Bu Blogda Ara

1970 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1970 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2019 Cuma

Gentle Giant - Gentle Giant 1970




3 yıl önce ilk başladığım zaman bu blogda yazmaya bir çok albüm ve grubu yazarken zorlanmıştım. Hala daha bazı grupları yada albümleri yazarken zorlanıyorum. Bazı grupları ise daha önceden çok sevip dinlememe rağmen bırakın yazmayı şuan tekrar olarak dahi dinleyemiyorum. Camel, Uriah Heep, Supertramp gibi gruplar, bu dinleyemediklerimin başında geliyor.

Zorlandıklarım ise Yes, King Crimson, VDDG, Magma, Rush, Gentle Giant gibi dinlemekten asla sıkılmayacağım gruplar. Ancak bu gruplar hakkında yazarken zorlanıyorum, cevabı çok basit. Bu kadar güzel albümleri bir sayfada anlatamam. Belki de her grubun her albümü için bir yazı değil, her yıl aynı albüme başka bir yazı hazırlamam gerek.


Gentle Giant grubu da saydığım gruplar arasında. 3 yıl önce yazmaya başladığımda da 'Missing Piece' albümünü yazarken zorlanmıştım. Albümün ve grubun akılda kalması için Gentle Giant'ı bir dinozor'a benzetmiştim. Sanırım bu ilk albümünü yazarken de dinozor benzetmem yerinde olacak. 

Hem kalitesi ile hem yaratıcılığı ile gelmiş geçmiş tüm progresif rock zamanlarının tartışmasız taklit edilemeyen birinci grubu, Gentle Giant.

Kendi adını aldıkları bu ilk albümde taklit edilemeyen albümlerden ancak bundan sonraki yapacakları albümler kadar karışık yapılara sahip değil. Doğaldır ki albüm içinde bulunduğu dönemin belli başlı müziklerinden etkilenmiştir. Albümü anımsamanıza yardımcı olacak ilk parça 'Nothing At All' parçası dahi dönemin blues müziğinin yapısına benzerlik gösterir. Ancak bu Gentle Giant grubunda sırıtarak durmaz, parçanın içine yerleştirilmiş avantgard öğeler bunu engeller.

1970 yılında çıkardıkları bu ilk albümünü ve özellikle bahsettiğim 'Nothing At All' parçasıyla grubu sevip dinlemeye başladım. Öncesi bir hayli karışık, aslında ilk dinlemeye çalışma denemelerinde daha çok melodik ve senfonik yapılı albümler dinlediğim için Gentle Giant müziğini kulağım bir türlü kaldıramıyordu. Bu albüm ve 'Nothing At All' parçasıyla gruba ısınmaya başladım sonra da dinlemekten kendimi alıkoyamaz oldum.

Açılış parçası 'Giant', sert gitarlar ve heavy blues atmosferi olsa da parçanın ortasına konan soul ve caz, Gentle Giant'in daha ilk albümde yaratıcılıklarının ne derece benzersiz olduğunu gösteriyor.

'Funny Ways' ile birlikte daha ilk albümde Gentle Giant grubu klasik müzik eğitimlerinin müziğe nasıl yansıdığını rahatlıkla görebiliyorsunuz. 'Funny Ways' daha sonradan Gentle Giant müziği diye adlandırılacak türden bir parçaya değil, daha çok gösteri amaçlı yapılan rock parçalarına benziyor. Ancak yine Gentle Giant kalitesiyle o şöhret olmak için üretilmiş parçaların çok ötesinde. 

'Alucard' parçası da ilk parça gibi, ağır atmosferiyle heave blues atmosferinde parça. Hatta daha da ötesi heavy psychic'i andırıyor. Dönemin ağır saykodelik severlerinin dinleyeceği türden. 

'Isn't It Quiet And Cold ?', Gentle Giant albümü deyince 'Nothing At All' parçasıyla birlikte aklıma gelen parça. Klasik anlamda yada progresif rock anlamında olan bir parça değil. Hem döneminde hem öncesi ve sonrasında bir çok avantgard grubun (ve zeuhl gruplarının) istediği ve bir şekilde yaptığı müziklerden birisi. Nakarat kısmındaki Beatles vari korosu dahi parçanın mükemmelliyetçi ruhunu bozmuyor.

'Nothing At All', albümü değil, grubu sevmemi sağlayan parça. Bluesvari yapısı olması nedeniyle Gentle Giant'ı sevmem aslında çok kolay oldu. Gentle Giant'ı benim gibi zamanında anlayamayıp dinleyemeyenlere sevilip dinlenebilmesi için önerebileceğim ilk bir kaç parçadan biri.

'Why Not' heavy blues rock, tanımlamaya kalksak sanırım en iyi tanım bu olur. Led Zeppelin, The Doors gibi rock'ın klasik gruplarını parçanın bazı yerlerinde anımsatmıyor değil ama yine de araya konan flüt ve folkik seslerle Gentle Giant olduğunu hissettiriyor.

Kapanış parçası 'The Queen', grubun sanki 'tamam güzel albüm yaptık sonuna da senfonik kısa bir parça koyalım, dinleyenlerde bir tat bırakalım' dercesine yapılmış bir parça. Ancak baştan sağma değil, kısa olmasına rağmen senfonik atmosferi mükemmel biçimde yakalamışlar.

Gentle Giant, yazının başında da bahsettiğim gibi dinlenilmesi sevilmemesi zor grupların başında geliyor. Hele ki grup yada albüm hakkında yazmaya çalışınca bu zorluk daha da kuvvetleniyor. Her ne kadar bu akşam yazmış olsam da, sanki bir yerden eksik anlatmışım yada tam anlatamamışım gibi bir his oluşuyor.

Yazması zor olan gruplarımdan olsa da, dinlemesi artık kolay ve büyük bir zevk veriyor.

