Bu Blogda Ara

1980 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1980 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2019 Perşembe

Anyone's Daughter - Anyone's Daughter 1980


Anyone's Daughter grubu 1972'de ilk kurulduğunda kurucu üyeleri daha lise dönemindeydi. İlk albümlerine kadar da dönemin bir çok gruplarının parçalarını çalarak kendilerini geliştirdiler. Deep Purple parçalarını da belki daha çok ağırlık vermelerinden dolayı kurdukları grubun adını da bir Deep Purple parçasından aldılar. Yarı amatör olarak müzikten profesyonel müziğe geçişleri 1979 yılındaki albümleriyle oldu. Bir yıl sonra ikinci albümlerini çıkardılar. İlk albümlerinde 'Adonis' adında uzun bir parça yapmışlardı. Parça albümün yarısını kapsıyordu. İkinci albümlerinde daha çok kısa parçalara yer vererek albümü oluşturdular. Bir yıl sonrasında kendi dilleriyle yaptıkları albümde Herman Hesse'nin bir kitabını işlediler. 1'er yıl arayla iki albüm daha çıkardıktan sonra konser kayıtlarını albüm yapmaya yöneldiler. Grup 1986 yılında dağıldı. 2000'ler sonrasında devam ettilerse de 80'ler atmosferini yakalayamadılar.

Anyone's Daughter grubunu youtube'de 2010'da tesadüfen bulmuştum. Gruba adını veren 'Anyone's Daughter' parçasıyla ilk kez tanımıştım. Sonrasında diğer albümlerini teker teker bulup dinlemiştim.

O günden beri Wishbone Ash gibi canım sıkıldığında morale ihtiyacım olduğunda bir albüm açıp dinlemeye başlıyorum. 


'Adonis' adındaki ilk albümlerinde grubun adıyla parça yapmışlardı. Bir yıl sonra yaptıkları bu ikinci albümlerinde de albüme adını verdiler. Zamanında cover yaptıkları Deep Purple grubunun etkisi hem bir parçalarına hem de bir albümlerine yansıdı. Ancak ilk albümlerinde denedikleri uzun parça yazma denemelerini sonraki albümlerinde devam ettirmediler. Daha kısa parçalarla yetindiler. Örneğin 1984'den sonra çıkardıkları konser albümlerinde 'Adonis' parçasını koymadılar.

Grup hakkında genel bilgileri geçip albüme gelirsek; ilk albümdeki yaratıcılıktan çok daha iyi olduğunu bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Albümün kısa parçalardan oluşması progresif rock'daki 'uzun parça daha iyidir' anlayışını değiştirir niteliktedir. Hemen hemen her parçasındaki yaratıcılık yani parçaların hiç bir grubun parçalarına benzemiyor oluşu kısa parçalarla da müzikte mükemmelliğin yakalanabilir olduğunu gösterir.



                                         


Anyone's Daughter grubu 1979'daki ilk albümleri öncesinde Deep Purple başta olmak üzere bir çok grubun parçalarını cover'lamıştır. Belki amatörce belki profesyonel olarak ama bu genç insanlar için rock (progresif) müziğinde öğrenilmesine yol açmıştır. Anyone's Daughter'ın her albümünde 70'leri 70'ler yapan bir çok rock grubunun izlerini görebilirsiniz.

Albümün en uzun parçası, 8 dakikalık  'Another Day Like Superman''dir. Parça Vangelis'in folkik ve dramatik tınılarına benzer bir şekilde açılır. Bluesvari folkik ezgilerle devam eder ve vurucu bölümü ondan sonra başlar. Uwe Karpa'nın gitar çalma tarzını Steve Howe, Steve Hackett, David Gilmour, Ritchie Blackmore, Andy Latimer gibi progresif rock'ın tanınan bir çok gitaristine benzetirim. Her albümde her parçada farklı bir şekilde gitar çalar. Bu parçada da Steve Hackett tarzı gitar çalar ve beni mest eder.

Anyone's Daughter grubu popüler yada rock yıldızı olmak için müzik yapmamıştır. Gençliklerinde dinledikleri müziği taklit ederek değil, yorumlayarak progresif rock'ın yerini tüketimciliğin aldığı yıllarda kendilerinin de zevk alacağı biçimde kendi müziklerini yapmışlardır. 7 yıl gibi kısa bir sürede 8-9 albüm yapmışlardır.

Albümün kısa parçalardan oluştuğuna fazlaca vurgu yaptım belki ama müzikal atmosfer ve kalite bakımından 70'lerin devamı niteliğindedir. Anyone's Daughter kendi dönemlerinde gelişen neoprog'a takılmayıp 70'lerin yaratıcılığını devam ettirmişlerdir. Sadece bu albümlerinde değil, bütün albümlerinde caz, klasik müzik, folk ve elektronik sesleri en mükemmel biçimde kullanmaya çalışmışlardır.

Anyone's Daughter 70'lerin kalitesini 80'lere taşıyıp devam ettiren ama müzikte herhangi bir iddiası olmadığı için müzik yapmayı bırakan bir gruptur. Gerçekten progresif rock'tan zevk alacağınız, özellikle 80'ler dönemi için bir Alman mucizesidir. 

1. Swedish Nights (4.54)
2. Thursday (3.59)
3. Sundance Of The Haute Provence (3.39)
4. Moria (3.52)
5. Enlightment (5.01)
6. Superman (3.56)
7. Another Day Like Superman (8.03)
8. Azimuth (1.27)
9. Between The Rooms (4.22)

Süre : 39.13

Uwe Karpa / Elektrik & Akustik Gitar
Harald Bareth / Vokal, Bas Gitar, Glockenspiel
Matthias Ulmer / Klavyeler, Piyano, Vokal
Kono Konopik / Davul


14 Temmuz 2019 Pazar

Futuro Antico - Futuro Antico 1980


                                             
Aktuala,  1972 yılında İtalya'da çıkan çok kendine özgü bir grup. Müzikleri dönemin bir çok italyan progresif rock gruplarından çok farklı bir atmosferine sahip. Aktuala grubu Walter Maiaoli tarafından eşiyle birlikte kurulur. Bir kaç yıl sonra da albüm yapmaya başlarlar. Müziklerinde özellikle akdeniz, ortadoğu ve asya ezgilerinden beslenirler. Bu konuda krautrock grubu Popol Vuh ile tamamen olmasa da benzerlik gösterir. Her iki grupta avrupa'da doğru dürüst bilinmeyen kültürlerin müziklerini, ezgilerini rock müziğin içine koymuşlardır. Her iki grupta esinlendikleri ezgilerin ait olduğu kültürlerin geçmişleriyle ilgilenmişlerdir. Popol Vuh bilinme ve tanınma konusunda Aktuala grubuna göre biraz daha şanslı denilebilinir.

Walter Maioli, Aktuala grubu dağıldıktan bir süre sonra Riccardo Sinigaglia ile birlikte müzik yapmaya karar verir. 'Futuro Antico' adıyla bir albüm çıkarırlar bu aynı zamanda ikilinin kurduğu grubunda adı olur. Albüm yayımlandıktan sonra her ikisi de kendi müzikal kariyerlerine devam ederler. Belli aralıklarla tekrar bir araya gelerek yine albüm yapmaya devam ederler. Her ikisi de müzikal kariyerinde diğer sanat dallarıyla ilişkilidirler. Ridney Scott 'Gladyatör' filminde Walter Maioli'nin müziklerinden yararlanır. Aynı şekilde Riccardo Sinigaglia'da film müzikleri yapar.

