Bu Blogda Ara

Senfonik Progresif Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Senfonik Progresif Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2019 Cumartesi

The Alan Parsons Project - I Robot 1977

                                     

 
Yazarken yoruldum. Adamlar ise 42 yıl önce bu kadar adamı biraya getirirken benim kadar yorulmuşlar mıdır bilmiyorum.

Yukarıda ki cümleleri yaklaşık bir hafta önce yazdım. Havaların sıcak olması, insanın içinde biriken keşkelerin çoğalmaya başlaması ve içeride koca bir uçurumun oluşmaya başlaması sonucu yarım bırakmıştım. Bu akşam da yazmaya hevesli değilim, yine de zorlayarak bitirmeye çalışacağım.

'I Robot' albümünü yazmayı istemem, 3 yıldır üyesi olduğum bilim kurgu grubu(facebook grubu)'nda paylaşılan bir yazı oldu. Yazı da Mustafa Kemal Atatürk'ün meclis'te okuduğu sonradan kitap haline gelen Nutuk'tan bir bölüm paylaşılmıştı. Atatürk, bilim kurgu yazının yaratıcılarından olan H. G. Wells'ten bahsediyordu.

Wells'in filmleştirilen 'Zaman Makinesi' hikayesinden etkilendiğim kadar başka bir şeyden  etkilendiğimi anımsamıyorum. O yüzden paylaşımı görünce yorum yazdım, H. G. Wells'in 'Zaman Makinesi' hikayesinden etkilenen rock grupları olduğunu belirttikten sonra en bilinenin de yine hikayede geçen Eloi adlı insan ırktan grup adını alan Alman progresif rock grubu Eloy'u söyledim. Benim yorumuma daha sonra bir kişi yorumda bulundu. Bilim kurgu kulubü'nde daha önce yayımlanmış Eloy hakkında bir yazı olduğunu yazdı. Ben de karşılık olarak bilim kurgu temalı albümler yapmış Banco, Tangerine Dream, Le Orme gibi gruplardan bahsettim. En sonunda aklıma The Alan Parsons Project grubunun 'I Robot' adlı albümü geldi. Yazan arkadaş yine bir başka yazıda Asimov kitaplarından etkilenerek albümler yapan grupların anlatıldığı bir başka yazı paylaştı. Sonuç, bir hafta önce karşılıklı yazışarak bilgi alışverişinde bulunmamdan sonra aynı duygu yoğunluğunu yakalayamadım. 


Alan Parsons'ı internet daha yeni çıktığında ortalıkta google bile yokken Pink Floyd'un 'Dark Side Of The Moon' albümünde adını aklıma kazımıştım. Ses mühendisi olarak albümde yer almıştı. Albüm ise atmosferi ve kaliteli ses düzeyiyle yıllar sonra bile tekrardan kayıtedilmedi yada mikslenmedi çünkü gereği de yoktu. Alan Parsons bu ilk kaliteli işinden bir kaç yıl sonra kendi grup projesi olduğunu açıkladığında bir çok müzisyen kendisiyle görüşüp albümde yer almak istediler. Aynı Terrence Malick 90'lı yıllarda savaş filmi çekeceğim dediğinde kapısında biriken Hollywood yıldızları gibi dönemin İngiliz müzisyenleri de Alan Parsons ile buluştular. Ortaya da kalabalık kadrolu albümler çıktı.

Alan Parsons ilk albümünde fransız edebiyatının önemli adlarından Edgar Allan Poe'yu işledi. Müzik de aynı Poe'nun hikayeleri gibi şiirseldi. İkinci albümünde yine bir edebiyatçının kitabını konu aldı. Bilim Kurgunun büyük adlarından olan Asimov'un 'I Robot' adlı kitabını albümün konusu yaptı. Filminden anımsayabildiğim kadarıyla bir robot kendi varlığının farkına varıyordu ve hikaye bunun etrafında dönüyordu. Filmin sonunda da kendi varlığının farkına varanın etrafında diğer robotlar toplanıyordu.

'I Robot' albümünün sonunda da bu konu 'Genesis Ch. 1 V. 32' olarak işleniyor.

Albüme katkı sağlayan adları gördüğümde ilk gözüme çarpanlar Camel grubuna 80'lerde katılan David Paton ile Cockney Rebel grubuyla o dönem efsane olmuş Steve Harley oldu. Steve Harley'in bestelediği bütün parçaları progresif olmasa da 'Death Trip', 'Sebastian' gibi parçalar progresif rock'ın da üzerinde olan art rock'a güzel örneklerdir.

'I Robot' albümü ilk albümdeki senfonik atmosfere göre daha zayıf bir atmosfer barındırıyor. Sanırım bunda (yani bana göre) Canterbury ekolünden yararlanılmış olmuş olmasıdır. Buna rağmen hikayenin albümde mükemmel biçimde anlatılması, verilen duygular yerli yerindedir. Albüm öncesi Asimov ile görüşüp albüm hakkında fikrinin alınmasının da bunda kesinlikle katkısı vardır.


Alan Parsons kendi adıyla kurduğu grup projesinin devamı albümlerini devam ettirdi. Yetmişlerde yaşayan efsanelerden biri oldu ve bunu günümüze kadar sürdürdü.

Ve efsane olmaya devam ediyor.

Hem bilim kurgu hem de progresif rock hayranı olarak 'I Robot' albümü aynı filmi kadar etkileyicidir benim için. Hoş bana bilim kurguyu sevdiren progresif rock grupları olmuştur. Bilim kurgudan etkilenip müzik, albümler yapanlar olduğu kadar, progresif rock'tan etkilenip bilim kurgu filmi yapanlar da vardır.

Yes'in albümlerinden ve albüm kapaklarının çizimlerini yapan Roger Deans'den etkilenip Avatar filmini yapan James Cameron gibi.

Bilim kurgu can'dır.

1. I Robot (6.06)
2. I Wouldn't Want To Be Like You (3.19)
3. Some Other Time (4.05)
4. Breakdown (3.50)
5. Don't Let It Show (4.21)
6. The Voice (5.21)
7. Nucleus (3.35)
8. Day After Day (Show Must Go On) (3.43)
9. Total Eclipse (3.05)
10. Genesis Ch. 1 V. 32 (3.37)

Süre : 41.02

Alan Parsons / Akustik Gitar (4), Klavyeler, Yapımcı, Efektler, Vokoder, Arka Vokal
Eric Woolfson / Klavyeler, Klavnet, Piyano, Org, Arka Vokal

Konuklar
David Paton / Bas Gitar, Akustik Gitar (3,10)
Ian Bairnson / Akustik Gitar(3,4,10), Elektrik Gitar, Arka Vokal
B. J. Cole / Çelik Gitar (8)
Duncan Mackay / Klavye (7,10), Synth (1,4) 
John Wallace / Trampet (5)

Vokaller / Hilary Western(1), Lenny Zakatek (2), Peter Straker (3), Allan Clarke (4), Dave Townsend (5), Steve Harley (6)

Arka Vokaller / Jack Harris (8), Smokey Parsons, Tony Rivers (3,10), John Perry (3,10), Stuart Calver (3,10)

Yeni Filormani Orkestrası (4,10)
İngiliz korosu (1,7,9) 

Bob Howes / Orkestra şefi (1,7,9,10)

Andrew Powell / Orkestra Şefi (1,3-6,9,10), Hammond Org (8)

1 Ağustos 2019 Perşembe

Anyone's Daughter - Anyone's Daughter 1980


Anyone's Daughter grubu 1972'de ilk kurulduğunda kurucu üyeleri daha lise dönemindeydi. İlk albümlerine kadar da dönemin bir çok gruplarının parçalarını çalarak kendilerini geliştirdiler. Deep Purple parçalarını da belki daha çok ağırlık vermelerinden dolayı kurdukları grubun adını da bir Deep Purple parçasından aldılar. Yarı amatör olarak müzikten profesyonel müziğe geçişleri 1979 yılındaki albümleriyle oldu. Bir yıl sonra ikinci albümlerini çıkardılar. İlk albümlerinde 'Adonis' adında uzun bir parça yapmışlardı. Parça albümün yarısını kapsıyordu. İkinci albümlerinde daha çok kısa parçalara yer vererek albümü oluşturdular. Bir yıl sonrasında kendi dilleriyle yaptıkları albümde Herman Hesse'nin bir kitabını işlediler. 1'er yıl arayla iki albüm daha çıkardıktan sonra konser kayıtlarını albüm yapmaya yöneldiler. Grup 1986 yılında dağıldı. 2000'ler sonrasında devam ettilerse de 80'ler atmosferini yakalayamadılar.

Anyone's Daughter grubunu youtube'de 2010'da tesadüfen bulmuştum. Gruba adını veren 'Anyone's Daughter' parçasıyla ilk kez tanımıştım. Sonrasında diğer albümlerini teker teker bulup dinlemiştim.

O günden beri Wishbone Ash gibi canım sıkıldığında morale ihtiyacım olduğunda bir albüm açıp dinlemeye başlıyorum. 


'Adonis' adındaki ilk albümlerinde grubun adıyla parça yapmışlardı. Bir yıl sonra yaptıkları bu ikinci albümlerinde de albüme adını verdiler. Zamanında cover yaptıkları Deep Purple grubunun etkisi hem bir parçalarına hem de bir albümlerine yansıdı. Ancak ilk albümlerinde denedikleri uzun parça yazma denemelerini sonraki albümlerinde devam ettirmediler. Daha kısa parçalarla yetindiler. Örneğin 1984'den sonra çıkardıkları konser albümlerinde 'Adonis' parçasını koymadılar.

Grup hakkında genel bilgileri geçip albüme gelirsek; ilk albümdeki yaratıcılıktan çok daha iyi olduğunu bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Albümün kısa parçalardan oluşması progresif rock'daki 'uzun parça daha iyidir' anlayışını değiştirir niteliktedir. Hemen hemen her parçasındaki yaratıcılık yani parçaların hiç bir grubun parçalarına benzemiyor oluşu kısa parçalarla da müzikte mükemmelliğin yakalanabilir olduğunu gösterir.



                                         


Anyone's Daughter grubu 1979'daki ilk albümleri öncesinde Deep Purple başta olmak üzere bir çok grubun parçalarını cover'lamıştır. Belki amatörce belki profesyonel olarak ama bu genç insanlar için rock (progresif) müziğinde öğrenilmesine yol açmıştır. Anyone's Daughter'ın her albümünde 70'leri 70'ler yapan bir çok rock grubunun izlerini görebilirsiniz.

