Bu Blogda Ara

1976 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1976 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Birth Control - Backdoor Possibilities 1976


                                 

1960'ların sonunda çıkan progresif rock dönemin bir çok rock gruplarını etkiler. Black Sabbath, The Who, The Doors, Led Zeppelin gibi gruplar ilk aklıma gelenlerden. Daha sonraları bu tarz gruplar rock müziğin efsanelerinden olurlar. Bir çok progresif rock grubu unutulup, bilinmiyorken bu grupların yaptığı müzikler klasik olarak tanımlanır.

Progresif rock'a ilgi duyup dinlenmeye başladıktan bir süre sonra o klasik yada rock efsanelerinin yerlerini progresif rock grupları almaya başlar. Bir süre sonra da rock müziğin o kadar da şablon müziğe dayanmadığı görülmeye başlanır. Hemen hemen bütün progresif rock gruplarının belli dönemlerde değiştikleri görülür. Örneğin Deep Purple(bazıları prog demese de progtur), 70 öncesi yaptığı müzik ile 70 sonrası yaptığı müzik birbirlerinden çok farklıdır. Deep Purple dağılıp,  Rainbow grubunda grup üyelerinin bir kısmı müziğe devam ederken yine ortaya çıkan atmosfere farklıdır. Aynı şeyi Pink Floyd içinde söyleyebiliriz. Belli yıllar arasında müziklerinde ciddi değişiklikler yapmışlardır. Varolan ile yetinmemişler, hem kendilerini geliştirmişler hem de yaptıkları müziklerini.


1970 öncesi kurulan Birth Control grubu da klasikler yada efsaneler arasında gözükmüyor hatta adı bile bilinmiyor olsa da, merak edip dinleyenler için gerçek anlamda bir klasik rock grubudur. Birth Control grubu da bir çok progresif rock grubu gibi belli dönemlerde değişiklere gitmiş, diğer gruplar gibi müziklerini geliştirmişlerdir. Günümüzde rock gruplarının çoğu 70'lerin bir nevi ekmeğini yemekle meşguller.

Birth Control, ilk albümlerinde hard rock'a yakın dururlar. Mellotron kullanırken dahi müziğin atmosferi serttir. Aynı dönemde The Doors'un 'Light My Fire' parçasını da yine sert bir atmosferde yorumlarlar. Bir kaç albüm sonrasında grubun müziği değişmeye başlar. Albümlerin içinde artık caz ritimleri vardır. Gitar ve org soloları ilk dönemki gibi sert değil, caz ve blues ağırlık kazanır.

1976 yılındaki bu albümleri ile diğer albümlerinden farklı, bambaşka bir albümle ortaya çıkarlar. Albüm daha çok 1971-75 arası Yes-Genesis atmosferindedir. Cazı müziklerinde yine kullanmaya devam ederler ancak albümün atmosferi sert değildir, senfoniktir(seslerin birbiriyle uyumlu olması).

Rock döneminde, yani 60'larda ve 70'lerde bir isyanın tanımı (günümüzde heavy metal grupları bu işi üstlenmiştir) da olmuştur. Bütün rock tarihinin en politik grupları bu dönemde çıkmıştır. Pink Floyd'un yapmış olduğu sistem eleştirisinin bir benzeri günümüzde yoktur, yapılmamaktadır ama Pink Floyd taklidi yapan bir çok grup vardır. Birth Control grubu da, önceki albümlerini yazarken belirtmiştim, adını dönemin Papa'sının kürtaj hakkında ki açıklamalarına tepki olarak alırlar. İlk albümlerinden itibaren müziklerinde politik tavırlarını ortaya koyarlar ve sonraki albümlerinde de bu tavırlarını devam ettirirler. Pink Floyd'un 'Animals' albümü gibi sistem eleştirisi albümüne benzer 'Plastik People' albümleri hem sözler hem de müzikal atmosfer açısından mükemmel bir albümdür.

'Backdoor Possibilites' albümü de grubun yine politik tavrını devam ettirdiği bir albüm. Sistem ve toplum eleştirisini 'Plastic People' albümünde olduğu gibi devam ettirirler. Yukarıda belirttiğim üzere albümün müzikal atmosferi 70'lerin başı Yes-Genesis döneminin ve atmosferinin ortaya çıkartılması, grubun müziğinin bambaşka bir yere gittiğini gösterir.

Sert, ağır rock olarak adlandırılan Birth Control grubu bu albümüyle müzik yapmaya başlasalardı ve bu şekilde devam etselerdi, büyük ihtimal senfonik tür olarak adlandırılacaklardı.

Yes'in ve Genesis'in mükemmelliği ararken yakaladıkları mükemmel ötesi atmosferlere Birth Control grubu da bu albümüyle bir ekleme yapar. Ancak sadece tek bir albümle yetinirler. Sonraki albümlerde bu tarz atmosferde olan albümleri olmaz. Daha basit, daha anlaşılır, daha kolay dinlenilir albümlere yönelirler. Müziklerinde yine değişime açıktırlar ve kendilerini de değiştirirler ama dinleyici kitlesi de değişmiştir. Yine de popüler olacağız diye kendilerini satılığa çıkarmazlar.

75 sonrası bütünüyle art rock olarak adlandırılması gereken progresif rock yerine dinleyeciler bir süre sonra popüler kültüre yönelirler. Bir süre sonra da progresif rock ve grupları küçük topluluklara müzik yapmaya başlar. Birth Control de belki müziklerinin kitleye ulaşmasında sıkıntı yaşadıkları için bir çok grup gibi daha dinlenilir albümler yapmaya yönelirler. Bu durumu daha önce yaptıkları 'Buy' adlı parçada yaptıkları sistem eleştirisi varken yapmak zorunda kalırlar.

'Backdoor Posibilities' albümü benim için son Birth Control albümü. Bu albümden sonraki albümleri de severek dinlesem bile bu ve önceki albümlerinden aldığım zevki alamıyorum.

Son olarak ise Birth Control de bir çok progresif rock grubu gibi bilinmesi değil, klasik ve efsaneleşmiş rock gruplarından biri olması gerekiyor.

1. One First of April (7.41)
-  Prologue 2.32
-  Physical and mental short circuit 3.58
- Subterranean escape 1.11
2. Beedeepes (8.34)
- Film of Life 5.37
- Childhood Flash-back 0.52
- Legal Labyrinth 2.05
3. Futile Prayer (5.55)
4. La Cigüena de Zaragoza (8.17)
- The Farrockaway Ropedancer 4.28
- La moineau de Paris 2.24
- Cha cha d'amour 1.25
5. Behind Grey Walls (6.53)
6. No Time to Die (6.10)

Süre : 43.30

Bruno Frenzel / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal
Zeus B. Held / Hammond Org, Elektrik Piyano, Moog, Arp Synth(ses düzenleyicisi), Grand Piyano, Alto Saksafon, Tubular Bells, Vokal
Peter Föller / Bas Gitar, Vokal
Bernd Noske / Davul, Perküsyon, Solo Vokal

Konuk
Michael / Perküsyon (4)

2 Şubat 2019 Cumartesi

La Düsseldorf - La Düsseldorf 1976



Her ülkeden çıkan rock gruplarının özellikle 60 ve 70'li yıllarda hemen hemen benzer müzik düşüncelerine sahip olduğu görülür. Örneğin Fransa'dan genel olarak çıkan avantgard anlayışlı caz ve zeuhl müziği, Türkiye'den çıkan saykodelik ve folk birleşimi Anadolu rock, İspanya'dan saykodelik, caz ve flamenko karışımı Andalus (endülüs) rock gibi. Almanya'dan çıkan gruplarda da belli özellikler var. Her ne kadar bu özelliklerin dışına çıkıp müzik yapanlar varsa da (Eloy, Birth Control gibi) genel olarak Almanya denince iki rock türü anımsanır.

