olan 'Sliver of a Sun' albümü 1998 yılında çıktı. İlk albümde yaptıkları müzik, ana akım diye de söyleyebileceğim popüler olmuş progresif rock'tan bir hayli uzak olduğu için, satışı da az oldu. Progresif rock müzik aşkıyla önemsenmedi, devam albümleri de geldi. En son albümleri geçen yıl yayınlandı. Son albümü de en ilk albümü kadar kendine özgü bir albüm.

Sliver of a Sun...

Albümde dikkatimi çeken ve günümüzde değil de 70'ler de çıkmış olsaydı dediğim bazı parçaları gerçekten efsane olacaktı. 70'ler de çıksaydı dediğim ve efsane olabileceğini düşündüğüm parçalar...

'Double Bass' 70'li yılların yarı Rush, yarı YES, yarı ELP müziği karışımı. Giriş kısmında ki bas gitarı Yes'den Chris Square mı çalıyor yoksa Rush'tan  Geddy Lee'mi çalıyor diye düşünürken, parçanın ortasında Alan White (YES) tarzı hızlı davul ve Keith Emerson'ın (ELP) org ve piyanosu çıkar karşınıza. Elektrik gitar ise Steve Howe tarzıdır.

'Meteor' parçası ise 1972-1975 Genesis dönemi müziğinden esinlenilmiş. Esinlenilmiş ama o kadar yaratıcılıkla ortaya bir parça çıkarmışlar ki, vokal bile Peter Gabriel benzeri iken Genesis kopyası bir müzik diyemiyorsunuz. Öyle demeye kalkarsanız parçanın ortasından itibaren başlayan Keith Emerson org'unu yutmak zorunda kalabilirsiniz.

'Razor', albümde ki o 70'lerden esinlenmelerin en az hissedildiği parça. Benim için albümün başyapıtı olan parçası. Grubun marş parçası bile olabilecek türden. Hatta ilk dinlediğim 2007 yılından beri albümden aklımda kalan tek parça. 'Razor' parçası enstrümental'de olabilirdi, burada olduğu gibi söz'lü olabilirdi. Grup söz yazmayı tercih etmiş. Sözleri olmasaydı yine müziğin kalitesinden hiç bir şey kaybetmizdi.

'Razor' parçası King Crimson, Rush müziği karmaşalığından ortaya çıkartılan ağır progresif rock (heavy prog) parçalarına benzer.

'Assurance', albümün senfonik yapılı progresif rock müziğine örnek olan parçası. 9 dakikalık parçanın en sevdiğim yanı kesinlikle Steve Howe benzeri elektrik gitar çalışı. Yine diğer parçalarda olan bağımsız, basçının kafasına göre çalınmış bir bas gitar, yükselip alçalan davul ve perküsyon; sürekli melodi üretmeye çalışıp müziğin altyapısına koymaya çalışan bir klavyeci. Gerçek anlamda tekrar çalınması yada kopya edilmesi zor bir parça.

Albüm, tabi ki bu parçalardan ibaret değil. Diğer parçalar da en az bu 4 parça kadar üzerinde çalışılmış progresif rock ürünleri. Diğer parçaları dinlerken Tangerine Dream, ELP, King Crimson, Genesis gibi progresif rock devlerinin müzikal yapılarını görebilirsiniz. Örnek olarak, 'I Get Lost' parçasını dinlerken klavye'de birden Keith Emerson anımsayabilirsiniz. Yine ilk parça olan 'Endless Calling''de  King Crimson'ın avant-garde müziğini duyabilirsiniz. Son, 'Where I Belong' parçasının giriş kısmında Steve Howe gitarını duyar, ortalarından itibaren Tangerine dream'in kozmik seslerini duymaya başlarsınız. Parçanın son kısımları bana daha çok YES'in 'Tales from Topographic Oceans' albümünün seslerini hatırlatıyor.

Son olarak IZZ grubunun yaptığı müziğin daha iyi anlaşılabilmesi için benzetmeler yoluyla örnek vereyim. YES ve RUSH grup üyeleri ortak bir albüm çıkarsalar, ortaya IZZ'in herhangi bir albümünün müzikal yapısı çıkar. IZZ albümleri 70'li yılların progresif rock devlerinin müzikleri gibidir, ona göre dinleyin.

1. Endless Calling (5.07)
2. I Get Lost (4.41)
3. Lornadoone (4.13)
4. She Walked Out The Door (2.59)
5. Assurance (9.02)
6. Take it Higher (3.13)
7. Double Bass (2.23)
8. Just A Girl (4.16)
9. Meteor (5.20)
10. Razor (7.00)
11. Where I Belong (10.19)

Süre : 58.33

Tom Galgano / Klavye, Vokal
John Galgano / Elektrik Gitar,
Philip Gaita / Bas Gitar
Brain Coralian / Elektronik ve Akustik Perküsyon, Davul
Greg Dimiceli / Davul

21 Eylül 2016 Çarşamba

Psychotic Waltz - Into The Everflow 1992



Psychotic Waltz, hem Amerika'lı hem de metal grubu. Çok acayip benim gibi sadece progresif rock dinleyen biri için. Buna rağmen ben Psychotic Waltz grubunu tam olarak metal grubu olarak görmem. Kendilerini metal grubu olarak gösteriyor olsalar bile.