Albümün en uzun parçası, 8 dakikalık  'Another Day Like Superman''dir. Parça Vangelis'in folkik ve dramatik tınılarına benzer bir şekilde açılır. Bluesvari folkik ezgilerle devam eder ve vurucu bölümü ondan sonra başlar. Uwe Karpa'nın gitar çalma tarzını Steve Howe, Steve Hackett, David Gilmour, Ritchie Blackmore, Andy Latimer gibi progresif rock'ın tanınan bir çok gitaristine benzetirim. Her albümde her parçada farklı bir şekilde gitar çalar. Bu parçada da Steve Hackett tarzı gitar çalar ve beni mest eder.

Anyone's Daughter grubu popüler yada rock yıldızı olmak için müzik yapmamıştır. Gençliklerinde dinledikleri müziği taklit ederek değil, yorumlayarak progresif rock'ın yerini tüketimciliğin aldığı yıllarda kendilerinin de zevk alacağı biçimde kendi müziklerini yapmışlardır. 7 yıl gibi kısa bir sürede 8-9 albüm yapmışlardır.

Albümün kısa parçalardan oluştuğuna fazlaca vurgu yaptım belki ama müzikal atmosfer ve kalite bakımından 70'lerin devamı niteliğindedir. Anyone's Daughter kendi dönemlerinde gelişen neoprog'a takılmayıp 70'lerin yaratıcılığını devam ettirmişlerdir. Sadece bu albümlerinde değil, bütün albümlerinde caz, klasik müzik, folk ve elektronik sesleri en mükemmel biçimde kullanmaya çalışmışlardır.

Anyone's Daughter 70'lerin kalitesini 80'lere taşıyıp devam ettiren ama müzikte herhangi bir iddiası olmadığı için müzik yapmayı bırakan bir gruptur. Gerçekten progresif rock'tan zevk alacağınız, özellikle 80'ler dönemi için bir Alman mucizesidir. 

1. Swedish Nights (4.54)
2. Thursday (3.59)
3. Sundance Of The Haute Provence (3.39)
4. Moria (3.52)
5. Enlightment (5.01)
6. Superman (3.56)
7. Another Day Like Superman (8.03)
8. Azimuth (1.27)
9. Between The Rooms (4.22)

Süre : 39.13

Uwe Karpa / Elektrik & Akustik Gitar
Harald Bareth / Vokal, Bas Gitar, Glockenspiel
Matthias Ulmer / Klavyeler, Piyano, Vokal
Kono Konopik / Davul


20 Haziran 2019 Perşembe

Cherry Five - Cherry Five 1975


                              

Claudio Simonetti, İtalyan progresif rock'ının efsanelerinden olan Goblin'in atmosferini kullandığı klavyeler ve synth ile yaratan kişi. Goblin grubu kurulmadan önce Simonetti'nin bir başka grubu daha var. Bu önceki grupta çalan iki kişi yine Goblin grubunun müzisyenlerinden olacaktır.

Cherry Five, 1973 yılında kurulduğunda adı Oliver idir. 1975 yılına geldiklerinde yaptıkları bu ilk albümün adı, gruplarının da adı olarak akıllarda kalır. Aynı yıl Simonetti, Massimo Morente (elektrik gitar) ve Fabio Pignatelli (Bas gitar) Dario Argento'nun teklifi üzerine film müziklerine yönelirler. Ortaya da Goblin efsanesi çıkar.

Goblin öncesi Cherry Five grubunun esinlendiği bir çok italyan progresif rock grubunda olduğu gibi İngiltere başı çeker. Grup özellikle senfonik atmosferde albümler yapan YES, Genesis, ELP gibi gruplardan esinlenir. Doğaldır ki bu ilk albümlerinde de klasik müzikten bölümler bolca bulunur. Klasik müzikten bölümler, esinlenmeler olduğu kadar caz esintileri, pasajları da fazlasıyla mevcuttur.

Goblin grubu genel olarak albümlerinde (bir kaç parçasında vokal bulundurmuşlardır ancak genel olarak vokalleri yoktur) vokal bulundurmaz, Cherry Five (Oliver) grubu ise sadece vokallik yapan bir kişiyi bünyesinde barındırır. Şarkı sözleri de ingilizce olduğu için albümü dinleyen kişilerde hem vokalin ingilizce söylemesi hem de yoğun bir YES, Genesis, ELP etkisi nedeniyle klasik italyan progresif rock'ından bir hayli uzak gözükür. 

'Country Grave Yard', yukarıda da bahsettiğim 3 grubun (yes, genesis, elp) etkisinin olduğu buna ilaveten PFM etkisininde gözüktüğü parça. Özellikle vokalin parçayı seslendirme biçimi Franco Mussida'yı anımsattırıyor.

'The Pictures Of Dorian Gray' parçası da açılışında ki akustik havasıyla PFM'yi anımsattığı kadar Banco'yu da anımsatıyor. Belki de benzerlik akdeniz ezgilerinden kaynaklıdır. Akustik atmosferden sonra yine YES'in, Genesis'in ortaya çıkardığı senfonik atmosferden parça devam ediyor. Özellikle 1972 öncesi YES ve Genesis albümlerini sevenlerin şaşıracağı kesin.

İki bölümden oluşan 'The Swan is a Murderer' parçasının ilk bölümü YES'in 'Fragile' albümündeki kısa parçaları anımsatıyor. Kısa nakaratlı bölümden sonra Simonetti synth ile senfonik atmosferi bir anlığına değiştiriyor. İkinci bölüm ise ilk bölümün üzerinden devam ediyor. Ancak vokalle birlikte grup öyle bir atmosfer yaratıyorlar ki, albümün genelinde hakim olan YES'in 'The Yes Album'ü akla getiriyor.

Grubun gerçek adı olan Oliver adlı parça. Yine YES, Genesis etkisi olduğu kadar bu kez müzikal atmosfer biraz sert. Heavy prog'a yakın duran atmosfer klasik ve caz'ın etkisiyle karşınıza Gentle Giant atmosferi çıkartıyor.

Kapanış parçası 'My Little Cloud Land', ilk 5 parçadaki YES esinlenmelerinden çok Genesis esinlenmesinden ortaya çıkıyor. Bu kez vokal ilk parçadaki gibi Mussida benzeri yada diğer parçalardaki gibi Jon Anderson benzeri değil, Peter Gabriel tarzında parçayı söylüyor. Parçanın kendisi de neredeyse Genesis atmosferiyle birebir aynı olmasına rağmen farklılık yaratan tek kişi, klavyelerin başında duran Claudio Simonetti. Kullandığı klavyeler ve synth ile albümü esinlendiklerinden farklı olarak ortaya çıkartabiliyor.

Bu durum daha sonra Goblin'in atmosferinde de geçerli olacaktır.

Cherry Five yada Oliver, bu ilk albümlerinde özellikle İngiliz tarzı dönemin prog atmosferini kullandılar. Bu sadece bu albüme özgü olan bir durum değil. Grubun virtiözleri Simonetti, Morante ve Pignatelli aynı yıl kurdukları Goblin grubunda da benzerlikler göstereceklerdir. 'Roller' albümünde Camel, Caravan benzeri senfonik bir parça yazmışlardır. 1975 ile 1985 arasında çıkardıkları bir çok albümde dönemin progresif rock gruplarından ve müzisyenlerinden esinlenerek film müzikleri yapmışlardır. Kimi zaman David Gilmour tarzı gitar sololar varken kimi zaman da Al Di Meola tarzı caz-rock yapmışlardır.

Goblin öncesi grup müzisyenlerinin neler dinlediğini hatta neler yaptığını görmek, bilmek için Cherry Five (Oliver) albümü iyi gelecektir.

Bir kaç yıl önce Goblin grubuna katılmayıp başka gruplarda müzik hayatına devam eden vokal ve davulcu yeniden bir albüm çıkardılar.

1. Country Grave Yard (8.18)
2. The Pictures Of Dorian Gray (8.28)
3. The Swan is a Murderer Part 1 (3.53)
4. The Swan is a Murderer Part 2 (5.07)
5. Oliver (9.30)
6. My Little Cloud Land (7.43)

Süre : 43.19

Tony Tartarini / Vokal
Claudio Simonetti / Klavyeler, Hammond, Synth (ses düzenleyicisi), Besteci
Massimo Morante / Elektrik Gitar, Besteci  *
Fabio Pignatelli / Bas Gitar, Akustik Gitar *
Carlo Bordini / Davul, Perküsyon 

1 Haziran 2019 Cumartesi

Aliante - Forme Libere 2017


Aliante, 90'lar neo-prog döneminden gelen Egoband ve Radiosfera gruplarından gelen iki kişinin (bas gitar ve davulcu) katılımıyla Enrico Filippi etrafında kurulmuş bir grup. 2017'nin son çeyreğinde çıkardıkları albümden sonra Enrico Filippi iki farklı albümde daha bulundu. Üç'lü grup ikinci bir albümle devam edecekler mi bir bilgim yok.

Albümün adı 'Forma Libere', serbest form yada benim daha önce progresif rock için çokça kullandığı 'şablonsuz'. Bu tanımı daha doğrusu progresif rock'ı anlatmaya çalışırken kullandığım sözcüklerden bir tanesi.

Aliante grubu da yaptıkları müziği kısa bir açılış parçasıyla anlatmaya çalışmışlar.

''Her zaman yeni yapılar bulmak için bakış açısını değiştirmek, kamerayı hareket ettirmek zorundayız. Serberst formu şekillendirmek  ve boyamak için.''

Progresif rock'ın sözlüklerde yada ilgili kitaplarda, dergilerde, internet sitelerinde genel bir tanımı olsa da, bir çok kez bu tanıma uymayan farklı yapılarda müzikler ortaya çıkmıştır. O yüzden bu tarz tanımlamalar yetersiz kalır ve ilgilenmeye, dinlemeye devam ettikçe progresif rock müziğinin sınırsız dünyasında kendinizi bulursunuz.

Grup albümü hazırlarken bu anlayışla yola çıkar ancak büyük plak şirketleri yerine albümün yapımcılığını, bir çok eski italyan grubunu yeniden ortaya çıkaran ve bir çok yeni grubun albüm  yapımcılığını üstlenen Vannuncio Zanella (ilginç ve bilinmedik gruplar nedeniyle facebook'ta arkadaş listemden takip ederim) ile birlikte üstlenir.

