Bu Blogda Ara

Caz Rock Fusion etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Caz Rock Fusion etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2019 Salı

Osanna - Landscape of Life 1974


2000 bin yıl öncesinin seslerini albümüne yansıttığı 'Palepoli' albümünden 2 yıl sonra 4. albümü olan 'Landscape of Life' yapar. İlk iki albümündeki İngiliz gruplarını takip etme ve rock müziğe serbest caz(free jazz)'dan etkiler koymayı 3. albümlerinde terkederler. Bu albümle ise ilk iki albüm çizgilerine geri dönerler. Osanna müzik yaparken aynı zamanda müzik yapmayı da öğrenmeye devam eder. Önceki albümlerinde mellotron'u çok iyi adapte etmişlerdi kendi müziklerine burada ise gördüğüm şey synth kullanma ve müziklerinin içine sokmayı başarıyla üstesinden gelmişler.

Synth, özellikle başlangıçtaki flüt sonunda ise mellotron ile öyle güzel kullanılmış ki, 'Palepoli' albümü gibi sanki dinlerken farklı bir zaman dilimine gidiyorsunuz.

Osanna garip bir grup. Garip olması müziğinden kaynaklı değil. Müziğe bakışından kaynaklı ve sanıldığı gibi yada bilindiği gibi 'rock progressive italiano' türünden çok daha farklı albümlere sahip. Her ne kadar italyan gruplarını sayarken Osanna grubunu da saysamda, gerçekte Osanna'ya bakışım bu şekilde.


Osanna bu albümünden 4 yıl sonra bir albüm daha çıkartır sonrasında uzun bir sessizliğe gömülür. Geri dönüşü 20 küsür yıl sonradır. Bir süre yeni bir albüm için VDGG' saksafonisti David Jackson'la birlikte albüm yapıp konserler verirler.

Böyle bir bilgi paylaşmamın nedeni Osanna grubunun her ne kadar diğer İtalyan gruplarıyla benzerlik gösterse de aslında kendilerinin İngiliz tarzının caz haline gelmiş halleri gibidir. Osanna grubu konserlerinde yüzleri boyalı olarak çıkarlar çünkü Genesis'in müziğinden, Peter Gabriel'in sahnedeki davranışlarından etkilenmişlerdir. Albümlerinde saksafon ve flüt vardır ki, bunları kullanırken akdeniz ezgilerinden ziyade cazı kullanırlar. Osanna'yı ilk dinleyenleri şaşırtacak bir şekilde saksafon aniden müziğin ortasında girer. Öyle italyan klasik müziğinin, akdeniz melodileri ağırlık kazanmaz, Osanna albümlerinde.

Önceki albümlerde şablon kullanmayan Osanna aynı davranışını bu albümde de devam ettirir. Her bir parça bambaşka bir şekilde karşınıza çıkar. Melodik olduğu kadar, kaotiktir yaptıkları müzik.

Belki çok fazla Magma dinliyorum ondandır, albümde bazı parçalarda davul kullanımını Vander tarzına benzetiyorum. Özellikle saksafonun çoştuğu parçalarda davul durmak bilmiyor, ne hızlanan ne de yavaşlayan bir çizgide ilerliyor. Düzensiz bir şekilde devam ederken bir anda afrika kabilelerinin dini ayin ritimlerini duymaya başlıyorsunuz. Vander gibi mi, belki öyle belki değil. Şimdi tekrar dinlerken farkettim,  'Il Castello dell'es' parçasındaki davul kullanımı iki yıl önce yine bir başka Napoli'li grubun (Il Balletto di Bronzo) tarzına benziyor. Ki parça da aynı grubun o  albümü gibi avantgard atmosfere sahip. Demek ki Vander'e Magma'ya benzetmem boşuna değilmiş.

Grup hakkında fazlaca atıp tuttum belki, yazmaya heveslendiğimde aklıma gelenleri not almadığım için bir çoğunu çoktan unuttum. Deep Purple'dan bahsedecektim, Beggars Opera'dan hatta Uriah Heep'i de koyacaktım arasına, hep not almadığım için aklıma gelenlerin çoğu yok oldu.

'Landscape Of Life' albümü, Osanna'nın İngilizce konuşan ve dinleyen kitleye ulaşma çabasıydı, aynı PFM ve Banco'nun ingilizce albümler yaptıkları gibi. Seslerini duyaramadıkları için kendi ülkelerindeki kitleye kendi kitlelerine döndüler bir süre sonra. Osanna'da aynı duygularla hareket etti. Yaptıkları müzik mükemmeldi ama onları anlayacak kitle amerikan köylülerinden oluşuyordu. Bu durum bazı Amerikan gruplarının da başına gelen sorundu. Osanna'nın bu hayalkırıklığı yerini 4 yıl sonraki tamamen italyan kültürünün ürünü olan albümü yapmaya itti. 70'lerin son albümü oldu.

2000'lerde müziğe geri döndüklerinde yanlarında progresif rock'ın yaratıcılarından David Jackson'ı buldular. Birlikte güzel bir albüm yaptılar ve onlarca konser verdiler.

Osanna, Napoli'den çıkan bir grup. Napoliler kendilerini İtaliano olarak değil, Napolitano olarak tanımlar. İtalyanlığı kesinlikle kabul etmezler. Kendi şehirlerinde trafik tabelaları bile kendi dilindedir. Irkçılık yapmazlar asla, kuzeyliler gibi de değildirler. Az biraz da bize (Türklere) benzerler. Napoli çevresindeki bir çok şehir ve yerleşim yeri de Napoli deyince farklı bakar olaylara.

Napoli'den çıkan Osanna'da müziğe farklı bilmesini bilen bir grup.

1. Il Castello dell'es (8.55)
2. Landscape Of Life (6.00)
3. Two Boys (3.43)
4. Fog In My Mind (7.45)
5. Promised Land (1.32)
6. Fiume (4.05)
7. Somehow, Somewhere, Sometime (4.15)

Süre : 36.17

Lino Vairetti / Vokal, Elektrik Gitar, Akustik Gitar, 12 Telli Gitar, Mellotron, Org, Mızıka, Synth (ses düzenleyicisi)
Danito Rustici / Elektrik Gitar, 12 Telli Gitar, Org, Synth, Mellotron, Vokal (5)
Elio D'anna / Alto, Bariton ve Tenor Saksafon, Flüt, Elektrik Flüt
Lello Brandi / Bas Gitar
Massimo Guarino / Davul, Perküsyon, Tamborin

Konuklar
Corrado Rustici / Vokal & Akustik Gitar (5), 12 Telli Gitar (6)
Enzo Vallicelli / Perküsyon (4,5)

3 Temmuz 2019 Çarşamba

Alameda - Alameda 1979


                               

İki akşam önce Merkabah grubunun albümünü yazarken albümü 2-3 kez üst üste dinleyerek yazmıştım. Hatta yazıya başlamadan önce 1 saatlik albümü bir kez dinleyip yazmaya başlamıştım. Yazı bitince her zaman yaptığım gibi başka bir albüm bulup dinlemeye başladım. Şöyle aynı müzikal kaliteden daha önce bloğa'da yazdığım albümleri tekrar dinledim. Gözüme Triana ve Cai gruplarının albümleri çarpınca, telefonun google'ndan Andalus rock'ı aratıp, dinlemediğim grupları buldum. İlk gözüme çarpan ve hemen indirip dinlemeye başladığım Alameda grubu tam da istediğim albüm çıkarmıştı. Ve o geceyi müzik zevkinin dibini görerek 6. biradan sonra sızdım. 

Andalus rock'ı özellikle ispanyol rock severler tarafından çokça sahip çıkılıyor. Bizim ülkemizde ki anadolu rock'a sahip çıkıldığı kadar ispanyollarda sahip çıkıyorlar. Her iki türde diğer ülkeler tarafından pek bilinmiyor olmasına rağmen, merak edip öğrenmeye çalışıp hayranlar da oluyor. Örneğin 70'ler anadolu rock'ın bazı örnekler günümüzde tekrar basılıp çoğaltılıyor hatta başka popüler gruplar tarafından çalınıyor.

İsrail'li bir metal grubunun Erkin Koray'ın bir parçasını albümlerine koyması buna örnek olur.

Andalus rock (al andalus rock) her ne kadar 70'ler öncesine gidiyor olsa da, gerçek kimliğini 1975 sonrası çıkan gruplarla bulur. Bunda Triana grubunun 80 öncesi yaptığı 3 muhteşem albüm kanıtı niteliğindedir.

