Bu Blogda Ara

1978 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1978 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2019 Perşembe

S. Ramses - Secret 1978


                                    

Çalıştığım işyerinde müşteri olmadığı zaman çalışanlar müzik açıyorlar. Hep aynı müzikleri tekrar tekrar dinliyorlar. Neyse ki akşamları çalışmadığım için fazla maruz kalmıyorum.

Geçenlerde işe giderken gençlerden biri denk geldi arabada konuştuk biraz. Sordu müzik dinler misin diye, ben de sadece progresif rock dinliyorum dedim. O da dün akşam rap konserine gittiğini söyledi. Sonra da işyerinde çalan müziklere sinir oluyorum dedi. Hep o Alessio denen çalıyor onları falan dedi. İşyerinde konuşmaya o da dahil oldu. Çaldığı müzik elektronik müzikmiş. Sordum Klaus Schulze'i duydun mu diye. Bilmiyor. Dedim daha Klaus'u bilmiyorsun nasıl elektronik müziği seviyorsun dedim. Sonra konuşma bitti.

Yeni nesil mi diyeyim, yeni gençler mi diyeyim, bilemedim. Normal de böyle söyleyip küçümsemem de. Yine de böylelerini görünce bazen kendimi tutamıyorum.

Yine bir kaç gün önce facebook'ta Magma grubunun fan grubuna biri yorum atmıştı. Son çıkan albümü beğenemedim gibilerinden bir şey yazmıştı. Girip profiline baktım. Son çıkan albümü ELP'nin 'Love Beach' albümüne benzetmişti. Çok merak ediyordum ben de beğenmedim diyen kişiyi. O dediğim yeni nesil de gereksiz bir özgüven var. Belki de internetin yüzündendir, gereksiz bilgi yığınının içinde kendilerini buldukları içindir. Öğrendikleri bir kaç şeyle her sözü söyleyebileceklerini düşünüyorlar sanırım.

Verdiğim iki örnekte günümüz müziğinin sadece tüketim amaçlı olduğuna bir nevi cevaptır. Biri sadece müzik şirketlerinin pazarladıklarını dinliyor, diğeri de zeuhl gibi bir tür yaratmış grubun albümünü anlamaya çalışacağına 'beğenmedim' diyerek kendini kandırıyor.

Müzik hayatımın önemli bir kısmında hep varoldu. Uzun bir süre sıkıntılarımı atabilmek için kullandım ve iyi de geliyordu. Progresif rock'la tanışmamdan bir süre sonra her yeni grupla tanışmamla müziğe bakışım değişmeye başladı. Artık sıkıntılarımı azaltmak yada yok etmek için yada kendimi farklı göstermek için değil, yeni zevkler edinmek için dinlemeye yöneldim. Dinlediğim her grup her albüm yeni zevkler edindirdi ama bakışımı değiştirmedi. Çok az bir grup müziğe bakışımı değiştirdi.

Bunlardan iki tanesi Magma ve Tangerine Dream'dir. Birbirleriyle müzikal anlamda alakası olmayan iki grup. Öyle kendilerine özgün müzik üretmişler ki ardından onlarca müzisyen ve gruplar onları takip etmiş.

Serge Lafosse Tangerine Dream'in izinden giden bir müzisyen. İlk albümünü kendisi yapar. S. Ramses adıyla çıkartır. Devam albümü olmaz. Bir yıl sonra bir gruba dahil olur 80 yıllarda elektronik müzikte varolmaya devam eder. 90'lardan sonra müzikten çekilir.

Geçen yıl toplu olarak albüm indirirken bulmuşum. Bir yıldır bilgisayarımda duruyor. Sadece bu albüm değil. Bunun gibi onlarca albüm var dinlemediğim. Bir kaç gün önce bu denk geldiği için dinlemeye başladım ve bilgisayardan 3 gündür sadece bu albümü dinliyorum.

S. Ramses adını verdiği bu ilk ve son çalışması, Tangerine Dream'in 1975 sonrası senfonik yapıya geçtikten sonrasını takip eden bir albüm. 'Strotosfer' albümünün ilk parçadaki etkisi dinlerken hissedilir. Sonrasında gelen 4'er dakikalık iki parçada da bu etki aynı şekilde devam ediyor.

Son parça, albüme adını veren 'Secret' de ise Tangerine Dream etkisi olduğu kadar Vangelis etkisi de var. Senfonik yapıya biraz daha minimalist bir şekilde yaklaşılmış. Parça başından sonuna dramatik bir atmosfere sahip.

Yukarıda belirttiğim müziğe bakışımı değiştiren gruplardan biri olan Tangerine Dream'i elektronik müziğin her yerinde arıyorum. Bulduklarımı da zevklerimin arasına ekliyorum.

Serge Lafosse'nin bu ilk ve tek albümü de bilgisayarımda ki tangerine dream klasöründe yerini aldı.

1. When The Birds Die Away (9.27)
2. Deuce (4.00)
3. Aoss (4.00)
4. Secret (15.31)

Serge Lafosse / Klavyeler, Synth(ses düzenleyicisi)

22 Temmuz 2019 Pazartesi

Jean Michel Jarre - Equinoxe 1978



Jean Michel Jarre adını lise yıllarından beri bilirim. Daha yeni yeni müzik dinlemeye başladığım zamanlarda elime geçen her kaseti dinliyordum. Jean Michel Jarre adını da dinlediğim karışık kasetlerden birinde görmüştüm. Yıllardır da adının nasıl yazıldığını dahi iyi anımsarım.

Pink Floyd sayesinde öğrendiğim progresif rock gruplarını ilk dinlemeye başladığımda doğal olarak Pink Floyd benzeri grupları (Camel, Eloy, Novalis, Amon Düül II gibi) daha çok dinliyordum. Çok sonraları diğer türleri de dinlemeye başladım. Bu tarz değişiklerinden bir süre sonra da müziğe bakışım değişmeye başladı.

YES, VDGG, Grobchnitt gibi gruplar progresif rock'a bakışımın değişmesinde ilk aklıma gelen gruplardı. Bir süre sonra da Tangerine Dream ile tanıştım, daha önce de dinlemiştim bir çok albümünü ancak gerçek anlamıyla TD müziğiyle tanışmam bir kaç tür ile yetinmemeye başladığım zamanda oldu. Tangerine Dream'in müziği de aynı YES, VDGG, Pink Floyd gibi müziğe bakışımda büyük değişiklere yol açtı.

Hatta bloğumda en çok yazdığım Tangerine Dream grubudur.

Jean Michel Jarre'yi de yine Tangerine Dream dinlediğim zamanlarda tekrar dinlemiştim(hala da dinliyorum). Elektronik müzik dendiğinde aklıma ilk Tangerine Dream gelse de hatta elektronik müzik dendiğinde alman ekolünü tek geçiyor olsam da diğer ülkelerden çıkmış müzisyen ve albümlerini de dinleyip takip ediyorum yada hakkında bilgi ediniyorum. Örneği Kitaro, Vangelis gibi bütün dünya tarafından bilinenleri de seviyor olmama rağmen Tangerine Dream ve alman ekolü ile kıyaslayamıyorum bile.

Onlar çok farklı, Alman ekolü çok çok farklı.

Yakın zamanda yazdığım Anna Själv Tredje grubunu yazarken de dinlediğim albümünün Alman ekolünden olduğunu yazıda belirtmiştim. Demek istediğim elektronik müzikde genellikle progresif elektronik türünde kıstasım her zaman Tangerine Dream olmuştur yada diğer Alman müzisyen ve gruplardır. Aynı avantgard dendiği zaman akıllara Fransızların gelmesi gibi.

Beni elektronik müzikte şaşırtan tek kişi Jean Michel Jarre'nin yaratıcılığıdır. Diğer elektronik müzisyenleriyle karşılaştırılamayacak kadar kendine özgün bir yaratıcılığı vardır. Bu yaratıcılığı da Mike Oldfield'e benzetirim. Her ikisi de yaptıkları bir kalıba sokmadan bir çok müzik türünü kendi müziklerinin içine yerleştirirler. Jean Michel Jarre'de bu albümünde klasik müzik, avantgard gibi kendi ülkesinde fazlaca yapılan müzik türünü albümüne yerleştirmiştir.

Bir önceki 'Oxygene' albümüne göre albüm daha senfonik, daha ritmik ve daha deneyseldir. Deneysellikten anlatmak istediğim experimentallik değil, kendi müziğini geliştirmek için senfonik ve folk ezgilerini albümüne yansıtıyor. Bu haliyle de Tangerine Dream'in 1975 sonrası müzikal değişiminden sonra çıkardıkları albümlere benziyor. Ancak Tangerine Dream üyeleri gibi sentezciyi kullanarak sesleri üstüste bindirerek müzik yapmak yerine hem ritimleri hem de melodileri farklı şekilde kullanarak farklı bir yaratıclık sergiliyor.

O yüzden Jean Michel Jarre, elektronik müzikte beni en çok şaşırtan müzisyendir. Albümde sesler, ritimler ve melodiler o kadar değişken ki ne klasikleşmiş Alman ekolüne benziyor ne de folk ve klasik müzik ezgilerini kullanarak Vangelis'in yaptığı müziklere benziyor. İçinde yaşadığı dönemin gelişen elektronik müzik akımından etkilenmiştir burası kesin ama taklidini yapmayıp kendi müziğini oluşturmuştur. Eğer benzetecek olursak 'Oxygene' albümünü Klaus Schulze müziğine 'Equinoxe' albümünü de Tangerine Dream'e benzetebilirim.