'Forma Libere', özellikle klavyeler temelinde olan bir albüm olduğu için kulağınıza neo-prog dönemi senfonik rock gruplarının atmosferini getirebilir. Eğer dikkatli dinlerseniz, 70'ler progresif rock'ının yaratıcılığını daha rahat farkedersiniz. Kısa açılış parçasından sonra gelen 'Kilowatt Store' ve 'Tre Di Quattro' parçalarında space rock döneminden esinlenmeler fazlasıya mevcut. Her iki parçada da yavaş yavaş gelip patlamalar halinde devam eden yapıda Alman prog devi Eloy'un (Pink Floyd ve Camel esintileri de var) izlerini görebilirsiniz. Her iki parçada bu özellik ön planda gözüküyor olsa da, blues ve caz'ın etkilerini de gözardı edemeyiz.


Sonrasında gelen 'Etnomenia' parçası bana 2004'de yeni bir albümle yıllar sonra geri dönen Metamorfosi grubunun 'Paradiso' albümünü anımsattı. 'Paradiso' albümünde piyano ve klavye şöleni vardı.

'Kinesis' ve 'Coda:Marea' parçalarında ise yine caz ve blues'un izlerine rastlanırken ilk iki parçadaki eloy benzeri atmosfer yerine daha çok 75 öncesi Genesis ve Yes grubu esintileri var. Her halükarda 5 parçada da yaratıcılığın sınırlarında gezinmişler.

Sonunda 70'ler klasik italyan progresif rock'ı günümüzde nasıl olurdunun cevabına. 'L'ultima Balena' parçası aynen sizi 70'ler İtalyasına götürüyor. Hem PFM hem de Banco'nun folk ezgilerini klasik müzik ve rock ile birleştirmelerini Aliante grubu da benzer şekilde bir araya getiriyor. Caz, klasik müzik, folk ezgileri senfonik bir biçimde 2017 yılında tekrar bir arada.

Albümün kapanış parçası 'San Gregorio', bir önceki parça gibi 70'ler klasik italyan progresif rock'ını anımsattırıyor. Aynı caz, blues, folk ezgileri burada da mevcut. Fazlalık ise 70'lerin ikinci yarısında İspanyadan çıkan Triana ve Cai gibi grupların müziklerinde yer verdikleri Flamenko ezgilerine yer veriliyor olması.

Her iki grupta caz, flamenko (ve arap ezgileri) ve rock'ı ustaca harmanlamışlar ve Endülüs rock denen müziğin tanımını yapmışlardı. Aliante grubu da albümü, sanki 'bir zamanlar Triana grubu vardı, onu'da anımsayın' demiş gibi bitirmiş.

'Forme Libere', yeni dönem gruplarından kaliteli olarak albüm bulmada zorlananlar için her zaman bir yerde saklanıp, dinlenilebilecek bir albüm.

01. Forme Libere (0:59)
02. Kilowatt Store (5:19)
03. Tre Di Quattro (9:29)
04. Etnomenia (6:21)
05. Kinesis (5:19)
06. Coda:Marea 03 (1:46)
07. L'ultima Balena (8:38)
08. San Gregorio (9:27)

Süre : 47:18

Enrico Filippi / Klavyeler, Mellotron, Moog, Org
Alfonso Capasso / Bas Gitar
Jacopo Giusti / Davul, Perküsyon, Gong

Serena Andreini / Konuşan ses

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Bacamarte - Depois Do Fim 1983




Dahilerin müziği; progresif rock için özellikle 1970'li yıllarda yapılanı için söylenebilecek en güzel sözlerden ve tanımlardan biri.

Bu sözü, progresif rock üzerine türkçe yazılar bulup okurken bir blogda denk gelmiştim. Radyo Eksen'de yayın yapan Meral Akman'ın kendi yazdığı bloğunda progresif rock'ı böyle tarif etmişti. Sanırım Merak Akman bu sözü müziğin 'dahi çocuğu' olarak gösterilen Steve Wilson'dan esinlenerek söylemişti.

Ancak Steve Wilson için söylenen 'dahi çocuk' sözüne katılamam, 70'li yılların progresif rock müziği için ise rahatlıkla kullanabilirim.

Başka bir zamanda, yerde ve mekanda ise progresif rock ile progresif metal arasındaki farklılıklar üzerine bulduğum bir kaç forum sitesindeki yorumlara takılmıştım. Forumun birinde bir kişi şöyle bir soru soruyordu ve kendince progresif metal'in progresif rock'dan çok farklı bir tür ve anlayış olduğunu belirtiyordu.

Progresif rock parçaları özellikle 70'li yıllarda yapılanlar çok daha karmaşık yapılara sahipti. Örneğin Genesis'in 'The Musical Box' parçası karmaşık bir yapıya sahip ve sadece gitar ve klavye sololarıyla mevcut değil, hem armonileri hem de melodileri açısından zengin; bir o kadar da farklı türlerden müziklerin harmanlanması gibiydi. Bu parça ve buna benzer 70'li yıllarda yapılan bir çok albüm için progresif tanımı yapıldı. Ancak ben bu müzik anlayışını progresif metal denen türde göremiyorum, diyordu. Devamında progresif sözcüğünün ilerici anlamı progresif rock için uyumluydu ama metal için bu daha çok aşamalı (aşamalı metal) anlamını içeriyor diye yazıyı bitiriyordu.

Yazıyı okumanın üzerinden çok zaman geçtiği için anımsayabildiklerim kadarıyla o kişinin aklında olanı aktarmaya çalıştım. Ki progresif metal türü aynı o kişi gibi progresif rock'ın bir türü olarak değil de farklı bir tür olarak görüyordum. Bu yazı ise sadece iki türün arasındaki farkı anlamamda yardımcı oldu.

Bacamarte ile progresif metal'in yada Steve Wilson'un ne alakası var derseniz, yoktur. Bacamarte'nin müziğini anlatabilmek için bunları anımsatmak istedim.

Progresif rock'ın 1960'ların sonları ve 70'lerin başlarında bu kadar popüler olmasının tek nedeni o dönem henüz rock müziğin popüler olmayışı ve yüzlerce alt dala ayrılmayışıdır. Rock müzik popüler bir tür olmayınca o dönem müzik yapmak isteyen kişiler ve gruplar daha rahat hareket ediyorlardı ve yapmaya çalıştıkları müzikte daha yaratıcıydılar. Para kazanmaktan ziyade müzik sanatını halkın geneline yansıtmak gibi bir nedenleri yada amaçları olduğunu varsayarak tarih, mitoloji, bilim kurgu, siyaset, edebiyat ile ilgileniyorlar ve müziklerine bunu yansıtıyorlardı. King Crimson grubu bir şair'in şiirlerine kendi albümünde yer verirken Genesis grubu müziğinde mitoloji ile bilim kurgu'yu birleştiriyordu. Ki bu durum bir süre sonra ortaya çıkan ve progresif rock'tan daha popüler olan Hard Rock ve Heavy Metal içinde geçerli olacaktı. Ancak bu iki tür arasındaki durum, progresif rock ile hard&heavy, müziğe bakışlarından dolayı farklılaşıyordu. Progresif rock; caz, avantgard, klasik müzik, folk müzik; saykodelik ve beat müziğin üzerinden inşa edilirken, hard&heavy daha çok gitar ve ritimler üzerinden gidiyordu.

Nitekim günümüzde olan bu ayrılış hala devam etmektedir.

Bacamarte, 1980'lerin başında Brezilya'da kurulan bir grup. İçinde bulunduğu dönem daha çok hard&heavy'nin yaygın olduğu ve gençleri etkilendiği bir dönem. Bacamarte grubu içinde bulunduğu bu dönemden değil, 10 yıl önce yapılmış ve kısmen de çoktan unutulmuş bu müzikten yaranlanarak albüm yapmak istedi ve ortaya çıkardıkları albüm ise yukarıda bahsettiğim progresif rock-progresif metal ayrımını yapan kişinin istediği progresif rock'a uygun mükemmel bir örnek oluşturdu.

Bacamarte 'Depois Do Fim' albümüyle 1983 yılında bir nevi Brezilya'da 70'li yılların progresif müziğini tekrar yaşatır.

'UFO' parçasında klasik müziğin romantik dönem italyan müziğini kullanırlarken davul ritimleri Phil Collins'in Genesis dönemi kullandığı agresif yapıyı andırıyor. Bir sonraki parça 'Smog Alado' yine aynı klasik müzik esintili olarak başlıyor, daha sonra da İtalya'dan PFM'nin kullandığı folk-ritimli (füzyon, folk fusion görünümlü) 'E Festa' parçasını akla getiriyor. 'Miragem' parçası ise folk-caz (Area) ile senfonik müziği biraraya getiriyor. 'Passaro De Luz' parçası ise vokaller ve akustik gitar atmosferi ile Renaissance ve Curved Air'in yaptığı folk müzik klasik senfonik müziği  anımsatıyor.

'Cano' bir çok progresif rock grubunun geçiş müziği olarak kullandıkları ara müziklerden birine örnek, 'Cano' parçası değil bundan sonraki 'Ultimo Entardecer' asıl olandır. Albümdeki belki de en yaratıcı parçadır; 'Cano' ile ön hazırlığı yapılan parça, italyan progresif rock'ının efsane albümlerinden birine imza atan Alphataurus'un uzay-senfonik yapısını alır ve kullanır. Parçanın içini ise Renaissance'ın albümlerinde olduğu gibi klasik müzikten alıntılarla doldurur. Aynı giriş parçası 'UFO'daki gibi Phil Collins'in agresif davul kullanımını vardır.

'Controversia', 'Cano' parçası gibi bir sonraki parçaya öncülük eder. Parça İtalyanların dev isimlerinden Banco ile progresif rock'ın bambaşka tanımlanmasına yol açabilecek olan Gentle Giant tarzı karmaşık bir yapıya sahiptir. Devam, yani ana parça olan ve albüme adını veren 'Depois Do Fim' ise Banco'nun 1974-77 yılları arasında yaptığı avantgard-senfonik yapısını paralel bir biçimde ilerler.

Ve albüm biter.

1995 yılında Cd basımında albüme bir parça daha eklenir, 'Mirante des Estrales'. Grubun varedicisi, lideri ne derseniz uygun olabilecek olan gitarist ve her türlü müzik enstrümanını çalabilen Mario Neto tarafından parça albüme eklenir. Parçadaki bütün enstrümanları Mario Neto çalar. 'Mirante des Estrales' klasik gitar kullanımı açısından YES'in gitaristi, benim en sevdiğim üç gitaristen biri olan, Steve Howe tarzını andırır, ritimler ise akdeniz müziğini en güzel biçimde rock müziğine sokan PFM'i akla getirir. Albümde sevdiğim ilk parça. Hele parçanın sonunda elektrik gitar ile yaptığı kısa solo ise YES'in 'Soon' parçasının mükemmelliğini ve nasıl progresif rock müziğini etkilediğini gözünüze sokar niteliktedir.