1. Giant (6.22)
2. Funny Ways (4.21)
3. Alucard (6.00)
4. Isn't It Quiet And Cold ? (3.51)
5. Nothing At All (9.08)
6. Why Not (5.31)
7. The Queen (1.40)

Süre : 36.57

Derek Shulman / Vokal (1-3,5,6), Geri Vokal, Bas Gitar (4)
Gary Green / Elektrik Gitar, 12 Telli Gitar(2,4)
Kerry Minnear / Hammond Org, Minimoog, Mellotron, Elektrik & Akustik Piyano, Timpani, Vibrafon, Çello, Bas Gitar, Vokal (3,6), Geri Vokal
Phil Shulman / Alto & Tenor Saksafon, Trompet, Flüt, Vokal (2-5), Geri Vokal
Ray Shulman / Bas Gitar, Keman (2,4), Elektrik (5-7) & Akustik (5) Gitar, Geri Vokal
Martin Smith / Davul, Perküsyon

Konuklar
Paul Cosh / Boynuz (1)
Clare Deniz / Çello (4) 

27 Şubat 2018 Salı

T2 - Fantasy (1970) 1997




T2'yi 2006 yılında ilk kez dinlemiştim. Ki zaten bir yıl öncesinde progresif rock sözü ile ilk tanışmam olmuştu. O dönemler yeni yeni öğrenmeye ve dinlemeye başladığım için, genelde krautrock yada saykodelik temelli grupların albümlerini dinliyordum. Yine aynı dönemde tek albümlük gruplarla yine o zaman tanıştım. T2 grubunu da işte ilk o zamanlar tek albümlük gruplardan biri diye dinlemiştim. Hatta o dönem 1971 yılında ki o ilk ve tek albümdeki bir parçaya o kadar takılmıştım ki, evde yalnız başıma içerken kesinlikle o parçayı da listeye alıyordum.

Birkaç yıl sonra, 2010'da askerden döndükten sonra nostalji olsun diye albümü tekrar dinledim. Dinlerken tekrar anımsamak için internette arama yaptım. Bu sayede başka albümleri olduğunu da öğrenmiş oldum. Meğerse tek albümlük gruplardan biri değilmiş. Birden çok albümü varmış.

İlk albümünü 1971'de (geçen yıl yazmıştım) çıkardıktan sonra 20 yıl kadar müzik yapmamışlar. 1990'larda ise Peter Dunton öncülüğünde tekrar müzik yapmaya başlayan grup, 70'lerin rock anlayışıyla albümler çıkarmasına rağmen müzik piyasasında tutunamayıp, tekrar evlerine dönmüşler. İşte o yıllarda, 1990'larda, ilk albümünden bir yıl önce, 1970'de besteledikleri parçaları toplayıp, 1997 yılında bir albüm çıkarmışlar. Ben o, 1970'lere ait kayıtların albüm olarak bir araya getirilmesini 2010 yılında askerden döndükten sonra öğrendim.

Tabii büyük bir heyecanla albümü dinledim. İnternet üzerinde, özellikle blogspot'lu progresif rock paylaşımı yapılan sitelerde başka kayıtlarını da dinledim. Hatta o bulduğum kayıtlardan biri, 'Fantasy' parçasının canlı kayıdı vardı. Albümde olan, 1970'de kaydedilen parçayla hiç bir alakası olmayan o canlı kayıdı kaybetmemek için youtube'ye yükledim.

2010 yada 2011 yılında youtube sitesine koymuştum, hala orada duruyor.

Aslında youtube öncesinde eski facebook hesabıma yükleyip, o zamanki prog sever arkadaşları etiketlemiştim. Prognotfrog yazarlarından Isabel bu canlı kaydı ilk kez dinlediğini, 1997'deki albümde olan parçadan farklı olduğunu yazmıştı. Ben de; uydurmadığımı, paylaşanın 'Fantasy' diye canlı bir kaydının albümün içine koyduğunu yazmıştım. 

'Fantasy' albümü, 1970 yılında T2 grubu üyelerince bestelenen, çalınan parçalarının 27 yıl sonra, 1997 yılında albüm haline getirilmiş hali. Yani bir nevi garaj rock tarzında bir albüm.

1971'de ki albümün atmosferine benzer yönleri olduğu kadar zıt yönleri de var. 1971'de ki ilk albümün daha özgün bir atmosferi vardı. Bu albümün parçalar da ise dönemin Jimi Hendrix tarzı blues-rock benzerliği ve yine aynı dönemin Moody Blues'un pop-senfonik (burada ki pop, folk anlamında) benzerliği var.

Açılış parçası 'Highway' in ne kadar çok Jimi Hendrix benzeri olduğunu daha başlar başlamaz hissedersiniz. 'Careful Sam' parçası ise Moody Blues ve King Crimson'ın etkisi yoğun olarak hissediliyor.

Aslında kayıtların 1970'de yapıldığını düşünürsek buna benzerlik yada esinlenme değil,  aynı düşünceye ve zevke sahip olma derim.

'Timothy Monday', T2'nin yaptığı müziğin tanımı olan heavy progresif, ağır progresif'e en güzel örnek. Gitarlar ve davul uyumu ve ortaya çıkan melodik yapı; mükemmel.

'CD' ise açılış parçası 'Highway' gibi Jimi Hendrix tarzı blues-rock. 'The Minstrel' ise eklenen flüt ve mellotron ile güzel folkik bir balat.

Son olarak albüme ismini veren 'Fantasy' parçası. Bu parçada daha çok saykodelik sesler yoğunlukta. Ancak bu bilindiği anlamda experimental denen, deneyimlemeye yada doğaçlamaya dayanan saykodelik tür de bir müzik değil. Bu daha çok hard rock, acid caz ve proto-punk karışımına sahip bir müzik.

T2 grubunun 'T2' adlı son parça, müzik hayatlarının sonlandırdıkları son albümün son parçası. 14 dakika süren, mellotron'un yankılanan sesleri ile ortaçağı anımsatan flüt ve akustik gitar  birlikteliğinin ilk bölümünü oluşturduğu; devamında ise caz'ın ve akustik atmosferin avantgard seslerle son bulması. Son kısımda oluşturulan atmosfer progresif metal'e (!) temel olan King Crimson'ın 'RED' albümünü anımsattırıyor.

Müzik kariyerlerini ve albümlerini bitirirken, son parça olarak gruba adını veren ve ilk yaptıkları parçalardan biri olan parçayı seçmesi de ayrı bir ironi.

1. Highway (3.01)
2. Careful Sam (5.45)
3. Timothy Monday (3.45)
4. CD (5.25)
5. The Minstrel (5.04)
6. Fantasy (8.07)
7. T2 (14.31)

Süre : 45:38

Keith Cross / Elektrik Gitar, Piyano
Bernard Jinks / Bas Gitar
Peter Dunton / Davul, Akustik Gitar, Mellotron, Vokal, Besteci

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Amon Düül II - Yeti 1970



Almanya'da 68 döneminde kurulan ve daha sonra ikiye ayrılan komünlerden olan Amon Düül ii grubunun ikinci albümü, krautrock'ın en üst düzeye çıkmış hallerinden. Tabi en iyi albümdür diyemem, hatta demem çünkü bu en iyiler yada kötüler diye sınıflandırmasına karşıyım.

Böyle durumlarda benzer müzik yapanların arasındaki farklılıkları söylemeyi tercih ederim.

Amon Düül İİ, 'Phallus Dei' (tanrının çükü) albümündeki muhteşem çıkışını ikinci albümde iki katına çıkartarak devam ettirdi.