Elektronik müzik, teknolojik enstrümanlarla yapılan genelde uzay seslerini bir nevi taklit eden müzik türü diye akla gelebilir. Ancak elektronik müzikte doğadaki sesler de taklit edilir. Bu seslere  hayvanlar ve insanlar da dahildir. Örneğin Edgar Froese 'Aqua' albümünde endonezya'ya yaptığı yolculukta ülkeden etkilenmiş ve doğada bolca bulunan ve yaşamın da kaynağı su üzerine albüm yapmıştır. Walter Maioli de Aktuala grubunu kurarken müziğin odağını bunu oturtmuştur.

Maioli Aktuala'yı; güncel anlamına gelen sözcüğü (ve aynı zamanda kavram olan) eski ile yeninin birleşimi olarak sunar. Riccardo Sinigaglia ile olan projesinde de bunu net olarak (antik gelecek) gösterir.

Progresif rock 60'ların sonunda ortaya çıkan bir müzik türü değil bir müzik anlayışıdır. 70'li yıllardaki yükselişi ve günümüzde de varlığını hala devam ettirmesi sadece yapılan müziğin mükemmelliğinden kaynaklı değil, dönemin müzisyenlerinin müzikal anlayışından, müziğe bakışından kaynaklıdır. O dönemin müzisyenleri dünyada var olan hemen hemen her şey ile ilgilenmişler, kimileri progresif rock'ın popüler olduğu 70'lerde tanınmaya çalışmışlarsa da 80 sonrası müziğin bir meta aracına dönüşmesiyle birlikte yaptıkları müzik art rock'a (sanat rock) dönüşmüştür. Kimisi de popüler olmaya çalışırken karşılarına çıkan tüketimciği görüp buna karşı tepki vermişlerdir. Pink Floyd'un 'Wish You Were Here' ile 'Animals' albümleri ilk akla gelen tepkisel albümlerdir.

Progresif elektronik rock ise günümüz progresif rock dinleyenlerinin nasıl diğer türler ile ayırım yapıp progresif rock'ı bir nevi kutsuyor ve öne çıkartıyorsa, ben de progresif elektronik rock ile diğer progresif rock anlayışlarıyla ayırım yapabiliyorum.

Çünkü elektronik müzik de diğer progresif rock'ın alt türleri müzisyenlerinin müzikal anlayışları bir hayli farklı. Aynı diğer rock türleri ile progresif rock anlayışının farklı olması gibi.

'Futuro Antico' 4 parçadan oluşan bir albüm. Albüm yukarıda belirttiğim gibi günümüz teknolojik enstrümanlarıyla eskinin seslerinin birleştirilmesinden oluşuyor. İlk parçada ('Ao – Ao') eskinin sesleri biraz daha hakim. Walter Maioli'nin ney'i kullanıyor oluşu eskinin daha baskın bir atmosferi olduğunu gösteriyor. İkinci parça da (Schirak) ilk parçanın izinden gidiyor gibi gözüküyor ama parçanın ikinci yarısında Anadolu sesleri duyulmaya başlıyor.

'Uata Aka', albümün en sevdiğim parçası. İlk iki parçadaki eskinin ağırlığı yerini elektronik sesler ve ritimler alıyor. Özellikle synth'in ritimleri ve moog'un kusursuz kullanışı ve flütün enfes üflenişi bende popol vuh-tangerine dream karışımı bir zevk hissettiriyor.

Son parça albümün ve Walter Maioli'nin müzikal anlayışını yansıtıyor. Orta asya'nın (günümüzde de eski geleneğimiz denilerek devam ettirilmeye çalışılan) gırtlak müziğini elektronik olarak seslerle birlikte duyabilirsiniz. (sadece müzikle ilgilenmeyip politika, felsefe, tarih ile ilgilendiğim için gırtlak müziğini tanımam zor olmadı)
Futuro Antico, başta da belirttiğim gibi italyan progresif rock'ının bilinmeyenleri arasında, müziğe ve dolayısıyla sanaya yön vermeye çalışan Walter Maioli'nin bir projesi.

Aktuala ile yapmaya çalıştığı müziğin, yani eski ile yeninin bütünleşmesini, bir nevi insanın ve toplumun geçmişten kopmayı engellemeye çalışması olarak yorumladım. Bunu 'Futuro Antico' albümünde de mükemmel bir şekilde ortaya koymuşlar.

1. Ao - Ao (11.01)
2. Schirak (7.39)
3. Uata Aka (10.28)
4. Futuro Antico (11.02)

Süre : 40.20

Walter Maioli / Ney, Flüt, Elektronik Efektler
Riccardo Sinigaglia / Org, Moog, Piyano, Synth(ses düzenleyicisi), Elektronik Efektler

17 Ağustos 2018 Cuma

Cai - Noche Abierta 1980



Cai'nin ilk albümünü dinlediğimde uğradığım şaşkınlık üzerine yazdığım yazıda, 70'lerde  İspanya'dan çıkan grupların kendilerine özgü müzik anlayışlarının Andalus rock olarak adlandırıldıklarını belirtmiştim. Aynı yazıda 2 yıl önce Triana'yı ilk dinlediğimde Andalus (endülüs) rock adıyla tanıştığımı da söyleyip, bundan sonra 70'ler İspanya'sının, aynı bizim ülkemizde olan Anadolu rock gibi bir rock müzik anlayışına sahip olduğunu bilinçaltıma yerleşmiştim.

70'lerin bu İspanyol gruplarını Andalus rock diye adlandırırken örnek verdiğim Anadolu rock ile karşılaştırma yapmak gerekiyor. Her iki ülkenin müzisyenleri ve grupları kendilerine özgü halk müziği enstrümanlarını kullanırlarken hem kendi yerel hem de ulusal halk ezgilerini kullanırken benzerlik gösteriyorlar. Ancak her iki tarafta halk ezgilerini kullanırken İspyanyollar bunu müziklerine senfonik bir yapıda sunarken, biz yani Türkler saykodelik rock'ı kullanarak yapıyoruz. Aralarında gördüğüm en büyük fark bu'dur.

Tabi 70'lerin başlarında müzik yapan İspanyol Smash grubunu saymazsak; keza Smash grubu da o dönem Türkler gibi saykodelik rock'a benzer bir müzik yapıyorlardı.

Ancak Smash grubu; Triana, Mezquita, Cai gibi Andalus rock deyince akla gelenler arasında değildir

Cai'nin ilk albümünü dinlediğimde başta da belirttiğim gibi, şaşırmıştım. İngilizlerin, Amerikalıların, hatta kuzeylilerin ve hatta Afrikalıların folk ezgilerine aşinaydım. Cai ile bu daha da  folk müziğe ve ezgilerine aşinalığım daha da arttı. Aslında 2 yıl önce Triana ile aşina olmuştum ama sanırım Cai son noktayı ilk albümüyle koydu. İkinci albümü olan 'Noche Abierta' ise bu durumun tavan yapmasına neden oldu.


Artık flamenko gibi çok orjinal bir halk ezgilerinin rock formatı müziklerde bulunmasını yadırgamıyorum. Daha da fazlası büyük bir zevk alıyorum. Hem İspanyol müziğinden hem de rock'ın progresif halinden.

'Noche Abiento', ilk albümdeki enerjik caz-rock hallerinin tersinde bir yol izlenerek hazırlanmış bir albüm. İlk albümdeki gibi parçalar uzun değil, kısadır. Halk müziklerindeki sınır tanımamazlık Cai tarafından hem ilk albümünde mükemmel kullanıldığı gibi ikinci albümününde de bundan vazgeçmiş gözükmüyorlar.

Albümünün tamamını dinlediğinizde sizi günümüz İspanyasına götürdüğü gibi ortaçağ İspanyasını da gidebilirsiniz. Özellikle ilk iki parçadaki folkik müzik formatı, İspanyol halkının Latin Amerika kültürünü 500 yıldır nasıl disipline ettiğinin kültürel göstergesidir. 