Bacamarte'nin müziğini ve albümünü bu şekilde anlatmış olmamı mazur görün, çünkü grubun yaptığı aslında avantgard'ı, folk müziği, klasik müziği ve caz'ı birleştirmekti. Bunu da mükemmel bir biçimde yapmışlardı.

Burada öykündükleri, esinlendikleri 10 yıl öncesinin müziğini ve gruplarını anımsatmak Bacamarte'nin müziğini küçümsemek değil, kalitesini göstermek içindir. Bacamarte grubu da en az Genesis, Banco, Alphataurus, Renaissance, PFM, Gentle Giant ve YES kadar bilinmesi gereken progresif rock grupları içinde yer alması gerekir.

Son söz olarak, Bacamarte'nin 1983 yılında çıkarmış olduğu albüm; aslında progresif rock anlayışının 80'lerde de devam ettiğinin göstergesidir.


1. UFO (6.26)                                         
2. Smog Alado (4.11)
3. Miragem (4.54)
4. Passaro De Luz (2.28)
5. Cano (1.59)
6. Ultimo Entardecer (9.29)
7. Controversia (1.57)
8. Depois Do Fim (6.31)

Süre : 37.52

Jane Duboc / Vokal (2,4,6,8)
Mario Neto / Akustik & Elektrik Gitar, Yapımcı
Sergio Villarim / Klavyeler
Marcus Moura / Flüt, Akordion
Delto Simas / Akustik & Elektrik Bas Gitar
Marco Verissimo / Davul
Mr. Paul / Perküsyon

25 Şubat 2019 Pazartesi

Deluge Grander - Ocenanarium 2017



2017'nin en güzel albümlerinden birisine Deluge Grander grubuna ait. 10 yıldan uzun süre önce 70'lerin mantığıyla müziğe başlayan Dan Britton öncülüğündeki grup, her albümüyle geçmişi unutmamayı, günümüzde ve gelecekte de bu müziğin devam edilebileceğini bir nevi ispat ediyor.

2001 yılında kurulan bir caz rock grubunda gitarist olarak başlayan Dan Britton, bu grupla ilk albümünü 2005 yılında çıkartır. Aynı gruptan davulcu ile birlikte Deluge Grander adlı grubu kurar ve bir yıl sonra kendi grubunun ilk albümünü çıkartır. 2 yıl sonra ise ikinci proje grubu Birds and Buildings adlı grup ile bir albüm daha çıkartır. İçinde bulunduğumuz yıla kadar da toplamda 6 albüme imza atar.

Deluge Grander, Dan Britton'un klavyler üzerindeki hakimiyeti üzerinde ortaya çıkan albümlere sahip(idi). Diğer grubunda(Birds and Buildings), enstrümanlar eşit bir şekilde paylaşılarak caz'dan folk'a, klasik müzikden avantgard'a kadar bir çok müziğin görüntüsü altında daha enerjik ve koatik müzik ortaya koyarlar.

Büyük sel anlamına gelen Deluge Grander, ilk albümüyle grup adının hakkını vermişti. Çok yoğun klavye çalışmalarına hakim olan, kullanılan klavyeler sel baskını efekti gibiydi, ilk albümdeki atmosfer 2. ve 3. albümlerinde de devam etti. Ancak benim için 2. ve 3. albümlerinde var olan yoğun klavye atmosferi ilk albümü kadar başarılı değildir. Bu albüm ise ilk 3 albümün hiçbirisine benzememektedir.

'Oceanarium' albümü, Deluge Grander projesinin devam albümü olsa da, ortaya çıkan atmosfer Birds and Buildings projesindeki atmosferle içiçe geçmiş gibidir. Albümde Birds and Buildings albümlerinde ortaya çıkardıkları atmosfer ve müziğin içine yerleştirdikleri avantgard hava, folklorik sesler ve serbest caz gibi bir şablona oturtulamayan yapılar fazlasıyla mevcuttur. O yüzden bu albüm için iki proje grubunun ortak çalışması diyebilirim.

'Oceanarium' Deluge Grander'in 2 ve 3. albümleri kadar kısa değil, tam tersine iki katı uzunluğunda. Ve albümde bulunan parçaların her biri birbirinden bağımsız ve herhangi bir şablon üzerine oturtulmamıştır. Deluge Grander projesinde kullandıkları senfonik yapı yoğun olarak varken ilaveten Birds and Buildings'de kullandıkları caz, avantgard ile müzik bambaşka yerlere gidebilmektedir.

Albüm içinde 70'lerin ağır etkisinin yanında King Crimson, Genesis, YES gibi dönemin bilinen ve müziğe yön vermiş gruplarını hissettiğiniz kadar, bilinmeyen ama yön veren grupları da görebilirsiniz. Birds and Buildings albümlerinde Magma, Soft Machine ve Univers Zero etkisi bu albümde de yer bulmuş.

'Oceanarium' klavyeler öncülüğünde senfonik bir atmoferin içine yerleştirilmiş caz, avantgard öğelerle orkestral bir atmosfere bürünüyor. 2017'nin en iyi albümü olmasa bile, Wobbler'in albümü gerçekten taklit edilemez bir düzeyde, en kaliteli albümlerinin başında geliyor.

Albümdeki favori parçalarımdan ilki; uzak doğu ezgileri, folklorik sesler, avantgard atmosferi ve Steve Howe benzeri elektrik gitarıyla 'Finding a Shipwreck in a Valley in an Ocean'. Bir diğeri; Tangerine Dream'in senfonik yapıyı kullandıkları albümlerindeki atmosfere, caz ve klasik müziğin koyulmuş haliyle 'Marooned and Torn Asunder'. Özellikle bu parçanın sonunda olan atmosfer ve  gitar solo 'Lilly on The Beach' albümünü anımsatıyor.

Ve 'The Blunt Sun and the Hardened Moon'. Zeuhl müziğin yaratıcısı Magma eğer senfonik bir albüm yapmaya çalışsaydı muhtemelen bu parçaya benzer bir albüm çıkartırlardı. Caz-füzyon, serbest caz, canterbury (caz olanı), folklorik sesler öyle güzel harmanlanmış ki müzikal zevkinizde bambaşka bir deneyim sahibi oluyorsunuz.

Popüler, bolca fanları olan gruplar kadar bilinmiyor, tanınmıyor hatta önemsenmiyor olsa da, hem 70'ler müziğini sevenler için hem de günümüz müziğinde izlerini görmek isteyenler için muhteşem bir albüm.

1. A Numbered Rat, a High Ledge, and a Maze of Horizons (11.31)
2. Drifting Inner Skyline Space (8.27)
3. The Blunt Sun and the Hardened Moon (15.25)
4. Finding a Valley in a Gray Area on a Map (3.24)
5. Finding a Shipwreck in a Valley in an Ocean (6.19)
6. Tropical Detective Squadron (14.09)
7. Marooned and Torn Asunder (8.05)
8. Water to Glass  The Ultimate Solution (12.28)

Dan Britton / Klavyeler, Akustik & Elektrik Gitar
Brett D'anon / Bas Gitar, Elektrik Gitar
Patrick Gaffney / Davul

Konuklar
Dave Berggren / Elektrik Gitar (6)
Corey Sansolo / Trambon (1)
Denis Malloy / Bas Klarnet (1-3,8)
Steve Churchill / Oboe (1,7)
Brain Falkowski / Saksafon (3), Flüt (4,5), Klarnet (8)
Neil Brown / Trampet / (2,4,5,8)
Zack Stachowski / Keman (4,5)

8 Ocak 2019 Salı

Kansas - Leftuverture 1976




Kansas, 1973'de müziğe başladığından itibaren kendi ülkesindeki rock müziğe odaklanmak yerine Avrupa'daki grupların müziklerini takip ederek kendi müziklerini yapmayı tercih ettiler. İlk albümünden itibaren dönemin progresif rock deyince ilk akla gelen YES, Genesis gibi ABD dışındaki gruplardan sesler alarak parçalarında kullandılar. Bu durumu da öyle kopyalayarak değil, profesyonel bir biçimde yaptılar. O yüzden Kansas'ın albümleri orijinal albümlerdir, bir o kadar da avrupa ekolünde ilerler.

'Leftoverture' albümü de ilk iki albümdeki müzikal anlayışın devamı şeklindedir. Hatta çok daha olgunlaşmış olan grubun en muhteşem albümüdür. Albümdeki bütün parçalar öyle özenle üzerinde uğraşılarak biraraya getirilmiş ki, herhangi birini üstüste sıkılmadan saatlerce dinleyebilirsiniz. 70'lerin ortalarında Avrupa'daki progresif rock'daki değişim de göz önüne alınırsa, 75 öncesi albümlerin zevkine bu albümle tekrar ulaşabilirsiniz.

'Carry On Wayward Son', Kansas'ın adı bilinmese de, popüler olmuş ve klasikleşmiş bir kaç parçasından biri. 'Breakfast in America' çalmaya başladığında çoğu kimse grubun Supertramp olduğunu bilmez. 'Carry On Waywars Son' parçası da aynı şekilde çalmaya başladığında anımsanır, bilinir ama Kansas grubu akla gelmez. 'Carry On Wayward Son' sadece Kansas'ın değil klasik rock'ın da bilinen parçalarının başında gelir. Ayrıca tekrar tekrar dinlenildiğinde bağımlılık da yapar. Belki de bu bağımlılık yapması yüzündendir klasik rock'ın en bilinenlerinden olması.

'The Wall' parçasında genesisvari, daha doğrusu Tony Banks piyanosuvari bir hava, atmosfer sözkonusu. Piyano, org ve synth öyle bir atmosfer yaratıyor ki, tam da 70'lerin progresif rock atmosferinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

'What's On My Mind', özellikle synth ve bas gitarın etkisiyle Boston grubuna benzerlik gösterse de, Gentle Giant'in 'Free Hand' parçasına eklektik yapı olarak daha çok uyum sağlıyor. Geçenlerde pek okuyup takip etmesem de(denk geldi), Oray Eğin'in küçümseyerek yazdığı Queen hakkında stadyum rock tanımını yapmaya kalkıştı. Halbuki bir çok rock grubu, progresif rock grupları da dahil buna, stadlarda herkesi ayağa kaldıracak parçalar yaptılar. ELP, Deep Purple, Rush gibi grupların bu tarz parçaları olduğu gibi Kansas'ın bu parçası da stadyum rock denilen parçalara örnektir. Ayrıca stadyum rock Oray Eğin'in uydurduğu bir tanım değildir, 70'li yıllardan beri vargelen bir tanımdır.