İki katı diyorum çünkü albüm iki LP'den oluşuyor. İlk bölümde uzun parça olarak bir çok Amon Düül ii hayranında olduğu gibi benimde ilk aklıma gelen parçalardan 'Soap Shop Rock' var.

'Soap Shop Rock', 13 küsür dakikalık müzikte 4 ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölüm, daha çok 60'ların erken dönem punk-rock benzeri seslerinin biraraya gelişine benziyor. Bu ilk bölümün  avantgard atmosferini de unutmamak gerek.

Devam eden ikinci bölüm ise yine 60'ların blues-rock ve saykodelik havasınının karışımı.

Üçüncü bölüm (en sevdiğim bölüm) klasik anlamda ki rock'tan avantgard müziğe dönüşümün en güzel örneklerinden. 45 saniyelik 3. bölümden sonra avantgard ve dönemin rock  müziğinin nasıl birarada çalındığını görüyorsunuz. Punk vokalleri, saykodelik sert gitarlar ve keman sesiyle 'Soap Shop Rock', krautrock'ın bilinmesi gereken başyapıtlarından.

İlk uzun parçadan sonra gelen kısa kısa parçalar ise, hepsi birbirinden farklı. Kimisinde ortadoğu, arap-pers ezgileri varken, kimisinde de o dönem henüz oluşmamış postrock sesleri var. Ve tabi çoğunluklu olarak dönemin saykodelik yapıları var.

Hipnotize eden elektrik gitarların önüne flüt, keman yada yerel enstrümanlar eklenince bu tarz müzikleri ilk kez dinleyene çok farklı geliyor.

Krautrock'ın saykodelik rock'tan farklarından birisi, sanırım bu; farklı seslere insanlar alışık değiller.

İkinci bölüm, yine 'Soap Shop Rock' gibi hem Amon Düül II'nin hem de krautrock'ın efsanelerinden bir parça, 'Eye-Shaking King'. 'Soap Shop Rock' parçasına göre daha saykodelik ve elektronik üzerinde ilerliyor.

Bu tarz parçaların çok daha hipnotize edenleri Popop Vuh tarafından yapıldı, onu da belirteyim.

Albümdeki en uzun parça, 'Yeti'. İki bölümlük 'Yeti' parçası 26 dakikadan uzun sürüyor ve tamamen bütün enstrümanların doğaçlamasına dayanıyor. Krautrock örneğinden ziyade, saykodelik rock'a güzel bir örnek gibi duruyor. Özellikle davul ritimleri ve sürekli blues solosu halindeki gitarlar sayesinde.

'Yeti' parçasını dinlerken Pink Floyd'un ilk dönemlerini anımsamanız gayet normal. Aynı dönemin benzer müzik yapan grupları bunlar.

Kapanış parçası;  'Sandoz In The Rain'. Amon Düül komününün birinci grubundan katılanların sayesinde parça daha çok Amon Düül parçalarına benziyor. Daha sakin, daha az blues ve daha huzur.

Amon Düül II'nin 'Yeti' albümü saykodelik rock döneminin en güzel örneklerinden biri olduğu kadar, krautrock'ın da en güzel örneklerinden birisi. Her iki türü de seven kişilerin de başyapıtlık yapacakları albümlerden.


1. Soap Shop Rock (13.24)
a. Burning Sister (3.31)
b. Halluzination Guillotine (3.05)
c. Gulp A Sonata (0.45)
d. Flesh-Coloured Anti-Aircraft Alarm (5.53)
2. She Came Through The Chimney (3.56)
3. Archangels Thunderbird (3.30)
4. Cerberus (4.18)
5. The Return of Ruebezahl (1.35)
6. Eye-Shaking King (6.37)
7. Pale Gallery (2.11)
8. Yeti (Improvisation) (18.00)
9. Yeti Talks To Yogi (6.06)
10. Sandoz In The Rain (Improvisation) (8.55)

Süre : 67.59

Renate Knaup / Vokal, Tamborin
John Weinzierl / Elektrik Gitar, 12 Telli Gitar, Vokal
Chris Karrer / Keman, Elektrik Gitar, 12 Telli Gitar, Vokal
Falk Rogner / Org
Dave Anderson / Bas Gitar
Peter Leopold / Davul
Christian 'Shrat' Theirfeld / Bongo, Vokal

Konuklar
Rainer Bauers / Gitar & Vokal (10)
Thomas Keyserling / Flüt (10)
Ulrich Leopold / Bas Gitar (10)


23 Mayıs 2017 Salı

Amon Düül - Paradieswarst Düül 1970


1968 yılında bir alman öğrenci komunünün adıydı, Amon Düül. Kalabalıklardı; bir müzik grubu için fazlaydılar. Çok kalabalık olmalarından dolayı mıdır bilmem, aynı yıl Amon Düül komunünden bazıları ayrılıp, Amon Düül II adlı krautrock'ın efsanelerinden biri oldular. Amon Düül komününde kalanlar da bir grup haline gelip rock albümleri çıkardılar ancak Amon Düül II kadar uzun süreli olmadı müzik hayatlarını.

14 Ocak 2017 Cumartesi

Curved Air - Air Conditioning 1970



Sonja Kristina, sesini bir enstrüman gibi kullanabilen ender müzisyenlerden birisi. Sesiyle Curved Air grubunun bütün albümlerinde değişmeyen enstrüman oldu, 46 yıl boyunca. İlk albümü  'Airconditioning' ile birlikte başlayan Sonja Kristina'nın müzik hayatı, bir kaç ay önce çıkan son Curved Air'in son albümüyle devam ediyor.

2 Aralık 2016 Cuma

Birth Control - Birth Control 1970



Progresif rock'ın tanımını yaparken genel olarak caz, avant-garde ve klasik müzik gibi içinde deneysellik ve özgünlük barındıran müzik türleri örnek gösterilir. Bu müzik türleri haricinde bir de 60'lı yıllarda yapılan beat, asit rock, hard rock gibi türler de vardır. Bu 60'ların müzikleri üzerinden progresif (yani ilerici) türünde örnekler veren gruplarda vardır. Örneğin YES grubu beat, asit rock müzikleriyle başlar, müzik hayatına. Sonralarında yeni sesler ve müzik türlerini de harmanlayarak kendine özgü tarz geliştirmişlerdir. YES gibi Birth Control'de 60'lı yılların müzikleri üzerinden gelerek kendi tarzını geliştirmiştir.