İlki krautrock diğeri elektronik rock. İkisi de birbirinin içindedir. Dönemin Almanyasında elektronik müzik yapan gruplarla krautrock grupları içiçedir. En güzel örneği Popol Vuh grubudur. 1972'de gruba katılan bir çok müzisyen aynı yıl Tangerine Dream'in 'Zeit' albümünde çalmışlardır. Sadece müzisyenlerin farklı gruplarda farklı müzik yapmış olmaları değil, çoğu zaman bir çok grup hem elektronik müzik hem de krautrock olarak bilinir. Ashra Tempel'ın kurucusu Manuel Göttsching ile Tangerine Dream'den gelme ve elektronik müzik denince ilk akla gelen ad olan Klaus Schulze'nin öncülüğünde süpergrup olarak kurulan The Cosmic Jokers, her iki türün içiçeliğine güzel bir örnek oluşturur.

La Düsseldorf da içiçe olan iki türün ilk akla gelmesi gereken gruplarında başıındadır. Klaus Dinger tarafından 1975 yılında kurulur. Klaus Dinger müziğe erken yaşlarda 1960'ların ortalarında başlar. Dönemin şuan için pek bilinmeyen rock ve caz gruplarında çalar. 1970 yılında elektronik müzik efsanelerinden Kraftwerk'e konuk müzisyen olarak katılır. Ertesi yıl Michael Rother ile Neu! adlı grubu kurar. 1975 yılına kadar kendi grubuyla çalıştığı gibi dönemin bir çok grubuna Michael Rother gibi konuk müzisyen olarak olur. Neu! Grubunda Michael gitarda iken Klaus Dingere davulu üstlenir.

1975 yılında son Neu! albümü yayınlandıktan sonra kurulan gruba bu kez gitar, piyano çalarak öncülük eder. Gruba kardeşini de dahil eder. Albümdeki bütün parçalar Klaus Dinger'in kendisine aittir. La Düsseldorf ilki 1976'da olarak 3 albüm yapar. 80'li yıllarda Klaus Dinger müzik hayatına, üretmeye devam etse de, 90'lı yıllardaki kadar üretken değildir. 90'lı yıllarda Neu! müziğini tekrar canlandırmaya çalışır. La Düsseldorf ve Neu! müziği içiçe geçer.

Klaus Dinger 2008'de, 11 yıl önce öldü ama krautrock denince ve ilgilenilmeye başlayınca karşınıza çıkan en orijinal kişiliklerden birisi haline geldi.

Albüm olarak La Düsseldorf(grubun adı da buradan geliyor), Neu! döneminin devamı niteliğinde. Motorik ritimler, bolca elektronik öğeler, yer yer kulağa melodik gelen anlar ve folk ve punk. Neu! grubunda ne yapmaya çalıştıysa yeni grubunda da aynısını yapmış. Bir farkla; Neu! ile daha deneysel iken La Düsseldorf'ta artık şablonlar oluşturmalıyım diyerek parçalarını belli bir kalıba sokmuş(yani albümü experimental olarak değerlendiremeyiz).

* İlk iki parçanın başındaki stadyum sesleri bana Pink Floyd'un Meddle albümündeki ve 70'lerde Liverpool'un marşlarından biri olan 'Fearless' parçasını anımsatıyor.

Eğer ilk iki parçayı stadyumda konser dinler gibi hissederseniz albümün tadına doyamayabilirsiniz. Hatta ilk parçanın sonlarında The Who'nun tadını bile yakalayabilirsiniz. 'La Düsseldorf' parçasında da The Who'yu yakalarsınız belki ama daha çok punk ve elektronik haliyle.

'Silver Cloud' parçası da The Who tarzında devam ediyor. Ancak hızlı ve ritimli şekilde değil, 'Song is Over' parçası gibi senfonik ve dönemin elektronik müziği gibi newage tarzı ile birleşiyor.

Albümün son parçası, 'Time'. Zamanında sadece grup isimlerine ve albümlerine bakıp dinlerken önüme çıkan mükemmel ötesi parça. La Düsseldorf'u değil, Klaus Dinger gibi bir sanatçıyı tanımama neden olan müzikal yaratıcılık.

İlk dinlediğimde (yılı anımsamıyorum zamansız bir parça gibi geliyor) nasıl zevk aldıysam şuan dinlerken de aynı zevki alıyorum. Aradan geçen 43 yıla rağmen sanatsal değerinden hiç bir şey kaybetmiyor.

La Düsseldorf yada Klaus Dinger, krautrock'ın kalburüstü gruplarından yada müzisyenlerinden değil ama o dönemin müzikal anlayışını anlayabilmek için başvurulması gereken kişilerden biridir. Aynı Popol Vuh'un yaratıcısı Florian Fricke gibi.

1. Düsseldorf (13.17)
2. La Düsseldorg (4.28)
3. Silver Could (8.01)
4. Time (9.24)

Süre : 35.10

Klaus Dinger / Vokal, Elektrik Gitar, Piyano, Klavyeler, Synth (ses düzenleyicisi), Besteci
Thomas Dinger / Perküsyon, Vokal
Hans Lampe /  Perküsyon, Elektronikler

Konuk / Harald Konietzko / Bas Gitar (3,4)

8 Ocak 2019 Salı

Kansas - Leftuverture 1976




Kansas, 1973'de müziğe başladığından itibaren kendi ülkesindeki rock müziğe odaklanmak yerine Avrupa'daki grupların müziklerini takip ederek kendi müziklerini yapmayı tercih ettiler. İlk albümünden itibaren dönemin progresif rock deyince ilk akla gelen YES, Genesis gibi ABD dışındaki gruplardan sesler alarak parçalarında kullandılar. Bu durumu da öyle kopyalayarak değil, profesyonel bir biçimde yaptılar. O yüzden Kansas'ın albümleri orijinal albümlerdir, bir o kadar da avrupa ekolünde ilerler.

'Leftoverture' albümü de ilk iki albümdeki müzikal anlayışın devamı şeklindedir. Hatta çok daha olgunlaşmış olan grubun en muhteşem albümüdür. Albümdeki bütün parçalar öyle özenle üzerinde uğraşılarak biraraya getirilmiş ki, herhangi birini üstüste sıkılmadan saatlerce dinleyebilirsiniz. 70'lerin ortalarında Avrupa'daki progresif rock'daki değişim de göz önüne alınırsa, 75 öncesi albümlerin zevkine bu albümle tekrar ulaşabilirsiniz.

'Carry On Wayward Son', Kansas'ın adı bilinmese de, popüler olmuş ve klasikleşmiş bir kaç parçasından biri. 'Breakfast in America' çalmaya başladığında çoğu kimse grubun Supertramp olduğunu bilmez. 'Carry On Waywars Son' parçası da aynı şekilde çalmaya başladığında anımsanır, bilinir ama Kansas grubu akla gelmez. 'Carry On Wayward Son' sadece Kansas'ın değil klasik rock'ın da bilinen parçalarının başında gelir. Ayrıca tekrar tekrar dinlenildiğinde bağımlılık da yapar. Belki de bu bağımlılık yapması yüzündendir klasik rock'ın en bilinenlerinden olması.

'The Wall' parçasında genesisvari, daha doğrusu Tony Banks piyanosuvari bir hava, atmosfer sözkonusu. Piyano, org ve synth öyle bir atmosfer yaratıyor ki, tam da 70'lerin progresif rock atmosferinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

'What's On My Mind', özellikle synth ve bas gitarın etkisiyle Boston grubuna benzerlik gösterse de, Gentle Giant'in 'Free Hand' parçasına eklektik yapı olarak daha çok uyum sağlıyor. Geçenlerde pek okuyup takip etmesem de(denk geldi), Oray Eğin'in küçümseyerek yazdığı Queen hakkında stadyum rock tanımını yapmaya kalkıştı. Halbuki bir çok rock grubu, progresif rock grupları da dahil buna, stadlarda herkesi ayağa kaldıracak parçalar yaptılar. ELP, Deep Purple, Rush gibi grupların bu tarz parçaları olduğu gibi Kansas'ın bu parçası da stadyum rock denilen parçalara örnektir. Ayrıca stadyum rock Oray Eğin'in uydurduğu bir tanım değildir, 70'li yıllardan beri vargelen bir tanımdır.