Tahminimce albümün en güzel parçası 'Alegrias de Cai'. Caz'ın, caz-rock'ın folk müzik ile buluşması ve synth'in mükemmel bir altyapı sunması; parçayı Camel, Caravan gibi Canterbury ekolünün en önemlileriyle rekabet haline sokuyor. Sadece bu parçasıyla değil, albümün genel havasıyla; caz, folk, senfonik sesler ile Cai, 1980 yılından anımsanabilecek bir başyapıt çıkartıyor.

İki yazı öncesi Cai grubunun ilk albümünü yazmıştım. Hemen ardından bu albümü de yazacaktım ancak bazı nedenlerden dolayı geçikti. İki gece önce de araya sıkışan bir grup oldu, On The Raw. On The Raw'da İspanyol bir gruptu ancak onlar günümüz modern ve 70'lerin genel anlamda caz-füzyon müziğinin devamcısı niteliğinde bir albüm yapmışlardı. On The Raw'ı bir önceki yazıda profesyonel müzisyenlerin müziği diye belirtmiştim.

Şimdi de aynısını Cai grubu için söylüyorum.

Gerçek anlamda profesyonel müzik insanlarının işlerinden birisini görmek istiyorsanız, 'Noche Abierta' albümü kusursuz bir örnek.

1. Sone Contigo (3:55)
2. Despertar (4:34)
3. Alegrias de Cai (5:08)
4. Noche Abierta (4:05)
5. Extrana Seduccion (6:34)
6. La Fabula (3:56)
7. La Roca del Diablo (8:05)

Süre : 36:21

Diego Fopiani / Davul, Perküsyon, Vokal 
Jose Fernandez Mariscal / Elektrik Gitar
Francisco Delgado Gonzalez / Gitar
Sebastian Dominguez Lozano / Klavyeler, Piyano, Synth (ses düzenleyicisi)
Jose Velez Gomez / Bas Gitar, Vokal


27 Temmuz 2018 Cuma

Philip Catherine - Babel 1980



Tevrat'ın bir bölümünde 'Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı' diye başlayan ayet dizisi, tanrıya daha yakın olmak için Babil Kulesini kurmaya çalışan insanları, o yoldan geri çevirmek için Tanrının nasıl dillerini değiştirdiğini anlatır.

Philip Catherine de müziği; insanların en önemli, birincil iletişim aracı olan dile benzeterek Babel albümünü yapar. Tabi ortadoğu mitolojisinin anlattığından biraz daha farklı olarak olaya bakar.


Sanırım Philip Catherine Babil'de Tanrının bir çeşit lanetiyle dillerin ayrılarak bambaşka diller ortaya çıkmasını müzik açısından çok farklı değerlendiriyor. Tek dilin ayrılarak bir çok dillere bölünmesinin, bambaşka diller ve kültürler ortaya çıkmasını temel düşünceye alaraki yaptığı müzik işini de buna benzetiyor.

1960'larda başladığı müziğe, ilk albümünü 1970 yılında yapıyor. 1970'liş yıllarda bir çok ünlü isimle birlikte çalışmalar yapar. Buna 80'li, 90'lı, 2000'li ve günümüzde de devam eder. 10'larca hatta 100'lerce birlikte müzik yaptığı adlardan bazı önemlileri(en azından akılda kalıcı olması için); Larry Coryell, Chet Baker, Focus, Jean Luc Ponty. 1993'deki Erkan Oğur'un albümünde çalıştığını belirtirsem sanırım yazıyı okuyan bir Türk'ün aklından çıkacağını sanmam. Aynı albümde Bülent Ortaçgil ve Arto Tunçboyacıyan'da vardır. Philip Catherine'nin yanında bulunmuşlardır.


'Babel', Philip Catherine'nin 3. albümü. Yazmak için 3. albümü seçmemin sebebi ise, bas gitarda Jannick Top'un olması. Zeuhl gibi kendine özgü bir müzik türünü yaratan Magma grubun bas gitaristliğini yıllarca üstlenmiş ve üstlenmeye devam eden Jannick Top.

Jannick Top'un yaratıcılığını yada bas gitar'daki kabiliyetini gösteren en iyi parça da yine Magma grubunda iken bestelediği 'De Futura' parçası. Aynı müzikal atmosferle 2000'li yıllarda bir albüm yaptı. 'De Futura'yı merak edip dinlerseniz, 2000'li albümlerine de bakın.

Jannick Top dışında albüm için yardımlarını istediği ikinci kişi Jean Claude Petit. Petit, Fransız sinemasının önemli besteci ve aranjörlerinden. 2000 yılı çıkışlı 'Lumumba' filminin müzikleri de Petit'e ait. Davulda ise 1960'ların başından beri müziğin içinde olan; Sting,  Tina Turner, Jean Luc Ponty, Patricia Kaas gibi ilk söylendiğinde hemen akla gelen adlarla müzik yapmış ve günümüzde de müzik yapmaya devam eden Andre Ceccarelli.

Babel albümü de müzikal anlamda 70'li yılların klasik caz füzyon'unu yansıtıyor. Albüme adını veren parça bas gitarıyla (Jannick Top) dönemin önemli caz gruplarından Weather Report ve oryantal sesleriyle Al Di Meola'nın müziklerini anımsatıyor. 'Janet' parçası (sanırım janet Philip Catherine'nin kızı çünkü parçada geçen çocuk sesleri var ve seslendirenlerden biri janet) da caz orkestralarının çokça çaldığı türden bir parça. Senfonik, deneysel ve caz görünümlü 'Janet' albümü ayakta tutuyor.

'Riverbob' parçası ise caz füzyon değil de tam bir prog rock parçası örneği. Bas gitar olsun, klavyeler olsun, konuk olarak albüme katkıda bulunanlar olsun, en önemlisi de Philip Catherine'nin elektrik gitarı olsun; mükemmel bir uyum içinde.

'Spirale' de aynı diğer parçalar gibi 79'lerin klasik caz füzyonuna güzel bir örnek. Artı olarak parçanın sonunda ki atmosfer olağanüstü.

'Philip a Paris', bir blues balat esinlenmesiyle başlıyor, sonrasında senfonik bir atmosfere bürünüyor. Senfonik bir atmosfer ve blues baladı, ikisi bir arada.

'Magic Ring', klasik halk sesleri ve enstrümanların deneysel kullanımı bana Gentle Giant grubunu anımsattı. Gentle Giant seven bu parçayı da sevecektir.


Kapanış parçası 'Dinner Jacket', albümde favori parçam. Parçada ki her müzik aleti kusursuz bir şekilde çalınıyor ve gitara odaklanırken bir anda davul un kendini göstermesi, davula odaklanmanıza sebep oluyor. Davula odaklanırken bas gitarın ( Jannick Top) mükemmelliğine hayran olmamak mümkün değil.

Progresif rock dünyasında yada içinde adı pek bilinmese de, caz ve rock dünyasında bilinen ve önem arzedilen Philip Katherine progresif rock sevenlerce dinlenilmeyi fazlasıyla hakediyor.
 

1. Babel (6.13)
2. Janet (6.06)
3. Riverbob (4.46)
4. Spirale (4.56)
5. Philip a Paris (5.43)
6. Magic Ring (3.41)
7. Dinner Jacket (3.31)

Süre : 34.56.