27 Kasım 2016 Pazar

Emerson, Lake and Palmer - Emerson, Lake and Palmer 1970




King Crimson'dan Greg Lake, The Nice grubundan Keith Emerson ve Atomic Rooster'dan Carl Palmer tarafından kurulun 70'lerin süper grubu ELP'nin kendi adını taşıyan ilk albümü. Albüm hatırlanmayı da tekrar tekrar dinlenmeyi de fazlasıyla hakediyor.

23 Kasım 2016 Çarşamba

Focus - Moving Waves 1970



1969 yılında ilk çıkardıkları albümün müzikal yapısı ve kalitesine göre çok farklı bir ikinci albüm 'Moving Waves'. Folk ezgileri ile blues (ağıt) birleşimi olan ilk albümden hard rock, caz ve klasik müziğin bolca bulunduğu bir ikinci albüm.

3 Kasım 2016 Perşembe

Magma Kobaia - 1970




Progresif rock dinleyiciyseniz eğer karşınıza çıkabilecek kendine özgü müzik yapan gruplarla tanışmaya hazırlıklı olmanız gerekiyor. Progresif rock'ın temel grupları denen King Crimson, Genesis, YES gibi grupları dinlemiş olmanız bu müzik türü hakkında bütün bilgiye sahip olacağınız anlamına gelmez. Özellikle 70'li yılların progresif rock'ından karşınıza bir çok grup çıkabilir ve  progresif rock anlayışınızı değiştirebilir. Bunlardan bir tanesi Fransız progresif rock gruplarından Magma.

30 Eylül 2016 Cuma

Focus Plays Focus - In And Out Of Focus 1970



Günümüzde bazı müzikler vardır, ne grubu bilinir ne de parçanın ismi, sadece müziği bilinir. Hem de ezbere. Bazı müzikler ise nostalji olsun diye filmlerde kullanılır.

Bundan beş altı yıl önce çekilen bir filmde Moody Blues'dan 'Melancoly Man' parçası kullanılmıştı. Filmin dramasından bütün gençler 'Melancoly Man' parçasını dinliyordu. Youtube'de parçanın altını gençler yorumlarıyla doldurmuştu.

Yetmişli yılların güzelliği. Daha da önemlisi yetmişli yıllarda yapılan progresif rock'ın güzelliği.

Şimdi oturup yetmişli yılları anlatacak halim yok ama şu bir gerçek yetmişli yıllarda yapılan müziğin yeri ayrı. Yetmişler bitip günümüze gelene kadar popüler ve rock müziği dallanıp budaklandı. Yetmişli yıllardan çok daha fazla müzik üretilir oldu. Yine de yetmişli yılların müziğinin yerini tutmuyor.

Focus grubu da yetmişli yılların en görkemli müziklerini ve konserlerini yapan gruplardan bir tanesi. Popülerlik anlayışı kalite ve yaratıcılıktan çok satanlara yönelince Focus gibi bir grupta yetmişli yıllarda unutulmaya yüz tutuyor. Neyse ki progresif rock hayranları var da böyle güzel grupları dinleyebiliyoruz.

Focus'un bu ilk albümü fazlasıyla altmışlı yılların beat ve blues müziğinin üzerinden yapılmış. Belki fazladan folk ezgileri ve caz ritimleri eklenmiş. Senfonik progresif rock türünde müzik yapıyor olsa da, bu ilk albümleri daha çok Canterbury akımının müziklerine benziyor. Caravan ve Camel gibi Canterbury akımının müziğini, Focus'un bu ilk albümünde görebilirsiniz. Sonraki albümleri daha çok senfonik temelli albümler. Öyle ki 1971 yılında çıkardıkları ikinci albümün müzikal yapısı italyan ve ingiliz senfonik progresif rock gruplarına örnek teşkil edecek kadar yaratıcı bir albüm. Focus grubu için progresif rock'ın öncü gruplarından birisidir, diyebilirim.

Albüm bir başyapıt olmadığı için bir kaç parçayı örnek gösterebilirim. Yukarıda bahsettiğim, hani o  herkesin bildiği ama ne grubu ne de parçanın ismi bilinmediği müzikler; 'House of the King' ve 'Anonymous'. Her iki parçayı dinlerken erken dönem italyan progresif rock gruplarından Delirium'u hatırlıyorum. Latin folk ve ortaçağ folk ezgilerinin üzerine günümüz caz'ı eklenmiş gibi. Ki zaten her iki parça da sonraki Focus albümlerine yön vermiş gibi gözüküyor.

Albümün diğer kalanı için; blues ve altmışlı yılların beat müziğini seviyorsanız, benim gibi ayırt etmeden bütün parçaları dinleyin. Özellikle blues gitar soloları seviyorsanız, 'Focus(Instrumental)' parçasını dinleyin. Eskiden çok sevmeme rağmen blues falan artık pek dinleyemiyorum. Sıkıcı geliyor. Caz yada avantgarde temelli müzikleri daha çok dinliyorum.

Grubun gitaristi Jan Akkerman'ın caz solo albümlerini ayrı olarak dinlemenizi de isterim. Jan Akkerman gitaristliğiyle hala bir çok yeni nesil gitariste örnek olan müzisyenlerden bir tanesi.

1. Focus (Instrumental) (9.45)
2. Why Dream (3.57)
3. Happy Nightmare (Mescaline) (3.56)
4. Anonymous (7.00)
5. Black Beauty (7.00)
6. Sugar Island (3.05)
7. Focus (vokal) (2.44)
8. House of the King (2.52)

Süre : 38.58

Thijs Van Leer / Vokal, Org, Flüt,
Jan Akkerman / Elektrik Gitar, Akustik Gitar
Martin Dresden / Bas Gitar, Vokal
Hans Cleuver / Davul, Vokal

9 Eylül 2016 Cuma

Genesis - Trespass 1970



Genesis'in Genesis olmadığı dönemler. İlki 1969 yılında çıkardıkları albüm diğeri 1970 yılında çıkardıkları 'Trespass' albümü. Her iki albümde bildiğimiz Genesis müziğinin çok altında. Hele ki 69 yılında çıkardıkları albümü dinlemek için bir hayli sabırlı olmak gerekiyor. Ben zamanında Genesis çok seviyor olmama rağmen 2 kezden fazla dinleyemedim. Şuan hala o albümü aramıyorum bile dinlemek için.

'Trespass' albümü ilk albüme göre biraz daha üst düzey kalitede. Daha çok progresif rock müzikal yapısına yakın. Buna rağmen o efsanevi albümlerinin yanında 'Trespass' albümü çok arka planda kalıyor. Çoğu progresif rock dinleyicileri de 'Trespass' albümü hakkında fazla bir şey bilmez. Albüm içinde ki bir kaç parça haricinde.