'Oxygene' albümünde sentezleyicileri sesleri üstüste binecek şekilde albümü yapmıştı. Bu albümde ise diğer müzik türlerini de müziğine ekleyerek çok farklı bir atmosfer ortaya çıkardı. 

Jean Michel Jarre'nin iki albümü de daha sonra 80'lerde özellikle pop müziğini etkileyecektir. Aynı Tangerine Dream ve diğer elektronik müzik müzisyenleri ve grupları gibi. Jean Michel Jarre ise bu albümlerle yetinmeyecek günümüze kadar elektronik müziğin öncülerinden biri olacaktır. Hala da elektronik müzik denince akla gelen ilk isimlerden birisidir.

80'leri 90'ların ilk yarısını anımsayanlar Jarre'nin müziklerini bileceklerdir. Çünkü Jarre'nin müzikleri dönemin bir çok TV belgeselinde ve programlarında kullanılmıştır. Bu kadar bilinmesini sağlayan dönemin belgesel hazırlayan, TV programı yapan aydın kitlenin Jean Michel Jarre müziğini modern müzik diye kabul etmesidir.

1. Equinoxe (2.23)
2. Equinoxe (5.01)
3. Equinoxe (5.11)
4. Equinoxe (6.54)
5. Equinoxe (3.47)
6. Equinoxe (3.23)
7. Equinoxe (7.24)
8. Equinoxe (5.04)

Süre : 39.07

Jean Michel Jarre / Synth(ses düzenleyicisi), Org, Mellotron

18 Mart 2019 Pazartesi

U. K. - U.K. 1978


Süper-grup olarak 1977 yılında kurulan U.K. grubu 70'li yılların son önemli projesiydi. 1980 yılına kadar iki stüdyo albümü ve bir konser albümü yayımlayan U.K., sonraki yıllarda da tekrar biraraya gelerek müzik yapmaya devam ettiler ancak stüdyo albüm çıkarmadılar.

Grubun ana kadrosu korunsa da, 90'lı ve 2000'li yıllarda genç müzisyenler de katıldı. 1977 yılında kurulan ve ilk albümü 1978'de çıkan U.K. grubunun kadrosu; Yes, King Crimson ve Genesis gruplarında davulda olan Bill Bruford; King Crimson ve Uriah Heep'de bas gitar çalan John Wetton;  ve yine King Crimson'ın Red albümünün konserlerinde gruba katılan, daha önceleri Curved Air grubunun üyesi ve Metamorphosis adlı parçayı 16 yaşında iken besteleyen Eddie Jobson. Son olarak gitarda ise Frank Zappa grubundan gelen ve Soft Machine grubunda da çalan Allan Holdsworth.


Grup son olarak 2013 yılında bir araya gelerek konserler verdi. 4 yıl sonra grubun kurucu üyelerinden John Wetton ve Allan Holdsworth aramızdan ayrıldı.

'U.K.' albümünde parçalarının hepsinde Eddie Jobson'ın imzası var. 'Alaska' (kendi bestesi) parçası haricindeki bütün parçalarda Eddie Jobson diğer grup üyeleriyle ortak çalışarak parçaları yazıyor.

Albüm 70'lerin son süper-grubunun ürünü olsa da, günümüzde U.K. parçalarını örnek alan bir çok modern progresif rock ve metal grubu (Dream Theater, Transatlantic) var. Bunda Eddie Jobson'ın elektrik piyanosunun ve John Wetton'un bas gitarının katkıları yadsınamaz.

8 parçadan oluşan albümde her bir parça virtüözlük gerektiren türden parçalar. Her parçanın eklektik bir yapısı olması nedeniyle de coverlanması yada bir benzerinin yapılması bir hayli zor. 

'In The Dead of The Night', bir sonraki yıl çıkan YES'in Drama albümünden 'Machine Messiah' gibi tamamen virtüözlüğe ve tekniğe dayanan parça. Chris Square ile John Wetton'u karşılaştırmak yersiz ancak en iyi bas gitaristler diye liste yapılsa her ikisininde bu parçayla varolması işten değil.

'By The Light of Day', bir kaç yıl sonra kurulacak olan ve John Wetton'un da orada müziğe devam edeceği Asia grubunun müzikal atmosferinin ön habercisi niteliğinde parça. Parçanın soloları ise tamamen Eddie Jobson'ın elektrik keman ve elektrik piyanosuna dayanıyor.

'Presto Vivace And Reprise', albümün en kısası olmasına rağmen müzikal anlamda en doyurucu parça. Eddie Jobson'ın elektrik piyanosu ise yıllar sonrasının Jordan Rudess'i gibi. Wetton ve Bruford ise 1974-75 King Crimson dönemini tekrar yaşatıyor.

'Thirty Years', Allan Holdsworth'un gitarını ilk kez canlı canlı hissetmeye başlıyorsunuz. Allan Holdsworth burada grubu rock'tan alıp caz'ın dünyasına götürüyor. Tahminim albümdeki en iyi solo kısmı buradadır.


'Alaska', Jobson'ın kendi albümlerinde kullanacağı new-wave tarzına alıştırma yaptığı bir parça. Dört buçuk dakika süren parçanın yarısı tamamen Jobson'un elektronik seslerinin kontrolünde. Diğer kısmı ise King Crimson avantgardlığında. 'Alaska' albümdeki bütün parçalar gibi şaşırtıyor.

'Time To Kill', pop şablonuyla hareketli bir şekilde başlıyor. Iki dakika sonrasında ise Jobson'ın virtüözlüğü ortaya çıkıyor. 'Thirty Years' ile birlikte en doyurucu soloya sahip ikinci parça.

'Nevermore', Holdsworth ile Jobson'un virtüözlüğünü tekrar birlikte gördüğünüz ikinci parça. Albüm genel olarak caz-fusion ve eklektik atmosferinde olsa da bu parçada senfonik yapıyı görerek grubun yaratıcılıkta sınır tanımadığını görebilirsiniz.

Albümün kapanış parçası, 'Mental Medication'. Grup üyelerinin hangi müziklerden beslendiklerini, müzikte ne yapmaya çalıştıklarını bu parçayla daha net anlarsınız. 60'lar ve 70'lerin pop(folk), caz, funk, avantgard ve klasik müziğin hepsi bir arada.

U.K. grubu'nun bu ilk albümünden sonra Bill Bruford ayrılacak yerine Frank Zappa'nın grubundan Terry Bozzio geçecek. Ve grup yine aynı kaldığı yerden devam edecek.

Albüm, grup uzun yıllar bir arada olmadığı için unutulanlar arasında kaldı. Ancak yine de progresif rock hayranları tarafından ve 70'lerin müziğini günümüzde yaşatmaya çalışanlar gruplar tarafından sıkça başvurulanlar arasında yer almaya hala devam ediyor.

1. In The Dead of The Night (5.38)
2. By The Light of Day (4.32)
3. Presto Vivace And Reprise (2.58)
4. Thirty Years (8.05)
5. Alaska (4.45)
6. Time To Kill (4.55)
7. Nevermore (8.09)
8. Mental Medication (7.26)

John Wetton / Bas Gitar, Vokal
Allan Holdsworth / Akustik & Elektrik Gitar
Eddie Jobson / Elektrik Keman, Klavyeler
Bill Bruford / Davul, Perküsyon

17 Aralık 2018 Pazartesi

Bubu - Anabelas 1978



Bir kaç yıl önce internette forumlarda dolaşırken progresif rock ve prog-metal ayrımı üzerine bir başlık görmüştüm. Başlığı açan prog-metal'in progresif rock olmadığını, progresif'in ilerici anlamında kullanılamayacağını, bunun 70'lerde yapılan müziğin tanımını olduğunu söylüyordu. 70'lerde yapılan progresif rock'ın  müzikal yapı itibariyle farklı olduğunu, örnek olarak 'Musical Box' parçasını veriyordu. 'Musical Box' gibi yapıya sahip bir parçanın prog-metal'de olmadığını söylüyordu. Üzerine daha bir çok örnek vermişti. Nitekim başlığı açan ve bunun hakkında yazan tamamen haklıydı. Prog-metal progresif rock'dan çok farklı bir müzik türüydü.

Örneğin prog-metal denen müzik türünde halk ezgileri ile opera sesleri aynı anda bulunmuyor. Yahut saykodelik sesler ile caz aynı anda olamıyor. Prog-metal bunlar yerine heavy metal'in alt türlerinden yararlanıyor. Progresif rock ise tanım itibariyle ortaya atıldığı 1969 yılından beri, avantgard, senfonik, caz yapısıyla var olmaya devam ediyor.

İlk olarak tanımlandığı grup, King Crimson idi. Aynı yıllarda dönemin bazı gruplarına da müziklerindeki ilerici seslerden dolayı progresif rock denmeye başladı. Bunlar YES, VDGG, Gentle Giant, Elp gibi gruplardı. 1-2 yıl sonra benzer sesler ve müzikal yapılar İtalya'dan da çıkmaya başladı. PFM, Le Orme, Banco del Mutuo Soccorso gibi gruplarda İngiltere'de çıkan müziğin benzerini yapmaya başlamışlardı.