'Miracles Out Of Nowhere' parçası, aşırı şekilde italyan ekolüne benziyor. Her dinleyişimde Banco'nun yada PFM'nin izlerine rastlayabiliyorum(Keman Maura Pagani çalıyor sanki). Bir o kadar da Gentle Giant'ın karmaşık yapılarını anımsatıyor. Bu kadar güzel ve bolca melodilerin üzerine parçanın sonundaki gitar solosu ise parçayı unutulmaz yapabiliyor. Albümdeki ve Kansas'ın bütün diskoğrafisinde benim için en tepedeki parça. Parçanın güzel oluşu bir o kadar da moral bozucu olabiliyor. Benim ki bozuluyor.


'Opus Insert' ve 'Questions Of My Childhood', iki kısa parça. Her ikisinde de Keith Emerson-Carl Palmer işbirliğinin sonucunda ortaya çıkan müzikal atmosferin etkisini rahatlıkla hissedebilirsiniz.
Kısa parçalar olmasına rağmen her ikiside doyurucudur. Dolayısıyla albümde herhangi bir zayıflık algısı yaratmazlar. 'Questions Of My Childhood' parçasında PFM etkisi de yok değil. 

Sürekli benzetmelerden gittik, 'Cheyenne Anthem' parçasında da gitmezsek olmaz. 1960'ların sonu, 1970'lerin başına The Who grubunu anımsamazsak, parçayı anlatamayız. 'Song is Over', şarkı bitti marşlar başladı düşüncesiyle rock müziğe başka bir biçim veren The Who'nun ne kadar büyük bir grup olduğu yadsınamaz. 'Cheyenne Anthem' parçasıyla Kansas grubu da, marş yazma konusunda The Who'dan eksik kalmıyor.

Son parça, bir başyapıt; 'Magnum Opus'. Eklektik yapısı ile bir kaç yazı öncesinde progresif rock'ın başyapıtlarından biri diye gösterdiğim Bubu grubunun albümüne alternatif parça. Progresif rock'ı anlatmak için verilen örneklerden Genesis'in 'Musical Box', YES'in 'Fragile' parçaları gibi akılda tutulması gerekir. Gerektiğinde örnek olarak da gösterilir. 

Kansas, ABD çıkışlı bir grup ve daha önce yazdığım bazı yazılarda belirttiğim üzere Amerikan rock gruplarını progresif rock'ın içinde pek yaratıcı düşünemiyorum. O yüzden Amerika çıkışlı grupları pek dinlemiyor ve dikkate almıyorum. Ancak bazı gruplar hariç durumda olabiliyor. Bunlar genellikle Avrupa'daki müziği takip eden gruplardır.

Kansas grubu da o 'bazı gruplar'ın içinde yer alıyor. 'Leftoverture' albümü de özellikle karmaşık yapılı parçalarıyla öne çıkarak başyapıtlık albümler arasında kendine yer ediniyor.

Progresif rock için başyapıtlık bir albüm; Leftoverture.


1. Carry On Wayward Son (5.13)
2. The Wall (4.47)
3. What's On My Mind (3.27)
4. Miracles Out Of Nowhere (6.29)
5. Opus Insert (4.26)
6. Questions Of My Childhood (3.38)
7. Cheyenne Anthem (6.50)
8. Magnum Opus (8.27)
a. Father Padilla Meets The Perfect Gnat
b. Howling At The Moon
c. Man Overboard
d. Industy On Parade
e. Realese The Beavers
f. Gnat Attack

Süre : 43.17

Steve Walsh / Vokal ve Geri Vokal, Org, Piyano, Synth (ses düzenleyicisi)
Rich Williams / Akustik & Elektrik Gitar
Kerry Livgren / Elektrik Gitar, Piyano, Klavnet, Moog, Synth (ses düzenleyicisi)
Robby Steinhardt / Keman, Viyola, Vokal (4,7), Geri Vokal
Dave Hope / Bas Gitar
Phil Ehart / Davul, Perküsyon

Konuklar
Toye La Rocca, Cheryl Norman / Çocuk sesleri (7)

2 Ocak 2019 Çarşamba

Etran Fou Le Loublan - Batelages 1976




Etron Fou Le Loublan, 1971'de iki kişi olarak kurulmuş, ertesi yıl saksafoncunun katılımıyla 3 kişilik olan fransız grup. Albümlerden önce ilk konserlerde kendilerini denemişler, ilk konserleri de Zeuhl müziğinin yaratıcısı Magma vermişlerdir. 1971 yılında çok genç olmaları nedeniyle ilk albümlerini kuruluşundan 5 yıl sonra, 1976 yılında çıkartmışlar. Doğaldır ki bu sürenin içinde dönemin bazı kaliteli gruplarının konserlerinde bulunmuşlar.

Bu süre içinde özellikle dinledikleri Captain Beefhard, MC5, Soft Machine, Sun Ra, Gong, The Doors, Can, Amon Düül II, King Crimson gibi gruplardır. Ancak müziklerine en çok etki eden 1973 yılında açılış grubu olarak çıktıkları ve ilk deneyimlerini yaşadıkları Magma grubudur.

Bir konser öncesi Magma grubunun menejeri gelip sorar davulcuya; 'Yine davul solosu çalmayı düşünüyor musun?'(Yani Vander çok uzun davul solosu çalıyor senin kısa davul solonla kimse ilgilenmez, kendini güldürme gibilerinden). Davulcunun cevabı da basit; Evet, tekrar çalacağım.

Sonraları konserler de yer almadıkları zamanlar, grup üyelerinden bazıları sokak tiyatrolarında çalar. Gruba 3. kişi olarak katılan safsafonist aynı zamanda aktörlüğe devam eder. (Günümüzde de hala devam ediyor)

1976 yılında çıkardıkları ilk albüm 'Batelagas' ise 5 yılın bir nevi özetidir. Parçalarda herhangi bir şablona rastlanmaz. Çıkardıkları sesler birbirlerinden bir hayli farklıdır. Enstrümanlar arasında bir uyum yada düzen var gibi gözükse de aslında albümün bütününe baktığınızda grup bir hayli özgürdür. Ortaya bir şaheser çıkarmaya çalışmamışlar; öğrendikleri, deneyimledikleriyle yaratıcılıklarını zorlamışlardır. İlk stüdyo deneyimlerine göre de gayet başarılıdırlar.

Albümü dinlemeden önce daha önce dinledikleri ve takip ettikleri gruplara da bakmanızı öneririm, yukarıda belirttim, çünkü bu ilk albümlerinde o grupların etkileri fazlasıyla gözüküyor.

Kısa bir süre önce bazı sorunlar yüzünden kafam dağınık olduğu zaman açıp dinlemeye başladığım bir grup oldu. Özellikle ilk parçanın vokal kısımları Renate'nin (Amon Düül II) 1970'lerdeki parçaları yorumlayışına benzemiyor değil. Tabi bir de ilk parçadaki saksafon solonun hırçınlığı tadından yenmiyor.

Albüm boyunca eğer dikkat edebilirsiniz davulcunun Magma'nın lideri Vander'den çokça etkilendiğini görebilirsiniz.

Avantgard rock, RIO/Avant, Zeuhl gibi türler progresif rock dinleyenlere içinde genel olarak zor yer edinirler. Ancak bu tarzları sevmeye başlamalarıyla da progresif rock'a bakış açıları değişmeye başlar. Tangerine Dream, YES gibi gruplar benim müziğe bakışımı 10 yıl önce çok değiştirmişti. Hemen ardından gelen grup ise Magma oldu. Şuan bıkmadan dinleyebileceğim 4-5 grup yazsam, bunlar Tangerine Dream, YES, Banco del mutuo soccorso ve Magma olur.

Etron Fou Le Loublan grubu da bu albümüyle o 4-5 grubun arasında giremez belki ama Magma'yı dinlemeye başladıktan sonra hemen aklıma gelecek olan gruplardan.

Özellikle kafam dağınık olduğu zaman bana ilaç gibi geliyor. 

1. L'amulette et le petit Rabbin (18.07)
2. Sololo Brigida (3.18)
3. Yvett'Blouse (0.26)
4. Madame Richard – Larika (9.23)
5. Historie de Graine (11.20)

Süre : 42.34

Ferdinand Richard / Bas Gitar, Vokal
Chris Chanet (Alias Eulalie Ruynat) / Saksafon, Vokal
Guigou 'Samba Scout' Chenevier / Perküsyon, Koro

Albüm Kapağı / Jeff Thiebout

8 Eylül 2018 Cumartesi

Gianni D'Errico - Antico Teatro Da Camera 1976



Gianni D'Errico, İtalyanların ve italyan progresif rock'ının pek bilinmeyenlerinden biridir. Bilinmemesinin en önemli nedeni de ürettiği müziklerin azlığı ve 26 yaşında çok gençken ölmesidir.