'Trespass' albümünde davulcu olarak Phil Collins yok. Yine aynı şekilde Steve Hackett da yok. Onların yerlerine gitar'da Anthony Philips ve davul'da Genesis'in sadece tek albümünde John Mayhew var. Kötü değiller, tam tersine her ikisi de albümün müzikal yapısının oluşmasında çok etkililer ancak o Genesis'in efsanevi albümlerinde imzaları yok. 'Trespass' albümünden sonra gitarist Anthony Philips kendi solo albümlerini yapmaya başlıyor. Yine aynı şekilde 'Trespass' albümüne benzer müzikal anlayışla albümlerini yapıyor.

Albüm aslında fazlasıyla güzel ancak dediğim gibi efsane olduğu dönemlerde ki Genesis müziğinden bir hayli farklı. Eğer Genesis değilde, senfonik progresif rock dinlemek istiyorum derseniz kesinlikle önerilir. Örnek olarak ben senfonik progresif'e örnek liste oluştursam Genesis'ten bir kaç albüm alırım. 'Trespass' albümünü bu listeye koymam. Kötü olduğu için değil, tam tersine Genesis'in çok daha iyi albümleri olduğu için.

'The Knife' albümün dışına taşmış bir parça. 10 yıllar sonra bile Genesis konserlerinde çalınan hatta istek alınan bir parça. Albüm bana sıkıcı geldiği gibi size de sıkıca gelirse 'The Knife' sizi açacaktır. Parçayı besteleyenler olmamasına rağmen Genesis'in yeni kadrosu tarafından çalınacaktır. Sürekli bir alçalan bir yükselen temposu ve Anthony Philips'in saykodelik vari kısa kısa gitar soloları parçanın temelini oluştururken diğer taraftan Tony Banks'in melletron ile kozmik sesler  (atmosferik) çıkarıyor oluşu ve son olarak Peter Gabriel'in flüt'ü derinlerden üflemesi bile parçanın mükemmeliğini anlatamıyor.

Bir diğer akılda kalıcı parçası 'White Mountain'. Anthony Philips ve Michael Rutherford'un 12 telli gitarlarıyla dinleyeni masallar diyarına götürüyor. Peter Gabriel'in flüt'ü masal diyarında size yön bile verir, yürürken. Tony Banks ise melletron başında belki de albümde ki en iyi çıkarıyor.

'White Mountain' parçası önderliğinde 'Trespass' albümü daha sonraları bir çok progresif rock grubuna ilham kaynağı olmuştur.

Albümde ki diğer parçalar da güzeldir. Güzeldir güzel olmasına ama ne 'The Knife', ne de 'White Mountain' kadar akılda kalıcı değildir. 'White Mountain' parçası hakkında yazarken dediğim gibi, diğer parçalar akılda kalıcı olmasa bile bir çok progresif rock grubuna ilham olan parçalar arasındadır. O yüzden diğer parçalara haksızlık etmemek gerek.

Genel olarak Genesis grubu tartışmaları Peter Gabriel ve Phil Collins üzerinden yapılır. Tartışanlar ise genel olarak vokallere odaklanıyorlar, nedendir bilemedim. Ben ise Genesis müziğini 3 döneme ayırırım. Steve Hackett'ın gruba katılmadığı dönem ''Trespass' albümü de bu dönemde', Steve Hackett'lı dönem ve 1976'da ayrıldıktan sonraki dönem.

Son olarak 'Trespass', muhteşem bir Genesis albümü değildir. Ancak muhteşem bir senfonik progresif rock albümüdür. Ben listeye almasam bile dinleyen bir çok kişinin listesine alacağından eminim. 'Trespass' albümünü Genesis albümüdür diye değil, çok güzel bir senfonik progresif rock albümüdür diye dinleyin.

1. Looking For Someone (7.06)
2. White Mountain (6.42)
3. Visions of Angels (6.50)
4. Stagnation (8.48)
5. Dusk (4.13)
6. The Knife (8.56)

Süre : 42.44

Peter Gabriel / Vokal, Flüt, Akordion, Tamborin, Bas Davul
Anthony Philips / Akustik 12 Telli Gitar, Elektrik Gitar, Dulcimer, Geri Vokal
Tony Banks / Org, Piyano, Melletron, Gitar, Geri Vokal
Michael Rutherford / Bas Gitar, Akustik 12 Telli Gitar, Çello, Geri Vokal
John Mayhew / Davul, Perküsyon, Geri Vokal

7 Ağustos 2016 Pazar

Bo Hansson - Sagan om Ringen (The Lord of The Rings) 1970



Tolkien fantastik edebiyatın belki de dünya üzerinde bir numaralı ismidir. 'Hobbit' ve 'Yüzüklerin Efendisi' hala en çok satan fantastik romanların arasında başı çekerler. Fantastik edebiyatın merkezi maalesef  hala Avrupa ve Amerika'dır. Doğu toplumlarında, yani biz de pek gelişmez.

Batılılar fantastik edebiyat üzerinde dururken, romanlarında; karakter oluşturmada genel olarak kendileri gibi olmayan toplumların bazı özelliklerini kullanmaya çalışırlar. Günümüzde bu kendilerinden olmayan toplumlara, biz karşı kültür öğesi diyoruz. Tolkien'de fantastik hikayelerini yazarken kendilerinden olmayan Asyalı, Afrikalı toplumların bazı özelliklerini kullanarak kişilik yaratmakta bir sakınca görmez. Bundan bir kaç yıl öncesine kadar 'Yüzüklerin Efendisi' film üçlemesinde, hikayenin içinde varolan bazı ırkların Türkler olduğunu, benzerlikler bularak kanıt olarak sunanlar vardı. Benzerlikler üzerinden Tolkien'in Türk düşmanı olduğunu politik bir ağızla yazanlar da vardı. Hep derim, cahil toplumun bir çok komplo teorisi vardır, diye. Benzerliklerden yola çıkarak değil de farklılıklardan yola çıkarak arasında benzerlikler bulunsa daha iyi olur.

Gerçekte olansa bu değildir. Sadece Tolkien'in fantastik hikayelerinde değil, 60'lardan sonra gelişen bilim kurgu edebiyatında ve sinemasında da Asya ve Afrikalı bazı toplumların karakter özellikleri üzerinden roman karakterleri yaratılırdı. Star Trek dizi ve filmlerinde, Klingon'lar ve Vulkan ırkı bunlara güzel bir örnektir.

Gereksiz yere uzatmanın bir anlamı yok. Tolkien; bütün fantastik bilim kurgu yazarları gibi batı haricindeki toplumların bazı özelliklerini kullanmıştır. 'The Lord of The Rings' hikayesinde de bolca Asyalı toplumların bazı özellikleri vardır.