1975 öncesi İspanya'da rock yapan gruplar daha çok saykodelik rock temelli albümler çıkartıyorlar. İspanyol ezgileri gözüküyor olsa da, Triana'nın öncülük ettiği müzikal anlayışa benzer bir yapıları yok. Triana, Cai, Mezquita (şuana kadar dinleyip hayran kaldığım ama muhtemelen daha çok grupla tanışacağım benim için yeni gruplar olacak, Alameda gibi) gibi gruplar Andalus rock'ın günümüzde de hala varlığının devam etmesinin nedenidir.

Günümüzde de Andalus Rock'ı örnek alıp albüm çıkaran gruplar var. Ancak 1970'ler ve 1980'ler gibi değil. Yeni dönem hard rock yada metal müziğin içinde Andalus rock'ı devam ettirmeye çalışıyorlar. İspanyol, arap, akdeniz ezgileri gibi halk müzikleri olsa da yeni albümler de caz'ın, senfonik atmosferin yeri albümlerde tam olarak oturtulamıyor. O yüzden Andalus rock deyince özellikle progresif rock açısından 70'ler yaratıcılığı daha ağır basıyor.

Yine bir benzetme yapacağım Anadolu rock ile; Anadolu rock'da 70'ler de en iyisi yapıldı, günümüzde yapılanlar ise sadece taklit etmekten ibaret iken, ispanyolların durumu da bu açıdan çok farklı değil.

Alameda, 1977 yılında bir araya geldikten 2 yıl sonra ilk albümlerini çıkarırlar. Bu ilk albümlerinin çıkmasında yukarıda da bahsettiğim Triana grubunun üyelerinden, Maximo Morena'nın yardımı çok olur. Albümün çıktığı yıl Alameda grubu Maximo Moreanı'nın sayesinde aynı stüdyo'yı Triana grubuyla paylaşır.

Grubun Triana'nın izinden gitmeleri belki de birbirlerini bulmalarına yol açarak bir süre sonra aynı yeri, mekanı ve zamanı paylaşmayı da beraberinde getirdi.

Alameda, adını İspanya'da bir yerleşim yerinden alır. Yaptıkları ve dinlediğiniz (yada dinleyeceğiniz) müzik Triana'nın yapmaya çalıştığı ulusal halk müziğini ve geçmiş yılların İspanya'sına (kendi ulusal kültürlerine etki eden farklı kültürleri) etki eden kültürlerin müziğini dönemin ilerici rock anlayışıyla harmanlamasıdır.

Triana bunu radikal, devrimci, isyankar (ne derseniz deyin) bir şekilde Franco diktatörlüğü  döneminde yaptı. Takip edicisi olarak Alameda bu Andalus rock'ın temellerinden birini oluşturdu.

Andalus rock ve ispaynyol rock hakkında belki gereksiz konuştum ama bir şekilde bunları bilmem gerekiyordu.

Öğrendiklerimi, hafızama aldıklarımı bir şekilde yazıya geçirttim.

Eğer albüme gelirsek, Triana kadar müziği yönlendirici yanları belki yok çünkü yaptıkları müzik bir nevi Triana müziğinin devamı gibi duruyor. Ancak Triana'dan farklı olarak Alameda grubu caz'ı, özellikle latin caz'ı bütün parçalarının altına yerleştiriyorlar. Triana bunu flamenko ve arap, akdeniz halk ezgileriyle birlikte yapıyordu, Alameda parçaları caz'ın üzerine oturtmuş vaziyette bulunuyor. Üzerini ise melodik ve senfonik olarak kaplayarak, dinlerken asla sıkılmayacağınız yada kapatmaya yeltenmeyeceğiniz bir albüm çıkartıyorlar.

Alameda; Mezquita, Triana ve Cai'den sonra zevkten dört köşe olarak dinlediğim Andalus rock temsilcilerinden birisi çoktan oldu.

1. Aires De Alameda (4.20)
2. La Pila Del Patio (2.33)
3. Ojos de Triste Lianto (4.11)
4. Hacina El Alba (5.40)
5. Amanecer En El Puerto (6.36)
6. A la vera 'Jueves' (4.10)
7. Matices (6.19)

Süre : 33.49

Jose Roca / Gitar, Vokal
Manuel Rosa / Bas Gitar
Manuel Marinelli / Klavyeler
Rafael Marinelli / Klavyeler
Luis Moreno / Davul

Konuklar
Luis Cobo / Gitar (6)
Enrique Melchor / Gitar (2 & 3)

12 Ocak 2019 Cumartesi

Jukka Tolonen - Tolonen 1971




Jukka Tolonen, 1952 doğumlu; ilk kez 14 yaşında iken 1966'da müzik yapmaya başlar. İlk albümünü kurucu üyesi olduğu grubu Tasavallan Presidenti ile 1969 yılında çıkartır. Sonraki yıllarda kendi grubuyla çalışmaya devam eder. Yine aynı yıllarda  kurulmuş bir başka gruba konuk müzisyen olarak katılır. Wigwam adlı gruba konuk olarak o yıllarda Finlandiya'da fazla ilgi gören caz yorumcularıyla birlikte katılmıştır. Aynı müzisyenlerle hem kendi grubunda hem de kendi solo albümlerinde birlikte müzikde yapmıştır. Günümüzde ise bu caz yorumcuları caz müziğin efsaneleri arasında yer alacaktır. Eero Koivistoinen, Pekka Pöyry gibi.

Jukka Tolonen 1975-76 yıllarına kadar kendi albümüne ve grubuna yoğunlaştığı kadar bir çok grup ve müzisyene de eşlik eder. 1977'de (25 yaşında) kendi adına bir grup kurar ve müziklerine orada uluslarası caz müzisyenlerinin katılımıyla devam eder. 1990 yılında Jukka Tolonen Trio adında başka bir grup kurarak 3 albümlük çalışma yapar. Yine aynı yıllarda solo albümlerine ve kurucu üyesi olduğu grubuyla çalışmalara devam eder. Son solo albümü 2011'de yayınlar. Hala müzisyen olarak üretmeye devam etmektedir.

1971'deki ilk albümünün bir adı yoktur. O dönem bir çok müzisyenin yada grubun yaptığı gibi albüme ad koymayı düşünmez. Grup yada müzisyenin tanınması dönem için daha ön plandadır. O yüzden günümüzde albümün adı Tolonen olarak bilinir.

'Tolonen' kısa bir albümdür. 32 dakikalık albümde 5 parça var. İlk iki parça ağırlıklı olarak ve doğaçlamaya dayalı caz-füzyon üzerine kurulu. 3 ve 4. parçalarda folklorik özellikler ile göze çarpıyor. Son parça ise dönemin ağır saykodelik-blues türüne güzel bir örnek.

Açılış parçası 'Elements'. Dönemin caz-füzyon gruplarına bakarsanız bu açılış parçasına benzer parçalar yamaya başlamaları 1972-73 yıllarına rastlar. Bunun öncesi yok mudur, elbette var ancak Almanya ve çevresinde vardır sadece. 'Elements' bu yönden bir çok müzikal anlayışında ilklerindendir. Parçanın sonlarında seslerin çoğalması ile ortaya çıkan senfonik yapı ise 2-3 yıl sonra Kanada'lı grup, Harmonium'un atmosferinin öncüsü gibidir. 

'Ramblin', albümün klasikleşmiş parçası değil, tüm zamanlar Jukka Tolonen'inin klasiklerinin arasındadır. Hızıyla, enejisiyle, ritmiyle Jukka Tolonen'e katkıda bulunan bütün müzisyenlerle birlikte tekrar tekrar dinlemekten bıkılmayacak bir caz eseri. Eklektik progresif türünde (örneğin VDGG, King Crimson) müzikseverlerin de bıkmayacağından adım kadar eminim.

Jukka 'Mountains' parçasında Pekka Pöyry ile mükemmel bir uyum yakalamış. Parçanın bazı yerlerinde ses öyle özellikler gösteriyor ki, Steve Howe'un (YES) bu albümden bir kaç yıl sonra benzer sesler çıkarması Jukka'nın yaratıcılığında sınırsızlığını gösteriyor.

'Wanderland', bir önceki parça gibi folk müziği ile caz'ın güzel bir uyumu. Fakat farkı şu ki, 'Wanderland' 'Mountains' parçası gibi senfonik bir yapıya sahip değil, folk müziği üzerinden ilerliyor. Özellikle akustik gitar ve piyanonun tonu bir çok yerde iran müziğini anımsatıyor.

'Last Night' parçası ise albüme canlı kayıttan alınarak konmuş. Diğer parçalarda ki gibi caz temelli değil, blues temellidir. Bu da Jukka Tolonen'in o dönem bir çok progresif rock müzisyeninde olduğu gibi arayış içinde olduğunu gösterir. Ve ortaya çıkardığı ise günümüz müzisyenlerinin kopyala-yapıştır örneğindeki gibi değildir.