Philip Catherine / Gitar, Synth (ses düzenleyicisi)
Jean Claude Petit / Klavyeler, Synth
Andre Ceccarelli / Davul, Perküsyon
Jannick Top / Elektrik Bas Gitar

Konuklar
Pierre-Yves Defayes / Keman
Roger Berthier / Keman
Pierre Llinares / Viyola
Herve Derrien / Çello

Isabelle ve Janet Catherine'in Sesleri

15 Nisan 2018 Pazar

Eloy - Colours 1980


Eloy, kimi progresif rock sevene göre 70'lere özel uzay rock (space rock) yapan bir grup o yüzden progresif sayılmaz, kimine göre ise tam tersi.  Aslında bu durum sadece Eloy'a özgü bir durum değil, dönemin bir çok ünlü grubu içinde aynı düşünceler var. Örneğin, Pink Floyd'un yaptığı müziğin de  progresif değil, saykodelik uzay rock olarak tanımlanması gerekir diyenler az değil.
Bir ara benim de aklımı bir süre kurcalamıştı ama şimdi biraz daha net bakabiliyorum. Daha önceki yazılarımdan bazılarında belirtmiştim, prog denince aklıma ilk gelen türler senfonik, eklektik ve caz füzyon'dur; sonrasında ise eletronik, kraut veya folk  geliyor. Saykodelik ve uzay rock ise en son bile diyemeyeceğim, çok nadir olarak dinlediğim progresif rock türleri(neoprog yada metal türlerini ise yok sayıyorum). Ancak bazı gruplar bu kategorilendirmenin biraz dışında kalıyor.
Eloy; saykodelik uzay rock denince akla gelen ilk gruplardan. En iyi yorumlayan yada en kalitelilerinden diye değil, kendi müzik zevklerini ve yaratıcılıklarını sınırlamadan ortaya koyabildikleri için ilk akla gelen gruplardan.  Yoksa saykodelik yada uzay rock bir şablondur, Eloy da bu şablon üzerinden müzik yapıyor değildir.
Eloy, kendi müzik tarihlerinde çok fazla eleman değişimine gidilmiştir. Bu 3-4 yılda bir eleman değişikliği nedeniyle aklıma hep King Crimson geliyor. King Crimson da Eloy gibi sürekli eleman değişikleri yaparak günümüze kadar gelmiştir.  Her iki grubu da ayakta tutan tek kişidir. King Crimson için Robert Fripp, Eloy içinde Frank Bornemann. Hal böyle olunca her eleman değişikliği de her iki grubun müziğin de değişimlere neden olmuştur.
O yüzden her iki grubu da dinlerken albümlerin dönemlerine ve müzisyenlerine bakmakta yarar var.
Frank Bornemann, 1980 yılı öncesi grup üyeleri ile yaşadığı bazı ego temelli  anlaşmazlıklar dolayısıyla yanına yeni müzisyenler alarak 'Colours' albümünü çıkarmak zorunda kaldı. Müzisyenler değişince haliyle ortaya 70'lerin ortalarında ortaya koydukları senfonik yapılı parçalar yerine kısa, hazmetmesi kolay parçalar ortaya çıktı.
'Colours' albümü bu yüzden 'Ocean', 'Dawn' gibi şaheserlerin yanında biraz sönük kalıyor. Ama ilginçtir, 1977-79 yılları arasında çıkan Eloy albümleri kadar bu albümü de seviyorum. Evet, bir 'Ocean' yada 'Dawn' albümleri kadar müzikalitesi yüksek  değil ama albenisi yüksek olan bir albüm. Belki de albüm kapağının kişi de uyandırdığı merak da olabilir.
Albüm ise, 70'lerin başında bir çok rock grubu tarafından denenmiş ve kısmen de progresif rock'ı anlatırken yararlanılan folk, elektronik  müziği içinde barındırıyor. Burada folk derken 'Impressions' parçasından bahsediyorum. Grup üyelerinin hiç biri flüt çalmazken o flüt sesini nasıl çıkartmışlar, merak konusu. Elektronik ise (elektronik pop da diyebilirsiniz) açılış parçası 'Horizons' da var, ve fazlasıyla Alan Parson's Project'i anımsatıyor.  
Kapanış parçası 'Sunset' ise niyeyse bana Tangerine Dream'in bir albümünün finalini çağrıştırıyor. Böyle güzel bir finali aslında başa alıp, 70'lerin ortalarında çıkardıklar albümleri gibi bir albüm ortaya çıkarabilirlerdi.
Albümdeki favori parçam 'Child Migration'. İki elektrik gitar ile ağır progresif rock gruplarına çalım atan, karmaşık melodi ve ritimleriyle gerçek anlamda progresif, yani ilerici rock'ın örneklerinden olan bir parça.
'Denizden babam çıksa, yerim diyen' deniz sevdalısı nasıl denizsiz yaşayamıyorsa, bir Eloy hayranı olan ben de uzun süre Eloysuz  duramıyorum. Eloy'a dönüş yaptığım her zamanda mutlaka önüme çıkan albümlerden birisi de 'Colours'.
 
1. Horizons (3.20)
2. Illuminations (6.19)
3. Giant (6.05)
4. Impressions (3.06)
5. Child Migration (7.23)
6. Gallery (3.08)
7. Silhouette (6.57)
8. Sunset (3.15)

Süre : 39.33
Frank Bornemann / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal, Yapımcı
Hannes Arkona / Akustik & Elektrik Gitar
Hannes Folberth / Klavyeler
Klaus-Peter Matziol / Bas Gitar, Geri Vokal
Jim McGillavray / Davul, Perküsyon
Konuklar
Edna & Sabine / Vokal (1. parça)

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Tangerine Dream - Tangram 1980



Bugün işe gelirken otobüste etrafa bakınırken aynı zamanda yeni yazım hangi grup yada albüm üzerine olsun diye düşünüyordum. Aklıma facebook'ta bir grupta paylaşılan krautrock listesi geldi. Sonra o listeyi paylaşan arkadaşın Klaus Schulze hayranlığı geldi. Klaus Schulze tabi ya demiştim ki, bu ay Tangerine Dream albümü yazmadığımı anımsadım. Hemen son kaldığım yıldan, yani 1979'da ki albümden hemen sonra çıkan albüm Tangram'ı işyerine gelince açıp dinlemeye başladım.

21 Şubat 2017 Salı

Robert Fripp - God Save the Queen & Under Heavy Manners 1980



Robert Fripp'in 'Exposure' albümü sonrasında çıkardığı ikinci albüm 'God Save the Queen & Under Heavy Manners'. İlk albümüne göre bir hayli farklı.

İlk albümünde 75 öncesi King Crimson'ı ile 80 sonrası King Crimson arası müziğinin gelişimini duyuyordunuz. İkinci ve sonrasında çıkardığı albümlerde ise  tamamen Robert Fripp'in kendi müziğini duyuyorsunuz. Robert Fripp'in bu kendi albümlerindeki müziği King Crimson izleri taşısa da tam olarak King Crimson müziği değildir.

İkinci albüm olan 'God Save the Queen & Under Heavy Manners' King Crimson'dan uzak, elektronik müziğe, elektronik progresif rock'a yakın bir albümdür.

İlk bölüm; 'God Save the Queen' adı altında üç parçadan oluşuyor. Robert Fripp, Brain Eno ile birlikte çalışırken (1975-78) gitar tekniği denemelerini önceden kayıtederek kullanıyordu. Üç parçadan oluşan bu ilk bölümde de bunu görüyorsunuz. Dinlerken kişiye elektronik müzik gibi geliyor. Nitekim öyledir de ancak synth'in (ses düzenleyicisi) kullanılmadığını belirtmem gerekiyor.

Gitar'ı Synth'e bağlayıp, bu şekilde çalan bir çok müzisyen var. Tangerine Dream'in gitaristi Edgar Froese buna vereceğim ilk örnek. Robert Fripp ise kendi albümlerinde synth kullanmıyor. Daha önceden kaydettiği gitar üzerinde denemelerini kullanıyor. Yaptığı bu müzik çalışması ise elektronik müzik kategorisine giriyor olsa da Robert Fripp'in müziğini sadece elektronik müziğe koyamıyorum.