Çok geçmeden diğer avrupa ülkelerinde benzer gruplar çıkıp benzer müzikler yapmaya  başladılar. Hatta sadece kendilerine özgü müzik yapan gruplar da bir süre sonra ortaya çıkan bu progresif rock'dan yararlanmaya hatta içine dahil olmaya başladılar. Bir süre sonra da döneme damgasını vurdu.

Hemen hemen her ülkeden progresif rock'a dahil olan gruplar oldu. Türkiye'den çıkanlar ise saykodelik yada halk müziği temelli oldu. Latin amerika'dan çıkanlarda da latin halk müziği ezgileri  ağırlıktaydı. Her ülkenin kendi sesleri grupları tarafından müziğe eklendi. Tabi bunların dışında olanlar da vardı. Modry Efect, SBB, Magma gibi...

Arjantin'den 1978 yılında çıkan bir grup da söylediğim o bir kaç gruba dahildir. Bubu adıyla tek albüme imza atan grup, günümüzde müziğinin kalitesinin keşfedilmesiyle 2016'da iki parça çıkardılar, bu yıl da yılın en iyi albümlerinden birisine imza attılar.

1978'de çıkardıkları 'Anabelas' albümü diğer latin amerika ülkelerinden çıkan gruplardan bir hayli farklı bir albüm çıkardılar. Yazının başında bahsettiğim, 70'lerin başında ki progresif rock'a uygun bir şekilde yaptıkları albümü kolaylıkla progresif rock nedir sorusunun cevabına karşılık verebilirim.

Klasik müzik destekli avantgard atmosferi, caz görünümü ve enstrümanlardaki hakimiyet ve komposizyonluk bakımından dinlenmesi, hazmetmesi zor bir albüm gözükse de, bir süre sonra progresif rock'ı gerçekten dinlemeye başladığınızı görüyorsunuz.

'Anabelas' albümü de, Bubu grubu da kendi ülkelerinde ve kıtalarında örnek olamadılarsa bile günümüzde onun tarzında müzik yapmaya çalışan bir çok grup var. Özellikle eklektik ve avantgard müzik yapan gruplar tarafından dinlenildiğini rahatlıkla görürsünüz.

'Anabelas' albümü, 1978 yılında çıkmış olsa bile, bir çok progresif rock klasiği gibi zamana sığamıyor olmasıyla klasik albümler arasında yerini sağlam bir şekilde almıştır.

Dinleyin, dinletin...


1. El Cortejo De Un Dia Amarillo (19.25)
a. Danza De Las Atlantides
b. Locomotora Blues
2. El Viaje Anabelas (11.12)
3. Suenos De Maniqui (9.16)

Süre : 39.53

Petty Guelache / Vokal
Eduardo Rogatti / Elektrik Gitar
Sergio Polizzi / Keman
Cecelia Tenconi / Flüt, Bas Flüt
Wim Forstman / Tenor Saksafon, Sözler
Edgardo 'Fleke' Folino / Bas Gitar
Eduardo 'Polo' Corbella / Davul, Perküsyon
Daniel Andreoli / Yapımcı

Konuklar

Mario Kirlis / Piyano
Koro / Cecilia X Z, Golo, Manzana, Maqui, Marcelius 'El Potente', Voulet


22 Ağustos 2018 Çarşamba

Michael Hoenig - Departure From the Northern Wasteland 1978



Michael Hoenig, 1952 Almanya doğumlu film, dizi ve oyun müzikleri yapmış bir müzik insanı.

1960'ların sonlarında bir müzik dergisinde editörlük yaparken, Krautrock'ın efsane gruplarından biri olan Agitation Free tarafından keşfedilip gruba dahil edilmiştir. 1971-74 arası grupla birlikte çalışan Hoenig gruptan ayrılır, Krautrock'ın süper grup çalışmalarından biri olan The Cosmic Jokers grubundan Klaus Schulze ile olan konserlere çıkar. Aynı yıllarda elektronik müzik dendiğinde ilk aklıma gelen Tangerine Dream grubuyla, Peter Baumann yerine konserlere çıkar, ancak stüdyo ya da albüm çalışmalarına katılmaz. Bu Krautrock'ın süper grubu The Cosmic Jokers grubundan bir diğer üyesi Manuel Göttsching'in eski Ashra Temple'ı tekrar canlandırmak için oluşturduğu Ashra'ya katılır. Burada da fazla uzun durmaz ve 1977 yılında Los Angeles'a gider.

1978 yılında ilk albümünü çıkartır. Ancak devamı 9 yıl sonra 1987'de gelir. Bu arada, 1980'lerde film dizi müzikleri tekliflerini geri çevirmez ve besteci olarak bir çok film ve dizide yer alır. 2000'lerde ise kariyerine oyun müzikleri de ekler.

Michael Hoenig, günümüzde halen müzik yapmaya devam etmektedir.

'Departure From the Northern Wasteland', Michael Hoenig'in ilk albümü. İçinde bulunduğu, 1978 itibariyle dönemin Alman elektronic müziğinden çokça izler taşır. Eğer, adını bilmeden sadece müziğini dinleseydim, Tangerine Dream'in Phaedra gibi bir albümü sayar, Tangerine Dream'in en sevdiğim albümleri arasına koyardım. Ancak böyle olmasından hoşnutsuzluk duymuyorum, tam tersine bir müzik insanını daha tanıdığım için kendimi şanslı hissediyorum.

Albüm, başından sonuna kadar Tangerine Dream'in elektronik müzik ekolünü yansıtıyor. 'Departure From the Northern Wasteland ' ile rüzgar gibi ses çıkartan synth sesleri ve vurucu saykodelik ritimlerle dinleyenin etrafıyla olan ilişkisini kesiyor. 21 dakika sorunlarınızdan soyutlanabilirsiniz.

'Hanging Garden Transfer' parçasında synth sesleri ve vurucu saykodelik ritimler kulağınıza gelmeye devam ediyor. Bir fazla ile, Michael'in org solosuyla. Sadece org solosuna odaklansanız, albümün ne kadar güzel olduğuna rahatlıkla karar verebilirsiniz.

 olduğu kadar avantgard müziğe de ilgisi olan Michael Hoenig'den deneysel bir çalışma, 'Voices of Where'. Tangerine Dream'in 'Zeit' albümündeki avantgard atmosfer var. Özellikle son kısmı insan sesleri ve synth'in mükemmel kaotik atmosferi de parçayı taklit edilemez yapıyor.

Konuk müzisyen olarak albüme katılan Michael Duwe'nin klavye kullanımı ve kalp ritmini hızlandıran synth ritimleri ile 'Sun and Moon', avantgard-senfonik elektronik bir albümü ayağa kaldırarak bitiriyor. 

Michael Hoenig, 16-17 yaşındad ilgi duymaya başladığı elektronik seslere ve dönemin elektronik enstrümanlarına, Krautrock'da yer edindi. Kendisi 10'larca film ve dizi müziklerini hazırlarken, yaptığı müziğin progresif mi değil mi kısmına bakmadı, neredeyse bütün hayatını kapladığı elektronik müzik ile varoldu. Varolmaya da devam edecek.

'Departure From the Northern Wasteland' albümü de progresif ve elektronik müzik hayranı benim için ise en güzel ve en yaratıcısıdır. Tangerine Dream müziğine benzetirken de söylediğim gibi, Michael Hoenig bu albümüyle, en sevdiğim elektronik müzisyenlerinden birisidir.

1. Departure From the Northern Wasteland (20:53)
2. Hanging Garden Transfer (10:56)
3. Voices of Where (6:19)
4. Sun and Moon (4.16)

Süre : 42.38

Michael Hoenig / Synth (ses düzenleyici), Yapımcı

Michael Duwe / Klavyeler (4. parça)
Uschi Obermaier / Sesler (1. parça)
Lutz Ulbrich / İkili Gitar (1. parça)

23 Ekim 2017 Pazartesi

Steve Hackett - Please Don't Touch! 1978



Daha önce yazdığım Genesis, YES ve King Crimson albümlerinde de belirttiğim gibi bende ayrı yerleri olan 3 gitarist; Robert Fripp, Steve Howe ve Steve Hackett. Her 3 gitaristinde gruplarına  kattıkları sayesinde 3 grupta progresif rock'ın temellerini oluşturan gruplar oldular. Steve Hackett da, Robert Fripp ve Steve Howe gibi gruplarının öne çıkan isimleri oldular.

Her ne kadar Genesis deyince insanların aklına Peter Gabriel, Phil Collins kıyaslaması akla geliyorsa da, benim için bu kıyaslama pek bir şey ifade etmiyor. Benim aklıma Genesis grubu deyince ilk Steve Hackett geliyor. Ve tabi hemen arkasından Tony Banks. Aynı şey YES içinde geçerli. YES deyince aklıma ilk, gitaristleri Steve Howe'dan sonra piyano çalan Rick Wakeman geliyor.

Sanırım bunda müzisyenlerin yaratıcılıklarının ön plana çıkması söz konusu.

'Please Don't Touch!' albümü de 28 yaşındaki Steve Hackett yaratıcılığının önemli örneklerinden birisi. 1975'deki ilk albümünde etrafına topladığı müzisyenlerle Genesis albümlerinden çok daha kaliteli bir albüm ortaya çıkarmıştı. 1978 yılındaki bu ikinci albümünde de yine etrafında dönemin ve günümüzün hala hatırlanan kaliteli isimlerini toplayarak müzikteki yaratıcılığını devam ettirdi.