Bo Hansson ise Tolkien'in 2000'li yıllarda sinemanın efsane filmlerinden olacak 'The Lord of The Rings' hikayesini bir konsept albümde kısa da olsa işlemeye çalışmıştır. Bo Hansson, İsveç'ten çıkan progresif rock müzisyenlerinin arasında en yaratıcı isimlerinden biri. Hazırladığı bu albümde 1960'ların saykodelik rock müziğini temel alır. Albüm dinlerken folklorik seslerden oryantal seslere ve latin amerika folklorik seslerine kadar bolca farklı sesler bir aradadır.

Bo Hansson'u hep YES grubunun klavyecisi Rick Wakeman'a benzetmişimdir. Her ikisi de tek başına dev birer orkestra gibidir. Bo Hansson'da Rick Wakeman gibi org ve synth'lerin başına oturur ve müziğini yapar. Bo Hansson'un Rick Wakeman'dan tek farkı org haricinde gitar, bas gitar gibi enstrümanları da çalıyor oluşu. Birbirleriyle karşılaştırmak kesinlikle absürd belki ama müzikal anlayış olarak Bo Hansson ve Rick Wakeman birbirine benzer. Bo Hansson 'Yüzüklerin Efendisi' hikayesini müzikleştirirken Rick Wakeman da 1975 yılında Jules Verne'nin 'Dünyanın Merkezine Yolculuk' hikayesini müzikleştirir. Müzikal anlayış olarak birbirlerine yakınlar. Her ikisi de edebiyat üzerine yoğunlaşırlar.

Albümü dinlemeye başladığınız andan itibaren karşınıza bir Rick Wakeman, YES, Genesis, ELP gibi senfonik progresif rock'ın önderliğini yapmış grupların müziğine benzer şeyler duyacağınızı sanıyorsanız, aldanırsınız. Albüm 60'ların saykodelik rock'ın üzerine inşa edilmiş. Klasik müziği ararsanız, bulamazsınız. Bunun yerine folklorik sesleri daha çok duyarsınız. İngiliz yada Amerikan rock müzisyenlerine benzetmeye gerek yok. Bo Hansson'un org ve synth kullanımı bana Murat Ses'li Moğollar grubunun ilk albümünü hatırlatıyor. Murat Ses ve Bo Hansson'un aynı dönemde benzer org ve synth'leri kullandıklarını gözönüne alırsak ve her ikisininde folk müziklerinden beslendiğini anlarsak; müzikler arasında rahatlıkla ilişki kurulabilinir.

'Yüzüklerin Efendisi' gibi efsane olmuş bir kitaba 35-36 dakikalık bir albüm az. Daha uzun bir albüm bekliyor, insan. Tabi bu kötü bir albüm demek te değil. Albüm güzeldir ancak kısadır.

1. Leaving Shire (2.47)
2. The Old Forest / Tom Bombadil (3.42)
3. Fog on The Borrow / Downs (2.28)
4. The Blacks Riders / Flight to The Ford (3.48)
5. At The House of Elrond / The Ring goes South (4.23)
6. A Journey In The Dark (1.07)
7. Lothlorien (3.22)
8. Shadowfax (0.50)
9. The Horns of Rohan / The Battle of the Pelenmor Fields (3.58)
10. Dreams In The Houses Of Healing (1.50)
11. Homeward Bound / The Scouring Of The Shire (2.11)
12. The Grey Heavens (4.56)

Süre : 36.01

Bo Hansson / Org, Gitar, Moog Synth (ses düzenleyici), Bas Gitar

Konuklar
Sten Bergman / Flüt
Gunnar Bergsten / Saksafon
Rune Carlsson / Davul, Konga


3 Haziran 2016 Cuma

YES - Time And A Word 1970

Senfonik Progresif Rock

YES efsanesi 70’li yıllarda başladı, bunda hemfikiriz. Ancak YES grubu 70’li yılların öncesinde de vardı. YES 66 yılında, geçen yıl ölen bas gitarist Chris Squire ve 2014 yılında ölen gitarist Peter Banks tarafından kurulan bir beat müzik yapan grubunun devamıdır. Gruba ismini veren de ilk gitarist Peter Banks’tir. Tony Banks ile çok karıştırılır. Tony Banks piyano ve klavye çalar. Peter Banks ise gitaristtir. Gruptan ayrılana kadar, Steve Howe akustik ve klasik gitar doğaçlamalarını Peter Banks yapar.

‘Time And A Word’ albümünde gitar çalan Peter Banks’tir. Bir kaç yıl öncesinde tekrar yayınlana albüm kapağında Peter Banks yerine Steve Howe fotoğrafı vardır. Emi gibi bir oluşuma tekrar sinir olmak için başka bir sebep.
Sakalli olan Peter Banks
Ben karıştırmıştım yıllar önce. Tony Banks öldü diye haber yapmışlardı. Ben de yöneticisi olduğum fb sayfasında paylaşayım dedim. Meğerse ölen YES’in kurucularından Peter Banks’miş. Hemen gönderiyi kaldırdım. Peter Banks üzerine başka bir gönderi hazırlayıp, onu paylaştım. Hani benim gibi biri hatırlayamaz, unutabilir de, ama koca şirket gidipte yeniden basılan albüm kapağına Peter Banks yerine Steve Howe resmi koyarsa, ne denir. Cehalet mi, terbiyesizlik mi. Tercih sizin.


YES’i dinlemeye alışmam zor oldu. Ancak hatırladığım 2003 yılında bir kitap-müzik marketinde 1 liradan satılan cd’lere bakarken iki tane YES cd’sine denk gelmiştim. İsmini sadece duymuştum. Rock grubudur, dinlenir bu diyerek iki albüm cd’sini de aldım. Yanlarına da bir Miles Davis, bir Chopen, bir de çaykovski cd’si aldım. Eve dönüp dinlemeye başlayınca hepsini bir kenara bıraktım. Çaykovski’yi sadece rahatla dinleyebildim.

Şimdi Çaykovski dinlemiyorum. Sevmediğimden değil, O’na sıra gelmiyor. YES yada Miles Davis daha ön planda.

‘Time And A Word’ albümü ilk albümü gibi 60’ların beat-rock tarzı müziğinin üzerine yazılmış parçalar gibi duruyor. Ancak Chris Squire ve Bill Bruford bu tarzı çalmamakta ısrarlı. Bill Bruford’un caz ritimlerini kullanması, Chris Squire’ın parçanın herhangi bir yerinde zıplayarak bas çalması daha sonradan oluşacak YES’in müzikal yapısına yaklaştıran hareketler. Tony Kaye’in Org’unu da unutmamak gerek. Kendi döneminin akranlarından çok daha fazla enerjik ve saykodelik müziğin dışına çıkan temaları var. Yani, sonuç olarak albüm yine sıradışı parçaların olduğu  bir YES albümü.