Jukka Tolonen, klasik anlamda progresif rock efsaneleri arasında pek bilinmese de caz dünyasında adı söylendiğinde akla gelen isimlerden. Finlandiya'daki caz dünyası için ise gerçek bir müzik üstadı. Cazı progresif rock içinde sevenler için ise bilinmesi ve baştacı edilmesi gereken çok önemli bir isim.

Başlangıç için kendi grubunun albümlerine de bakılabilinir, bu ilk albümünü de.


1. Elements - Earth/Fire/Water, Air (8.06)
2. Ramblin (9.02)
3. Mountains (6.35)
4. Wanderland (5.02)
5. Last Night (Live at Tavastia-Club) (3.26)

Süre : 32.11

Jukka Tolonen / Elektrik & Akustik Gitar, Piyano, Yapımcı&Besteci

Konuklar
Jukka Gustavson / Org (5)
Pekka Pöyry / Soprano Saksafon (1,3), Alto Saksafon (2)
Pekka Pohjola / Bas Gitar (1,4,5)
Heikki Virtanen / Bas Gitar (2)
Reino Laine / Davul (1,2), Cowbell (2)
Ronnie Österberg / Davul (4,5)

11 Kasım 2018 Pazar

Perigeo - Azimut 1972




Perigeo, klasik italyan progresif rock gruplarından bir hayli bir müzikal atmosferi olan bir grup. İlk dinlediğimde, ve dinlediğinizde, italyan gruplarından ziyade 60'ların caz gruplarına benzediğini göreceksiniz. Return to Forever, Weather Report gibi grupların ilk albümlerine olan benzerliği şaşırtmasın çünkü her iki grup gibi Perigeo'da 60'ların özellikle Miles Davis müziğinden esinlenerek albümler yaptılar.

1971 yılında biraraya gelen grup henüz ortada italyan progresif rock denen bir atmosfer olmadığı için dinledikleri ve takip ettikleri caz müziğine yoğunlaşırlar. Yaptıkları müziğe olumlu tepkilere alınca aynı yıl albümleri olmadan Avrupa'nın bir çok ülkesinde konserlere davet edilirler. 1972 yılında da bu ilk albümleri 'Azimut' u çıkartırlar.

1971'deki verdikleri konserler ve 1972'deki çıkardıkları ilk albüm, aynı dönemin Weather Report grubunun müziğiyle neredeyse tamamen aynıdır. Her ikisi de 60'lardan kalma caz anlayışıyla ilk müziklerini ve albümlerini yaparlar. Bir kaç yıl sonra da Perigeo, İngiltere'nin en önemli caz gruplarından Soft Machine ile ortak konserlere çıkarlar.

'Azimut', klasik caz-füzyon albümlerinden doğal olarak farklı. Temel aldıkları müzik ve gruplar yukarıda da dediğim gibi 60'ların sonu rock, avantgard müzikler değil; 1960'ların klasik caz'ıdır. Bunda tabi sadece dinledikleri yada takip ettikleri müzik ve grupların etkisinin dışında grubu kuran ve liderliğini yağa bas gitarist, Giovanni Tommaso'dur. Kendisi grubun kuruluşu öncesinde ABD'de bulunmuş ve bu süre içinde dönemin bir çok caz grubu ve müzisyenleriyle ilişkiye girmiştir. İtalya'ya döndüğünde de çok geçmeden grubu biraraya getirmiştir.

'Azimut' albüm olarak 70'ler başı caz-rock ve caz-füzyon'unu sevenler için kesinlikle dinlenilmesi ve unutulmaması gereken bir albüm. Aynı şekilde Perigeo'nun sonraki albümleri de dinlenilmesi ve bilinmesi gereken albümlerden.

Perigeo, bu albümden bir kaç yıl sonra İtalya'da ki caz-rock gruplarına istemeden de olsa benzemeye başlayacak. Daha enerjik, avantgard ve tempolu müzikler yapacaklar. Bu ilk albüm klasik italyan atmosferine benzemese de hem albümdeki parçaların kalitesi hem de müzisyenlerin üst düzey virtüözlüğü italyan diye bilinmese de caz-füzyon diye bilinecek.

İtalya'dan çıkma ama italyan progresif ve caz-rock'ına bir hayli uzak Perigeo'nun ilk albümü, ilk dinlediğimden beri, yaklaşık 3 ay önce, en az Weather Report yada Return To Forever kadar anımsayacağım.

1. Posto Di Non So Dove (6.18)
2. Grandangolo (8.25)
3. Aspettando Il Nuovo giorno (11.27)
4. Azimut (7.20)
5. Un Respiro (1.40)
6. 36° Parallelo (9.50)

Bruno Biriaco / Davul, Perküsyon
Franco D'Andrea / Akustik & Elektrik Piyano
Claudio Fasoli / Alto & Soprano Saksafon
Tony Sidney / Elektrik Gitar
Giovanni Tommaso / Vokal, Bas Gitar

31 Ekim 2018 Çarşamba

Pierre Moerlen's Gong - Downwind 1979




Didier Malharbe'yi blog üzerinde sohbet ederken ilk bir arkadaşın önermesiyle 10 önce tanımıştım. Sohbetin konusu da 70'ler caz-rock'ın günümüzdeki varlığı idi.  Yeni dönemden bir çok grup ve müzisyen konuşulup dinlenilirken Didier Malharbe'nin 2000'lerin başında Hadouk Trio ile birlikte yaptığı albüm önerilmişti. World jazz olarak tanımlanan Hadouk Trio'nun müzikleri o dönem çok hoşuma gitmişti, hala da hoşuma gidiyor ve dinliyorum, o yüzden Didier Malharbe'nin diğer albümlerini de merak edip aramıştım. Karşıma da zaten bildiğim ama absürt atmosferinden dolayı pek ısınamadığım Gong grubu çıkmıştı.

Sonrasında ise Gong'u Didier Malharbe'ye odaklanarak dinlemeye başladım. Çok geçmeden önüme Pierre Moerlen's Gong diye geçen 'Downwind' albümü geldi. Devamında yine Pierre Moerlen's Gong albümlerine odaklanmaya başladım. Sonuç ise Gong grubuna bakış açım değişti.

Artık Gong dendiği zaman aklıma iki isim geliyor. Didier Malharbe ve Pierre Moerlen.

Gong grubunu Daevid Allen ile bilenler Pierre Moerlen'li dönemine şaşırabilirler. Çünkü o efsaneleşen grubun müziğinden çok farklı bir müzik ortaya çıkmıştır. 1975'de gruptan ayrılan Allen sonrası müzik caz müziğe doğru kaymaya başlamıştır. 1979 yılında ise grup tamamen Pierre Moerlen'in kontrolüne geçmiştir. O'da ilk olarak daha önce grupta birlikte çalışan Didier Malharbe'yi geri çağırmış, yine 1975 yılında konserine katıldığı Mike Oldfield'ı ve Canterbury'nin efsaneleşen isimlerinden Steve Winwood albüm kayıtlarına katmıştır.

Pierre Moerlen albümü hazırlarken çok geniş bir kadro tutmuş sanki kendi solo albümünü yapar gibi. Bu da bana 1975 yılında YES grubunun davulcusu Alan White'ın ilk solo albüm çalışmasına benzetmeme yol açmıştır. Alan White müzik kariyeri boyunca sadece iki albüm çıkarmış, genel olarak YES grubunun Chris Square'dan sonra değişmez ikinci ismi olmuştur. Alan White ilk albümünü hazırlarken müziği bir şablona oturtmaya çalışmamış, dönemin rock müziğinde önem arz eden caz, folk, pop, senfonik gibi müzikal öğeleri albüme koymaya çalışmıştır. Bir nevi progresif rock müziğinin ne kadar geniş olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Pierre Moerlen'in gerçek anlamda ilk önderliğinde olan bu albümü yıllar sonra tekrar dinlediğimde de Alan White'ın yapmaya çalıştığının bir benzerini yapmaya çalıştığını gördüm. 'Downwind' albümünü belli bir müzik üzerine oturtmayıp, albümü oluşturan parçalardaki müziği geniş tutmaya çalışmış. Bazı parçalarda 70'lerin power pop denilen müziğim atmosferi olduğu kadar, Jean Luc Ponty'nin o naif caz esintilerini anımsatan bir parça da var. Bir parçasında blues sizi alıp götürürken, bir parçasında Santana'nın latin rock'ına takılır kalırsınız.