İlk albümünde Genesis grubu üyelerinin desteğini almıştı. Bu 2. albümünde ise Steve Hackett'a destek verenler Amerika'nın en önemli progresif rock gruplarından Kansas üyeleri oldu. Steve Hackett ilk albümündeki karmaşık, eklektik yapıyı bu ikinci albümde de sürdürdü. Destek veren Kansas üyeleri de Steve Hackett'ın bu müzikal anlayışına iyi uymuş oldular ki ortaya ilk albümden 3 yıl sonra yine mükemmel bir albüm ortaya çıktı.

Steve Hackett niye önemsediğim ilk 3 gitaristten biridir?

Aslında bir cevabı da yok, belki de sadece progresif rock'a odaklandığımdan dolayı aklıma onlar geliyor. Yoksa, Al Di Meola'da var, David Gilmour'da, John Mclaughlin'de var Jeff Beck'de.


Steve Hackett'ı diğerlerinden ayıran şey, aynı çizgide devam etmemiş olması. Her albümde olmasa da, belli dönemlerde müzikte yeni arayışlara girmesi, dünya üzerinde varolan neredeyse bütün müzikleri kendi albümlerine koymaya çalışması, Steve Hackett'ı bende çok farklı kılıyor.

Albüme gelirsek;

Açılış parçası 'Narnia' ile başlıyor (hani herkesin bildiği çocuk fantastik Narnia öykü serisi). Ve daha başlar başlamaz, Hackett'ın akustik gitarıyla masal dünyasına giriyorsunuz. Kansas grubundan Steve Walsh'ın vokaliyle müzik daha da bir masalımsı hale geliyor. Hackett'ın akustik gitarı ve Steve Walsh'ın vokali öncülüğünde kulakların kirini temizleyen 1978'in en güzel progresif rock parçalarından biri haline geliyor.

'Narnia' parçası harici dikkat çeken diğer parçalar ise 'Kim', 'Please Dont Touch',  'Icarus Ascending' Bu parçalara geçmeden önce önce 2. parça olan 'Carry On Up The Vicarage' parçasına bakalım.

Genel olarak progresif rock'da edebiyat eserleri bir albümün konusu oluyor ancak Steve Hackett bunu bir şarkıda geçiştirerek, Agathie Cristie'nin bir hikayesini tek parçaya konu etmiş. Halbuki Agatha Christie'nin herhangi bir öyküsü bir albümün konusu olabilirdi. Ayrı olarak çocuksu garip vokallerin oluşu da, albümdeki en zayıf parça olduğunu gösteriyor. En azından benim için.

'Kim' parçası gibi Steve Hackett'ın hangi parçasını dinlesem aklıma Star Trek serisi geliyor. Yaşamın güzelliği ancak böyle parçalarda anlaşılabilir.

'Kim', klasik müzik ve günümüz modern müziğin (pop, rock hepsi, artık aklınıza ne geliyorsa) mükemmel birlikteliği. Steve Hackett'ın en sevdiğim yanlarından biri, bu parçada daha net olarak anlaşılıyor sanırım. Klasik müziği abartıya kaçmadan kendi müziğinde kullanıyor oluşu.

Ki bu anlayış Steve Hackett'ı bu albümden bir kaç yıl sonra Londra Senfoni Orkestrasıyla bir albüm çıkartmaya itecektir.

Rock müzikde kendine özgü müzikal anlayışları ve gitar teknikleri olan bir çok gitarist vardır. Steve Hackett'da onlardan biri, pek tanınmıyor olsa da, öyle. Albüme adını veren 'Please Dont Touch' parçasında 80'ler, 90'lar ve 2000'lerde devam ettirdiği gitar tekniğini ve müzikal anlayışını çok rahat görebilirsiniz. 'Please Don't Touch' parçası Steve Hackett gitar tekniğinin yada stilinin başladığı eserlerden biri olarak da kabul edebilirsiniz. Firth to Fifth parçasını saymazsak tabii.

Son olarak 'Icarus Ascending'. Steve Hackett'ın Genesis ile son albümündeki efsane 'Los Endos' parçasına benzer bir parça. 'Los Endos' parçasından iyi tarafı ise vokalin oluşu. Daha doğrusu vokalin, parçayı dinlerken başka dünyalara götürüyor oluşu.

Bunda Steve Hackett'ın daha özgür aksak gitar çalışını gösterebilirim.

Progresif rock'ın gölgede yada unutulmuş mücevherlerinden biri.

Steve Hackett' bu albümüyle progresif rock'ı zenginleştirmemiş olabilir bir çok progresif rock dinleyicisine göre ama 'Please Don't Touch!' albümü 1978 yılında çıkan en güzel ve yaratıcı albümlerinden biri.

Steve Hackett'ın bu albümünü dinlerken neredeyse 4 saat geçti. Bu 4 saatte de bu albümü üstüste dinledim. Harcadığım bu 4 saatten de zerre kadar pişmanlık duymadım.

Progresif rock dinleyicileri için değil de Steve Hackett'ı bilenler ve dinleyenler (yada albümlerini teker teker dinlemeye çalışanlar için) unutulmayacak bir albüm.

1. Narnia (4.07)
2. Carry On Up The Vicarage (A Musical Tribute To Agathie Cristie) (3.11)
3. Racing In A (5.07)
4. Kim (2.14)
5. How Can I (4.40)
6. Hoping Love Will Last (4.09)
7. Land A Thousand Autumns (1.57)
8. Please Dont Touch (3.39)
9. The Voice Of Necam (3.11)
10. Icarus Ascending (6.21)

Süre : 38.38

Steve Hackett / Elektrik & Akustik Gitar, Synth Gitar, Vokal (2), Geri Vokal (1,3,9,10), Mellotron, Perküsyon, Aranjör, Yapımcı

Steve Walsh / Vokal (1,3)
Richie Havens / Vokal (5,10), Perküsyon
Maria Bonvino / Vokal (6)
Randy Crawford / Vokal (6)
Feydor / Vokal (9)
Dan Owen / Alto Vokal (10)
Dale Newman / Vokal (10)
John Hackett / Flüt, Küçük Flüt, Klavye, Bas Pedalı
Dave Lebolt / Klavyeler
John Acock / Klavye, Yapımcı
Tom Fowler / Bas Gitar
Chester Thompson / Perküsyon, Davul
Phil Ehart / Perküsyon, Davul
James Bradley / Perküsyon
Graham Smith / Keman
Hugh Malloy / Çello



12 Ekim 2017 Perşembe

Tibet - Tibet 1978


                           

Tibet, 1972 yılında bir grup genç Alman tarafından hint, tibet müzikleri yapmak amacıyla kuruldu ve grup bu şekilde müziğine devam etti. Dönemin popüler müzikal anlayışından da etkilenerek müzikleri rock'a doğru kaymaya başladı. 1976 yılına gelindiğinde ise yaptıkları müzik artık tamamen bir progresif rock oldu.

Albüm çıkarmadan yıllarca yaptıkları müziğin geldiği son hali; esinlendikleri müziğin folklorik isminden olan Tibet adıyla çıktı. Albümdeki parçaların neredeyse tamamı, 1976-1977 yıllarında bestelenip, konserlerinde çalındı. Son olarak albüm yapıldı. Devamında ise Tibet dağıldı.

Satışının düşük olması, popüler olamayışları bunda en büyük etken. Grup üyeleri grubun dağılması sonrası kendi mesleklerine yöneldi.

Facebook'un ortaya çıkması, dünya üzerinde progresif rock severlerin birbirini bulması sonucu bir çok eski grup tekrar müziğe yöneldiler. Gördüğüm bir çok grup, 30-35 yıl sonra tekrar albüm çıkarttılar. Bir gün Tibet progressive rock adlı hesap beni ekledi. Sanırım grup üyelerinden birisiydi.  Bir süre boyunca da kendi zevkine göre müzikler paylaştı. Eski hesabımda öyleydi. Şimdiki yeni hesabımdan ne paylaştığını tam olarak göremiyorum. Grup üyelerinin fotoğraflarını paylaşmış bir kaç kez, o kadar.

Tibet beni ekleyince, içimden sanırım 30 küsür yıl aradan sonra yeni bir albüm yapacaklar. Yıl 2017 oldu, hatta yakında bitecek. Henüz yeni bir albüm ile ilgili bir haber yok. Belki de biz de vardık, albüm yaptık demek için açtılar facebook hesabını.

Sağlık olsun, diyelim.

Albüme gelirsem, bir çok kült grubu dinlemeye başlamadığım zamanlarda tanıştım grupla. Progresif rock'ı, sırf progresif rock diye dinlediğim zamanlardı. Ne gerçek anlamda YES'den ne de Genesis'den haberim vardı. Ağırlıklı olarak saykodelik rock'ı temel alan grupları dinliyordum. Eloy, Camel, Caravan benzeri gruplar.

İşte o dönem Tibet'in bu albümü bana çok farklı gelmişti. Kullanılan org ve synth az çok Camel'i, Eloy'u anımsatsa da o dönem Tibet'in yaptığı müzik benim için yine de çok farklıydı.

Tibet'in klasik anlamda dönemin progresif rock gruplarından farkı, gereksiz yere enstrüman doğaçlamaları yapmıyor oluşlarıydı. Albümdeki bütün parçalar bir şablon halinde oluşturulmuştu. Klasik yada caz müzik etkileri vardı ama abartılı değildi.