Ara yapıp değinmek gerek. Orkestra düzenlemesi sanki daha sonradan eklenmiş gibi iğreti duruyor. Az biraz sırıtıyor. Ama bunu da YES’in müziğinin olgunlaşmaya başladığı dönemde bir deneysel proje olarak algılamak gerek.

Albüm içinde öne çıkan parçalar var. Dinledikten sonra tekrar rahatlıkla hatırlanabilinecek parçalar. İlki ‘Everydays’ parçası. Yaylılarla başlıyor parça. Bill Bruford ne kadar yetenekli bir davulcu olduğunu belli ediyor. Caz davul ritmi üzerinde Peter Banks’in bluesvari bir gitar solosu. Tabii ki Jon Anderson’un mükemmel vokalini unutmamak gerek.

‘The Prophet’ girişinde Tony Kaye org ile ve orkestra yardımıyla antik çağın ilahilerini yorumluyor sanki. Jon Anderson vokali her zaman olduğu gibi bu tarz parçalarda eksik yönleri kapatıyor. Jon Anderson vokali hatırına dinlenir.

‘Astral Traveller’ senfonik progresif rock örneğinin hakkını veriyor. Tony Kaye org’u ve Peter Banks’in ona melodik olarak eşlik etmesi, akılda kalmasına sebep oluyor. Sonra ki yıllarda da ‘Astral Traveller’ parçası YES’in klasik parçalarını çaldıkları konserlerde yer ediyor.  Tabii bu konserlerde Peter Banks yerine Steve Howe var.

Son olarak; albüme ismini veren ‘Time and a Word’ parçası. Jon Anderson bence albümü ve grubu tek başına götürüyor. Vokalde ki müziğin bütününe olan hakimiyeti YES hayranlarınca niçin çok önemsendiğini de bu parçada da görebilirsiniz. ‘Time and a Word’ parçası bana her zaman ‘Relayer’ ve ‘Going For The One’ albümlerini hatırlatıyor.

‘Time and a Word’ albümü bir başyapıt değildir. YES’in temel olarak kullandığı müzik türlerinin harmanlandığı güzel bir albümdür. Aynı zaman da Bill Bruford’un erken dönem davulculuğunu görmek isteyenler içinde güzel bir çalışma. Bill Bruford profesyonel olarak ilk YES grubunda çalmıştır. YES grubunda çalıpta boşta kalan müzisyen görmedim. Peter Banks YES’ten ayrılınca İngiliz progresif rock gruplarından Flesh grubunda çalmaya başlar.

1. No Opportunity Necessary, No Experience Needed (4:47)
2. Then (5:42)
3. Everydays (6:05)
4. Sweet Dreams (3:48)
5. The Prophet (6:32)
6. Clear Days (2:04)
7. Astral Traveller (5:50)
8. Time and a Word (4:31)
- John Anderson / Vokal, Perküsyon
- Peter Banks / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal
- Tony Kaye / Piyano, Hammond Organ
- Chris Squire / Bas Vokal, Vokal
- Bill Bruford / Davul, Perküsyon

Konuk Müzisyenler:
- David Foster / Akustik Gitar (8), Vokal (4,11)
- Tony Cox / Orkestra Düzenlemeleri



1 Haziran 2016 Çarşamba

Van der Graaf Generator - H to He, Who Am the Only One 1970

Eklektik Progresif Rock

Van Der Graaf Generator, YES, King Crimson, Gentle Giant gibi klasik progresif diye adlandırılan dönemin en önemli gruplarının başında gelir. Progresif, Türkçe karşılığı olarak ilerici rock’ın tanımının oluşmasında en çok katkıda bulunanlardan birisidir, Van Der Graaf Generator grubu. O yüzden Van Der Graaf Generator gibi bir grubu dinlemeden, anlamadan progresif rock hakkında konuşmak, her zaman bana  abest ve komik gelmiştir.

29 Mayıs 2016 Pazar

T2 - It'll All Work Out In Boomland 1970

Ağır Progresif Rock

Progresif rock’ta tek atımlık albümler var. Öyle çoklar ki, popüler olmuş bir çok gruptan çok daha iyi müzikal yapı yakalamış albümler bunlar. Yaklaşık 10 yıl önce de pinkfloydturk sitesinin forumundan albümleri indirip dinlerken T2 ile tanışmıştım. T2 grubu da o tek atımlık albüm sahibi olan gruplardandı. Ancak sonra progresif rock dinlemeye devam ettikçe T2 grubunun tek albümü değil, birden çok albümü vardı. Konserlerini kayıt altına aldığı bir albüm bile oluşturmuşlardı.

Tek atımlık albümler gibi T2 grubunun ‘It'll All Work Out In Boomland’ albümü de olağanüstü bir albümdü. Hala da öyle. Progresif rock’ı takip edince önüme T2 grubunun diğer albümleri de çıktı. Onları da dinledim. Fantasy parçası hala ezberimdedir.

Hatta o dönem lastfm’e girip tanım yapan arkadaşların T2 için yaptığı açıklama da (Türkçe) hala tek albümlerinin olduğu yazılı. Bir allahın kulu da girip oraya değiştirmeye kalkmaz. Sonra progresif rock niye gelişmiyor.

H.G. Wells’in ‘Time Machine’ kitabını okumadıysanız, okuyun. Filmi bile kaç kez çekildi, bilmiyorum. En son çekilen film, 2002’ydi. Tavsiyem olsun. Oturup izleyin.

Zaman makinem olsaydı, muhtemelen 1970 yılı İngiltere’sine gider, T2 grubunu bulur, fırçayı basardım. Bakın geleceğiniz çok parlak değil, birilerine küsmeyi bırakın, gelin müzik yapmaya devam edin.

Günümüz progresif rock müziğinde T2 grubu da ilk dinlediğim andan itibaren benzettiğim Wolf People grubu gibi,  T2 grubunu da bar’a gidip sakin kafayla, çok kalabalık olmayan bir ortamda dinlemek isterdim.

‘In Circles’ parçasıyla başlayan albüm, tüm progresif rock zamanlarının en kaliteli albümlerden birisi. Progresif rock tanımı, T2 gibi grupların yaptıkları müziklere yapılması gereken  bir tanımdır. Peter Dunton’ın davulda ki yaratıcılığı, yetkinliği ve davul’a olan hakimiyeti parçayı alıp götürüyor. Gitar erken dönem Andrew Latimer (Camel) gitarını hatırlatıyor. Yılın 1970 olduğunu hatırlatmakta yarar var.