İkinci bölüm ise; iki parça ile 'Under Heavy Manners'. İlk bölüme göre elektronik seslerin daha az olduğu yada geri planda kaldığı bölüm. Davul ve bas gitar'ın çoştuğu, çığlık attığı parçalar, Robert Fripp'in gitarına eşlik ediyor. İlk bölüm 'Under Heavy Manners' parçası, King Crimson müziğine en yakın duran parça, özellikle 80'ler King Crimson'ına. Bas gitar, Tony Levin'in bas gitarını aratmıyor. Aynı şekilde vokalde David Bryne(Absalm El Habib), Andrew'in bir klanı gibi.

İkinci bölümün ikinci parçası 'The Zero Of The Singifed' albümde ki favori parçam. Tekrar tekrar dinlemekten sıkılmayacağım parçalardan. Bas gitar, King Crimson'ın 80'lerini hatırlatsa da, saykodelik bir havası var. King Crimson'ın 80'lerde ki gitar tekniği çalışmaları yok. 12 küsür dakika boyunca sürekli tekrarlanarak saykodelik bir hava veren parçayı dinlemekten asla sıkılmam.

Robert Fripp'in kendine has gitar tekniği, çalışı onu her zaman farklı bir yere koymama sebep olmuştur. Çok iyi gitarist olmasından dolayı değil, çok farklı müzik anlayışına sahip olmasından dolayı, bir önceki yazımda ki Robert Fripp albümünde ve diğer bazı yazılarımda da belirttiğim, severek dinlediğim en iyi üç gitaristten birisidir. Diğer ikisi de, YES'den Steve Howe ve Genesis'den Steve Hackett. Bu üç gitaristi belirtmekten asla sıkılmam.

Robert Fripp'in bu albümü progresif rock dinleyicileri için örnek bir albüm değil. Daha çok King Crimson ve Robert Fripp hayranlarının önemseyebileceği bir albüm, benim gibi. Eğer progresif rock örneği diye bu albümü dinlemeye kalkarsanız, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. O yüzden King Crimson müziği hakkında bir fikriniz oluşmadan Robert Fripp'in albümlerinden uzak durun, derim.

Ama, eğer Robert Fripp hayranıysanız, 'God Save the Queen & Under Heavy Manners', ezbere bilmeniz gereken bir albüm.

'God Save the Queen'
1. Red Two Scorer (6.54)
2. God Save the Queen (9.50)
3. 1983 (13.20)
'Under Heavy Manners'
4. Under Heavy Manners (5.14)
5. The Zero Of The Singifed (12.38)

Süre : 47.56

Robert Fripp / Elektrik Gitar, Kayıtedilmiş Gitar Sesleri
Buster Jones / Bas Gitar ( Under Heavy Manners ve The Zero Of The Singifed)
Paul Duskins / Davul (Under Heavy Manners ve The Zero Of The Singifed)
Absalm El Habib (AKA David Byrne) / Sesler (Under Heavy Manners)

11 Eylül 2016 Pazar

Asia Minor - Between Flesh and Divine 1980




Progresif Rock deyince aklıma 3 tür gelir. Senfonik progresif rock, caz füzyon ve eklektik progresif rock. Bu 3 türün yaratıcılığına en yakın olan sanırım, Ağır Progresif rock(heavy prog). Diğer bir çok tür bir şablon etrafında döndüğü için yaratıcılıkları maalesef köreltiyor. O yüzden bu 3 tür dışındakileri pek dinlemiyorum hatta umursamıyorum.

Progresif rock'ın altın çağı dediğimiz döneminde ortaya çıkan bu 3 tür de sonraki yıllarda yapılan bir çok rock müzik türüne temel olmuştur. 1975 yada 76 yıllarda iyice gerilemeye başlaması daha doğrusu popülerliğini yitirmesi sonucu, bir çok progresif rock grubu da yaptığı müziği değiştirmek zorunda kalmıştır. Bir çok dev denilen gruplar 80'li ve 90'lı yıllarda çok farklı müzikler yapmıştır. Örnek olarak King Crimson, Genesis ve YES'tir. Bu grupların 75 öncesi müzikleriyle, 75 sonrası müzikleri birbirlerinden çok çok farklıdır. Dediğim gibi bu değişime en çok etki eden şey dinleyicinin azalmasıdır.

80'li yıllarda İngiltere merkezli ortaya çıkan progresif rock'ı tekrar canlandırma işi, neoprog adı altında olmuştur. Marillion ve Twelth Night gibi 80'li yılların başında ortaya çıkan neoprog türü Genesis, Yes gibi grupların izleyicisi gibi gözükse de yaptıkları müzik çok farklı yerlere gitmiştir. Günümüzde yapılan bir çok senfonik progresif rock albümü neoprog etkisinde olan albümlerdir. Bir çoğu öyledir evet ancak 75-76 yılı öncesi senfonik progresif anlayışını devam ettirmek isteyen gruplar da yok değildir. O yüzden yeni dönemde senfonik progresif türünde çok seçiciyimdir.

Asia Minor grubu iki Fransız ve iki Türk tarafından kurulmuş senfonik progresif rock grubudur. 75-76 yılı öncesi senfonik progresif anlayışına uygun iki albüm yapmışlardır. İlki 1979 diğeri 1980 yılına aittir. 1980 yılında çıkardıkları 'Between Flesf and Divine' albümleri ilk albümlerine göre çok daha profesyoneldir.

'Between Flesh and Divine' albümünde 70'li yılların başında yapılan senfonik progresif rock 'albümleri gibi folk, caz gibi ana akım müzik türleri göze çarpar. Özellikle folk ezgileri Türk'e özgün folk ezgileri olduğu için Türk dinleyicisini (yani beni) fazlasıyla tatmin eder. 70'li yıllarda yapılan senfonik progresif albümlerinde kullanılan pagan ve ortaçağ dönemi folk ezgilerini değil, Türk folk ezgilerini kullanmıştır, Asia Minor grubu. Bunda da fazlasıyla başarılı, yaratıcı ve profesyoneldirler.

Grup üyelerinden Setrak Bakırel (Türk) Gitar ve vokalde çok profesyoneldir. Setrak Bakırel alman aksanı ile söylerken parçaları yine aynı dönemin Alman senfonik progresif rock gruplarından Anyone's Doughter vokalini hatırlatıyor. Lionel Betrami (Fransız) davul'da aksak ritimlerle gruba katkı da bulunması yine Camel'in 'Snow Gooese' albümünü hatırlatıyor. Robert Kempler (Fransız) bas gitarda ve org başında folk ve caz öğelerini kullanıyor olması az çok Camel ve Genesis'i hatırlatıyor. Son olarak Eril Tekeli (Türk) gitar ve flüt'te Türk ezgilerini kullanıyor olması albümümü bize daha çok yakınlaştırıyor.

'Nightwind' parçasını Camel yada Genesis yapmış olsaydı, kesinlikle sırıtmayacak hatta en bilindik parçalarından olacaktı. Parçanın girişinde kullanılan Anadolu'ya ve dolayısıyla Türk ezgilerine aksak ritimli folk ezgileri, Türk folk ezgilerinin de progresif rock'ta rahatlıkla kullanılacağını gösteriyor. Eril Tekeli'nin flüt'ü ise yine aynı döneminin Türkiye'sinde yapılan Batı eksenli müzikleri hatırlatıyor.

Hem albümde hem de Asia Minor'un parçaları arasında benim için Türk müziğine en yakını.