1948 yılında doğan Gianni, müziğe 15-16 yaşlarındai 1960'ların ortalarında başlar. 1969 yılında katıldığı bir müzik festivalinde parçası finale kalır ve bir plak şirketiyle bir anlaşma imzalar. Ancak tek başına olması sebebiyle müzikten para kazanmasının zor olduğunu görünce 1970 yılında çevirmenlik ve yazarlık yapmaya başlar.

2 yıl sonra, 1972'de daha sonradan italyan müziğinin önemli seslerinden biri olacak Maurizio Vandelli ve onun söz yazarı Angelo de Luca ile tanışır ve birlikte plaklar yapmaya devam eder. 1975 yılında bestelediği parçaları bir albüm olarak hazırlamar ancak aynı yıl bir trafik kazasında ölür. Hazırladığı albüm 1 yıl sonra, 1976 yılında satışa çıkar.

Albümde yani plakta enstrümanları çalanlar hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. O yüzden albüm hakkında bildiklerimiz parçaların yazımları Gianni D'Errico ile Maurizio Vandelli'nin ortaklaşa yapıldığıdır.

'Antico Teatro Da Camera', Gianni'nin ilk ve son albümüdür. Albüm kısa parçalardan oluşmuş, 70'ler İtalya'sının karekteristik müzikal anlayışını yansıtır. Bazı parçalarda Le Orme'den Aldo Tagliapietra'yı anımsatırken, 2 bölümlük 'L'Etrusca' parçalarında Alan Sorrenti'yi akla getirir.

Albümdeki 3 parça, Gianna'yı unutturmayacak türden parçalar. İlki hem söyleyiş hem müzikal atmosfer hem de ilerici yanıyla albüme adını veren 'Antico Teatro Da Camera'. İkincisi Fabrizio De Andre'yi aratmayan halk müziğinin selfonik halde seslendirilişi ve Gianni'nin mükemmel vokaliyle 'Delvish' parçası. Özellikle 'Delvish' parçasının ortalarında başlayan deneysel senfonik müzik italyan progresif rock'ının yaratıcılığını anlatmaya çok güzel bir örnek.

Son parçası, Liverpol taraftarları tarafından 'You'll Never Walk Alone' olarak marş yapılan Pink Floyd'un Meddle albümündeki parçalardan biri olan 'Fearless' tadında, damağında bir parça. Sadece stadlarda futbol taraftarlarını değil, konsere doluşmuş binlerce kişiyi bir ağızdan söylettirecek türden, duygu yüklü bir parça.

Gianni D'Errico belki 26 yaşında ölümünden sonra popüler dünyada unutuldu ama yarattığı şarkılar ve tek albümüyle progresif rock dinleyenler tarafından biliniyor ve anımsanıyor.


1. L'Etrusca (1a parte) (2:22)
2. Antico Teatro Da Camera (4:18)
3. Reincarnazione (3:57)
4. Io, L'Ultimo (3:22)
5. Clausura (4:07)
6. Toccami (3:48)
7. Delvish (5:54)
8. Sognando Rosanna (5:04)
9. Un Pittore (3:48)
10. L'Etrusca (2a parte) (2:22) 

8 Şubat 2018 Perşembe

Peter Baumann - Romance 1976




Progresif rock dünyasında popüler isimlerin olduğu kadar önemli isimler de var. Popüler isimlere örnek verecek olursak Steve Wilson'dur, Neal Morse'dur yada Pink Floyd'dur. Önemli isimlere örnek verecek isem, ki bunlar daha çoktur; Jon Anderson, Peter Hammill, Robert Fripp, Ian Anderson gibi isimler olur. Günümüzden, 2000 yılı sonrasından, yenilerden verecek olursam da Fabio Zuffanti'dir.

Bir de, bu iki kategorilendirme haricinde, yani popüler ve önemli isimler haricinde; unutulmuş yada unutulmaya yüz tutmuş, yahutta pek bilinmeyen isimler var. Jaki Liebezeit, Holger Czukay, Vittorio Nocenzi, Christian Vander gibi. Bu isimler yaşamlarının büyük bir kısmını müzik ile geçirmişlerdir ancak ne tanınırlıkları vardır ne de müzisyenlerin çoğunluğu tarafından bilinirlilikleri.

Peter Baumann da öyle bir isim. 19 yaşında dahil olduğu Tangerine Dream sayesinde müziğe bakışı ve katkısı çok farklı oldu. Eğer gerçek anlamda bir Tangerine Dream efsanesi diyebileceğimiz bir müzik varsa, bunda Edgar ve Chris kadar emeği olan bir isim, Peter Baumann.

19 yaşında 1972 yılında başladığı müziğe, 1976 yılında grupla birlikte müzik yapmaya devam ederken ilk albümünü çıkardı. 1 yıl sonra da gruptan ayrılarak kendi müziğini yapmaya devam etti. 80'ler ve 90'lar da çok sık olmasa da yine Tangerine Dream'in bazı albümlerine katkıda bulundu. 2015 yılında tekrar gruba dahil olma durumu vardı ancak kendi projesi olması ve Edgar Froese'nin ölümü nedeniyle bu olay gerçekleşmedi. 2016 yılında şimdilik son albümünü çıkardı, ki bu albümü geçen yıl yazmıştım. Albümü en az 3-4 kez üst üste dinleyerek yazmıştım.

Romance; Peter Baumann'ın ilk albümü. Dönemin Tangerine Dream müziğine paralel bir müzik anlayışı ve atmosferine sahip.

İlk 3 parçada Tangerine Dream'in 75-76 sonrası elektronik müziğini kendince senfonik bir halde sunuyor. Progresif rock deyince putlarımdan biri haline gelen Tangerine Dream'i, albümdeki ilk 3 parçayı dinlerken hiç aramıyorum. Sanki Tangerine Dream'in kaybolmuş parçalarını dinler gibiyim.
Hatta 3. parçada Pink Floyd'un 'Animals' albümünde (1976) Rick Wright'ın kullandığı synth bölümleri var.

Dinlerken bir an David Gilmour'un gitarı çalmaya başlayacak gibi hissediyorum.

Albümün kalan, diğer parçaları ise, 3 bölümden oluşan tek parçalık 'Meadow Of Infinity'. Dante'nin ünlü kitabı İlahi komedya'sının parçalarından biri olan cehennemi konu alır. Epik bir müzik ortaya çıkarmak için cesaret isteyen bir işi fazlasıyla yerine getiren Peter Baumann; bunu yaparken Münih senfoni orkestrasını kendisini yardımcı olarak kullanır. Anımsatayım, Peter Baumann 24 yaşındadır. Ve ortaya, elektronik müzik, klasik müzik ve kısmen de olsa opera'nın mükemmel bir karışımını ortaya çıkartıyor.

Bu son 3 bölümden oluşan tek parça bile Peter Baumann'ın müziğe bakışının, müziği yorumlayışının ne kadar farklı, kendine özgü ve yaratıcı olduğunun ispatıdır.

Yazıya başlarken popüler isimleri ve önemli isimleri; çok kısa da olsa anlatmaya çalıştım. Daha sonrada bu önemlilerin arasında pek bilinmeyen, unutulmaya yüz tutmuş isimleri sıraladım. Son olarak da Peter Baumann'ı ekledim.

'Romance' albümüyle epik progresif rock'ın keyfini çıkarın.