'Miracles Out Of Nowhere' parçası, aşırı şekilde italyan ekolüne benziyor. Her dinleyişimde Banco'nun yada PFM'nin izlerine rastlayabiliyorum(Keman Maura Pagani çalıyor sanki). Bir o kadar da Gentle Giant'ın karmaşık yapılarını anımsatıyor. Bu kadar güzel ve bolca melodilerin üzerine parçanın sonundaki gitar solosu ise parçayı unutulmaz yapabiliyor. Albümdeki ve Kansas'ın bütün diskoğrafisinde benim için en tepedeki parça. Parçanın güzel oluşu bir o kadar da moral bozucu olabiliyor. Benim ki bozuluyor.


'Opus Insert' ve 'Questions Of My Childhood', iki kısa parça. Her ikisinde de Keith Emerson-Carl Palmer işbirliğinin sonucunda ortaya çıkan müzikal atmosferin etkisini rahatlıkla hissedebilirsiniz.
Kısa parçalar olmasına rağmen her ikiside doyurucudur. Dolayısıyla albümde herhangi bir zayıflık algısı yaratmazlar. 'Questions Of My Childhood' parçasında PFM etkisi de yok değil. 

Sürekli benzetmelerden gittik, 'Cheyenne Anthem' parçasında da gitmezsek olmaz. 1960'ların sonu, 1970'lerin başına The Who grubunu anımsamazsak, parçayı anlatamayız. 'Song is Over', şarkı bitti marşlar başladı düşüncesiyle rock müziğe başka bir biçim veren The Who'nun ne kadar büyük bir grup olduğu yadsınamaz. 'Cheyenne Anthem' parçasıyla Kansas grubu da, marş yazma konusunda The Who'dan eksik kalmıyor.

Son parça, bir başyapıt; 'Magnum Opus'. Eklektik yapısı ile bir kaç yazı öncesinde progresif rock'ın başyapıtlarından biri diye gösterdiğim Bubu grubunun albümüne alternatif parça. Progresif rock'ı anlatmak için verilen örneklerden Genesis'in 'Musical Box', YES'in 'Fragile' parçaları gibi akılda tutulması gerekir. Gerektiğinde örnek olarak da gösterilir. 

Kansas, ABD çıkışlı bir grup ve daha önce yazdığım bazı yazılarda belirttiğim üzere Amerikan rock gruplarını progresif rock'ın içinde pek yaratıcı düşünemiyorum. O yüzden Amerika çıkışlı grupları pek dinlemiyor ve dikkate almıyorum. Ancak bazı gruplar hariç durumda olabiliyor. Bunlar genellikle Avrupa'daki müziği takip eden gruplardır.

Kansas grubu da o 'bazı gruplar'ın içinde yer alıyor. 'Leftoverture' albümü de özellikle karmaşık yapılı parçalarıyla öne çıkarak başyapıtlık albümler arasında kendine yer ediniyor.

Progresif rock için başyapıtlık bir albüm; Leftoverture.


1. Carry On Wayward Son (5.13)
2. The Wall (4.47)
3. What's On My Mind (3.27)
4. Miracles Out Of Nowhere (6.29)
5. Opus Insert (4.26)
6. Questions Of My Childhood (3.38)
7. Cheyenne Anthem (6.50)
8. Magnum Opus (8.27)
a. Father Padilla Meets The Perfect Gnat
b. Howling At The Moon
c. Man Overboard
d. Industy On Parade
e. Realese The Beavers
f. Gnat Attack

Süre : 43.17

Steve Walsh / Vokal ve Geri Vokal, Org, Piyano, Synth (ses düzenleyicisi)
Rich Williams / Akustik & Elektrik Gitar
Kerry Livgren / Elektrik Gitar, Piyano, Klavnet, Moog, Synth (ses düzenleyicisi)
Robby Steinhardt / Keman, Viyola, Vokal (4,7), Geri Vokal
Dave Hope / Bas Gitar
Phil Ehart / Davul, Perküsyon

Konuklar
Toye La Rocca, Cheryl Norman / Çocuk sesleri (7)

19 Aralık 2018 Çarşamba

Metamorfosi - ... E Fu Il Sesto Giorno 1972




Metamorfosi, Sicilya'lı Jimmy Spitaleri ve Roma'lı Enrico Olivieri önderliğinde Roma'da kurulmuş bir grup. Benim grubu tanımam 2007 idi sanırım, 2004 çıkışlı 'Paradiso' albümüyle olmuştu. Eski albümlerine o dönem bakmak aklıma gelmemişti çünkü yeni gruplardan biri sanmıştım. Daha sonra italyan progresif rock'ına daha çok odaklanmaya başlayınca grup tekrar karşıma çıkmıştı.

Grup ilk kez 1696 yılında biraraya gelse de, birlikte müzik yapmaya başlamaları 1971'i bulur. Grubun demirbaşlarından Enrico Olivieri Jimmy ile ilk tanıştığında 60'larda popüler olan beat yapan bir müzik grubunda çalmaktadır. Jimmy ile tanıştıktan sonra Enrico ve grup üyeleri daha deneysel müziğe yönelirler. 1971 yılında da müzik üretmeye başlarlar.

'...E Fu Il Sesto Giorno', altıncı gündü; tanrı'nın altı günde dünyayı yaratıp 7. günde dinlenmesine atıf yapılmış sanırım. Çünkü tanrı'nın 6 günde yarattıkları hala birbirlerini öldürme, birbirlerini gasp etme derdinde. Albüm bu tür konular üzerine ortaya çıkartılmış.

Albüm bazı yerlerinde beat-pop özelliği gösterse de grubun ilk albümü olduğunu düşünürsek o özellikler çok da dikkat çekmiyor. Albümü diğer albümleri 'İnferno' ve Paradiso' kadar dinlememiş olsam da şuan tekrar dinlerken kulağıma bazı sesler çok tanıdık geliyor. Delirium, New Trolls gibi italyan rock müziğinin önemli gruplarının az da olsa izlerini hissettiriyor. Albümün son parçası, 'İnno di Gloria' parçasında ise ritimler ve piyanodan kaynaklı The Who'nun efsane albümü aklıma geliyor.

Metamorfosi ve parçaların büyük çoğunluğunu yazan Jimmy bu albümle sadece müziğe başlangıç yapıyorlar. 1 yıl sonra çıkartacakları albüm ile progresif rock koleksiyonuna başyapıtlık bir albüm bırakacaklar. Hani bir süper grup kursan, bildiğin müzisyenlerden deseler, Jimmy sanırım aklıma ilk gelecek isimlerden biri olacaktır. Jimmy'nin sesi ve vokali gerçek anlamda baskın bir yapıya sahip.

Bu yüzden albüme ve müziğe odaklanma sorunu Jimmy'nin sesi sayesinde büyük ölçüde kolaya indirgeniyor. Grubun diğer değişmez kişisi, Enrico Olivieri ise 'Inferno' albümü öncesi sanki kendisini dener gibi deneyselliğe başvuruyor.

Metamorfosi grubunu tanımak için ideal bir albüm değil belki ama 'Inferno' gibi başyapıtlık albüm öncesi müzisyenleri tanımak için güzel bir deneyim olur.

1. Il Sesto Giorno (4.36)
2. ...E Lui Amava I Fiori (4.38)
3. Crepuscolo (9.05)
4. Hiroshima (5.23)
5. Nuovo Luce (3.55)
6. Sogno E Realta (5.57)
7. Inno Di Gloria (3.29)

Süre : 37.03

Jimmy Spitaleri / Vokal, Flüt
Luciano Tamburro / Elektrik & Ritim Gitar
Enrico Olivieri / Org, Harpiskord, Piyano, Flüt, Synth, Vokal
Roberto Turbitosi / Bas Gitar, Vokal
Mario Natali / Davul, Perküsyon

12 Aralık 2018 Çarşamba

Il Balletto di Bronzo - YS 1973




Gianni Leone, rock ve progresif dünyada pek popüler olmasa da, özellikle İtalya'da prog kuşağı tarafından çok bilinen bir isimdir. 1967'de müzik hayatına başlayan Gianni Leone, 1970'de Sirio 2222 adında ilk albümünü çıkartır. Yine aynı grubun farklı bir ad almasıyla, Il Balletto di Bronzo, 1973 yılında ikinci albümünü çıkartır. Sonrasında konserlere devam ederler ama ancak Gianni Leone, 1976'da ABD'ye gider ve daha önce ürettiği parçaları bir albüm adı altında toplar. Gianni Leone'yi Leo Nero adlı albümüyle bir kaç ay önce yazmıştım. Özellikle Gianni Leone ile başladım çünkü Gianni Leone'nin kendisi böyle mükemmel ötesi bir albümün çıkmasına neden olmuştur.

Il Balletto di Bronzo, 'Sirio 2222' albümüyle en iyi 100 İtalyan rock albümü arasında yer almıştır. Müzikal anlayışlarında kesin bir dönüşüm olmuştur bir yıl içinde, Gianni Leone sayesindedir, ve italyan progresif rock albümlerinin arasında en doyumsuz olanlarından 'YS' ortaya çıkmıştır.

Albümdeki mellotron kullanımı öyle kaotik ve melankoliktir ki ilk başlarda, kısmen bir yıl önce çıkan bir başka italyan grup, Museo Rosenbach'ı anımsatır. Hatta 3'lü kadın vokallerin tiyatrol sesleri de Il Rovescio Della Medaglia grubunu kısmen anımsatır. Ama albümün başından sonuna kadar klavyelerin başından kalkmayan ve vokaliyle Gianni Leone albümün en yaratıcı noktasıdır.

Açılış parçası 'Introduzione' kaotik, karmaşık yapısı ve Gianni Leone'nin Keith Emersonvari barok stili klavye kullanımıyla albümde en dikkat çekici parçadır. Özellikle 5. dakikadan sonra çalmaya başlayan ikili klavye (iki tuşlu enstrümanı da Gianni Leone aynı anda çalar) o kadar mükemmeldir ki; davul ve gitarlarla birlikte progresif rock'ın doruğuna ulaşır. 11. dakikadan sonra aynı kaotik yapı devam eder, Museo Rosenbach'ın 'Zarathustra' albümüne en çok burada benzemektedir. Parça başladığı gibi tiyatrol vokallerin yardımıyla yine aynı kaotik biçimde biter.

Ardından gelen 3 parçada kısadır ama ilk parçadaki kadar kaotik bir atmosfere sahiptir. Özellikle rüzgar sesi veren klavye ve aralara eklenen folkik ve klasik müzik sesleri ile açılış parçasındaki avantgard hava devam eder.