Şablon dedim ancak albümde yer alan 7 parçanın şablonları da birbirlerinden farklıdır.

Albümde yukarıda söylemeye çalıştığım gibi gereksiz yere enstrüman sololar yok. Ancak vokalin ve org'un (ve synth) etkisi çok fazla. Albümü ve grubu senfonik progresif rock kategorisine sokan da bu öğeler.

Albümü dinlediyseniz, söyleyecek sözüm yok. Eğer dinlemediyseniz; koltuğa oturun, ayaklarınızı uzatın ve rock müziğin yaratıcılığının zevkini çıkarın. Albümün sonunda 'No More Times' ile müzikal doyumunuzun sonuna varacaksınız.

Tibet grubu, 1972 yılında başladığı müziğe satışların ve popülerliğin az olması sebebiyle, 1980 yılında bıraktı. Elimizde olan ise 1978 yılında çıkan bu, tek albüm. Bu, tek albüm bile Tibet grubunu sevmeniz için yeterli olacaktır.

Günümüz progresif rock yaptığını sanan bir çok gruba örnek olmayacak bir grup, aynı zamanda. Çünkü günümüz rock grupları kendilerini ve geçmişi tekrarlamaktan başka hiç bir iş yapmamaktadırlar.

1. Fight Back (4.59)
2. City By The Sea (4.24)
3. White Ships And Icebergs (6.15)
4. Seaside Evening (4.13)
5. Take What's Yours (7.23)
6. Eagles (6.05)
7. No More Times (5.30)

Süre : 38.49

Kalus Werthmann / Vokal
Deff Ballin / Klavyeler, Perküsyon
Dieter Kumpakischkis / Bas Gitar, Perküsyon
Karl Heinz Hamann / Bas Gitar, Perküsyon
Fred Teske / Davul
Jürgen Grutzch / Elektrik & Akustik Gitar, Perküsyon

18 Eylül 2017 Pazartesi

Fiori Seguin - Deux Cents Nuits à l'Heure 1978



Cumartesi akşamı işyerinde öyle boş boş otururken nasıl olduysa aklıma Harmonium grubunun vokalisti, Serge Fiori geldi. 5-6  yıl önce solo albümlerinden bir kaç tanesini dinlemiştim. Hatta bir kaç parçasını o zaman ki işyeri arkadaşıma dinletmiştim de, beğenmemişti.

Meğerse Serge Fiori'nin solo albümleri öncesinde tek albümlük bir projesi varmış. Yine kendisi gibi Quabec'li (Quabec Kanada'nın ilk yerleşim yeri ve halen günümüzde avrupa-i özelliğini korumaktadır) folk müzisyenlerinden (folk müzik yapan grubu var) Richard Seguin ile birlikte 1978 yılında bir albüm çıkarmış. Birkaç gün önce solo albümleri aklıma gelmişken ilk baştan onları dinleyeyim dedim ama içimden bir ses de şu proje albümene de bir bak dedi. Fazla düşünmeden o albümden parçaları teker teker indirdim ve karşıma Serge'nin solo albümleri ile Harmonium müziği arası bir albüm çıktı.

'Deux cents nuits à l'heure' adlı albüm 1978 yılında Serge ve Richard Seguin'in solo çalışmalarından derlenilmiş bir albüm. Hatta albümdeki iki parça Serge tarafından Harmonium grubu için daha önceden bestelenmiş.

Ancak Harmonium son albümüyle çıtayı o kadar yükseğe çıkarmıştır ki, Serge devam etmek istemez ve elindeki iki parçayı bu albüme koyar. Bunda haklılık payı da yüksektir. Son albümü olan, 1976'da ki 'L'Heptade' albümü benim için ve Harmonium'u dinleyenler için 1970'lerin en güzel albümlerinden biridir.

Bu blog'da en iyi albümler diye bir bölüm hazırlarken aklıma ilk gelen albümlerden oldu. Aslında o hazırladığım bölüm az, oraya daha çok albüm koymam gerekiyor. En azından en iyi 100 gibi bir liste bir çok okuyucusunun işini görecektir.

Albüme gelirsek; az önce de dediğim gibi, Harmonium ile Serge Fiori'nin solo albümleri arasında  bir albüm. Harmonium'da ki o folk, senfonik ve caz havası bu albümde de devam ediyor ama biraz daha folk ve caz ağırlıklı. İki gün önce ilk dinlemeye başladığımda hemen ilk albümleri geldi. İki akustik gitar, bas gitar, piyano ve davul ile, elektrik gitarsız, nasıl rock müzik yaratılırın en  orijinal örneğini vermişlerdi.

Bu albümde de Harmonium grubunun o ilk albümlerine geri dönmüşler gibi. Tabii, ilk albüm sonrası albümlerine ekledikleri klasik ve dönemin senfonik progresif müzik esintileri de var.

'Deux cents nuits à l'heure', açılış parçası. Parçanın ilk kısmı, 5 dakika sürüyor ve sonrasında gelen sesler bana YES'i anımsatıyor. Steve Howe'un YES'in ilk dönemlerinde rock'n roll soloları çalmaya çalışması gibi bu parçada da aynı sesler var. Üzerine Rick Wakemann tarzı kısa klavye soloları da eklenince, albümün 5. dakikadan sonrası gerçek bir 70'ler progresif rock şölenine dönüşüyor.

'Ca fait du bien' parçası da, ilk parça gibi Serge ve Richard'ın ortak çalışması. Bu parçada ise dönemin senfonik sesleri yerine folkik sesler daha çok hakim. Harmonium'un ilk albümlerindeki müzikal atmosferine çok yakın. Enstrümanlar üzerinde sololar yok. Şablon haline getirilmeye çalışılmış bir parça gibi duruyor.

Her ne kadar müzisyenler bunun üzerine çalışsalarda günümüzde bu parçaların benzerlerini bulmak bir hayli zor. Parçanın sonunda ki saksafon çalışması ise bambaşka bir güzellik.

'Illusion', Richard Seguin'in kendi bestesi. Elektronik aletlerin az kullanıldığı bu albümde saykodelik bir giriş ve bluesvari ritimler insanı heyecanlandırıyor. O kadar ki dinlerken sanki bir anda patlayacakmış gibi hissediyorum. Ayrıca ritimlerin kesik kesik oluşu da bunda etken, bana italyan progresif rock'ın önemli isimlerinden Osanna müziğininin ilk dönemlerini anımsattırıyor.

LP olarak basılan bu ilk albümün ilk yüzünde ki son parça 'Illusion'du. Bu albüm ilk çıktığı zaman, 1978 yılında bu albümü (doğum 1982) dinlemiş olsaydım, muhakkak ki büyük bir haz yaşardım.

LP'nin diğer yüzü 'Viens danser' ile açılıyor. Folkik ritimler ve sesler ile hafif caz birlikteliği ile bestelenen parça, ilk çıktığında albümde en çok dinlenilen parça oluyor. Diğer bir deyişle albümün tanıtım parçası. İlk dinlenildiğinde folk ve cazımsı sesler ilk dinleyenleri mutlaka etkiliyor.

'Chanson pour Marthe', cazımsı ve pop müzik sesleriyle başlıyor ve öyle devam ediyor. Benim için albümün en zayıf parçası.

'La moitié du monde', ardılı olan parça gibi yavaş yavaş akıyor. Sonrasında ise piyano temelli olarak Harmonium'un son albümünün izlerini taşıyor. Bence bu parça 'L'Heptade' albümüne koyulmuş olsaydı, kesinlikle sırıtmazdı. Mükemmel bir albümün senfonik sesleriyle mükemmel bir parçası.

'La Guitare Des Pays D'en Haut', albümün son parçası ve son iki gündür dinlediğimden beri favori parçam oldu. Folk, blues ve caz sesleriyle başlayan parça, sonrasında blues (ağıt) kısmına geçiyor(O bildiğiniz anlamda blues müziği ile ilgili değil, bahsettiğim).

Vokaller ve klavyeler öyle kusursuz bir uyum içinde ki, dinlerken eşlik edesim geliyor. Mükemmel bir albüme mükemmel bir son olan parça.

Albümde konuk olarak katılan müzisyenler, Harmonium grubu üyeleri. Dolayısıyla albümün müzikal atmosferi de Harmonium albümlerine benzer bir atmosfere sahip.

Yazıyı bitirirken;

'Deux cents nuits à l'heure' albümü tüm zamanların en iyi rock albümleri sıralamasında 33. sırada yer alıyor. (bu tarz sıralamalar bana göre saçma olsa da, böyle bir albüm sıralamalara girdiyse, belirtirim)

İster bu albümü bir progresif rock şaheseri olarak dinleyin, ister gelmiş geçmiş en iyi rock klasiklerin biri olarak dinleyin.

Sonuç sizin müzik zevkinizin yararına olacaktır.