'Northen Lights' parçası ise dediğim 80'li yıllarda ortaya çıkan neoprog etkisi olan bir parça. Parça içinde bolca bulunan Türk ezgileri (oyun havası) olsa da, org kullanımı neoprog'ta kullanılan org'a çok yakın. Sevemedim şu neoprog denen şeyi. Fiv fiv öten org müzikten soğutuyor.

'Boundless', bir önceki parça gibi neoprog ile klasik senfonik progresif arasında kalmış, hatta canterbury etkileri olan bir parça. Kısa ve hoş bir parça.

'Dedicace', Genesis ve Camel müziği özelliği var yine bu parçada da. Neoprog etkisi yok denecek kadar az. İlk parça olan 'Nightwind' kadar 75-76 öncesi senfonik progresif rock müziği devamı niteliğinde. Albümde ki en yaratıcı parçalardan birisi.

'Lost In A Dream Yell', kayıtlar kötü olmasaydı, kesinlikle harika bir parça olacaktı. İnsan diyorki böyle bir parça tekrar kayıt edilsin, pürüzsüz bir şekilde dinleyelim. Yağmur sesi, org ve gitar'a maalesef çok baskın geliyor. Yağmur sesini mi yoksa gitar, org mu dinleyeceğiz, seçmekte zorlanıyor dinleyen kişi. Neyse ki sonradan yağmur sesleri azalınca, flüt, davul ikilisini dinlemek daha bir zevk veriyor.

'Dreadful Memories' canterbury etkisinde sonradan hızlanmaya başlayan bir parça. Kısa, 3 dakikalık bir parça. Albümün genel yapısına biraz iğreti durmuş. Keşke parçanın sonralarında gitar, flüt ve davul doğaçlamaları konsaydı. Kesinlike harika bir parça olurdu. Camel grubunun bir 'Never Let Go' havasında olurdu, sanırım. Evet kısa ve güzel bir parça.

Albümde Fransızlar olmuş olsa da, klasik senfonik progresif rock gruplarından esinleniliyor olsa da, ne Fransız senfonik ekolü ne de Ingiliz senfonik progresif rock ekolünün devamıdır. Kendilerine özgü yaptıkları bu albümle, klasik senfonik prog anlayışının devam edilebileceğini gösteriyor. Günümüzde de az da olsa, o 70'lerin ilk yarısının izinden gitmeye çalışan gruplar var. İyi dinleyip bulmak marifet gibi gözükse de, çok ta zor değildir.

Asia Minor grubunu hem Türk rock grubu hem de güçlü bir senfonik progresif rock grubu olarak dinleyebilirsiniz.


1. Nightwind (6.23)
2. Northen Lights (7.45)
3. Boundless (3.00)
4. Dedicace (6.11)
5. Lost In A Dream Yell (7.42)
6. Dreadful Memories (3.00)

Süre : 34.01

Setrak Bakırel / Vokal, Gitar, Bas Gitar
Lionel Beltrami / Davul, Perküsyon
Robert Kempler / Klavye, Bas Gitar
Eril Tekeli / Gitar, Flüt

23 Haziran 2016 Perşembe

Rush - Moving Pictures 1980



Rush’ın bu kadar çok bilinip tanınmasında hard rock ve metal dinleyenlerin yorumları kuşkusuz çok etkili. Sert, karmaşık riffler ve Neil Peart davulu ile Rush dinlemesi her zaman zor olan grupların başında gelir. Dinlemesi zor olduğu kadar başka gruplar tarafından çalınması da bir hayli zordur. Oya işler gibi işler Rush notaları. Bir halatı örmek gibidir yaptığı müzik. O yüzden Rush müziği dayanıklı, sert ve bozulması da zordur. Hard rock ve metal severlerin çok büyütmesine aldırmadan, Rush’ı siz kendiniz dinleyin.

Rush, 1975-76 yıllarında artık altın çağının sonuna gelmiş progresif rock’ı 80’lerde en iyi icra eden grupların başında gelir. Şöyle de söyleyebilirim, 80’ler de progresif rock ölmedi, Rush gibi gruplar sayesinde günümüze kadar geldi.

'Tom Sawyer’ (Mark Twain karakteri) hem albümün hem de Rush’ın en bilindik, popular parçalarından birisi. Hakediyor mu, kesinlikle hakediyor. Neil Peart’ın doğaçlamalı seri davul ritimleri, Geddy Lee’nin sert bas gitar hattı (pedal ile birlikte) ve synthesizer’ı kaotik atmosfer yaratan şekilde kullanımı, üzerine Alex Lifeson’ın kesik kesik, parça parça harika harika gitar solosu. ‘Tom Sawyer’I anlatmak için bunlar yeterli olmaz Geddy Lee’nin bağıran vokalini de unutmamak gerek. ‘Tom Sawyer’ günümüz modern dünyasının şovalyesidir. Neyi tercih edersiniz. Şirketleri mi yoksa gökyüzünü mü? O halde yakala geçmiş zamanda ki mitlerini.

'Red Barchetta’ 50 yıl sonrası uçan arabaların çağı ve amcanın garajda duran eski bir kırmızı Barchetta’sı. Rush’ın ‘Red Barchetta’ parçası tam bir karşı kültür öğesi. 50 yıl sonrasının herşeyi meta haline getiren kapitalizmine de karşı. Yavaş başlar parça, yavaş da hareket eder. Özellikle Alex Lifeson gitarı melodiktir. Dinlenmesi kolay olanlardan. Benim için parçanın sözleri müzikten daha öndedir. Yaşadığımız yılda dahi değerlerin meta haline getirilişine tepki duyarken 50 yıl sonrasını da düşünebilmek, Neil Peart’ın söz yazarlığına olan hayranlığımı bir kat daha arttırıyor.

'YYZ' gibi progresif rock’ın en kaliteli ve teknik parçasını bilmeyene şeker vermeyin. Bayramda şeker toplamaya çıkan çocuklara sorulan sorular gibi, progresif rock dinleyenlere ‘YYZ’ parçasını dinledin mi sorusunu sormak lazım.

'YYZ’ mors alfabesinde uluslararası Toronto havalimanı kodu. ‘YYZ’, Rush grubunun marşı benim için. King Crimson’ın nasıl ‘21st Century Schizoid Man’ parçası temel alınıyorsa, Rush içinde ‘YYZ’ parçası temel alınmalıdır. Bırakın başka bir grup tarafından çalınmasını, benzeri daha yapılamayacak bir parça. O yüzden övmektense her biri yaşayan efsane olan Rush grubunun bu parçasını siz de benim gibi marş haline getirin. ‘LimeLight’ parçanın adı gibi kendisi de light, yumuşak bir müzik. Tam bir yol parçası. Davul ve bas gitar sizi bir yerden bir yere götürürken sonunda ki Alex Lifeson’un derinlerden gelen gitar solosu ‘Limelight’ parçasını en bilinen Rush parçalarından birisi haline getiriyor. Diğer parçalarına göre teknik yönü daha az olmasına rağmen yine de yapacağınız yolculukların değişmez parçalarından birisi olacaktır.