Bir nevi kapanış parçası olan 'Epilogo' ise diğer parçalardan biraz daha farklıdır. Klasik müziğe benzer bir altyapıya sahip parça devam etmeye başladıkça saykodelik bir hal almaya başlar. Sonlarında ise krautrock tarzı elektronik seslere bırakır. Ve yine özellikle Gianni Leone'nin klavye kullanımı yine ortaya çıkar. Minimalist dokunmalarla albümü dramatik bir sona ulaştırır. Albümün sonu başladığı gibi tiyatral vokallerle son bulur.

1990'lı yıllarda albümün tekrar basımında albüme iki parça daha eklenir. Bu yazıyı yazarken bir tanesini dinlediğim için onu'da ekledim. Değinmeden geçemem. 'La Tua Casa Comoda' albüme sonradan eklenen parçalardan biri. Kendi düşüncem bu şekilde kısa parçalarla devam etseydi grup, italyanın değil, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi gruplarından biri haline gelirdi.

Parçadaki bütün enstrümanlar mükemmel bir şekilde kullanılıyor. Gianni Leone'yi klavye kullanımından dolayı hayranım ama bu parçadaki bas gitarın durumu parçayı bambaşka yerlere götürüyor.

Bu parçayı YES grubu yapmış olsaydı, sanırım YES'in en bilinen parçalarından biri olurdu.

Il Balletto di Bronzo; grup olarak varlığıyla ve yaptıkları başyapıtlık bu albümüyle progresif rock'ın
bilinmesi gereken en önemli gruplarından biridir.


1. Introduzione (15.11)
2. Primo Incontro (3.27)
3. Secondo Incontro (3.06)
4. Terzo Incontro (4.33)
5. Epilogo (11.30)

6. La Tua Casa Comoda (3.45)

Süre : 37.47

Lino Ajello/ Elektrik Gitar
Gianni Leone / Vokal, Piyano, Hammond Org, Moog, Mellotron, Spinet Piyano, Celesta Piyano
Vito Manzari / Bas Gitar
Giancarlo Stringa / Davul

Konuklar

Giusy Romeo / Geri Vokal (1)
Rosanna Baldassari / Geri Vokal (1)
Flavia Baldassari / Geri Vokal (1)

22 Kasım 2018 Perşembe

Beggar's Opera - Pathfinder 1972


Geçen yılın en iyi albümlerinden biri, bir çok prog takipçisinin hem fikir olduğu Wobbler'in son albümü 'From Silence To Somewhere' idi. Bir yıl önce son bir yılda çıkan albümleri bulup dinledikten sonra kendime göre iyi albümlerini yazarken Wobbler'in o son albümünü de yazmıştım. Aynı dönem karşıma bir grup daha çıkmıştı. Tusmorke adındaki bu grup yıl içinde iki albüm birden çıkarmıştı.

Yeni yılda ise yeni çıkan albümler üzerinde çok fazla durmadım. Yazın ortasında Tusmorke'nin yeni bir albümü daha çıktı. Geçen yıldan bildiğim için grubu hemen albümü bulup dinlemeye başladım. Bir süre sonra farkına vardım ki, nisan ayında Beggars Opera'nın bir albümü yazarken dikkatimi çeken klavye kullanımlarıydı ve çok benzer şekilde Tusmorke'nin albümünde bu klavye kullanımının olduğunu farkettim. Grup üyelerinin adlarına bakınca, klavye çalanın aynı zamanda Wobbler grubunun kurucusu ve klavyecisi olduğunu gördüm. Sonrasında hem Tusmorke'nin eski albümlerini hem de Wobbler'in albümlerini tekrar, özellikle klavye kullanımına dikkat ederek dinlemeye başladım.

Şimdi tamamen her iki grupta da klavye ve bilimum tuşlu çalgıları çalan Lars Fredrik Froislie'nin etkilendiklerinin başında Beggars Opera'nın klavyecisi Alan Park olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Beggars Opera ve Tusmorke-Wobbler arasındaki en güzel bağlantı, Beggars Opera'nın 'Time Machine' adlı parçasıdır. Belki de benzerlik kurmam yada bulmam tamamen tesadüftir.

Beggars Opera'yı bir önceki Novalis yazımda bahsettiğim bundan 12-13 yıl önce forumunu takip ettiğim Pinkfloydturk.net'de tanımıştım. Aynı yazıda dediğim gibi o dönem internet üzerinde albüm bulup dinlemek bir hayli zordu. O yüzden Beggars Opera'nında yanılmıyorsam ilk iki albümü ulaşılabilir durumdaydı. Doğaldır ki 'Time Machine' parçasını o zaman, şimdi olduğu gibi, şarap bira içerken zevkle dinliyordum. Aradan onca zaman geçtikten sonra şimdi düşününce o dönem dikkate aldığım bir çok grubu Beggars Opera'yı tercih ederek haksızlık etmişim.

Beggars Opera, Dilenci operası, 18. yüzyıldan kalma bir müzikalin adı. 1969 yılında iki iskoç müzisyen tarafından kurulduktan bir süre sonra kadro 5 kişiye ulaşır ve bir süre dönenim popüler müziklerinden olan beat müziği yaparlar. 1970 yılında ise ilk albümlerini çıkartırlar. Hem konserler hem de  her yıl çıkartılan albümlerle 1976 yılına kadar grup olarak müzik yapmaya devam ederler.

1972 yılında çıkan 'Pathfinder' albümleri de ilk iki albümünde olduğu gibi, beat-saykodelik temel üzerine kuruludur. Yukarıda bahsettiğim grubun en öne çıkan enstrümanı yada sesi, klavyelerdir. Neredeyse her saniyede tuşlu çalgılardan herhangi birisini rahatlıkla duyabilirsiniz. Muhtemeldir ki, Beggars Opera'da dönemin bir çok grubu gibi diğer grupları dinleyerek kendi müziklerini oluşturdular. Ve doğaldır ki aynı dönemin bazı gruplarının müziklerine benzer yanları var. Örneğin King Crimson, Moody Blues, Jethro Tull gibi.  'From Shark to Haggis' parçasında elektrik gitar kullanımı King Crimson'dan Robert Fripp'in gitar kullanımına benziyor. Aynı parçada britanya folk müzik öğelerinin olması da Jethro Tull anımsatmıyor değil. Aynısı albümün açılış parçası 'Hobo' da da gözüküyor.

Albümün en dikkat çekici parçası kuşkusuz 'The Witch'. Karmaşık armonik yapısı, iki enstrümanın, elektrik gitar ve org, kısa aralarla solo olarak çalınması da parçayı daha da ilgi çekici hale getiriyor. Bu parçada saykodelik müziğin, Moody Blues gibi, nasıl yaratıcı olarak progresif'in içine ustalıkla yerleştirildiğini, dikkat ederseniz kolaylıkla farkedersiniz.

Albümden bir parçaya daha dikkat çekmek isterim. 'Stretcher' parçasında grubun kurucusu Rick Gardiner'in elektrik gitar solosunun 15-20 yıl sonrası rock müziğine nasıl temel oluşturduğunu farkedersiniz. Aynı gitar kullanımı ve neredeyse atmosferi aynı şekilde 80'lerin sonu ve 90'ların başlarında özellikle Satriani tarafından bir çok parça için kullanıldı.

Beggars Opera belki progresif rock'ın öncü gruplarından birisi olarak görülmüyor ama her progresif rock dinleyicileri tarafından bilinmesi gereken bir grup. 'Pathfinder' albümü de bilinmesi gereken grubun bilinmesi gereken albümlerinden birisi.

1. Hobo (4.40)
2. MacArthur Park (8.20)
3. The Witch (5.26)
4. Pathfinder (3.44)
5. From Shark to Haggis (6.38)
6. Stretcher (4.50)
7. Madame Doubtfire (4.15)

Süre : 37.53

Martin Griffiths / Vokal
Alan Park / Klavyeler
Rick Gardiner / Elektrik Gitar, Vokal
Gordon Sellar / Akustik Gitar, Bas Gitar, Vokal
Ray Wilson / Davul

19 Kasım 2018 Pazartesi

Novalis - Brandung 1977



2 ay önce, Eylül başında, Novalis'in 1977'deki konser kayıtlarını içeren albümünü yazmaya başlamam Facebook'ta bir arkadaşın paylaşımı yüzünden oldu. Paylaşılan albüm 'Brandung' idi. Ama Brundung albümünü değil de o an konzert albümünü yazmaya karar verdim. Çünkü ben de bir anısı vardı.

Konzert albümünü ilk dinlememin üzerinden sanırım 11 yıl geçti. 2005 yahut 2006 yıllarında o zaman varolan, şimdi sadece facebook grubu olarak devam eden, Pinkfloydtürk.net'in forum kısmında görüp dinlemiştim. O dönem youtube gibi kolay erişilebilir yerler olmadığı için albümleri bulmak bir hayli zordu. Çünkü henüz internete albümler yüklenmiyordu. 'Konzert' albümünü de 2007 sonlarında bulmuştum. Her sabah işe yürürken, işyeri eve çok yakındı, mp3'de açar 'Konzert' albümünü dinlerdim. O dönem öyle bir etki bırakmıştı ki ben de, yine o dönem dinlediğim Camel'e bile tercih eder olmuştum. Gerçi Camel'i de sonradan youtube iyice yaygınlaşmaya başlayınca sevmeye başlamıştım. Şuan karşılaştırma yapsam Novalis'i 10 yıl önce olduğu gibi tercih ederim.

Novalis'in ilk 4-5 albümü gerçekten benim için özel bir yere sahip. Sanırım Novalis'in bu ilk dönemi parçaların karmaşık yapıları ve doğaçlamaların fazla olması nedeniyledir. Son albümü olarak belirtebileceğim de 1977'de ki 'Konzert' albümüdür. Sonraki albümlerde ise Novalis'in müziğinde ciddi bir değişim olacak, grup daha melodik ve sade parçalar yazacaklardır.

1977'deki 'Konzert' albümü, benim için olduğu gibi bir çok dinleyicinin de farkedeceği gibi, grubun ilk döneminin sonu olurken, ikinci dönemin başlangıcı ise aynı yıl çıkan 'Brandung', yani bu albümdür.


'Brandung', Novalis'in senfonik atmosferinin yerini daha melodik ve daha anlaşılır bir atmosfere bıraktığı bir albümdür. Bırakın progresif rock'ı, rock'dan anlamayan birine dahi bu albümü dinletseniz, albümün kesinlikle 70'lere ait olduğunu söyleyecektir. Bu durum, albümü kötü bir albüm yapmaz elbette ama 70'lerin progresif rock gruplarının oluşturduğu atmosferler göz önüne alındığında, Novalis müzikte biraz daha kolaycılığa kaçmıştır. Ama bu yanlış yada hatalı bir durum değildir. Bundan önceki albümlerinde olduğu gibi kendilerinin oluşturduğu müzikal atmosferlerde, 'Brandung' albümüyle başlayan bir şekilde kendi müziklerini yapmışlardır.