1. Bicentennial Present (4.46)
2. Romance (6.02)
3. Phase By Phase (7.35)
4. Meadow Of Infinity, Part 1 (18.35 including 5.)
5.The Glass Bridge
6.  Meadow Of Infinity, Part 2

Süre : 36.58

Peter Baumann / Klavyeler, Synth (ses düzenleyicisi)

Münih Filarmoni Orkestrası (4. parça)

5 Şubat 2018 Pazartesi

Teddy Lasry - E=MC2 1976




O kadar sıkıntı veriyor ki artık internet ve sosyal medya çoğu zaman kusacak gibi oluyorum. Her defasında da sığıntı bulduğum şey progresif rock grupları ve yaptıkları müzikler oluyor. Onda da görkemli müzikler (örneğin ELP) yada giriş-ayet-solo-ayet-solo biçimindekiler olmuyor, daha çok elektronik yada caz temelli müzikler oluyor. Onları dinlerken sokak ağzının tamamen bulaştığı sosyal medyayı unutabiliyorum.

Birkaç gün önce de böyle oldu. Midemi o kadar bulanık hissettim ki, kendimi youtube'de Klaus Kruger parçalarını dinlerken buldum. Birkaç gün öncesinde de zaten La Düsseldorf dinliyordum. Yarım saat, 45 dakika kadar dinledikten sonra yan tarafta öneriler gözüme çarptı. Bir albüm özellikle ilgimi çekti. E=MC2.

Almanların 70'lerde yaptığı elektronik müzikten şimdiye kadar hiç sıkılmadım (ve sıkılacağımı da sanmıyorum). Ama bu sefer de biraz dönemin fransızlarına bakasım geldi. Çünkü E=MC2 albümü fransız müzisyen Teddy Lasry'e aitti. 2 yıl önce Magma grubuyla ilgili yazılan birşeyler ararken önüme 1974 yada 75 yılına ait bir röportaj geçmişti. Ya danimarka yada isveç dilinde idi, çevirip okumuştum. Sorulardan bir tanesi şuydu.

Grup üyeleri sürekli değişim halinde, grup müziğini nasıl ayakta tutuyorsunuz?

Christian Vander'in cevabı ise, 'Evet, bir hayli zorlanıyoruz çünkü gruba katılan müzisyenlerin bir çoğu kendi albümleriyle yada diğer grup projeleriyle uğraşıyorlar. Buna rağmen yeni müzisyenleri aramıza katarak devam ediyoruz' olmuş.

Magma'nın bas gitaristliğini yapan müzisyenin 75 sonrası albümlerinden bir kaçını dinlemiştim. Minimalist, halk ezgilerinin bolca kullanıldığı, indo (yerli) prog tarzındaydı. Ama Teddy Lasry adını hiç duymamıştım.


Teddy Lasry ise; bu albümü dinlemeye başladıktan sonra öğrendim, Magma'nın ilk albümünde (1969) saksafon çalan bir müzisyen. İlk albüm sonrasında kendi albümlerine yoğunlaşmış. Kendi müziğini yaparken de dönemin elektronik ezgilerinden yararlanmış ama çok daha önemlisi yaptığı müzik minimalist bir müzik.

Öyle ki parçalarını ve bu albümü üstüste dinledikten sonra vardığım kanı; albümün prog, caz yada elektronik müzik örneği olmadığıdır. Teddy Lasry müziği, bana daha çok kendi müziğini kendi yapan bir müzisyen gibi geldi.

Hani, Frank Zappa'nın kendi müziğini yapması sonucu, zappa müzik; Pink Floyd'un saykodelik rock ile başlayıp sonrasında kendine özgü müzik yapması dolayısıyla ortaya çıkan Pink Floyd efsanesi gibi; Teddy Lasry'de kendi müziğini ortaya çıkarmış. Teddy Lasry kendi başına kendi müziğini yaparken yardımcı olarak Jean Luc Ponty ile çalışmış davulcu Andre Ceccarelli ve yine daha önce çalıştığı Magma grubunda bas gitarist Jannick Top yer almış.

E=MC2 albümünde; minimalist, zeuhl, folk ve elektronik müziğin mükemmel bir bileşimiyle karşılaşıyorsunuz. Kimi yerde Vangelis, kimi yerde Klaus Schulze, kimi yerde de Magma'nın seslerini duyar gibi oluyorsunuz, albümü dinlerken.

Teddy Lasry; Einstein'ın ünlü denklemi E=MC2'yi bu albümünde konsept olarak işledi. Enerji, kütle ve ışık hızı'nın bir araya geldiği denklem ancak uzay'la, evren'le ilgili olabilirdi. Teddy Lasry'de öyle yaptı; albümü tamamen insan zihinlerinde oluşabilecek şekilde müzikal olarak dile getirdi. Ortaya da kendi müziğiyle anılmasını sağlayacak bir albüm çıktı.

Teddy Lasry'nin E=MC2 albümüyle yeni bir müzikal anlayışla karşılaştınız.

1. Life (1.30)
2. Quasar (7.00)
3. Eart (4.00)
4. Nebular (6.00)
5. Birth Of Galaxy (6.30)
6. Birds Of Space (8.00)
7. Nonsense (3.15)
8. Life (1.30)

Süre : 36.07

Teddy Lasry / Piyano, Flüt, Saksafon, Elektronik (Synth (ses düzenleyicisi)) ve Efektler,

Konuklar
Andre Ceccarelli / Davul (2, 7)
Jannick Top / Bas Gitar (2, 6)


21 Ocak 2018 Pazar

Corte Dei Miracoli - Corte Dei Miracoli 1976



Progresif rock dinlemeye başladığımdan beri, 10 yıldan fazla oldu, şaşırmadığım tek şey şaşırmamdır. Bu yüzden dolayıdır ki, progresif rock'dan ayrılamıyorum. Bazen sıkılıp bir süre dinlemesem de sonra yine dönüp progresif rock albümleri dinlemeye başlıyorum. Özellikle 1970'lerin müziklerinin yerini hiç bir şey tutmuyor.

15 Ocak 2018 Pazartesi

Goblin - Roller 1976



İtalyan progresif rock deyince hep sonradan aklıma gelen bir grup, Goblin. Bunda belki de kısa parçalar yapmasının etkisi var. Banco ya da Pfm gibi epik uzun ve akılda kalıcılığı uzun süren parça yapımından uzak durması bir etki sayılabilir. Her ne kadar müzik olarak geri planda duruyor olsa da, adı aklıma gelip dinlemeye başlayınca şunu diyorum, 'tamam biraz gerçek nostalji yapayım'.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Zanov - Green Ray 1976



Elektronik müzik deyince aklıma ilk gelen, 1970'lerin Alman müzisyenleri olmuştur. İngiliz, Yunan, Japon, Rus hatta Kuzeyli'ler varolsalar bile yine de aklıma her zaman Almanlar gelecektir. Nasıl ki bir çok rock dinleyicisine rock müzik diye bir soru yöneltilince ilk söylenen Pink Floyd, Led Zeppelin yada Deep Purple geliyorsa, elektronik müzik deyince de benim aklıma Almanlar geliyor.

Almanlar deyince de Kraftwerk, Tangerine Dream, Klaus Schulze gibi isimler anlaşılsın. Elektronik müziğin öncüleri ve günümüzde varolmaya devam eden müziğin temellerini atan isimler.

Ve hala daha bu isimler elektronik müzikte kıstas olarak kullanılır.

Birkaç gün önce Tangerine Dream dinlerken birden Zanov hatırladım. Yıllar önce ilk albümünü bir kaç kez dinleyip bırakmıştım. Hemen albümü bulup tekrar dinlemeye başladım tabii. Neredeyse 10 yıl önce dinlediğimde o kadar zevk almamıştım. Şimdi tekrar dinleyince boşuna gözardı ettiğimi anladım.

Zanov, Fransız müzisyen Pierre Salkazanov'un soyisminden oluşuyor. Pierre tek başına olduğu için grup demek yersiz olur. Klaus Schulze gibi tek başına albümü kaydediyor ve konserlerini de yine aynı şekilde tek başına veriyor. Ancak Klaus Schulze'den farkı yada artısı (benim için), statik müzikal anlayışla yada sadece snyth üzerinden müzik yapmaya kalkışmıyor. Özellikle klavye kullanımları bana dinlerken Tangerine Dream, Pink Floyd benzeri bir atmosferi çağrıştırıyor.

Albüm, albüme ismini veren 'Green Ray' ile başlıyor. Elektronik müzik ve saykodelik müziğin bir karışımı olarak Tangerine Dream, Pink Floyd benzeri bir atmosfere sahip. Özellikle rüzgar uğultusu ve saykodelik klavyeler 'Wish You Were Here' albümünü hatırlatıyor. Daha çok da 'Welcome To Machine' parçasını.