'The Camera Eye’ New York ve Londra şehirleri gözönüne alınarak yazılmış bir parça. Günümüz modern (!) insanın şehrin tarihiyle uyumsuzluğunu anlatıyor. Buna İstanbul’dan bolca örnek verebiliriz de. Tarih bilgisi olmadan yaşamaya çalışan ve kendisini modern düyalı sanan insanların bolca bulunduğu bir şehir olan İstanbul. Daha iyi anlaşılması için Osmanlı döneminde Beyazıt Camiisin’de kuşlar su içsin diye yerlere oluklar açılırken günümüz modern (!) insanları da su sıçratmasın diye o olukları çukur sanıp üzerine çimento dökerler. ‘The Camera Eye’, albümde ki ‘Tom Sawyer’ ve ‘Limelight’ parçaların gölgesinde kalmış bir parça. Ancak benim için ‘YYZ’ ile albümün en iyi parçalarından. Hatta bir önceki albümlerinde olan ‘La Villa Strangiato’ parçasıyla birlikte Rush’ın en iyi gitar solosuna sahip. Parça synth ve trafikte ki araba sesleriyle kaotik ve karanlık bir müzikal atmosfer ile başlar. Saykodelik sesler (hırıltılar) ile daha da yoğunlaşır. Bir blues rock solosuna geçmeden önceki, patlamaya hazır bir bomba gibidir, ruh haline bünürsünüz. Sözler ile birlikte olan kısma geçince uzunca bir süre dinlenirsiniz. Sonrasında Alex Lifeson’un harika gitar solosuyla biter.

'Witch Hunt (Part III of Fear)’ Neil Peart’ın içler ürperten zilleriyle başlar. Korku filmi izliyormuş yada gece karanlıkta tek başınasınızdır. Parçanın girişi öyle bir his uyandırır. Ormanda cadı avına çıkarsınız. Avlayacağınız cadılar dini kurumlar, devlet, medya ve politikacılar gibi bizi yönlendirenlerdir. Parça ağır ağır bas gitar, synth ve davul ile ilerler. Alex Lifeson çok daha geri planda kalır. Sözleri ve girişi olduğu kadar parçanın bütünü de karanlıktır. Ama yazılan sözlere ve anlamına baktığınız zaman ortaya çıkan müzik en uygunu olmuş.

Son parça, ‘Vital Signs’ albümde ki diğer parçalara göre daha basit yapılıdır. Basit yapılı şablon müziklerinden Reggae ritimlerini kullanmışlar. Buna rağmen yine de güzel bir parça. Özellikle Neil Peart davulu. Yine ve yine evet her parça da Neil Peart davulunun mükemmelliği bu parçada da var.

Rush ‘Moving Pictures’ albümüyle tüm zamanların en iyi progresif rock albümlerinden birisine sahiptir. Hem de geç bir dönem olan 1980 yılında. 1. Tom Sawyer (4:34)

2. Red Barchetta (6:08)
3. YYZ (4:24)
4. Limelight (4:21)
5. The Camera Eye (10:57)
6. Witch Hunt (Part III of Fear) (4:44)
7. Vital Signs (4:47) Süre: 39:55
- Alex Lifeson / 6 & 12 telli Elektrik ve Akustik Gitar, Taurus Bas Pedal
- Geddy Lee / Bas Gitar, Bas Pedalı, Synthesizers (Oberheim polyphonic, OB-X, Mini-Moog) (Ses Düzenleyicisi), Vokal
- Neil Peart / Davul, Timbales (Vurmalı çalgı), Orkestra Çanı, Glockenspiel (Vurmalı çanlar), Rüzgar Çanı, Crotales (Vurmalı ziller), Perküsyon
Katkıda bulunanlar
- Hugh Syme / Synthesizer (6)
- Terry Brown / Ortak Aranjör ve yapımcı


24 Mayıs 2016 Salı

SBB - Memento z Banalnym Tryptykiem 1980

 Eklektik Progresif Rock



2007 yılı. Bloglardan progresif rock albümleri bulup, indirip, dinlediğim dönem. Türkçesi korsan olan bir blog’a takıldım. Blog’ta yazan, birbirleriyle sohbet eden insanlar vardı. Ben de tabii takip ediyordum. İlk o zaman SBB grubuyla tanışmıştım. ‘The Rock’ albümünü paylaşmışlardı. Hiç bir kuşku duymadan hemen indirip, dinlemiştim. Sonuç olarak progresif rock’a bakışımı değiştirenlerden birisi oldu, SBB. ‘The Rock’ albümüyle yetinmeyip, 80 öncesi yaptıkları albümleri buldum. Hepsini de teker taker dinledim. Bir başyapıt olan ‘Memento z banalnym tryptykiem’ albümüyle de o dönem tanıştım. 9 yıldır da parmakla göstereceğim albümlerden birisi oldu.

Ben askere geç gittim. 2009 yılında tak edince artık hayat, dedim gideyim de çıksın aradan. 2009 Ağostos ayında usta birliğine giderken yanımda mp3 çalarım vardı. İçinde de hatırlayabildiğim, YES, PFM, Le orme, Modry Effect gibi gruplar ve SBB’nin ‘Memento z banalnym tryptykiem’ albümü vardı. ‘Memento z banalnym tryptykiem’ parçasını otobüste giderken dinlediğimde hayattan kopuş’un müziği gibi gelmişti. Dramatikti. Askerlik bir anlamda hayattan kopuştur.


SBB Polonya’lı bir grup. Polonya diğer avrupa ülkelerine göre yahut avrupa uluslarına göre sanki biraz daha geri de kalmışlar gibidir. Ancak sanat konusunda çok önemli isimler çıkarmışlardır. Frederic Chopin Polonyalıdır. Polonyada bir kuş var” kitabının yazarı; Romain Gary Polonya asıllıdır ki, en sevdiğim romanlardan birisidir, kitap. Dünyaca ünlü Türk şaiiri Nazım Hikmet Polonya asıllıdır. SBB grubu da Polonya’dan çıkmış progresif rock tarihinin en kaliteli müzik yapan, en görkemli gruplarından birisidir.

SBB grubunun isminin açılımı Silesian Blues Band’dir. Blues grubu olarak aklınızda herhangi bir şey oluşmasın, daha çok caz (Jazz - Fusion) temeline dayanan bir progresif rock grubu. Bluesvari sololar da yazdıkları parçalarda yok değil.

Hem klasik caz hem de dönemin caz – fusion örneği bir çok parçası bulunmaktadır. Bu albümde de caz fusion örneğini, hissini, müzikal yapısını rahatlıkla görebilirsiniz.



‘Moja ziemio wyśniona’. İlk parça senfonik bir girişle başlar, ve Billy Cobham davulu caz ritimleriyle devam eder. Parça klasik caz üzerine caz fusion eklenmiş gibidir. Apostolis Antymos caz gitar solosu albümün daha girişinde kalitesini belli eder. Günümüz caz rock, caz fusion gruplarına üzerinde çalışılması gereken bir parça bırakmışlar. İlk parça da aynı zamanda King Crimson, Vdgg gibi grupların müziklerini de duyabilirsiniz. Sonu harika bir gitar solosuyla son bulur.

‘Trójkąt radości’. İkinci parça, 70’lerin klasikleşmiş senfonik progresif rock müzikal yapısıyla başlıyor. Saykodelik uzay rock yapısı da üzerine eklenince, bir ispanyol gitar tınısı daha ilave ediliyor. Ve eklektik progresif rock türünde en orijinal parçalardan biri ortaya çıkıyor. Parçanın son kısmı King Crimson grubunun gitar (Robert Fripp) sololarına benzemiş.

‘Strategia pulsu’ Albümde ki en kısa parça, 3. Parça.  Ama daha başlar başlamaz SBB grubunun temeli olan caz müziğini hemen hissediyorsunuz. Tabii ki SBB gitaristi Apostolis Antymos harika gitar solosunu. Caz Fusion üzerinden yapılan progresif rock yenmiyor, dinleniliyor.

‘Memento z banalnym tryptykiem’. Albüme ismini veren parça. Benim için ne kadar anlamlı olduğunu daha once belirttim. ‘Memento z banalnym tryptykiem’ parçasında King Crimson, Pink Floyd, Tangerine Dream gibi progresif rock’ın bilinen dev isimlerinin etkilerini görebilirsiniz. Apostolis Antymos gitar solosuyla dramatik bir şekilde son verir, parçaya.