Novalis, 'Brandung' albümüyle kendi müziğinin bir nevi tanımını yaparken, pop'a kaçmamış, yine rock ve yaratıcılık anlamında ki progresif'in içinde olmuştur. Bundan sonraki albümlerinde de aynı çizgisini devam ettirmiştir.

Albüm ise, dediğim gibi Novalis'in ilk dönemi ile ikinci döneminin tam ortasında, geçiş albümü niteliğinde bir albüm. Önceki albümlerinde varolan egzotik-senfonik atmosfer yerine melodik-kolay anlaşılır bir albüm. Bazı parçalarda dönemin saykodelik rock'ından bazı izler de görebilirsiniz, 'Astralis' parçasında olduğu gibi.

Albümde uzun parça olarak yer alan 17 dakikalık 'Sonnenwende' hakkında bir şeyler söylemek gerek. 4 bölümden oluşan bir hayli de senfonik öğeler taşıyan parça, aynı dönemin bir başka Alman grubu Grobschnitt'in 'Rockmoppel's Land' albümünü anımsatıyor. Aynı ülkeden çıkma ve benzer müzikal eğitim ve eğilimlerin olduğu düşünülürse bu çok da garimsenmiyor. Ancak 4 bölümün her biri bir diğeriyle yapı olarak çok farklı olduğu için, parçayı bir bütün olarak göremiyorum. Novalis'in yaptığı sanırım son uzun parça, sonraki albümlerinde bu konuda diretmediler. 10 yıl öncesinin bilgisinden bu kadar anımsıyorum, belki de yapmışlardır. Kontrol etmek gerek.

Novalis, benim 10 küsür yıl önce progresif rock'ı, bilinçli olarak, ilk dinlemeye başladığım zamanların başucu gruplarından biriydi. Grobchnitt, Le Orme, PFM, Eloy, Amon Düül II, Curved Air gibi gruplarla birlikte. 'Brandurg' albümünü Novalis'in o ilk dönemin muhteşem albümlerinin arasına koyamasam da, gruba olan sevgim ve saygımdan dolayı her albümü gibi özel bir yere sahip.

Novalis'i ilk dinliyorsanız, bu albümü pas geçip, 'Konzert' albümünü yada 1977 yılı öncesi albümlerini dinleyin. Eğer Novalis'i daha önceden benim gibi dinlediyseniz, bu albümde o kadar kötü bir albüm değil. 

1. Irgendwo, Irgendwahn (4.35)
2. Wenn nicht mehr zahlen und figuren (3.03)
3. Astralis (8.50)
4. Sonnenwende (16.56)
a. Brandung (3.42)
b. Feuer bricht in die Zeit (3.56)
c. Sonnenfinsternis (3.30)
d. Dammerung (5.48)

Süre : 33.24

Fred Mühlböck / Vokal, Akustik Gitar, Flüt
Detlef Job/ Elektrik Gitar, Vokal
Lutz Rahn / Hammond, Klavnet, PPG Synth(ses düzenleyicisi), Mellotron, Grand Piyano
Heino Schünzel / Bas Gitar, Vokal
Hartwig Biereichel / Davul, Perküsyon

13 Eylül 2018 Perşembe

Novalis - Konzerte 1977




Alman rock müziği deyince akla gelmesi gereken iki tür müzik var. Her ikisi de Almanların ürettiği kendisine özgü müzikler. İlki kraut, lahana anlamına gelen tamamen kendilerine özgü rock müzik diğeri elektronik müzik.

Tabi bunlar haricinde Almanya'dan folk, senfonik ve caz albümleri de çıktı. O albümler ve müzikler de en az kraut ve elektronik müzik kadar kaliteli ve yaratıcılık gerektiren albümlerdi.

Günümüzde kraut ve elektronik müzik yapan genç Almanlar var ancak 70'ler ve 80'ler kadar kalabalık değiller. 90 ve 2000 sonrası Almanya'da ABD merkezli çok çabuk tüketilen ve basit müziklere yöneldiler. Öyle olunca dinleyicilerde bu tarz grup ve müziklere odaklandılar. Ama dediğim gibi kraut ve elektronik müzik üretmeye, yaratıcı müziğin içinde yer almaya çalışanlar da var.

Novalis grubu, Almanya'dan çıkan ve kendine özgü atmosferiyle birbirinden güzel senfonik albümler yapan bir grup. Almanların senfonik progresif rock deyince akla gelen Triumvirat grubundan çok daha iyi bir grup Novalis. İyi dememin tek sebebi kendine özgü müzikal atmosferi olması. Çünkü Triumvirat çok iyi ve bilinen bir grup olsa da, yaptıkları müzik daha çok ingilizvari bir anlayıştadır. Novalis ise Almanya'dan çıkan kraut ve elektronik müziği albümlerine çok güzel bir şekilde aktarırlar.

O yüzden özgünlük anlamında Novalis, Triumvirat gibi ingilizvari gruplardan  çok daha fazla övgüyü hakediyor. Tabi Novalis bu konuda yalnız değil. Özgünlük anlamında Grobschnitt grubunu da anımsamamız gerekiyor.

Novalis, 1973 yılında başladığı ilk albümüyle konserleri de eksik etmedi müzikal hayatlarından. 1977 yılına geldiğinde, konserlerinde en güzellerini çalmaya odaklandılar. Böyle olunca da ortaya hem müzikal atmosfer anlamında hem de albümde bulunan parçaların kalitesi anlamında mükemmel bir albüm ortaya çıkartılar.

Konzerte.

Progresif rock deyince kişinin aklına gelen değil, gelmesi gereken; kusursuza yakın müzisyenlik, müzikte sorunsuz uyum gelmesi gerekir. Yani dinleyen kişi müziğe kolaylıkla odaklanabilmeli, bunun içinde konserde dış ortam seslerinin en azında olmalıdır. 'Konzerte' albümünde bir iki dış ortam sesi haricinde, ki o sesler size canlı müzik olduğunu hissettiriyor, müziğin uyumu ve kayıtları mükemmel ötesi.

Albümde stüdyo albümlerinde olan parçalar var.

Açılışta Ravel'in Bolero'su kullanılarak dinleyici müziğin içine çekiliyor. 'Dronsz' parçası ile kısa bir Novalis müziği hissettirildikten sonra en iyi parçalarını çalmaya başlıyorlar. Yer yer melodik ve romantik sesler, yer yer de duyguları çoşturan atmosfer ile sadece Novalis yada Alman rock müziğinin değil, progresif rock geçmişinin mükemmel bir başyapıtı ortaya çıkıyor.

İlk dinlediğimde daha doğrusu albümle ilk tanıştığımda, 2006'da, sabah işe giderken ve iş çıkışında yaklaşık 2 hafta kadar bu albümü dinlemiştim. Nasıl aklıma tekrar düştüyse bir kaç gün önce tekrar albümü edindim.

Edindiğimden beri de, 12 yıl önce olduğu gibi, sabah bir akşam da bir kez olmak üzere, 2 kez albümü tamamen bitiriyorum. Albümün verdiği kusursuz müzik ile de gün boyunca müzik açlığı nedir bilmiyorum.

Novalis belki progresif rock'ın bilinen grupları, Genesis, King Crimson gibi temel alınan parçalar ortaya çıkarmadılar ama 1977 yılında yaptıkları albümle progresif rock'ın bir çok dev grubunun konser kayıtlarını unutturacak kadar güzel iş çıkardılar.

Konser albümüyle zevk alınabilecek en güzel albümlerden biri.

1. Bolero (Ravel) (0:51)
2. Dronsz (Rahn) (2:41)
3. Es färbt sich die Wiese grün (Karges/Karges) (9:04)
4. Impressionen (Rahn) (10:00)
5. Wer Schmetterlinge lachen hört (Rahn/Karges) (9:14)
6. Wunderschätze (Job/Originaltext von Novalis um 1798, lyrics adapted by D. Job) (11:33)
7. Sommerabend (Job/Rahn/Reihel): (19:19)
...a) Wetterleuchten
...b) Am Strand
...c) Der Traum
...d) Ein neuer Tag
...e) Ins Licht

Süre : 63:42

Fred Mühlböck / Vokal, Akustik ve Elektrik Gitar, Flüt
Detlef Job / Elektrik Gitar, Vokal
Lutz Rahn / Hammond H100 Org, PPG synth(ses düzenleyicisi), Mellotron, Elektronik Piyano, Klavinet, Solina strings (tuşlu bir çalgı)
Heino Schünzel / Bas Gitar, Vokal
Hartwig Biereichel / Davul, Gong 

8 Eylül 2018 Cumartesi

Gianni D'Errico - Antico Teatro Da Camera 1976



Gianni D'Errico, İtalyanların ve italyan progresif rock'ının pek bilinmeyenlerinden biridir. Bilinmemesinin en önemli nedeni de ürettiği müziklerin azlığı ve 26 yaşında çok gençken ölmesidir.

1948 yılında doğan Gianni, müziğe 15-16 yaşlarındai 1960'ların ortalarında başlar. 1969 yılında katıldığı bir müzik festivalinde parçası finale kalır ve bir plak şirketiyle bir anlaşma imzalar. Ancak tek başına olması sebebiyle müzikten para kazanmasının zor olduğunu görünce 1970 yılında çevirmenlik ve yazarlık yapmaya başlar.

2 yıl sonra, 1972'de daha sonradan italyan müziğinin önemli seslerinden biri olacak Maurizio Vandelli ve onun söz yazarı Angelo de Luca ile tanışır ve birlikte plaklar yapmaya devam eder. 1975 yılında bestelediği parçaları bir albüm olarak hazırlamar ancak aynı yıl bir trafik kazasında ölür. Hazırladığı albüm 1 yıl sonra, 1976 yılında satışa çıkar.

Albümde yani plakta enstrümanları çalanlar hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. O yüzden albüm hakkında bildiklerimiz parçaların yazımları Gianni D'Errico ile Maurizio Vandelli'nin ortaklaşa yapıldığıdır.

'Antico Teatro Da Camera', Gianni'nin ilk ve son albümüdür. Albüm kısa parçalardan oluşmuş, 70'ler İtalya'sının karekteristik müzikal anlayışını yansıtır. Bazı parçalarda Le Orme'den Aldo Tagliapietra'yı anımsatırken, 2 bölümlük 'L'Etrusca' parçalarında Alan Sorrenti'yi akla getirir.