Eğer yukarıda bahsettiğim şekilde dinlerseniz ve Pierre Moerlen'in davullarına odaklanırsanız albümün aslında ne kadar da yaratıcı fikirlerle ortaya çıktığını anlar ve zevkini fazlasıyla çıkartırsınız. Burası kesin.

Ancak söylemeden yada yazmadan es geçilemeyecek olan, albüme adını veren parça; 'Downwind'. Parça daha başlar başlamaz, Mike Oldfield'in elinin değdiğini hemen anlıyorsunuz. Albümdeki en uzun parça olması sebebiyle dinlemeye başladığınızda en çok keyif alacağınız ilk parça. Timpani'nin olması ve Mike Oldfield'in duygusal gitar solosunun bulunması sebebiyle, dinlerken Tubular Bells aklınıza gelebilir. Ancak parça devam ettikçe Pierre Moerlen'in davullarının müziği nasıl kontrol ve yön verdiğini anlarsınız.

Hele ki parçanın sonunda bana Gong'u sevdiren adamın, Didier Malharbe'nin saksafon solusu, parçayı daha da bir başyapıtlık progresif rock'a örnek gösteriyor.

İşimden dolayı bir hayli boşladığım müzik yazılarıma, geçenlerde facebook ve Twitter'da yazdığım Pierre Moerlen niye en iyi davulcular arasında gösterilmiyor sorduktan sonra sanırım bu yazı cevap niteliğinde olmuştur.


1. Aeroplane (2.39)
2. Crosscurrents (6.11)
3. Downwind (12.30)
4. Jin-Go-Lo-Ba (3.24)
5. What You Know (3.40)
6. Emotions (4.44)
7. Xtasea (6.39)

Süre : 40.11

Pierre Moerlen / Davul, Timpani(3,7), Vibrafon, Glockenspiel (3), Hammond Org (1,7), Marimba (3), Oberheim (2,5-7), Piyano (1,2), Synths (ses düzenleyicisi)
Ross Record / Elektrik Gitar (5), Geri Vokal (1,4)
Hansford Rowe / Bas Gitar, Wal Bas (2,3), Vokal (4)
Benoit Moerlen / Vibrafon (1,2,4,5,7), Kahkahalar
Francois Causse / Konga(2,4,5), Marimba (2,4)

Konuklar
Mike Oldfield / Elektrik Gitar & Bas Gitar & Irlanda Davulu(3)
Mick Taylor / Elektrik Gitar (5)
Steve Winwood / Minimoog & Korg Synth (3)
Dider Lockwood / Keman (2,6,7)
Didier Marherbe / Saksafon (3)
Terry Oldfield / Flüt (3)

3 Ekim 2018 Çarşamba

Rodolfo Maltese Group - Il Gabbiano Jonathan 1989 (2009)


Rodolfo Maltese, 3 yıl önce bugün hayattan ayrıldı. 1966 yılında, 19 yaşındayken italyanların en bilinen pop gruplarından Homo Sapiens adlı grubuyla müzik hayatına başladı. (Homo Sapiens grubu  isim olarak bilinmese de 'un'estate fa' parçası 70'lerde, özellikle Türkiye'de çok bilinen bir parçaydı. Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu filmlerinde çok kullanıldı. Hatta Türkçeye de çevrilerek Tanju Okan ve Nilüfer tarafından 'Kim Ayırdı Sevenleri' söylendi.)

1973 yılına kadar 6-7 yıl boyunca grupla birlikte müziğe devam etti. 1973 yılında Banco grubundan Vittorio Nocenzi'nin daveti üzerine Banco grubuna katıldı. 70'li yıllarda İtalyan efsanesinin değişmez isimlerinden birisi oldu. 

Rodolfo Maltese, gitaristliğinin yanısıra, Banco döneminde gruba trompet çalarak da katkıda bulundu. 

1980'lerin ortasında grubun müziğe ara vermesiyle, kendi grubunu kurmaya karar verdi. 1986 yılında kendi adıyla grubunu kurdu. Aynı yıl 'Fly By Night' adında bir albüm kaydetti.  Ancak aramalarıma rağmen o albümü bulamadım. Büyük ihtimalle kaydedildi ama satışa sunulmadı. 

90'lı yıllarda tekrar biraraya gelen Banco grubuyla konserlere katıldı. 'Nudo' adlı destansı konser albümünde de yer aldı. 

90'lı ve 2000'li yıllarda yıllarda bir çok caz ve rock gruplarına misafir müzisyen olarak destek verdi.(Tony Carnavale albümlerine bakmanızı öneririm)  

1992 yılında akdeniz müziği ile caz ve rock müziğinin karışımı müzik yapan Indaco adlı grubu kurdu.  Hem Indaco hem de Banco grubuyla 90'lı ve 2000'li yıllarda sürekli konser alanlarında oldu. Indaco grubuyla ilk albümünde (Vento del deserto), Pink Floyd'un 'Set the Controls for the Heart of the Sun' cover'ı mükemmel bir şekilde çaldı. Belkide Pink Floyd cover'ları en profesyonelce çalınış hali bu albümdeki. 

1989 yılında çıkardığı ilk solo albümü 'Il Gabbiano Jonathan' albümü 2009 yılında CD olarak tekrar basıldı. Albümde kendi bestelediği parçalar olduğu kadar, grubun piyanisti Andrea Alberti ile de ortak parçalar yazdı. 

'Il Gabbiano Jonathan', Rodolfo'nun daha önce çalıştığı Banco yada Indaco atmosferine sahip benzer bir albüm değil. Albüm daha çok akdeniz esintili, R&B soul türünün hakim olduğu bir caz rock albümü.

'Flamingo' adlı ilk parçası  Al Di Meola'nın 'Casino' albümünün izlerini taşıyor. Ardından gelen yine aynı şekilde Latin-akdeniz ezgileriyle bir caz-rock parçası. 

Albümde gerçekten profesyonelliğin göstergesi olan iki parça; 'Long Time Ago' ve 'Births86 Uno'. Özellikle 'Births86 Uno' karmaşık yapısıyla caz-rock'dan ziyade progresif rock'a daha yakın bir parça, ki albümde üstüste defalarca dinlediğim tek parça. 

Kalan parçalar yumuşak ve akdeniz tonlarıyla kısa parçalardan oluşuyor. 

Rodolfo Maltese'yi anmak için en güzel başlangıç sanırım 'Il Gabbiano Jonathan' albümü olacaktır. Yaz-kış, ilkbahar-sonbahar; her mevsim sıkılmadan dinleyebileceğiniz mükemmel bir albüm. 

1. Flamingo (5.59)
2. Mirage (3.20)
3. Long Time Ago (8.14)
4. Eleonor (6.24)
5. Geronimo (6.27)
6. Births86 Uno (6.00)
7. Il Volo Del Gabbiano (2.27)
8. Births86 Due (2.47)
9. Classical Gas (2.58) 

Süre: 44.36 

Rodolfo Maltese / Elektrik ve Akustik Gitar, Synth(ses düzenleyicisi), Yapımcı 
Toni Armetta / Bas Gitar
Walter Martino / Davul
Francesco Marini / Saksafon
Massimo Carrano / Perküsyon
Andrea Alberti / Piyano, Sözler 

Konuklar 
Vittorio Nocenci / Minimoog (Flamingo) 
Riccardo Cocciante / Vokal (Long Time Ago, Births86 Due) 
Alfredo Golino / Davul (Classical Gas)
Beppe Centarelli / Ritim Gitar (Classical Gas)

15 Ağustos 2018 Çarşamba

On The Raw - Big City Awakes 2017



Geçen yılın son iki ayında yeni yıl için liste hazırlamak için 100'lerce yeni çıkmış albüme baktım. Bir çok albümü fazlasıyla çok beğendim ve dinledim. Bazılarını da blogumda yazdım. Hatta 2017'nin en iyileri diye bir listede hazırladım (Hala bilgisayarımın içinde duruyor).

Ancak o dönem gözden kaçırdığım bazı albümler olmuş, On The Raw albümü de onlardan biri. İlk bir cumartesi evi temizlerken açtım dinlerim diye. Sonra da temizliği yarım bırakıp akşam için aldığım biraları müzik eşliğinde içmeye başladım. Gerçi sonra temizliği bitirdim ama albümün etkisiyle normalde içmem gereken bira limitinin üzerine çıktım.

On The Raw, İspanya'nın yeni dönem gruplarından. Bir önceki yazımda kullandığım ispanya'ya özgü Andalus rock tarzında bir müzik anlayışlarına sahip değiller. Grup daha çok caz-fusion, canterbury etkisinde bir grup.