Şaka bir yana Psychotic Waltz gelmiş geçmiş en yaratıcı ve progresif metal gruplarından en önemlisi. Özellikle müzikal altyapısında saykodelik öğelerin bolca bulunması sanırım 70'li yılların yaratıcı rock müziğine özlem.

Bir çok kez Psychotic Waltz gibi bazı grupların müziğini düşünürken, bunlar progresif metal ise Dream Theatre yada Opeth gibi grupların müzikleri nedir diye karşılaştırma yapmadan duramıyorum. Dream Theatre progresif metal ise Psychotic Waltz müziği progresif metal değil. Bu kadar net. Dream Theatre grubunu sevmiyor olmam küçümsüyor olduğum anlamına gelmiyor ama ortada olan bir durum var. Psychotic Waltz ve Queensyrche progresif metal ise Dream Theatre progresif metal değil. Yahut tam tersi dediğim gibi.

Ben progresif metal dinleyeceğim hem de en iyisinden diyorsanız, Psychotic Waltz grubunu bileceksiniz. Yahut sıkıldım ben bu yavaş akustik türden, artık progresif metal tarzı biraz daha sert müzikler dinleyeceğim diyorsanız, yine Psychotic Waltz grubunu dinleyeceksiniz.

Psychotic Waltz'ın  'Into The Everflow' albümü benim için en iyi progresif metal albümlerinden birisi. Grup olarak Psychotic Waltz zaten önemli bir grup benim için. 'Into The Everflow' albümü ise sözün tek karşılığıyla bir başyapıt.

'Into The Everflow' Psychotic Waltz grubunun ikinci albümü. İlk 'A Social Grace' albümüne göre çok daha fazla üzerinde çalışılmış, emek verilmiş bir albüm. 'Into The Everflow' albümü metal dinleyenler için, elektrik gitar üzerinde çalışanlar için bir hazine değerinde. Nasıl ki King Crimson progresif rock'ın öncülerinden biriyse, Psychotic Waltz'ın kendisi de progresif metal için öyle.

Albümü bütünüyle kesinlikle dinleyin. Benim için öne çıkan parçalar var. Onları belirtmeden olmaz.

'Ashes'; parça, Uriah Heep tarzı vokal ve melodik yapısıyla akılda kalan parçaların başında geliyor. Parçanın başında saykodelik gotik soundu bir metalsevere dinletseniz şöyle der kesinlikle. 'Org var bunda atmosferik gubudik metal' diye bir tür anında uydurur. 70'li yıllarda yapılan daha çok teknik yönden ön plana çıkan parçalar yazan grupların müzikal mentalitesi mevcut bu parçada ve sonrasında ki bütün parçalarda. Tanıma gerek yok ama hem parça hem de albüm 70'li yılların ağır progresif rock türü. (Heavy prog)

'Out of Mind' böyle bir parçayı anlatmaya söz yok. Metalseverler bu parça için teknik metal tanımını kullanırlar. Benim içinse Rush'ın herhangi bir parçası gibi. Rush 70'li yıllarda değil de, 90'lı yıllarda müzik yapıyor olsaydı, kesinlikle bu parçaya benzer bir parça yapardı.

'Little People' metalseverlerin dediği gibi power metal tarzı davul temelli sürekli hızlınan bir parça.

'Hanging On A String' parçasını saklayın bir yerlerde. Yeri gelecek lazım olacak bir yaz gecesi, kullanacaksınız. Parça ELP grubundan Greg Lake parçaları kadar saf temiz bir parça. Kısa ve öz. Üst üste dinleyince bir süre sonra parçaya eşlik etmeye başlıyorsunuz.

'Freakshow' parçası ise savatage queensyrche arası bir parça. Biraz senfonik yapı biraz da progresif rock karışımı, az biraz da power metal. Albümde ki favori parçamdır.Eklektik yapısından mıdır bilemedim. Tekrar tekrar dinlemekten bıkmadım. Siz de bir dinleyin, bıkmayacaksınız.

'Into The Everflow' albümü en iyi progresif metal albümlerinden birisi. Benim için de öyle ama favori albümüm değil. Favori albümüm bundan sonra ki albümleri, üçüncü albümleri.

Psychotic Waltz, Progresif metal dinleyenler için liste başı olması gereken bir gruptur. Dinleyiniz, dinletiniz.

1. Ashes (5.09)
2. Out of Mind (4.45)
3. Tiny Streams (5.02)
4. Into The Everflow (8.18)
5. Little People (4.07)
6. Hanging On A String (3.49)
7. Freakshow (5.40)
8. Butterfly (9.18)

Süre : 46.05

Buddy Lackey / Vokal, Klavye
Dan Rock / Elektrik Gitar
Brain McAlpin / Elektrik Gitar
Ward Evans / Bas Gitar
Norm Leggio / Davul