“J.L.T.” her ne kadar albümün en kısa parçası olsa da, albümü dinledikten sonra akılda en kalıcı olanı. Klasik gitar, davul ve klavye ile yavaş ve melodik başlar. Davulcu Peter Dunton’un sesi naiftir. King Crimson’ın ‘Islands’ albümünü hatırlatıyor, her dinleyişimde. Rahatlatıcıdır, sonunda ki sürekli yükselip bir türlü patlayamayan gitar solosunu bekletiyor. Soul jazz müziğine benzer parça. (Steve Wonder)

‘No More White Horses’ 1969-70 yılları arası King Crimson müziği gibi. Aynı dönemde yaşamış iki grup, biri çok bilinirken, diğerini dinlemek meraklı olmayı gerektiriyor. Parçanın içinde parça parça bulunan gitar soloları Robert Fripp’in gitar sololarına benzer.

‘Morning’ parçası için 1970 yılında olduğunu düşündüğümüzde 21 dakikalık parçanın ne kadar da üzerinde çalışıldığını gösteriyor. Günümüz progresif rock yaptıklarını söyleyen gruplarla doluyken üzerinde çalışılan parçalar o kadar az ki, ben’de olduğu gibi 70’lerin  ‘Morning’ gibi parçalarını önemsiyorum. ‘Morning’ parçası bir hızlanıp, bir yavaşlayan temposuyla üzerine daha fazla ilgi çektiriyor.

‘It'll All Work Out In Boomland’ progresif rock müziği anlamak için en yaratıcı, eklektik yapılı ağır progresif rock albümlerindendir.

1. In Circles (8:34)
2. J.L.T. (5:44)
3. No More White Horses (8:35)
4. Morning (21:14)

- Keith Cross / Gitar, Klavye, Vokal Armoni
- Peter Dunton / Davul,  Vokal
- Bernard Jinks / Bas Gitar, Vokal Armoni




18 Mayıs 2016 Çarşamba

Beggar"s Opera - Act One


Senfonik Progresif Rock
Progresif rock’ın ortaya çıkması ve gelişmesinde en önemli enstrümanlardan ilki, Hammond ve Melletron Org’larıdır. Kilise orgu tonuna benzer bir ton çıkartan dönemin hemen hemen bütün progresif rock gruplarınca kullanılmış olan bir enstrüman.

Tabii verilecek en iyi örneklerden birisi Beggar’s Opera grubunun müzikal yapısını oluşturan Alan Park Org’u. 1970 yılında ilk albümlerini çıkartan Beggar’s Opera, dönemin efsane olmuş ELP, Genesis gibi grupların müziğine yakın bir müzikal yapı oluşturmuşlardır.  Org’un yanında davul, gitar gibi enstrüman çalan  müzizyenler daha çok dönemin Deep Purple’ını hatırlatıyor. Dolayısıyla Beggar’s Opera dönemin unutulmuş ancak progresif rock için önemli gruplarından bir tanesidir. En önemlisi Org’un o dönem içinde nasıl çalınabildiğidir.

1970 yılında ki ‘Act One’  İskoç grubun ilk albümüdür.  Grubu ve albümü kategorilendirmede sorun yaşıyor olsakta, dönemin senfonik progresif rock ve ağır progresif rock gruplarına ilham olan müzikal bir yapısı var. Albüm içinde pasaj pasaj  hard rock, saykodelik öğeler gözükebilir, ancak kimseyi aldatmasın.  1970 yılında ki çıkardıkları ilk albüm ‘Act One’, daha progresif rock ve alt türlerinin tanımlanmadığı bir dönem de çıkan bir albüm. 1970 ve 1974 arası müzik yapan bir çok rock  grubu tanımlara yada kategorileri umursamadan  müziklerini, albümlerini yaptılar. Pink Floyd davulcusu Nick Mason’un o dönem için söylediği söz (Bizim tek amacımız pop müziğin nasıl geliştirileceğiydi) hatırlanması gereken bir sözdür.  Klasik müziği, rock müziğe uyarlanması (ciddi anlamda) Keith Emerson’nın (ELP) grubu Nice (1967) ile başlar. Beggar’s Opera’da aslında o dönem müziğini yansıtır. Öyleki Genesis, Yes gibi senfonik progresif rock’ın efsane grupları 1970 yılında daha henüz müzikal bir kişilik bile kazanmamışlardır. Beggar’s Opera (bence) devasa iki albümle başlar. 1970 ve 1971 (Time Machine başyapıttır) yıllarında çıkardıkları albümlerle.

Albüme hakim olan Alan Park Org’u ve seri hızlı ritmik davul’un sahibi Raymonde Wilson grubun müzikal yapısını oluşturmuşlardır, daha ilk albümden.  ‘Act One’ Mozart (Türk Marşı), Bach, Caykovski gibi hepimizin bildiği klasik müzik isimlerinden pasajlar bulundurur. Dinlerken ‘Ha, ben bunu biliyorum’ dersiniz.

Klasik müziği, Rock müziğe uyarlayan dönemin Ekseption, Pell Mell (hatta Le orme) gibi gruplarından farklıdır.

‘Act One’ albümü kesinlikle atlanmadan, tamamen dinlenmesi gereken bir albüm.

‘Raymond's road’ Mozart’ın Türk Marşıyla başlar. Albümde benim favori parçamdır. Org’u ile harikalar yaratan  Alan Park nasıl bir kenarda köşede kalmıştır, progresif rock dünyasında anlayabilmiş değilim.  Davul’un sahibi ‘Raymonde Wilson’ doğaçlamaları ile bana Alman gruplarından ‘Birt Control’u hatırlatıyor.

‘Light Cavalry’ albümde ki ikinci dev parça. Senfonik bir parçanın nasıl hızlı çalınacağının örneğini gösterir. Hızlandığı yeri Deep Purple parçalarına benzetebilirsiniz, bu normaldir. Ancak parçayı çalan İskoç grup ‘Beggar’s Opera’.


Beggar’s Opera tanımlanmış senfonik progresif rock’a birebir örnek gösterilemeyebilinir, ancak kesinlikle ‘ben progresif rock dinliyorum, 70’lerin klasik progresif rock müziklerini dinliyorum’ diyen kişilerin bilmesi gereken bir grup. Hem de en önemli gruplarından.

Org nasıl çalınır?
Beggar’s Opera’dan Alan Park’ı takip edin.

1. Poet and Pesant (7:10)
2. Passacaglia (7:04)
3. Memory (3:57)
4. Raymond's road *(11:49)
5. Light Cavalry *(11:57)

Grup Üyeleri
- Martin Griffiths / Vokal
- Alan Park / Org
- Raymond Wilson / Davul
- Ricky Gardiner / Gitar
- Marshal Erksine / Bas Gitar