İlk dinlediğimde, temizlik yaparken bırakıp akşam için aldığım biraları içerken, çok etkilediği için hemen albümün bilgilerine eriştim. Grup bilgilerine bakarken Jordi Amela adı dikkatimi çekti. Sonra anımsadım, Jordi Amela benim 2015 yılında kapattığım facebook hesabımda arkadaş olarak ekliydi. Adı aklımdaydı ama müzisyenliği hakkında bilgim yoktu. Ki eski hesabımda o kadar çok kişi vardı ki, 2500'ü geçtiğini anımsıyorum, kim müzisyen kim prog hayranı bir fikrim yoktu. Elbette bazı kişileri biliyordum ama çoğunluk hakkında bir şey diyemem. Örneğin Stefano Testa vardı, 2009 yada 2010, Arjantin'li bir prog hayranı 'bunu dinle' diye Stefano Testa'yı önermişti. Geçen yıl aklıma gelince ilk albümünü yazıp bloğuma koymuştum.

Geçen ay yazdığım yazı internette denk gelmiş, kendi facebook sayfasında paylaşmış. Böyle şeyler yazılınca mutlu oluyorum diye. 

Gruba dönelim. On The Raw, İspanya'nın yeni kaliteli gruplarından biri. Yukarıda belirttiğim gibi klasik İspanyol prog gruplarına benzemiyor. Gerçi 2000 sonrasının bir çok grubu 70'lerin havasından çok uzaklarda müzik yapıyorlar ama On The Raw onlardan bir hayli farklı. Caz tınılarını çok iyi kullanmaları günümüz müzik gruplarına değilde, 70'lerin müzikal atmosferine götürüyor. Özellikle Jordi Amela'nın klavye ve synth (ses düzenleyici) kullanımı bazı parçalarda bana Camel, Caravan gibi Canterbury ekolünü anımsatıyor.

Bir başka öne çıkan ise saksafon kullanımı. Daha önceleri çok severek dinlediğim smooth caz (artık pek dinlemiyorum) gruplarında kullanılan biçimde bu albümde kullanılmış. Doyurucu bir tonu var ama kulağa aşırı melodik geliyor. En azından şu yaşımda bu yıl içinde. Genel olarak ifade edersem, saksafon kullanımı profesyonelce.

Geri kalan bas, davul, gitar ise hem 70'lerin hem de günümüzde devam eden bir çok caz-rock grubu tarafından kullanılan biçiminin profesyonel şekliyle çalınıyor. On The Raw grubu gerek enstrüman hakimiyeti ve kullanılımı, gerek parçalarda ki kompoziyonları kusursuzdur, hatta mükemmele yakın duruyor.

Hem 70'leri anımsatması hem de günümüz modern prog denilen progresif rock müziğine alternatif bir atmosfere yaratması, grubu gözümde daha da değerli yapıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz yaz aylarında bütün enstrümanlarının enerjik havasıyla müzik zevkinizi daha da arttırıyor.

On The Raw grubunu gözden kaçırdığım için geçen yılın aralık ayının son günlerinde hazırladığım listeye koymamıştım.

Ancak daha sonra başka nedenlerden ötürü bir türlü yayınlamadığım o listeye nisan ayında keşfedince tekrar ekledim. Şuan ise o liste 3-5 değişikle sadece yayınlanmayı bekliyor.

Elbetteki On The Raw'ın da içinde yer alıyor. Geçtiğimiz yılın en iyi albümlerinden biri olan On The Raw dinlenilmeyi hak ettiği kadar, modern prog denen acüzeliğe de çok güzel bir cevap oluyor.

1. Big City Awakes (9:58)
2. Roller Coaster (5:13)
3. Day 49 (7:46)
4. On The Raw (7:39)
5. Caravan (6:21)
6. Dreams In A Box (5:39)
7. Everything Will Come (7:35)
8. Two Steps From Glory (5:56)
9. Looking For Mr. Hyde (9:39)

Süre : 65:46

Jordi Amela / Klavyeler
Jordi Prats / Gitarlar
Pep Espasa / Saksafon, Flüt
Toni Sanchez / Bas Gitar
Alex Ojea / Davul

Misafir müzisyenler
- Elia Piera / Vokal
- Eulalia Rosa / Vokal
- Iris di Cassi / Vokal
- Paula Sánchez / Vokal
- Uri Mas / Vokal

3 Ağustos 2018 Cuma

Cai - Mas Alla de Nuestras Mentes Diminutas 1979




Daha önceleri de ispanyol progresif rock grupları dinlemiştim ama beni en çok etkileyen iki yıl önce tanıştığım Triana grubu olmuştu. Triana ile tanıştıktan sonra ispanyolların bu rock müziğine bir de ad bulduklarını öğrenmiştim.

Andalus Rock. Andalus(endülüs) rock ise bizim Türkiye'de 70'li yıllardan bildiğimiz Anadolu rock'a benzer bir anlayışla yapılan bir rock türü. 


70'lerde Türkler nasıl rock müziğe halk ezgilerini koyarak parçalar ortaya çıkardılarsa, İspanyollarda benzer şekilde kendi kültürlerinde olan flamenko, kuzey afrika halk ezgileri gibi folklorik sesleri ve melodileri kendi müziklerine entegre ediyorlardı. 

Cai grubu da bu ilk albümlerinde kullandıkları flamenko ezgileri ile Andalus rock türüne bir örnek oluşturuyor. Ancak andalus rock denince anımsanması gereken ilk grup, Triana gibi ağırlıklı olarak halk müziği etrafında dolaşmayıp, caz-rock üzerine yoğunlaşıyorlar. Albüm senfonik bir yapıda olsa da, caz-rock etkisini başlangıcından albümün bitimine kadar hissettiriyor. 

İlk parçada synth kullanımı ile space rock temeline oturtuluyor. Sonrasında ise vokal kullanımı ve flamenko melodileriyle ayet kısmını tamamlamışlar. Son 3 dakikasını ise Canterbury tarzı caz melodileri ve enstrüman doğaçlamalarıyla bitiriyorlar. 

İkinci parça 'Alameda' ise 70'lerin başlarını anımsatan klasik rock balat parçalarından bir örnek. Çok sakin giden parça; ki albümün en sakin, durağan yeri; sonlarda güzel bir caz gitar solosuyla son buluyor. 

'Solución A Un Viejo Problema', ise, caz rock enerjisiyle başlıyor. Parça o kadar eklektik bir yapıda ki sanki uzun bir komposizyonun bir bölümünü dinliyor gibi hissediyorsunuz. Caz'ı bu kadar rahat bir şekilde kullanan grup sayısı bir hayli azdır. Caz-rock'ın etkisi azalmaya başlayınca karşınıza flamenko ezgileri ve acımsı tonlarıyla vokal karşınıza çıkıyor. Son bölüm ise İtalyan caz rock devi Area'yı anımsatan melodiler ile devam ederken, parçanın finalini yine acımtırak vokaliyle bitiriyorlar.

'Pasa Un Dia' ilk bölümü ile grup, hırçın vokalleri ve space rockvari synth kullanımıyla Eloy'un caz haline gelmiş hali gibi duruyor. Devamında gelen organ solosu ise Jon Lord'un sololarını anımsatmıyor değil. Son olarak da yine flamenko ezgilerini de işin içine adapte ediyorlar. Parçanın, dolayısıyla albümün sonuna bir davul soloyu da ekliyorlar. 

Akdeniz insanın sıcakkanlılığı, Cai grubunun müziklerine enerjik olarak yansıyor. 

Eklektik yapıdan, caz-rock'dan ve enerjik seslerden hoşlanıyorsanız, Cai grubunun bu ilk albümüyle müzik zevkinin derinlerine inebilirsiniz.

1. Mas Alla De Nuestras Mentes Diminutas (9:20)
2. Alameda (6:05)
3. Solución A Un Viejo Problema (7:16)
4. Pasa Un Dia (10:53)
5
Süre : 33.48

- Diego Fopiani / Davul, Perküsyon, Vokal
- Francisco Delgado Gonzalez / Elektrik Gitar
- Sebastian Dominguez Lozano / Klavyeler, Synt (ses düzenleyicisi)
- Jose Velez Gomez / Bas Gitar, Vokal

27 Temmuz 2018 Cuma

Philip Catherine - Babel 1980



Tevrat'ın bir bölümünde 'Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı' diye başlayan ayet dizisi, tanrıya daha yakın olmak için Babil Kulesini kurmaya çalışan insanları, o yoldan geri çevirmek için Tanrının nasıl dillerini değiştirdiğini anlatır.

Philip Catherine de müziği; insanların en önemli, birincil iletişim aracı olan dile benzeterek Babel albümünü yapar. Tabi ortadoğu mitolojisinin anlattığından biraz daha farklı olarak olaya bakar.