1. Deux cents nuits à l'heure (8.22)
2. Ca fait du bien (8.31)
3. Illusion (7.30)
4. Viens danser (6.04)
5. Chanson pour Marthe (4.26)
6. La moitié du monde (6.34)
7. La Guitare Des Pays D'en Haut (6.14)

Süre : 47.41

Serge Fiori / 6-12 Akustik ve Diğer Gitarlar, Piyano, Vokal
Richard Seguin / 6-12 Akustik ve Diğer Gitarlar, Vokal

Konuklar
Neil Chotem / Elektrik Piyano
Michel Dion / Elektrik Bas Gitar
Denis Farmer / Davul, Tamborin
Monique Fauteux / Vokal (4.parça)
Libert Subirana / Flüt, Saksafon (6. parça)
Jeff Fisher / Klavye (4. parça)
Robert Stanley / Elektrik Gitar (5. parça)
Pierre Cormier / Konga (2. parça)

9 Mart 2017 Perşembe

Tangerine Dream - Cyclone 1978



Önümüzdeki ayın 22'sinde 35 yaşını doldurmuş olacağım. Yolun yarısını doldurmuş olacağım bir bakıma. Bu yaşıma kadar bir çok müzik türünden örnekler dinledim. Hiçbiri progresif rock kadar etkilememiştir.

7 Şubat 2017 Salı

Hardal - Nasıl Ne Zaman 1978



Hardal, ülkemizden çıkmış yüksek kaliteli rock müzik anlayışına sahip ender gruplardan. Grup üyelerinin bir çoğu 70'lerin başında ki Erkin Koray'ın 'Yeratlı Dörtlüsü' grubu müzisyenlerinden oluşuyor. Davulda Sedat Avcı, grup sonrasında da yine Erkin Koray ile birlikte çalmaya devam ediyor. Şöyle demek daha yerinde olur. Grup, tek seferlik müzik yapan bir grup değil.

Hardal'ı yaptığı müzik ile birebir anadolu rock türünün içine sokamam. Çünkü ortaya çıkan müzik anadolu rock'tan ziyade batı'da gelişen rock müziği tanımına daha çok uyuyor. Ülkemizde o dönem revaçta olan Anadolu Rock'ı ile avrupa merkezli progresif rock'ın tam ortasında duruyor dense, yine uygun olur. Öyle ki albümün içinde o dönemin (yani progresif rock döneminin) melodik, senfonik yapısı göze çarparken; cazımsı, folk ezgili

Barış Manço'nun '2023' ve 'Yeni Bir Gün' albümlerinde nasıl dönemin Eloy, Pink Floyd gibi devlerin müziklerinden esinlenmeler varsa, Hardal'ın müziğinde de Deep Purple, Uriah Heep gibi devlerin müziklerinden esinlenmeler var. Özellikle melodik yapısıyla 75 sonrası Almanya'dan çıkan bazı senfonik progresif rock gruplarının müziklerine benzerliği çok çok fazla. Anyone's Doughter, Tibet, Novalis gibi grupların müzikal atmosferlerini albümü her dinlediğimde hissediyorum. Hardal bu müzikal yapısıyla albümlerini Türkiye'de değil de Almanya'da yapmış olsaydı, muhtemelen iki albümle yetinmeyeceklerdi. Yahutta tam tersini düşünürsek, eğer biz 1980'deki 12 Eylül'ü yaşamamış olsaydık, bugün Türk rock müziğine çok daha farklı bakıyor olacaktık.

'Nasıl Ne Zaman' Hardal'ın ilk albümü. 1978 yılında çıktı. Albüm ve grup o kadar çok beğenildi ki kısa süre içinde TV'ye çıktılar.

Albümde bir kaç favori parçam var. Bunlar ilki 'Lanet Olsun'. Bir Türk grubu olarak Hardal'ın müziği olduğu için değil, gerçek anlamda parçayı dinlerken rock müziğin yaratıcılığını, ilericiliğini (progresif) hissetttiğim için. Benim için hard rock'ın ötesine geçmiş bir parça. Deep Purple parçalarından daha progresif, bir Uriah Heep'ten daha melodik tarzda.

İkinci favori parçam 'Ne Kadar Zaman Geçti'. Şiir gibi sözler, şiir gibi klavye solo. Klavye solo'su ise tam bizlik. Hafif melodik oryantal ezgiler, hafif senfonik yapı ve hafif caz-folk yapısı; parçayı o kadar dinlemesi yumuşak bir hale getiriyor ki, dinleyen şarap bardağını bütünüyle bitirtiyor. Sadece bu parçayı dinleyerek bir şişe şarabı rahatlıkla içebilirim.



Hardal gibi bir grubu unutmayalım, her zaman hatırlayalım tabii ki ama bunda en çok üzerine görev düşenler, plakçılar. 1978 yılında sadece 500 adet olarak basılan LP(large plak), tekrar basılsa (yanında Cd ile birlikte) sanırım  en çok progresif rock ve Türk rock müziği takipçileri için bir hazine değerinde olacak.

1. Başka (2.40)
2. Bir Yağmur Masalı (6:10)
3. Gece Vaktı (3.40)
4. Lanet Olsun (4.02)
5. Nasıl? Ne Zaman? (5.52)
6. Ne Kadar Zaman Geçti? (3:26)
7. Ne Kaldı? (5:53)
8. Sen Gittin Diye (2:58)
9. Yalnızım (3:33)
10. Zor (3:23)

Şükrü Yüksel / Gitar, Vokal
Cahit Kukul / Gitar
Özkan Turgay / Klavye
Aydın Sencan / Bas Gitar
Sedat Avcı / Davul, Vokal

4 Eylül 2016 Pazar

Jeff Wayne - War of The Worlds 1978



Eğer siz de benim gibi sadece progresif rock dinliyor ve sadece bilim kurgu filmleri izliyor olsaydınız, Jeff Wayne'nin 'War of The Worlds' albümünü kesinlikle ezbere biliyor olurdunuz. Hatta bilim kurgu'ya sarma sebeplerimden birisi progresif rock'ın kendisidir. Etki tepki meselesi.

H.G. Wells'in romanından radyo oyunlarına, filmlere uyarlanan 'War of The Worlds' 1978 yılında Jeff Wayne tarafından müziğe Rock Opera tarzında uyarlandı. Son olarak 11 yıl önce Steven Spielberg tarafından efsaneleşmiş romanın filmi de yapıldı. Hem kitabını okuyan, hem filmlerini izleyen ve hem de müziğini bilen biri olarak diyebileceğim, gelmiş geçmiş en iyi bilim kurgu hikayelerinden birisidir, 'War of The Worlds'.

Bilim kurgu'nun amacı; insanı temel alarak bilimin ve teknolojinin geçmişte, günümüzde ve gelecekte hayatımıza olan etkilerini edebi bir dille anlatmaktır. Bilim kurgu'nun yaratıcısı diyebileceğim H.G. Wells'te her zaman insanı temel alarak hikayeleriyle bize yol göstermiştir.

Kitabı okumayan, filmi izlemeyen ve de albümü bilmeyenler için 'War of The Worlds'u özet geçeyim. İnsanlar ortaya çıkmadan milyon yıllar önce Mars'lar dünyayı köleleştirmek için yeraltına gizlenirler. Günümüze geldiğimizde saklandıkları yerden diğer Marslıların yardımlarıyla ortaya çıkarlar. Sonrasında dünya üzerinde yaşayan insanları avlamaya başlarlar. İnsanoğlu da bu olanlara karşılık verir. Marslılar ve dünyalılar arasında ki savaş bir süre sonra dünyalılar lehine döner. Hikayenin sonunda dünyalılar kazanır. Ancak dünyalıların yani insanoğlunun bu zaferi kendisinden değil, adapte oldukları virüs ve bakteriler sayesindedir. H.G. Wells bir başka eserinde ki gibi (zaman makinesi) evrimi en iyi şekilde anlatır. 'War of The Worlds' hikayesinde adaptasyon anlatılmıştır. Tabi anlayana. Günümüzde hala evrim tartışan insanlar var.

Albüme gelirsek; 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ülkenin dışarıya kapanması sonucu 90'ların ortalarına kadar dünya'dan bi haber olarak yaşadık. Avrupa'dan gelen bir çok müzik türü ve sinema filmi yok denecek kadar azdı. Bu yüzden bir çok progresif rock grubunu ve türünü 90'ların ikinci yarısından itibaren öğrenmeye başladık. Bütün bunlara rağmen Jeff Wayne'nin 'War of The Worlds' kesinlikle biliyoruz. Albümün bütünü boyunca sürekli tekrarlanan yarı orkestral yarı disko tarzı, jenerik müziği de diyebileceğimiz kısmını ezbere biliyoruz. 32. Gün açılış ve kapanış müziği...

Jeff Wayne, bir orkestra şefi olarak piyano ve klavsen'in başında albüme liderlik ediyor. Albümde Jeff Wayne haricinde kimler yok ki. Aktör Richard Burton anlatıcı, daha sonraları Steve Hackett'ın (Genesis) grubunda vokallik yapan Chris Thompson, Moody Blues'un vokalisti Justin Hayward, Phil Lynott (Thin Lizzy) vokaller kısmında albüme çok şey katmışlar.  'Forever Autumn' parçasında Justin Hayward vokal olarak şarkıyı ön plana taşımış. Dinlerken bir anda Moody Blues çalıyor hissine kapılabilirsiniz.

Müzikal anlamda albüm 70'li yılların disko, senfonik rock, elektronik sesler, kozmik rock ve orkestral rock karıştırılarak ortaya konmuş gerçek bir rock opera. Albümde enstrüman kullanımları üst düzey ancak progresif rock'ta gördüğümüz doğaçlamalar ve deneysellik pek yok. Jeff Wayne daha çok döneminin, 70'li yılların üst düzey kaliteli müziklerinin harmanlanmasını yapmış. Böyle yaparak en progresif rock'ın en müstesna albümlerinden biri ortaya çıkmış.