Nick Mason 90’lı yıllarda ki bir söyleşisinde öldükten sonra cenazenizde ne çalmasını istersiniz sorusuna; Iron Butterfly’dan ‘In a gadda da vida’ cevabını verir.

Benim de bir cevabım var.

Hani bizim kültürümüzde ölünce müzik çalmak yoktur ama bana öyle bir soru sorulsa kesinlikle Memento z banalnym tryptykiem derdim. Arkamda bıraktığım insanlar beni bu parçayla hatırlamalarını isterdim.

1. Moja ziemio wyśniona (My Land Of Dreams) (8:39)
2. Trójkąt radości (The Triangle Of Joy) (7:48)
3. Strategia pulsu (Strategy Of Pulse) (3:29)
4. Memento z banalnym tryptykiem (Memento With A Banal Tryptych) (20:56)

- Jozef Skrzek / Bas Gitar, Piyano, Org (moog), Vokal
- Apostolis Antymos / Gitar
- Jerzy Piotrowski / Perküsyon

Konuk müzisyenler
- Slawomir Piwowar / Gitar, Bas Gitar, Org (clavinet), Piyano (Fender), Alkışlar
- Jan Skrzek / Mızıka, Alkışlar
- Alicja Piwowar & Renata Szybka / Alkışlar



20 Nisan 2016 Çarşamba

Yes - Drama 1980

Hayatınızda hiç pop türlerini duydunuz mu ?. Hani rock türleri yada metal türleri var ya, onun gibi pop türleri de vardı. 20-30 yıl öncesinde. Artık pop müzik tamamen ticari birer ürün olduğu için türlere ayrılmasına da gerek görülmüyor. Gerçeği günümüzde bir çok rock ve metal türü de ticari ürün oldukları için pek pop müziklerden farkları yok. Alternatif ve soft rock gibi.

Size 30 küsur yıl öncesinden bir pop türü söyleyeyim. Power pop. 1975-85 yılları arasında yapılan kaliteli bir pop  müzik türü.



Benim için de en akılda kalıcıları The buggles grubu. Grup iki kişiden oluşuyor. Trevor Horn (gitar vokal) ve Geoff Downes (klavye). İlk albümleri 1979 yılında çıktığında 17 batı ülkesinde 1 numaraya yerleşiyor.

İşte tam bu dönemde Progresif rock grubu Yes ayrılma, dağılma aşamasında. Çıkardıkları ‘Tormato’ adlı albümleri neredeyse bir fiyasko niteliğinde. Grubun lideri diyebileceğimiz Jon Anderson, bir diğer üyesi klavye’nin Tanrısı Rick Wakeman gruptan ayrılmışlar ve kendi solo albümlerini yapmaya başlamışlar.

Grubu 11 yıldır dinleyen benim için grubun lideri herkesin kabul ettiği Jon Anderson değildir.

Bas gitarist Chris Squire’dır.

Bütün Yes tarihi boyunca bütün albümlerinde varolan, emeği geçen, bir çok Yes parçasının da bestecisi Chris Squire. Geçen yaz aylarında malesef aramızdan ayrıldı.


1979 yılında dağılma, yokolma sürecinde olan Yes grubunu tekrar hayata döndüren kişidir. Yaptığı ise; The Buggles grubunu Yes grubuna dahil etmek oldu. Ve ortaya tek albümlük bir Yes dönemi ortaya çıktı.
Pop müzik deyince yüzünüz ekşimesin. Pink Floyd’un davulcusu Nick Mason 1970’li yıllar için şöyle der; Bizim yapmak istediğimiz tek şey, pop müziğin nasıl geliştirileceğiydi o yıllar.

Chris Squire; Jon ve Rick yerine iki tane taze kan buldu. Aynı yıl (1979) albüm çalışmalarına başladılar.
Drama ismini alacak albümleri için konserler düzenlediler. Ve 1980 yılında albümü yayınladılar. Albüm ve konserler o kadar başarılıdır ki, belki de en çok YES tarihi içinde konser kayıtları (satılamayan albüm olarak) bu dönemde yapıldı.

YES dinlemeye başlamak için en ideal albüm olarak DRAMA albümünü gösteririm. 70’li yıllarda ki yapılan müzik ilk başlayanlar için biraz zordur. Siz DRAMA albümünü dinleyin, sonra diğer albümlere geçersiniz.

Jon Anderson’suz ve Rick Wakeman’sız ilk albümleridir. Ancak albümde ki ne Trevor Horn’un sesi ne de Geoff Downes’in klavyesi eski YES grubunu aratır durumdadır. Farklı bir albümdür. Tek albümlük bir YES dönemidir. 1979-1981 arası.


Geoff Downes 1982 yılında ASIA grubunu kurar. Jon Wetton (King Crimson), Carl Palmer (ELP) ve Steve Howe (YES) ile ASIA dönemi başlar. Steve Howe’un ayrılması Chris’I yeni bir gitarist aramaya iter. Devamında Chris, 12 yıl boyunca YES grubuna gitaristlik yapacak olan Trevor Rabin’i bulur. Trevor Rabin’in bestelediği ve YES’in daha sonraki bir albümünde yer alan bir parçası (1985), 2009 yılında James Cameron tarafından ‘Avatar’ filminde kullanılmıştır. Dedim ya, YES’in lideri aslında Chris Squire’dır.
Geoff Downes’in mükemmel klavye hakimiyeti ve Steve Howe’un ağır gitar akorları albümün açılış parçası ‘Machine Messiah’ tüm YES tarihinin en önemli parçalarından biri haline getirir. Sadece bu parçayı dinleseniz dahi YES grubuna sempati duyacağınız kesin.

YES; dinlemesi zor bir gruptur.

İlk YES dinlemeye çalıştığım zamanları hatırlıyorum. Hiç bir şey anlamadan kapayıp, Novalis yada Amon Düül II’ye geçiyordum.

Ne zaman YES’in 1979 yılında ki bir ‘Drama’ konser kaydını dinledim,evet, ondan sonra YES’in yaptığı müziği sevmeye başladım.

1979-80 yıllarında konserlerinde albümde ki 6 parça değil, 10-12 parça çalınıyordu.

Albümde sadece 6 parça vardır. Diğer parçalar ise sadece konserler de çalındılar. ‘We can fly from here’ parçası da öyledir. Diğer parçalar sonra basılan ‘Drama’ albümüne eklendiler.

2010 yılında Chris 8 yıl aradan sonra yine grubu toplamaya karar verir ve Geoff Downes (Asia grubu) ile iletişime geçer. ‘We can fly from here’ adlı parça temelli ‘Fly from here’ adlı albüm üzerine çalışıp, 2012 yılında albümü yayınlarlar.

Albümü bütünüyle dinleyin.Atlama yapmayın. Konsept album denilen türden bir albümdür.

Albüm için 10 üzerinden kaç verirdin deseler, 9 verirdim.

Grobschnitt’in ‘Nickel-odeon’ parçası gibi ‘Drama’ parçası da teknik rock’a örnektir.

Son olarak album, Steve Howe’un en iyi ikinci gitar çalışmasıdır. Bir diğeri ‘Relayer’ albümüdür.

1. Machine Messiah (10:27)
2. White Car (1:21)
3. Does It Really Happen? (6:34)
4. Into the Lens (8:31)
5. Run Through the Light (4:39)
6. Tempus Fugit (5:14)
- Trevor Horn / Vokal
- Steve Howe / Gitar (Lead), Mandolin, Geri Vokal
- Geoff Downes / Klavye, Synth
- Chris Squire / Bas gitar, Piyano (5), Geri Vokal
- Alan White / Davul, Perküsyon, Geri Vokal