'Machine Desperation'; bir önceki parçada ki Pink Floyd'un 'Welcome To Machine' benzerliği, bu parçada isim olarak benzeşiyor. Parça ise, Tangerine Dream'in 'Zeit' ve 'Atem' albümlerinin atmosferinde avantgard bir havada. Korku filmi müziklerine benzer bir şekilde devam eden parça, 17 yıl önce ilk dinlediğimde içime ürperti salan 'Ummagumma' albümünü de hatırlatıyor. Parçanın ikinci yarısı ise synth ve klavyelerin üstüste binmesiyle tam anlamıyla bir elektronik müzik şöleni yaşatıyor. Benim için albümdeki en iyi parça.

'Running Beyond A Dream' ile birlikte, işte normal uzunlukta bir elektronik müzik parçası diyebiliyoruz. 'Machine Desperation' parçasında olduğu gibi yine Tangerine Dream'in 75 öncesi avantgard dönemini anımsatıyor.

Eğer Zanov'un yanında davul ve gitarlar da olsaydı, Tangerine Dream'im müziğinden ayırtedilemeyecek düzeyde olurdu ki, bu haliyle bile neredeyse aynı.

Zanov, 6 yıllık kısa bir müzik hayatından sonra müziği bıraktı. Ta ki 2010 yılına kadar. 2010 yılında müziğe tekrar geri döndü ve iki yeni albüm daha çıkardı.

En son albümünü geçtiğimiz yıl çıkaran Zanov, dinlenmeyi ve takip edilmeyi hakediyor.

1. Green Ray (9.48)
2. Machine Desperation (10.22)
3. Running Beyond A Dream (19.46)

Süre : 39.56

Zanov 'Pierre Salkazanov' / Klavyeler, ARP Synth (ses düzenleyicisi)

8 Eylül 2017 Cuma

Alan Parsons Project - Tales Of Mystery & Imagination 1976




 6-7 ay önce arkadaşa ne yazsam acaba diye tartışırken, öneri olarak Hans Zimmer'i sunmuştu. Ben de çok popüler, popüler tanındık grupları yada kişileri yazmak istemiyorum demiştim. Daha sonra o arkadaşla başka bir sebepden dolayı sohbeti kestik.

Birkaç gün önce yine böyle düşünürken ne yazmam konusunda, aklıma Alan Parsons Project albümleri geldi.  Uzun zamandır da dinlemiyordum. İlk iki albümünü indirdim. Akşam eve gelince de twitter'da olan bitenlere bakarken, biralarla birlikte her iki albümü de üstüste dinledim.

İlk albümü olan, bu yazımında konusu, 'Tales of Mistery & Imagination'da bir parça dikkatimi çok çekti. 'II – Arrival' parçasını ilk dinlediğimde günümüzden bir parçaya benzettim. Ama fazlasıyla benziyordu. Üstüste bir kaç kez dinlediğimde hatırladım hangi parçayla benzer olduğunu.

3 yıl önce yere göğe sığdırılamayan 'Interstellar(yıldızlararası)' filminin müziklerinden birisi ile tıpatıp aynıydı. Kopyası diyemeyeceğim çünkü Alan Parsons Project albümüyle arasında neredeyse 30 yıl var. O yüzden yazıya başlarken aklıma daha önce çokça sohbet ettiğim o arkadaşın önerdiği Hans Zimmer'in parçası geldi. Muhtemelen Hans Zimmer, Alan Parsons'ın 'Arrival' parçasından etkilenerek o parçayı ortaya çıkardı.


Progresif rock denen müziği bilmeden önce dinlediğim ve büyük bir hayranı olduğum Pink Floyd sayesinde tanıdım Alan Parsons'ı. Pink Floyd'un 'Dark Side Of The Moon' albümünde ses teknisyeni olarak yer almıştı. Aslında o dönem bildiğim sadece övgüyle bahsedildiği, çok kaliteli bir ses teknisyeni olduğuydu. Sonrasında, Pink Floyd sayesinde progresif rock gruplarını dinlemeye başladıktan sonra Alan Parsons'tan gerçek anlamda haberim oldu.

Alan Parsons, 'Dark Side Of The Moon' öncesinde de Beatles'ın bir albümünde çalışmış, rock müziği için önemli bir grup olduğu için belirteyim dedim. Beatles ve Pink Floyd haricinde bu albüm öncesinde bazı gruplarla da çalışmaları olmuş. Tabi bunları 2005-2006 yıllarında iken progresif rock'a ilgi duymaya başladığım zaman öğrenmeye başlamıştım.

'Tales of Mistery & Imagination' albümü Alan Parsons Project grubunun ilk albümü. 1976 yılında, 'Dark Side Of The Moon'dan 3 yıl sonra çıktı.

Albümün konusu, Edgar Allan Poe'nin şiir ve hikayelerinden oluşuyor. Konsept bir albüm diyebilirim çünkü konu tamamen Edgar Allan Poe'nin yazdıklarıyla ilgili. Edebiyat dünyasında ciddi bir iz bırakmış Edgar Allan Poe hakkında yapılabilecek en güzel müzikler sanırım bu albümde.

1976 yılını düşündüğümüzde ve dönemin progresif müzik yapan grupların yaratıcılığını da eklediğimizde; bu ilk albümde onların etkisi fazlasıyla mevcut. Özellikle Alan Parsons'ın daha önce birlikte çalıştığı Beatles ve Pink Floyd müzikal atmosferini bu albümde görememek, o dönemin müziğini bilmiyorum demek ile eşdeğer.

Alan Parsons Project, 80'li ve 90'lı yıllarda new-age grubu olarak bilinecek belki ama 1976 yılındaki bu albümü new-age türüne koyamıyoruz. Aslında new-age türü de 70'lerin progresif döneminin ürünü, o da ayrı bir konu. Albüm, Pink Floyd ve Beatles atmosferinde varolduysa da içinde klasik müziğin ve dönemin elektronik müziğin çok etkisi var.

Ayrı olarak Alan Parsons ve Eric Wooolfson albümü hazırlarken bir çok müzisyende eşlik ediyor. Sadece müzisyenler olarak kalabalık değil albüm, aynı zamanda şiirleri ve hikayeleri anlatanlarda önemli. H.G. Wells'in 'Dünyalar Savaşı' kitabını radyo'da okuyarak büyük bir panik yaratan Orson Welles'te albümün içinde.

Hem müzisyenler, hem de Edgar Allan Poe'nin yazdıklarını okuyanları mükemmel bir şekilde koordine eden Alan Parsons ve Eric Woolfson ikilisi, rock müzikte devrim niteliğinde bir albüm yaptılar. 70'ler ve 80'lerdeki albümlerini dinleyince keşke bu çizgiden uzaklaşmasalardı diyorum.

Son olarak grup isminin Alan Parsons Project olması, Eric Woolfson'un tercihi. O'nun dediği, Alan Parsons benden daha bilinir bir isim, bu müzik projesinin ismi o'ndan olsun ki, insanlarca tanınabilelim. Halbuki, albüme en çok emek veren kişidir kendisi. Yanlış yaptığının farkında mıdır, bilemiyorum ama gerçekten rock müziğin içine girdiğinizde Eric Woolfson gibi yaratıcı müzisyenlerle karşılaşabilirsiniz.