Sanırım Philip Catherine Babil'de Tanrının bir çeşit lanetiyle dillerin ayrılarak bambaşka diller ortaya çıkmasını müzik açısından çok farklı değerlendiriyor. Tek dilin ayrılarak bir çok dillere bölünmesinin, bambaşka diller ve kültürler ortaya çıkmasını temel düşünceye alaraki yaptığı müzik işini de buna benzetiyor.

1960'larda başladığı müziğe, ilk albümünü 1970 yılında yapıyor. 1970'liş yıllarda bir çok ünlü isimle birlikte çalışmalar yapar. Buna 80'li, 90'lı, 2000'li ve günümüzde de devam eder. 10'larca hatta 100'lerce birlikte müzik yaptığı adlardan bazı önemlileri(en azından akılda kalıcı olması için); Larry Coryell, Chet Baker, Focus, Jean Luc Ponty. 1993'deki Erkan Oğur'un albümünde çalıştığını belirtirsem sanırım yazıyı okuyan bir Türk'ün aklından çıkacağını sanmam. Aynı albümde Bülent Ortaçgil ve Arto Tunçboyacıyan'da vardır. Philip Catherine'nin yanında bulunmuşlardır.


'Babel', Philip Catherine'nin 3. albümü. Yazmak için 3. albümü seçmemin sebebi ise, bas gitarda Jannick Top'un olması. Zeuhl gibi kendine özgü bir müzik türünü yaratan Magma grubun bas gitaristliğini yıllarca üstlenmiş ve üstlenmeye devam eden Jannick Top.

Jannick Top'un yaratıcılığını yada bas gitar'daki kabiliyetini gösteren en iyi parça da yine Magma grubunda iken bestelediği 'De Futura' parçası. Aynı müzikal atmosferle 2000'li yıllarda bir albüm yaptı. 'De Futura'yı merak edip dinlerseniz, 2000'li albümlerine de bakın.

Jannick Top dışında albüm için yardımlarını istediği ikinci kişi Jean Claude Petit. Petit, Fransız sinemasının önemli besteci ve aranjörlerinden. 2000 yılı çıkışlı 'Lumumba' filminin müzikleri de Petit'e ait. Davulda ise 1960'ların başından beri müziğin içinde olan; Sting,  Tina Turner, Jean Luc Ponty, Patricia Kaas gibi ilk söylendiğinde hemen akla gelen adlarla müzik yapmış ve günümüzde de müzik yapmaya devam eden Andre Ceccarelli.

Babel albümü de müzikal anlamda 70'li yılların klasik caz füzyon'unu yansıtıyor. Albüme adını veren parça bas gitarıyla (Jannick Top) dönemin önemli caz gruplarından Weather Report ve oryantal sesleriyle Al Di Meola'nın müziklerini anımsatıyor. 'Janet' parçası (sanırım janet Philip Catherine'nin kızı çünkü parçada geçen çocuk sesleri var ve seslendirenlerden biri janet) da caz orkestralarının çokça çaldığı türden bir parça. Senfonik, deneysel ve caz görünümlü 'Janet' albümü ayakta tutuyor.

'Riverbob' parçası ise caz füzyon değil de tam bir prog rock parçası örneği. Bas gitar olsun, klavyeler olsun, konuk olarak albüme katkıda bulunanlar olsun, en önemlisi de Philip Catherine'nin elektrik gitarı olsun; mükemmel bir uyum içinde.

'Spirale' de aynı diğer parçalar gibi 79'lerin klasik caz füzyonuna güzel bir örnek. Artı olarak parçanın sonunda ki atmosfer olağanüstü.

'Philip a Paris', bir blues balat esinlenmesiyle başlıyor, sonrasında senfonik bir atmosfere bürünüyor. Senfonik bir atmosfer ve blues baladı, ikisi bir arada.

'Magic Ring', klasik halk sesleri ve enstrümanların deneysel kullanımı bana Gentle Giant grubunu anımsattı. Gentle Giant seven bu parçayı da sevecektir.


Kapanış parçası 'Dinner Jacket', albümde favori parçam. Parçada ki her müzik aleti kusursuz bir şekilde çalınıyor ve gitara odaklanırken bir anda davul un kendini göstermesi, davula odaklanmanıza sebep oluyor. Davula odaklanırken bas gitarın ( Jannick Top) mükemmelliğine hayran olmamak mümkün değil.

Progresif rock dünyasında yada içinde adı pek bilinmese de, caz ve rock dünyasında bilinen ve önem arzedilen Philip Katherine progresif rock sevenlerce dinlenilmeyi fazlasıyla hakediyor.
 

1. Babel (6.13)
2. Janet (6.06)
3. Riverbob (4.46)
4. Spirale (4.56)
5. Philip a Paris (5.43)
6. Magic Ring (3.41)
7. Dinner Jacket (3.31)

Süre : 34.56.

Philip Catherine / Gitar, Synth (ses düzenleyicisi)
Jean Claude Petit / Klavyeler, Synth
Andre Ceccarelli / Davul, Perküsyon
Jannick Top / Elektrik Bas Gitar

Konuklar
Pierre-Yves Defayes / Keman
Roger Berthier / Keman
Pierre Llinares / Viyola
Herve Derrien / Çello

Isabelle ve Janet Catherine'in Sesleri

20 Mart 2018 Salı

Santana - Santana 1969


                            

San Francisco, rock müzik tarihi açısından önemli bir yer. 1969 yılında toplanan rock gruplarının Woodstock adlı konserleriyle önem kazanan ve gelenekselleşen şehir, günümüzde de hala rock festivalleriyle varlığını devam ettiriyor. 1969 yılında ki gibi popüler olmasa da San Francisco'da hala yerel rock grupları toplanarak birlikte müzik yapmaya devam ediyorlar.

Tabii, albüm ve grubun konusu Woodstock'un günümüze yansımaları değil. Woodstock konserlerine ön plana çıkanlardan Carlos Santana'nın ilk albümü. Yaşım gereği, bir ay sonra 36 yaş bitecek, o dönemi görmedim. Hatta Carlos Santana'yı da Woodstock konserleri ile birlikte de tanımadım. 80 sonrası doğan bir çok kişi gibi ben de 'Maria' adlı parça ile tanıdım. Hatta ilk dinlediğim zamanlar rock müzik nedir onu bile bilmiyordum. Ama Carlos Santana ile ilgili şu sözleri anımsıyorum; 'Carlos Santana, yıllar sonra rock müzik efsanesi geri döndü'. Daha sonraları, yani 90'ların sonları, rock müziğe olan ilgim yoğunlaşırken Santana'yı da es geçmedim. Aklımın bir köşesine yerleşti.

Yıl 2018, yani bugün. 90'ların ortalarında 'Maria' parçasıyla bir rock efsanesi olarak tanıdığım Carlos Santana, gerçekten rock müziğin yaşayan efsanelerinden oldu benim için. Belki rock efsanelerini say deseniz, aklıma gelmeyecek bir isim ama Santana sözü ağızdan çıktığı zaman rock efsanesi olduğu biliyorum.


Yazıya Woodstock konserleri ile başlamamın birinci nedeni, Carlos Santana gibi bir çok müzisyen ve grubun hala popüler olmadan müzik yaptıklarıdır.

Ve, o yeni gruplar da günümüzde 1969 da Carlos Santana gibi popülerliğe ulaşamadılar, hatta albümleri bile zoruna kaydediyorlar. Ama müzik yapmaya da devam ediyorlar. Sanırım bu insanların müziğa bakışı ile ilgili, 60'larda, 70'lerde müziği bir kültür aracı olarak gören insanlar ve müzisyenler, şuan da müziği tamamen tüketilecek bir nesne, araç olarak görüyorlar.

Albüme gelelim; Carlos Santana yada Santana efsanesinin başladığı ilk albüm. Carlos Santana, 1969'daki ilk albüm öncesi, 1966-68 arası müzik yapan bir isimdi. 1969'daki Woodstock konserine katılımı ve konserde çaldığı parçaları bir albümde toplaması sonrası adını iyice duyurması, albüm satışlarından gelen gelir ile albüm ve müzik yapmaya devam etti. 1969 ve 1970'lerin başlarındaki albümleri hem klasik rock hem de progresif rock için temellerinden biri oldu.

Hala da olmaya devam ediyor.

Albüm adı, Carlos Santana'nın Santana'sı. İçinde 9 parça var. Klasik bir rock dinleyicisi için 9 parça da ezbere bilinecek parçalar. Progresif rock dinlemesine ya da biliyor olmasına bile gerek yok. Santana'yı tanıtan ve akıllara kazıyan ilk parçaların hepsi bu ilk albümde.