Albümdeki 3 parça, Gianna'yı unutturmayacak türden parçalar. İlki hem söyleyiş hem müzikal atmosfer hem de ilerici yanıyla albüme adını veren 'Antico Teatro Da Camera'. İkincisi Fabrizio De Andre'yi aratmayan halk müziğinin selfonik halde seslendirilişi ve Gianni'nin mükemmel vokaliyle 'Delvish' parçası. Özellikle 'Delvish' parçasının ortalarında başlayan deneysel senfonik müzik italyan progresif rock'ının yaratıcılığını anlatmaya çok güzel bir örnek.

Son parçası, Liverpol taraftarları tarafından 'You'll Never Walk Alone' olarak marş yapılan Pink Floyd'un Meddle albümündeki parçalardan biri olan 'Fearless' tadında, damağında bir parça. Sadece stadlarda futbol taraftarlarını değil, konsere doluşmuş binlerce kişiyi bir ağızdan söylettirecek türden, duygu yüklü bir parça.

Gianni D'Errico belki 26 yaşında ölümünden sonra popüler dünyada unutuldu ama yarattığı şarkılar ve tek albümüyle progresif rock dinleyenler tarafından biliniyor ve anımsanıyor.


1. L'Etrusca (1a parte) (2:22)
2. Antico Teatro Da Camera (4:18)
3. Reincarnazione (3:57)
4. Io, L'Ultimo (3:22)
5. Clausura (4:07)
6. Toccami (3:48)
7. Delvish (5:54)
8. Sognando Rosanna (5:04)
9. Un Pittore (3:48)
10. L'Etrusca (2a parte) (2:22) 

17 Ağustos 2018 Cuma

Cai - Noche Abierta 1980



Cai'nin ilk albümünü dinlediğimde uğradığım şaşkınlık üzerine yazdığım yazıda, 70'lerde  İspanya'dan çıkan grupların kendilerine özgü müzik anlayışlarının Andalus rock olarak adlandırıldıklarını belirtmiştim. Aynı yazıda 2 yıl önce Triana'yı ilk dinlediğimde Andalus (endülüs) rock adıyla tanıştığımı da söyleyip, bundan sonra 70'ler İspanya'sının, aynı bizim ülkemizde olan Anadolu rock gibi bir rock müzik anlayışına sahip olduğunu bilinçaltıma yerleşmiştim.

70'lerin bu İspanyol gruplarını Andalus rock diye adlandırırken örnek verdiğim Anadolu rock ile karşılaştırma yapmak gerekiyor. Her iki ülkenin müzisyenleri ve grupları kendilerine özgü halk müziği enstrümanlarını kullanırlarken hem kendi yerel hem de ulusal halk ezgilerini kullanırken benzerlik gösteriyorlar. Ancak her iki tarafta halk ezgilerini kullanırken İspyanyollar bunu müziklerine senfonik bir yapıda sunarken, biz yani Türkler saykodelik rock'ı kullanarak yapıyoruz. Aralarında gördüğüm en büyük fark bu'dur.

Tabi 70'lerin başlarında müzik yapan İspanyol Smash grubunu saymazsak; keza Smash grubu da o dönem Türkler gibi saykodelik rock'a benzer bir müzik yapıyorlardı.

Ancak Smash grubu; Triana, Mezquita, Cai gibi Andalus rock deyince akla gelenler arasında değildir

Cai'nin ilk albümünü dinlediğimde başta da belirttiğim gibi, şaşırmıştım. İngilizlerin, Amerikalıların, hatta kuzeylilerin ve hatta Afrikalıların folk ezgilerine aşinaydım. Cai ile bu daha da  folk müziğe ve ezgilerine aşinalığım daha da arttı. Aslında 2 yıl önce Triana ile aşina olmuştum ama sanırım Cai son noktayı ilk albümüyle koydu. İkinci albümü olan 'Noche Abierta' ise bu durumun tavan yapmasına neden oldu.


Artık flamenko gibi çok orjinal bir halk ezgilerinin rock formatı müziklerde bulunmasını yadırgamıyorum. Daha da fazlası büyük bir zevk alıyorum. Hem İspanyol müziğinden hem de rock'ın progresif halinden.

'Noche Abiento', ilk albümdeki enerjik caz-rock hallerinin tersinde bir yol izlenerek hazırlanmış bir albüm. İlk albümdeki gibi parçalar uzun değil, kısadır. Halk müziklerindeki sınır tanımamazlık Cai tarafından hem ilk albümünde mükemmel kullanıldığı gibi ikinci albümününde de bundan vazgeçmiş gözükmüyorlar.

Albümünün tamamını dinlediğinizde sizi günümüz İspanyasına götürdüğü gibi ortaçağ İspanyasını da gidebilirsiniz. Özellikle ilk iki parçadaki folkik müzik formatı, İspanyol halkının Latin Amerika kültürünü 500 yıldır nasıl disipline ettiğinin kültürel göstergesidir. 

Tahminimce albümün en güzel parçası 'Alegrias de Cai'. Caz'ın, caz-rock'ın folk müzik ile buluşması ve synth'in mükemmel bir altyapı sunması; parçayı Camel, Caravan gibi Canterbury ekolünün en önemlileriyle rekabet haline sokuyor. Sadece bu parçasıyla değil, albümün genel havasıyla; caz, folk, senfonik sesler ile Cai, 1980 yılından anımsanabilecek bir başyapıt çıkartıyor.

İki yazı öncesi Cai grubunun ilk albümünü yazmıştım. Hemen ardından bu albümü de yazacaktım ancak bazı nedenlerden dolayı geçikti. İki gece önce de araya sıkışan bir grup oldu, On The Raw. On The Raw'da İspanyol bir gruptu ancak onlar günümüz modern ve 70'lerin genel anlamda caz-füzyon müziğinin devamcısı niteliğinde bir albüm yapmışlardı. On The Raw'ı bir önceki yazıda profesyonel müzisyenlerin müziği diye belirtmiştim.

Şimdi de aynısını Cai grubu için söylüyorum.

Gerçek anlamda profesyonel müzik insanlarının işlerinden birisini görmek istiyorsanız, 'Noche Abierta' albümü kusursuz bir örnek.

1. Sone Contigo (3:55)
2. Despertar (4:34)
3. Alegrias de Cai (5:08)
4. Noche Abierta (4:05)
5. Extrana Seduccion (6:34)
6. La Fabula (3:56)
7. La Roca del Diablo (8:05)

Süre : 36:21

Diego Fopiani / Davul, Perküsyon, Vokal 
Jose Fernandez Mariscal / Elektrik Gitar
Francisco Delgado Gonzalez / Gitar
Sebastian Dominguez Lozano / Klavyeler, Piyano, Synth (ses düzenleyicisi)
Jose Velez Gomez / Bas Gitar, Vokal


3 Ağustos 2018 Cuma

Cai - Mas Alla de Nuestras Mentes Diminutas 1979




Daha önceleri de ispanyol progresif rock grupları dinlemiştim ama beni en çok etkileyen iki yıl önce tanıştığım Triana grubu olmuştu. Triana ile tanıştıktan sonra ispanyolların bu rock müziğine bir de ad bulduklarını öğrenmiştim.

Andalus Rock. Andalus(endülüs) rock ise bizim Türkiye'de 70'li yıllardan bildiğimiz Anadolu rock'a benzer bir anlayışla yapılan bir rock türü. 


70'lerde Türkler nasıl rock müziğe halk ezgilerini koyarak parçalar ortaya çıkardılarsa, İspanyollarda benzer şekilde kendi kültürlerinde olan flamenko, kuzey afrika halk ezgileri gibi folklorik sesleri ve melodileri kendi müziklerine entegre ediyorlardı. 

Cai grubu da bu ilk albümlerinde kullandıkları flamenko ezgileri ile Andalus rock türüne bir örnek oluşturuyor. Ancak andalus rock denince anımsanması gereken ilk grup, Triana gibi ağırlıklı olarak halk müziği etrafında dolaşmayıp, caz-rock üzerine yoğunlaşıyorlar. Albüm senfonik bir yapıda olsa da, caz-rock etkisini başlangıcından albümün bitimine kadar hissettiriyor. 

İlk parçada synth kullanımı ile space rock temeline oturtuluyor. Sonrasında ise vokal kullanımı ve flamenko melodileriyle ayet kısmını tamamlamışlar. Son 3 dakikasını ise Canterbury tarzı caz melodileri ve enstrüman doğaçlamalarıyla bitiriyorlar. 

İkinci parça 'Alameda' ise 70'lerin başlarını anımsatan klasik rock balat parçalarından bir örnek. Çok sakin giden parça; ki albümün en sakin, durağan yeri; sonlarda güzel bir caz gitar solosuyla son buluyor. 

'Solución A Un Viejo Problema', ise, caz rock enerjisiyle başlıyor. Parça o kadar eklektik bir yapıda ki sanki uzun bir komposizyonun bir bölümünü dinliyor gibi hissediyorsunuz. Caz'ı bu kadar rahat bir şekilde kullanan grup sayısı bir hayli azdır. Caz-rock'ın etkisi azalmaya başlayınca karşınıza flamenko ezgileri ve acımsı tonlarıyla vokal karşınıza çıkıyor. Son bölüm ise İtalyan caz rock devi Area'yı anımsatan melodiler ile devam ederken, parçanın finalini yine acımtırak vokaliyle bitiriyorlar.

'Pasa Un Dia' ilk bölümü ile grup, hırçın vokalleri ve space rockvari synth kullanımıyla Eloy'un caz haline gelmiş hali gibi duruyor. Devamında gelen organ solosu ise Jon Lord'un sololarını anımsatmıyor değil. Son olarak da yine flamenko ezgilerini de işin içine adapte ediyorlar. Parçanın, dolayısıyla albümün sonuna bir davul soloyu da ekliyorlar. 

Akdeniz insanın sıcakkanlılığı, Cai grubunun müziklerine enerjik olarak yansıyor. 

Eklektik yapıdan, caz-rock'dan ve enerjik seslerden hoşlanıyorsanız, Cai grubunun bu ilk albümüyle müzik zevkinin derinlerine inebilirsiniz.

1. Mas Alla De Nuestras Mentes Diminutas (9:20)
2. Alameda (6:05)
3. Solución A Un Viejo Problema (7:16)
4. Pasa Un Dia (10:53)
5
Süre : 33.48

- Diego Fopiani / Davul, Perküsyon, Vokal
- Francisco Delgado Gonzalez / Elektrik Gitar
- Sebastian Dominguez Lozano / Klavyeler, Synt (ses düzenleyicisi)
- Jose Velez Gomez / Bas Gitar, Vokal