1. A Dream Within A Dream (3.41)
2. The Raven (3.58)
3. The Tell-Tale Heart (4.42)
4. The Cask Of Amontillado (4.28)
5. (The System Of) Doctor Tarr and Professor Fether (4.12)
- The Fall Of The House Of Usher :
6. I - Prelude (5.52)
7. II - Arrival (2.41)
8. III – Intermezzo (1.03)
9. IV – Pavane (4.34)
10. V – Fall (0.52)
11. To One In Paradise (4.29)

Süre : 42.41

Alan Parsons / Synths (ses düzenleyicisi), Kilise Orgu, Yapımcı,
Eric Woolfson / Klavyeler (1-3,5), Geri Vokal, Harpiscord (4), Org'lar, Synths

Konuklar
Orson Welles / Anlatıcı
Billy Lyall / Klavye (1,3), Kayıtedici (1), Piyano (4,5), Glockenspiel (11)

Anlatıcılar /  Leonard Whiting (11)
Vokaller / Arthur Brown (3), Jack Harris (3,5), John Miles (4,5), Terry Sylvester, Leonard Whiting (2), Stuart Tosh,
Gitar / John Miles (5), Ian Bairnson (1,11),
Akustik Gitarlar / Kevin Peek (9), Laurance Juber (9), Ian Bairnson (1,11),
Mandolin / Hugo D'Alton (9)
Klavye / Chris North
Arp / David Snell (9)
Org / Francis Monkman (7)
Addrew Powell / Kora orkestra yönetimi (2-3,6,8,10), Klavye, Org
Bas Gitarlar / Les Hurdle (6), Darryl Runswick (çelik bas) (9),
Davullar / Stuart Tosh (1,2,4,5,7,9,11) ve Perküsyon (7), Burleigh Drummond (2)
John Leach / Simbalom & Kantele (9)

27 Temmuz 2017 Perşembe

Cybotron - Cybotron 1976



Cybotron, kısa ömürlü Avustralya'dan çıkma elektronik progresif rock yapan bir müzik grubu. Alman asıllı Avustralya'lı Steve Braund'un Klaus Schulze ve Tangerine Dream hayranlığı üzerinden kendi müziğini yapmaya karar verir. 1975 yılında kendi ismiyle bir albüm yapar. 1 yıl sonra da yanına aldığı Geoff Green ile birlikte Cybotron adında gruplar müziğe devam ederler.

18 Temmuz 2017 Salı

Banco Del Mutuo Soccorso - Come in Un'ultima Cena 1976




İtalyan devi Banco'nun yine bir başka dev albümü. 70'li yıllarda çıkardıkları albümlerin arasında en az dinlediğim albüm olmuştu bir kaç hafta öncesine kadar. Şimdi yazarken düşününce, bunda diğer albümlerinde olan avantgard yapılı senfonik atmosferi olmaması yatıyor sanırım.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Automatic Man - Automatic Man 1976



Progresif rock dünyasında, özellikle 1970'lerde, fazlaca bulunan kısa dönemli rock gruplarından bir örnek de Abd'den; Automatic Man. Grup sadece iki albüm yapmış olsa da, kendi adını aldığı ilk albümüyle hatırlanıyor. İkinci albümleri daha çok popvari olduğu için sanırım hatırlanmak istenmiyor.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Jean Michel Jarre - Oxygene 1976




Oksijen günümüzde ki bütün canlılığın temel maddelerin başında geliyor. En azından canlıların büyük bir kısmı oksijene ihtiyaç duyuyor. Oksijensiz organizmalarda yok değil. Bu tür canlılar ağırlıklı olarak okyanus diblerinde yaşıyor.

14 Mart 2017 Salı

Kaipa - Inget Nytt Under Solen 1976



'Inget Nytt Under Solen', 1976 yılında yayınlanan Kaipa'nın ikinci albümü. İlk albümü kadar dinlememişimdir bu ikinci albümlerini.

9 Şubat 2017 Perşembe

Tangerine Dream - Stratosfear 1976



Tangerine Dream, şimdiye kadar dinlediğim bütün grupların(ve müzisyenler) arasında en çok albüme sahip olan grup. Muhtemelen kendileri de yaptıkları albümlernin sayısını bilmiyorlardır. Bu kadar çok albüme sahip bir grubun müziklerini akılda tutmak ise sadece Tangerine Dream hayranlığı ile mümkün. Dolayısıyla Tangerine Dream'in müziğini dönem olarak ele almak en güzeli.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Edgar Froese - Epsilon in Malaysia Pale 1975



Dün Edgar Froese'nin ölüm yıldönümüydü. 20 Ocak 2015

Müzik dünyası yada müzikseverler şimdiden Edgar Froese'yi çoktan unutmuşlara benziyorlar. Sosyal paylaşım sitelerinde doğru dürüst hatırlayan bile yok. Müzisyen yetenekleriyle, yaratıcılığıyla, kalitesiyle değil de götüyle hatırlananlar her zaman mevcut. Bu tarz haberleri görünce ciddi anlamda sinirleniyordum eskiden. Artık pek umursadığım söylenemez. Kendi bildiğim, tanıdığım müzisyenleri takip etmek daha güzel.

'Epsilon In Malaysian Pale' albümü Edgar Froese'nin ikinci solo albümü. Albüme geçmeden Edgar Froese'yi biraz anımsamakta fayda var.

Edgar Froese ve arkadaşları 1966-7 yılında kurarlar, Tangerine Dream grubunu.  En büyük hayranı oldukları Salvador Dali ile fotoğrafları da mevcuttur. İlk albümlerini 1969-70 yılında çıkartırlar. Büyük pahalı müzik aletleri ile günümüze kadar 100'ün üzerinde albüm yaparlar. Tangerine Dream'i 70'li yıllardan Türk dinleyicisi çok iyi hatırlar. Soccorer filmi müziklerini yapmışlardır. Bu film müzikleri o dönemin Türk filmlerinde bolca kullanılmıştır.  Soccorer filmi yönetmeni, sinemanın efsanelerinden olan 'The Exorcist', bizde ki adıyla 'Şeytan' filminin de yönetmenidir.

Tangerine Dream günümüze kadar bir çok filmin ve belgeselin müziklerini yapmışlardır. Özellikle 1980'li yıllarda yaptıkları film müziklerinin adetini ben bile bilmiyorum. Liste yapmış olsam bile bir yerlerden muhakkak ki yeni müzikleri çıkacaktır. Örneğin, yine sinemanın efsane bilim kurgu yönetmenlerinden Ridley Scott'un 1985'de ki 'Legend' filminin bütün müziklerini yapmamışlardır ama film için parçaları vardır. Aynı filmde David Gilmour da vardır. Birkaç yıl öncesinde Türkiye'de iken bir arkadaşım Tangerine Dream için 'Onları burada kimse tanımıyor, öyleyse o kadar da güzel müzik yapmıyorlarmış' sözüne Ridley Scott'un bu filmini söylemiştim. O'da 'Olabilir ama o film de o kadar meşhur değil' demişti. Cevabım filmin müziklerinden birisini de David Gilmour'un yaptığıydı. Aynı filmin müziklerinde YES grubundan Jon Anderson'da vokaliyle katılmıştı, film müziklerine. Demek istediğim, yukarıda söylediğim gibi popüler yada bilindik olmayınca müziğin yada müzisyenin kalitesini yargılamamak.

Tangerine Dream'in müzik tarihi boyunca kadrosu sürekli değişmiştir. Tek değişmeyen üyesi Edgar Froese'dir. Bütün bu kadro değişikliklerine rağmen Tangerine Dream müziği mantığında çok büyük değişimler olmamıştır. Edgar Froese'li Tangerine Dream son olarak bundan bir kaç yıl önce herkesin bildiği bilgisayar oyunu 'GTA-6'nın müziklerini yapmıştır.

Bu kadar gereksiz bilgiden sonra 'Epsilon In Malaysian Pale' albümüne dönelim. 1975 yılında ki ikinci albümü, Edgar Froese'nin. Malezya ve Avusturalya'ya yaptığı seyahet sonrası bu albüm ortaya çıkmıştır. Albüm kapağı da Edgar Froese'nin fotoğraf sanatçısı olan eşi, Monuqie Froese'dir.

'Epsilon In Malaysian Pale' albümü iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, albüme ismini veren 'Epsilon In Malaysian Pale' idir. İkinci bölüm ise, Maroubra Bay(Avustralya'da bir körfez). İlk bölüm ikinci bölüme göre folkik, senfonik sesler daha çoktur. İkinci bölüm de ise kozmik sesler ve synth'in ağırlığı daha çok hissedilir.

Albüm, 70'li yıllarda ki herhangi bir Tangerine Dream eseri kadar kaliteli ve yaratıcılık barındırır. O yüzden bu albümü dinlerken Tangerine Dream dinlemeliyim gibi bir düşünce aklıma hiç gelmiyor.

Bir çok Tangerine Dream albümünde olduğu gibi bu albümü de dinlerken müzik hayal dünyama eşlik ediyor.