Carlos Santana ve haliyle grubu; dönemin, 1960'ların rock müziğine biraz fark getirerek, latin amerika folk ezgileri ve caz'ı bulaştırdı. Aynı dönemin blues, saykodelik ve acid rock'ını da müziğinde eksik etmeyerek günümüz rock müzik anlayışının öncülerinden oldu.

Santana'nın 'Santana' albümü, caz'ı, folk ezgileri, saykodeliği' ile hala rock müziğin temel albülerinden biri olacak.

1. Waiting (4.04)
2. Evil Ways (3.56)
3. Shades Of Time (3.13)
4. Savor (2.45)
5. Jingo (4.21)
6. Persuasion (2.35)
7. Treat (4.43)
8. You Just Dont Care (4.35)
9. Soul Sacrifice (6.38)

Süre : 36.50

Carlos Santana / Elektrik Gitar, Vokal
Gregg Rolie / Piyano, Org, Vokal
David Brown / Bas Gitar
Michael Shrieve / Davul
Michael Carabello / Perküsyon, Konga
Jose 'Chepito' Areas / Perküsyon, Konga, 

17 Ağustos 2017 Perşembe

Eela Craig - Eela Craig 1971




Eela Craig, 1970'de kurulmuş avurturya'lı bir rock grubu. Dönemin rock ve caz türlerinin harmanlanmasına örnekler veren mükemmel gruplardan birisi.

Eela Craig'i ilk kez 2006 yılında tanıyıp, dinlemiştim. Hala daha da dinliyorum. Avurturya denince aklıma ilk gelen grup. Zaten Avurturya'dan çıkma Eela Craig haricinde ciddi, kaliteli müzik yapan bir gruba rastlamadım. En azından aklımda yer edinmiş başka bir grup yok.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Mert Topel - Serendipity 2017



Mert Topel, popüler müzik dünyasında Tarkan ile birlikte çalışmasından tanınıyor. Tarkan'ı 90'lardan hatırlıyorum sadece. 2000 sonrası, 18 yaşından sonra, pop müziği yılda bir kez bile dinlemeyecek duruma geldim. O yüzden Mert Topel'in pop müzik dünyasında ki etkisi hakkında hiç bir fikrim yok. Dileyen araştırıp, bulabilir.

29 Haziran 2017 Perşembe

Area - Caution Radiation Area 1974




'Caution Radiation Area', 1974 çıkışlı Area'nın ikinci albümü. İlk albümlerindeki nazi karşıtı sloganvari albümleriyle radikal sol'a olan yakınlığını bu albümde de devam ettiriyorlar.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Automatic Man - Automatic Man 1976



Progresif rock dünyasında, özellikle 1970'lerde, fazlaca bulunan kısa dönemli rock gruplarından bir örnek de Abd'den; Automatic Man. Grup sadece iki albüm yapmış olsa da, kendi adını aldığı ilk albümüyle hatırlanıyor. İkinci albümleri daha çok popvari olduğu için sanırım hatırlanmak istenmiyor.

20 Nisan 2017 Perşembe

Allan Holdsworth'un Ölümü 2017



Return to Forever benim en sevdiğim caz füzyon gruplarının başında gelir. Bir dönem öyle çok dinliyordum ki artık Return to Forever'dan daha iyi grupların olamayacağını düşünmeye başladım. Derken günlerden bir gün Return to Forever'ın 'Romantic Warrior' albümü hakkında blog'larda yazılanları okurken karşıma Allan Holdsworth çıktı. Yazıyı yazan Allan Holdsworth'un 'Velvet Darkness' albümünün 'Romantic Worrior'dan çok daha kaliteli olduğunu söylüyordu. Tabi çok fazla meraklı olduğum için o zamanlar hemen albümü açıp dinlemiştim. Daha sonra ise aklımdan tamamen çıkıvermiş.

5 Ağustos 2016 Cuma

Area - Arbeit Macht Frei 1973



Arbeit Macht Frei

Almanca sözün Türkçe karşılığı 'Çalışmak özgürleştirir'.  Nazilerin yahudileri toplama ve çalışma kamplarında hem güdülemek için hem de küçük düşürmek için kullandıkları slogan.

İtalyan progresif rock geleneğinin en önemli gruplarından biri olan Area grubu da ilk çıkardıkları albümde bu slogan'ı kullandılar. Albüm içinde Arbeit Macht Frei sloganın parçası var. Area grubu, klasik İtalyan progresif rock grupları gibi orkestral senfoni ve caz müziği ağırlığını yerine, folk, avant-garde ve caz temelli müzik üzerinden albümler yaptılar. İlk albümü olan 'Arbeit Macht Frei' albümü de içinde caz, avant-garde, saykodelik, folk, caz-rock gibi bir çok tür barındırır.

Area grubu hakkında aklıma gelen ilk şey sanırım yunan asıllı vokalinin sert ve güçlü sesi. Hem bu albümde hem sonrasındaki albümlerinden Demetrio Stratos'un güçlü sesi grubunun en önemli yanlarından biri. Tabi hatırlanması gereken sadece Demetrio değil. Area grubunun yaptığı müziğin en az Mahavishnu Orkestra, Herbie Hancock gibi döneminin caz-füzyon müziğinin kalitesinde oluşu da unutulmamalı.

Saksafon kullanımı King Crimson'ın ilk albümünde yer alan Ian Mc'Donald'ın stiline benzer oluşu, Area'nın King Crimson müziği felsefesine az çok ta olsa yaklaştırıyor. Area King Crimson'a göre bir hayli caz düzeninde kalıyor, hepsi bu.

Luglio, Agosto, Settembre; Temmuz, Ağustos, Eylül. Parçanın girişinde bir arab kadın şiiri ile başlar. Sonrasında müzik çalmaya başlar. Doğu akdeniz halk müziğini (Yunan, Türk, Arap ve hatta İtalyan) rahatlıkla görebilirsiniz. Özellikle Yunan-Türk-Balkan ortak ezgilerini de yansıtınca dinleyen bana ve bir çok Türk'e çok da yabancı gelmez parça. Muhtemelen Demetrio ve Area parçayı yazarlarken bu ezgileri  parçada kullandılar. Parça 1972 münih olimpiyatlarında ki terör saldırısı anısına yazıldı. Parçanın girişinde ki şiir münih'te gerçekleştirilen terör eylemi üzerine okunur. 'Silahlarınızı unutun ve barış içinde yaşayın'.

Arbeti Macht Frei, albümde ki favori parçam olduğu kadar, Area'nın tüm albümlerinin içinde en sevdiğim parçaların başında gelir. 8 dakikalık parça perküsyon tınılarıyla başlar. Hani denir ya, inceden gör diye, perküsyonit'te hem zillerle hem davulları inceden seri bir şekilde çalarak görüyor. Bas gitar, synth, flüt ve sonrasında giren elektrik piyano bir süre devam ediyor. Saksafon çalmaya başladıktan kısa bir süre sonra bir rio (bayram) havasına dönüyor. Demetrio'ya gelmeden bas gitar ve saksafon öncülüğünde parça caz-rock'a tamamen kaymış oluyor. Demetrio söylemeye başladıktan sonra belki de dinleyebileceğiniz en iyi caz-rock yada caz-füzyon parçalarından biri haline geliyor. Şarkı sözlerinin ana teması 'Hitler gibi egoları yüksek olanların (kendilerini dev aynasında görenlerin) size yaptıklarını asla unutmayın'. Solo gitar ve saksafon solo'nun yanyana, aynı anda çalınışı başka bir caz rock parçasından daha fazla haz veremez.

Consapevolezza; Biliyorsun! İlk iki parçaya göre daha çok saykodelik öğeler barındırıyor. Giriş kısmı tekrarlanan (crossover) gitar dinleyene daha çok saykodelik rock dönemini hatırlatıyor. Saykodelik caz-rock diyerek daha uzatabiliriz müziğin tanımını. Parçanın sonuna doğru yavaş yavaş çalınan, hiç abartıya kaçmayan çok güzel bir saksafon solo var.

Le Labbra Del Tempo; Zamanın Dudağı. Saksafon ile klasik caz'dan gelme bir giriş. Serbest caz (free jazz) özellikleri daha yoğun bir hal alıyor. Evet, albümde en çok bu parça da perküsyon'u sevdim. Parçanın bütünü boyunca Demetrio'nun hemen arkasında, kendisini fazlasıyla hissettirerek çalıyor. Rock magazin dünyası ağırlıklı olarak Batı Avrupa ve Amerika merkezli olunca, yapılan en iyi gitaristler, en iyi davulcular anketlerinin benim için pek de bir değeri olmuyor. Kendim dinleyim kendi kendime anket yapmayı tercih ederim. Bu parçada ki perküsyoncu Giulio Capiozzo'yu da anket yapmaya kalkarsam kesinlikle hatırlamam gerek.