Albümü bir bilim kurgu filmi izler gibi dinleyiniz. Keza albüm 1 bucuk saatlik süresiyle normal bir film uzunluğundadır. Albüm içinde öne çıkan parçalar var gibi gözüküyor olsa da, nasıl ki bir kitabı yada filmi yarım yamalak bitiremiyorsanız, 'War of The Worlds' albümünü de öyle yarım bırakmayın. 1 buçuk saatinizi ayırın. Bütünüyle albümü dinleyiniz.

1. The Eve of the War (9:06)
2. Horsell Common and the Heat Ray (11:36)
3. The Artilleryman and the Fighting Machine (10:36)
4. Forever Autumn (7:43)
5. Thunder Child (6:10)
6. The Red Weed (5:55)
7. The Spirit of Man (11:41)
8. The Red Weed (part 2) (6:51)
9. Brave New World (12:13)
10. Dead London (8:37)
11. Epilogue (Part 1) (2:42)
12. Epilogue (Part 2) (NASA) (2:02)

Süre : 95.06

- Jeff Wayne / Piyano, Klavsen, Şef ve Orkestrasyonlar

- Richard Burton / Konuşmacı (The Journalist)
- Justin Hayward / Vokal (1,4,14-16), Konuşmacı (Thoughts of the Journalist)
- Chris Thompson / Vokal (5), Konuşmacı (Voice of Humanity)
- Phil Lynott / Vokal (7,13), Konuşmacı (Parson Nathaniel)
- Julie Covington / Vokal (7,13), Konuşmacı (Beth)
- David Essex / Vokals (9), Konuşmacı (The Artilleryman)

- Chris Spedding / Gitar
- Jo Partridge / Gitar, Konuşmacı (The Heat Ray)
- Ken Freeman / Synthesizer (ses düzenleyicisi)
- Paul Hart / Piyano (6,8)
- George Fenton / autoharp, Katran Davul, Santur
- Herbie Flowers / Bas Gitar
- Barry Morgan / Davul
- Roy Jones / Perküsyon
- Barry Da Souza / Perküsyon
- Ray Cooper / Perküsyon
- Gary Osborne / Geri Vokal (Arka Sesler)
- Billy Lawrie /  Geri Vokal
- Paul Vigrass /  Geri Vokal
- Geraldine "Pest" Wayne / Ses efektleri
- Jerry Wayne / Voice of NASA Control (12), Dramatik & Hikâye Yönetim, Yönetim
- Doreen Wayne / Senarist

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Saga - Saga 1978



Genelde Neoprog akımının başlatıcıları olarak 1981 yıllarında müzik yapmaya başlayan Marillion ve Twelth Night grupları gösterilir. Aslında bunu bir kaç yıl öncesine kadar götürmek mümkün. 1978 yılında Kanadalı progresif rock grubu Saga'nın ilk albümü 'Saga' neoprog müziğine çok da uygun bir örnektir. Neoprog için Marillion ve Twelth Night grupları baz alınıyor olsa da, Synth, org, gitar ve davul kullanımları bakımından Saga grubu da çok ta farklı bir müzik yapmazlar. 80'li yıllarda Saga'nın yaptıkları bir çok albüm neoprog müziğine birebir örnek olacak albümlerdir. Hatta  Saga grubunun bir çok albümü neoprog'un da önündedir.

Saga neoprog grubu olarak gözükmüyor olsa bile daha sonra ortaya çıkan bir çok gruba ilham oldu diyebilirim. Marillion, Twelth Night, Pendragon, IQ gibi neoprog'un bilinen grupları Genesis, Pink Floyd, Eloy gibi grupların izinden giderken, Saga'nın izinden gidenler de vardı. Daha iyi anlaşılması için yine Kanadalı efsane rock grubu  Rush'tan örnek vereyim. Rush progresif rock yaparken izinden gidenler hard rock ve metal gruplarıydı. Özellikle Rush'ın ortaya çıkardığı zengin gitar riffleri bir çok hard rock metal gruplarına ilham olmuştur. Ama Rush hard rock yahut metal grubu değildir. Saga grubu içinde aynı şeyi düşünmek mümkün. Saga neoprog grubu değildir belki ama Saga'yı örnek alan bir çok neoprog grubu vardır.

Bu Kanadalılar da bir şey var. Sadece kaliteli ve süper müzik yapmakla kalmıyorlar sonraki yıllarda bir çok grubu peşlerinden de koşturuyorlar. Rush, hard rock ve metal gruplarını peşinden sürüklerken, Saga grubu da neoprog ve 90'lar sonrasında oluşan senfonik progresif rock gruplarını peşlerinden sürükledi.

Grubun ilk albümü 'Saga' 1978 yılında yayınlanır. Grupta 3 kişi synthesizer kullanır. Synth kullanan bir çok progresif rock grubuna göre kozmik sesleri tercih etmezler. Tercihleri synthhesizer ile yaptıkları müziğe melodik temel oluşturmaktı. Synthhesizer'ı 70'lerin uzay rock (space rock / komik geliyor ama batılıların kullandıkları tanım bu) benzeri müzikler için değil de farklı melodiler oluşturmak için kullandılar.

İlk albümleri 'Saga' en iyi albümleri değil ama yine de Saga dinlemeye başlamak için ideal bir albüm.

Albümün sevdiğim üç parçası;

'Humble Stance' 80'ler ortasında neoprog yapan bir çok progresif rock grubunun müzikal felsefesini oluşturan parçalardan biri. Synth ve klavye ile parçanın temeli melodik yapıya oturtulurken üzerine bas gitar, davul ile vokal eklenmiş. Parçanın içindeki bölümlerde ki geçişler ise Ian Crichton'un gitarıyla yapılmış. Parçanın ortalarında gitar ve klavye ön plana geçince bir çok senfonik progresif rock grubunun kolay yoldan yaptıklarına benzer parça ortaya çıkarmışlar. Klavye ve solo gitarı ön plana çıkar, buyur sana senfonik progresif rock. Saga bununla yetinmeyip üç'lü synth kullanımıyla parçanın temelini dolduruyorlar. Saga'yı bir çok senfonik progresif rock grubundan ayıran nokta.

'Ice Nice' sakin başlayan parça yine synth, org ve klavye kullanımıyla vokalin hikayeyi anlatmasını kolaylaştırmış. Sakin başlayıp yavaş yavaş akan ortalarında yükselmeye başlayan tema 70'ler de pek kullanılmasa da 80 ve 80 sonrası dönemde bir çok progresif rock grubu tarafından kullanılmıştır. 'Ice Nice' parçasında da yavaş yavaş ilerleyen ortalarda gitar, bas ve davulla yükselmeye başlayıp, sonlara doğru da sırayla klavye ve gitar sololarıyla bitirilmiş.

'Tired World'  kesinlikle albümde ki favori parçam. Minimalist piyanoyla başlayan parça metalik gitar ritimleriyle devam eder. Parçanın son kısmında Ian Crichton gitar solosunu yavaş yavaş hızlandırmaya başlar. Gitar solosu kesilip, melodik yapı oluşmaya başlayınca vokallerin yardımıyla favori parçam ile birlikte albümde biter.

Grupta solo gitar çalan Ian Crichton, benim için hala en hızlı gitar çalan müzisyenlerin başında gelir.

1. How Long (4.01)
2. Humble Stance (5.50)
3. Climbing The Ladder (4.45)
4. Will It Be You? (Chapter Four) (7.13)
5. Perfectionist (5.46)
6. Give 'Em The Money (4.25)
7. Ice Nice (6.55)
8. Tired World (7.06)

Süre : 44.51

Ian Crichton / Solo Gitar
Jim Crichton / Synth (ses düzenleyici), Bas, Bas Gitar, Moog Synth
Peter Rochon / Klavye, Vokal, Synth
Steve Negus / Perküsyon, Davul
Michael Sadler / Bas Gitar, Klavye, Solo Vokal

6 Mayıs 2016 Cuma

Cem Karaca & Edirdahan - Safinaz - 1978

'Aynı inançtaki 40 bin kelleyi uçuran ve bu yüzden dağların arasına sıkışmalarına sebep olan koca Yavuz Selim" (Keza, 21 ) in heyülâsını görür gibi oluyor. O öz Türk oğlu Türk Karaözlülere, uğrunda 40 bin kelle verdikleri halde dönmeyip dağlarda direnme gücü sunan inanç nereden gelmiştir? İIkokuldan mı? O zaman öyle bir şey yoktu. İslâm Tarikatı sayılan Aleviliğe saptıklarından mı? Alevilik Mekke ülkücüsü Arap Ali adına bağlanmış da olsa, alevilik islâmlıktan gelmemiş, Horasanlı Ebamüslim adlı Ortaasyalının temsil ettiği kılıçlarla dışarıdan sokulmuştur. O akımı asıl yaratanlar ve islâmlığa sokanlar, Ortaasya göçebelerinin sağlam insanları ile çökkün islâm medeniyetini aşılayıp dirilten Türk-Moğol erleridir. Beyinsizce yazılmış ters medeniyet tarihine kanıp neticeyi sebep yerine koymıyalım.'

Bunları ben yazmış olsaydım, muhtemelen faşist damgasını yerdim.

Yazı Hikmet Kıvılcımlı’ya ait.