Uzak bir gelecekte, insanların dünyayı terketmelerinden binlerce yıl sonra dünya'ya tekrar geri gelen bir insanın (yada insanların) karşılaşabilecekleri şeyleri düşlüyorum. Dünyayı son terkeden insanların eserleri bile kalmamıştır, yeryüzünde. Doğa, insanoğlunun yapay olarak ürettiklerinin üzerini örtmüştür. İnsanoğlundan eser kalmamıştır ve dünya'ya geri gelen kişi doğa mı güçlüdür yoksa insanoğlu mu güçlüdür çelişkisini düşünür.

Tangerine Dream müziğe bakışımı değiştiren bir kaç gruptan birisidir. Grubun değişmeyen tek üyesi Edgar Froese'nin bunda katkısı ölçülemeyecek düzeydedir. Tangerine Dream'in yaptığı müzikleri eğer siz de seviyorsanız, Edgar Froese'nin solo albümlerini de eksik etmeyin dinlediklerinizden. Özellikle de 'Epsilon In Malaysian Pale' albümünü.

1. Epsilon In Malaysian Pale (17.00)
2. Maroubra Bay (17.15)

Süre : 34.15

Edgar Froese / Synth(ses düzenleyicisi), Melletron ve albümde varolan bütün enstrümanlar, Prodüktör

Albüm Kapağı / Monique Froese (fotoğraf)



6 Aralık 2016 Salı

Crucis - Crucis 1976



Kıta avrupasından çıkıp şöyle bir dolaşalım deyip İspanya'ya gittikten sonra şimdi sıra Arjantin'de. Arjantin'in sadece 2 albümüyle progresif rock dünyasında varolan Crucis grubu.

11 Ağustos 2016 Perşembe

Rush - 2112 1976



Rock müzik hakkında konuşurken başıma çok gelmiştir. Dünyanın en iyi gitaristi, en iyi davulcusu gibi sözler. Az çok rock ve metal türleriyle ilgiliyseniz, hemen şunu söylerler. Dünyanın en iyi davulcusu Mike Portnoy. Tabii Mike Portnoy sadece ilk akla gelen örnek. Hemen arkasından Mike Portnoy'u söyleyenlere şunu sormuşumdur. Carl Palmer yada Neil Peart dinledin mi? O, dünyanın en iyi gitaristi, davulcusu diyenlerin çoğu bu soru karşısında öylece yüzüne bakarlar. Sadece batı avrupa ve amerika merkezli rock magazinlerinden haberdar olunca dünyanın en iyileri havalarda uçuşuyor. Tabii burada Mike Portnoy'u küçümseme falan yok. Ama sadece sınırlı bilgiyle en iyileri seçmek, absürt oluyor.

İnsan zihni temelde böyledir. Disipline edilmiş bilgiyi alıp kullanmayı tercih eder. Bu sadece en iyi gitaristler, davulcular söylemi için değil, herhangi bir siyasi ideoloji'de de böyledir. Örnek; genel kanı olarak sosyalizm herkes tarafından tartışmasız en iyi, en kusursuz siyasi ideoloji kabul ediliyorsa, bunun üzerine insanların geneli düşünmeye kalkmaz. Nasılsa hazır olarak birileri düşünüp, bunu disipline etmiştir. Fazladan niye düşünülsün ki? Cemil Meriç'in bir sözü var, çok hoşuma gider; 'Her yüzyılda birkaç kişi düşünür, diğerleri de onların düşündüklerini düşünür'.

Yazdıklarımdan şu anlaşılmasın. En iyi rock grubu Rush'tır, yahut X grubudur. Bunu söylemiyorum.  Söylemeye çalıştığım şey, dünya üzerinde hem müzik hem bilgi öyle sınırsızdır ki, bunu sınırlayıp bir disiplin haline getirerek, sonra da sadece bu disiplin içinde dolaşmamak gerek. Öğreneceğimiz ve dinleyeceğimiz çok şey var, demek.

Rush; 70'li yılların hard rock müziğinden gelme bir grup. Kendi kendini geliştiren, geliştirirken de müziğini geliştiren en önemli gruplardan biri. 80'li ve 90'lı yıllar da bir çok progresif metal grubuna ilham olmuş bir grup.

'2112' benim dinlediğim ilk Rush albümü. Ne zaman dinlediğimi yazmayacağım ama bir şişe şarabı bitirdikten sonra 2. şişe şarabı bitirdiğimi gayet net hatırlıyorum. 40 dakikalık tek albümle iki şişe şarap!...

Albüm iki bölümden oluşuyor. İlk bölümünde 20 dakikalık '2112' parçası var. Zaten Rush hayranı olan biri için ezberlenmiş bir şey. Diğer bölümünde ise 5 parça var, çok kısa olarak. Tabii ki en çok ilk bölümü olan '2112' parçasını dinlemişimdir. Her ne kadar diğer bölümde ki parçalar kısa olsa dahi.

Albümün ilk parçası '2112' sözün tam anlamıyla rock opera (hard rock opera da diyebilirsin, ben demem). Parçanın konusu da uzayda geçen distopik bir hikaye. Orwell'ın 1984 tarzı distopik hikayesi gibi. Hem parçanın konusu hem müzikal atmosferi, kendimce Rush'ın progresif rock için verdiği en önemli eseri. Fazla doğaçlamalara gidilmemiş olsa da; birbirinden farklı olan 7 bölümlük '2112'  gerçekten çok özel. Özellikle içinde ki bölümler ve bölümler arasında ki geçişler progresif metal ile karşılaştırma yapınca, progresif metal'i bir küçümseme geliyor. Rush günümüzün progresif metal müziğine temel oluşturuyor olsa da, günümüzde yapılan progresif metal'den kat kat üstün durumda.

'A Passage To Bangkok' ve 'The Twilight Zone' parçaları albümde en ısınamadıklarım. Tekrar tekrar dinlesemde hala sevemedim. 'A Passage To Bangkok' klasik hard rock düzeninde bir parça. Giriş, vokal, nakarat, gitar solo, son vokal kısmı ve bitiş. 'The Twilight Zone' parçası da hemen hemen aynı. Bir önceki albümlerinde ki hard rock stilini üzerinden atamamışlar.

'Lessons' parçası oynak ritimli, hoş, tam böyle yolculuk yaparken dinlenecek türden. 'Lessons' parçası hard rock'a biraz daha uzak. Parçanın sonunda ki solo gitar olmasa çok daha iyi olacaktı, sanırım.

'Tears' adı gibi dramatik bir parça. Maalesef konuk melletron çok fazla ön planda kalıyor. Gitarlar ve davul arka planda kalınca klasik Rush müziğine pek uymuyor, açıkçası. Yavaş, sakin müzik sevenler için ideal. Bana göre pek değil.

'Something For Nothing', albümde ki '2112' parçasından sonra en sevdiğim ve en çok dinlediğim. Yavaş yavaş başlayan 'Something For Nothing' hızlanmaya başlayıp vokalde eşlik edince, ortaya ağır progresif rock'a güzel bir örnek çıkıyor. Şuan dinlerken bile hangi müzik aletinin taklidini yapacağım diye şaşırıyorum. Ama genel olarak davulcu Neil Peart öncelikli.

'2112' ,Rush'ın başyapıtı olmuş bir albüm olmasa bile Rush hayranları ve benim tarafından sevilen albümlerinin başında geliyor. Siz de dinleyin'.

1. 2112:
I) Overture (4:32)
II) The Temples Of Syrinx (2:13)
III) Discovery (3:29)
IV) Presentation (3:42)
V) Oracle:The Dream (2:00)
VI) Soliloquy (2:21)
VII) The Grand Finale (2:14)
2. A Passage To Bangkok (3:34)
3. The Twilight Zone (3:18)
4. Lessons (3:51)
5. Tears (3:32)
6. Something For Nothing (3:59)

Süre:38:48

- Alex Lifeson / Gitar, Bas Pedali
- Geddy Lee / Bas Gitar, Bas Pedalı, Vokal
- Neil Peart / Davul, Perküsyon

Konuklar
- Hugh Syme / ARP Odyssey (1.I intro), Mellotron (5)
- Terry Brown / Produktör