240 Chilometri Da Smirne, İzmir'den 240 kilometre'de muhtemelen Atina vardı. Acaba Demetrio'da memleketine özlem adı altında mı bu parçaya ortak oldu. Olasılık dahilindedir. Parça klasikleşmiş saykodelik dönemin müziğiyle başlıyor. Gianpaolo'nun solo gitar'ını dinlemeye başlayınca daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Şöyle söylesek daha yerinde bile olur. 1970 yıl öncesi saykodelik rock yapan Pink Floyd müziğinin caz olarak çalınmış hali gibi. Arka plandan gelen hayaletimsi sesler ve Demetrio'nun titrek sesi 'Ummagumma' albümünü hatırlatıyor.

L'Abbattimento Dello Zeppelin, belki anlamı 'Zeplin tarafından parçalanmak' olabilir. Progresif rock'ın ve caz-füzyon'un başyapıtlardan biri sayılan 'Arbeit Macht Frei' albümüne yakışır son. Parçanın içinde çok güzel bir bas gitar solosu var. Bas gitarist Patrick Djivas daha sonra başka bir İtalyan progresif rock devi PFM grubunda müzisyenliğine devam ediyor. Parça da bas gitar solosunun üzerine bir de elektrik gitar ve caz piyano'su soloları var. Belki de albümde en iyi caz-füzyon görünümlü parça.

Son olarak hatırlatmakta yarar var. Demetrio modellik (kendisi David Gilmour kadar yakışıklıdır) için gittiği Amerika'da lösemi'den öldükten sonra İtalyan progresif rock'ın devlerinden Banco Del Mutuo Soccorso grubunun bir albümünde o'ndan bahsettiği, hatta Demetrio'ya adadığı bilgisi var. En azından ben söylettilerden biliyorum.

Area politik bir gruptur.

1. Luglio, Agosto, Settembre (Nero) (4.27)
2. Arbeit Macht Frei (8.00)
3. Consapevolezza (6.09)
4. Le Labbra Del Tempo (6.00)
5. 240 Chilometri Da Smirne (5.52)
6. L'Abbattimento Dello Zeppelin (5.26)

Süre : 35.54

Demetrio Stratos / Vokal, Organ, Çelik Davul
Gianpaolo Tofani / Solo Gitar, VCS-3 Synth (ses düzenleyicisi)
Patrizio Fariselli / Piyano, Elektrik Piyano
Victor Edouard (Eddie) Busnello / Saksafon, Bas Klarnet, Flüt
Patrick Djivas / Bas Gitar, İkili Bas
Giulio Capiozzo / Davul, Perküsyon


30 Haziran 2016 Perşembe

Blue Effect - Radim Hladik 1974



Eski facebook hesabımdan bir Çek arkadaş önermişti ilk bunu. Her yerden müzik dinliyorsun bunu da duymuş muydun diye.  Önerdiğini dinlemeye başladığımdan beri benim için tabiri yerindeyse ortadoğu ve balkanların en iyi gitaristi oldu, Radim Hladik. Bunu esprisine söylemiyorum. Gerçekten öyle, ortadoğu ve balkanların en iyi gitaristi. Polonya ekoline benzeyen progresif rock anlayışıyla hala daha benim için en önemli gitaristlerdendir. Aynı arkadaş daha sonra da Czeslaw Niemen’i de söylemişti, bunu da kesinlikle diye. Czeslaw Niemen’I de en az bu albüm kadar dinlemiştim. Ama Radim Hladik’in gitaristliği daha çok aklımda kaldı.

Blue Effect grubu sovyetlerin 1967 işgali sonrası müzik yapmaya çalışan bir grup. Sovyet baskısından dolayı da grubun ismi için İngilizce kullanamıyorlar.  Modry Effect ismi bu yüzden albüm kapaklarında yazılı. Ancak buna rağmen caz rock türünde harika bir albüme imza atmışlar. Radim Hladik ve grubu Blue Effect bana caz-rock türünü sevdiren bir kaç gruptan biri. Hatta caz rock türünü ilk sevdiren grup. Bunu daha albümün açılış parçasında hemen gösteriyor.

'Shoes (Boty)’ parçası içinde David Gilmour (Pink Floyd), Andrew Latimer (Camel), Jimi Hendrix gibi üst düzey gitaristlerin işciliğine benzer bir Radim Hladik gitaristliği mevcut. Parçanın hemen hemen heryerinde gitar sololarını rahatlıkla duyarsınız. Jiří Stivín’in halk ezgileriyle dolu flüt çalışması (bir benzeri için Ian Mc’donald(King Crimson)), Lesek Semelka’nın caz piyano’su parçanın en sevdiğim bölümleri. Klasik gitar ağırlıklı caz-rock müziğinden bir hayli uzaktır. Böyle bir müzikal yapı da parçayı daha çok progresif hale getiriyor. Altıncı dakikadan sonra başlayan gitar merkezli yapı her ne kadar Canterbury ekolünü andırsa da, Radim Hladik melodik gitarı caz rock gitar sololarına ders niteliğindedir.

‘Tea-Room (Čajovna)’ harika bir melodik balat. Böyle bir parçayla Çek ülkesinde ilgiyi hakediyor mu, bunun kararı bana düşmez belki ama hakediyor. Çek’ler hakkında hiç birşey bilmiyorsanız dahi, Çek’leri böyle bir parçayla hatırlayın derim.

'Jigsaw Puzzle (Skládanka)’, klasik caz rock müziğiyle başlarken, piyano ve serbest flüt çalışmaları zihinde bir ütopya yaratır. İtalyan gruplarından Osanna ve Area ezgileri ilk başlarda daha çok yoğunlukta gözükür. Parçanın ortasından itibaren yine bir Radim Hladik’in kadifemsi melodik gitar solosu var. Son kısımlarında Jiří Stivín’in serbest flüt’ü mevcut.

'Lost-And-Found’ (Ztráty a nálezy ),  klasik gitar ve keman ile başlıyor. Giriş kısmında ki klasik gitarı her dinleyişimde Steve Howe tarzını hatırlıyorum. Keman ve gitar parçayı fazlasıyla dramatik bir havada. Kaybedip bulunanca değerlenen bir parça gibi. Radim Hladik’in gitar solosu da parçanın dramatik havasını daha da dramatic hale getiriyor.

'Hypertension’ (Hypertenze) adı üzerinde tansiyonu bolca yüksek bir parça. Bir blues rock havasıyla, bir Black Sabbath  havasıyla başlar. Radim Hladik’in serbest gitar solosunu ara sıra kozmik sesler kesiyor gibi gözükse de, gitar solosu hiç durmak bilmez gibi. Albümün en uzun parçasında dönemin ciddi bütün progresif rock etkilerini görebilirsiniz. Caz-füzyon, caz-rock, blues-rock, saykodelik, kozmik ve hatta Canterbury ekolü dahi mevcuttur parçanın içinde. King Crimson caz-rock temelli müzik yapıyor olsaydı, muhtemelen böyle bir parça yaparlardı. Radim Hladik sadece gitar çalışmasıyla değil, yorulmak nedir bilmez bir şekilde 12 dakika boyunca bütün enstrümanları etrafında gezdiriyor. ‘Hypertension’ gerçekten tansiyonu çok yüksek bir parça, caz-rock türüne de en iyi örnek parça.

Çek cumhuriyeti her ne kadar balkanlar da yer almıyor olsa bile,dahil edilerek gelmiş geçmiş ortadoğu ve balkanların en yaratıcı gitaristi, Çek’lerden Radim Hladik derim.

Eğer caz-rock sevmiyorsanız, albümü caz-rock örneği olarak dinlemeyin, Radim Hladik gitarı için dinleyin.

1. Shoes (Boty) (09:57)
2. Tea-Room (Čajovna) (4:01)
3. Jigsaw Puzzle (Skládanka) (5:49)
4. Lost-And-Found (Ztráty a nálezy ) (5:12)
5. Hypertension (Hypertenze) (12:30)
Total time 37:29
- Radim Hladik / Akustik, Elektrik ve Hawaii (çelik) Gitar, Halka Modülatör, Düzenlemeler (yapımcılık)
- Lesek Semelka / Piyano, Org, Vokal
- Josef Kůstka / Bas Gitar, Keman, Vokal
- Vlado Čech / Davul
Konuklar:
- Martin Kratochvíl / Fender Elektrikli Piyano
- Jiří Stivín / Flüt, Alto Saksafon