12 Eylül 1980 askeri hareket sadece bir darbe değil, aynı zamanda sol ve sağ düşünce de bilinç değişiminin yaşandığı dönemdir. Biz şuan da 80 öncesi solcularına eski tüfek diyoruz. 2016 yılında hatırlanmaz olsalar da öyleler.


Eski tüfeklerin dönemi, 80 öncesi Türk rock müziği de altın çağını yaşamıştır. Malesef günümüz rock grupları henüz 70’ler düzeyine ulaşabilmiş değiller.  ‘Biz arabeskle büyüdük, o yüzden arabesk müziği rock’a uyarlayabiliriz’ diyen bir nesil var. Esin Engin’in hatırlanmadığı ama Müslüm Gürses gibi bir pavyon (kadınların satıldığı mekan) şarkıcısının 3 senedir hatırlanması, buna bir örnektir.

80 öncesi rock gruplarının en önemlisi, en önemlilerinden bazıları  desek daha yerinde olur; Cem Karaca önderliğinde kurulan rock gruplarıdır. Apaşlar, Dervişan ve son olarak Edirdahan.

1972 yılında Moğollar grubundan atılan Murat Ses, kendi grubunu kurmuş olsa da, devam ettiremeyip, Barış Manço grubu Kurtulan Ekspres’in kadrosuna katılır. Çok sürmez Kurtulan Ekspres ile çalışması, oradan Cem Karaca’nın isteği üzerine Dervişan grubuna katılır. Murat Ses, Dervişan kadrosuyla 1976 yılında bir de plak çıkartır. Ancak Cem Karaca ve grubu Dervişan’ın konser alanındayken sol yumrukların havaya kalkması, yani  Dervişan’ın politize oluşu Murat Ses’in gruptan ayrılmasına sebep olur.

Bunu şu yüzden yazdım; eğer Murat Ses gruptan ayrılmasaydı, 1978 yılı çıkışlı Edirdahan albümü ‘Safinaz’ın müziği nasıl olurdu. ...?

Edirdahan öncesi Dervişan ile Cem Karaca; günümüzde hatırladığımız politik şarkılarıyla Cem Karaca dönemidir. Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Seli, Kavga, Palto, 1 Mayıs İşçi Marşı (Sarper Özhan 1972, sözler Bertold Brecht) gibi dillerden düşmeyen politik rock şarkıları Cem Karaca & Dervişan dönemi ürünüdür.

Edirdahan son celsedir.

Cem Karaca, Dervişan grubu sonrası yeni grubu, Edirdahan ile 1978’de Türkiye’de çıkmış en iyi senfonik progresif rock albümüne imza attı. Edirdahan; Edirne’den Ardağan’a...



Safinaz; albüme de ismini veren 18 küsür dakikalık bir parça. Cem Karaca; ilk olarak , ilk ilkokula giden Safinaz’ın hikayesini anlatır. Safinaz büyür, ve ailesinin ekonomik durumu yüzünden bir fabrikada çalışmaya başlar. İkinci bölüm Safinaz’ın çalıştığı fabrikanın muhasebecisi olan Niyazi’nin hikayesi. Tanıdıklarının torpilleriyle fabrikanın muhasebesinde iş bulmuş olan Niyazi. Safinaz’ın son kısmı; klasik arabesk filmleri senaryolarından farklı bitiyor. Safinaz albümünü de özel hale getiren Cem Karaca’nın soruları.

Cem Karaca soruyor.

- Kaçıp gitmek, kurtuluş mu, nereye Safinaz ?
- Kurtuluş nerede, nerede Safinaz ?
- Onbinlerce Safinaz, kurtuluş nerede?

Albümün 2. Parçası ‘Şeyh Bedrettin Destanı’ Osmanlı dönemi Beyazıt’a isyan eden Şeyh Bedrettin’in hikayesini anlatıyor. Benim için nakarat kısmı, Türk rock tarihinin en iyi, en güzel, en gaza getirici nakarat kısmı olmasıdır.

Hep bir ağızdan türkü söyleriz....
............
Yar’ın yanağından gayrı,
Her şey de, her yer de,
Hep beraber, hep beraber,
Diyebilmek için.

3. parça ‘Karam’. Diğer iki parçanın gölgesinde kalmış olsa da, oturup üst üste 10 – 15 kez dinleyin. Saksafon, Flüt ve Trompet’in nasıl Türk progresif rock müziğine giriş yaptığını göreceksiniz. Senfonik yapının üzerine caz’ı üfürmeleri Türkiye’de nasıl progresif rock yapılırın örneğidir.

Cem Karaca - Vokal
Fehiman Uğurdemir - Gitar
Hami Barutçu - Bas Gitar
Bülent Urkan – Flüt, Saksafon
Salih Çele - Trompet
Tufan Altan - Davul



2 Mayıs 2016 Pazartesi

Odyssee - White Swan 1978


Progresif rock tarihi nice büyük gruplarla doludur. ELP, Pink Floyd, Yes, King Crimson, VDGG, Gentle Giant, Eloy, Grobschnitt, Amon Düül ii, PFM, BDMS, Le orme, Area, Camel gibi devleşmiş grupları dinlememiş olmak büyük bir kayıp, progresif rock dinleyicileri için.

Ancak bu büyük grupların yanında ismi duyulmamış, hatırlanmayan bazı gruplarda vardır. Genellikle tek albümlük kayıtlarıyla hatırlanabiliyorlar. Günümüzde progresif rock (LP) arşivcileri tarafından net’e sürüldükleri andan itibaren bu gruplar hakkında fikir sahibi olabiliyoruz.






İşte bunlardan birisi ODYSSEE grubu. Almanya çıkışlı bir progresif rock grup olmasına rağmen, ne Alman krautrock ekolünden ne de Alman senfonik progresif rock ekolünden esinlenmiş bir grup. Kendisine özgü bir grup.
ODYSSEE için şöyle söyleyebilirim. Bir tecavüzcüler grubu.  İngiliz grupları Gentle Giant, Genesis ve King Crimson müziğine tecavüze yeltenmişler. Resmen bir eklektik-senfonik progresif rock tecavüzü var.

- Bölgeme tecavüz ettin, Seyfi, bir daha yapma, affetmem.

Durumluk var ortada.

Hani deniyor ya (argo olarak), koymuş çocuğu gitmiş diye. ODYSSEE grubu da öyle. Koymuşlar albümü gitmişler.

Vokal bana ‘Anyone’s Daughter’ grubu vokalini hatırlatıyor. ‘Anyone’s Daughter’ grubu ile aynı dönem ortaya çıkmaları ve aynı nesilden olmaları, o dönemin vokal seçimi hakkında yorum yapmamıza olanak sağlıyor.

Albüm tamamen bir jazz fusion, senfonik progresif rock karışımı. Albümü dinlerken bir anda karşınıza jazz fusion parçası çıkarken 2-3 dakika sonra senfonik progresif türünü görebiliyorsunuz.
Gentle Giant, King Crimson hayranlarının rahatlıkla dinleyebileceği, ve zevk alabileceği numunelik eklektik progresif rock albümlerinden birisi.

‘Impression of November’ parçası Kaipa parçalarını hatırlatmadı desem, ayıp etmiş olurum. Bu bir yalan olur. Ve size tavsiyem yalan söyleyenleri hayatınızdan çıkarın.

Başka bir albümleri olmadığı, ve grup üyelerinin yaptıkları diğer müziklerle ilgili bilgimiz olmadığı için müzisyen eleştirilerini ancak  diğer gruplarla karşılaştırarak yapabiliyoruz. KC, GG, Genesis gibi.

‘Konstantinopel’ parçası da 2. Parçaya (‘Impression of November’) benziyor, yapı olarak. Kaipa’nın ‘….. İstanbul’ parçasını  dinleyin, hatırlayacaksınız, yada benzeteceksiniz. Gerçi Kaipa’nın albümü de ODYSEE albümünün çıktığı yıllarda yayınlanmış, bir albüm. İnsan şöyle demekten kendisini alamıyor. Keşke başka albümde yapmış olsalardı.



4. parça jazz piyanosuyla giriyor. ‘Break the Ties’. 3 bölümden oluşuyor. Devamı Genesis ‘Trispass’ı, evet aynen öyle. Dinlemeye devam edin, Gentle Giant’i de göreceksiniz. Tabi Genesis ve Gentle Giant’ten kastımız, yaptıkları ve onlara ait müzikler.

‘Good Day, Good Morning’. Tek söz. Jazz Fusion parçası.
‘Intrada’ giriş parçası. Albüme ismini veren ‘White Swan’ öncesi giriş. ‘White Swan’ için bir ön hazırlık. 3. dakikalık parçanın jazz piyanosu Return to Forever girişlerini hatırlatıyor. Bir jazz fusion başyapıtı için hazırlanmış giriş.

Ve…

‘White Swan’

Genesis’e benziyor değil mi, devamında Gentle Giant ve King Crimson’ı da hatırlatıyor. Sürekli benzetmelere başvurmama aldırmayın. ODYSEE ‘White Swan’ albümü kendine özgü bir albüm. Jazz fusion ve senfonik progresif rock’ın harmanlanması sonucu; böyle bir albümlük çıkmış. Eklektik progresif rock’ı sevenler, dinleyenler için; harika bir albüm.

Eklektik Progresif Rock’ın içinden ne çıkacağı belli olmaz. Sürpriz yumurta gibidir, bu tarz. Kalitelisini buldunuz mu, o yumurtayı yiyin.

01. Hot Wheels (2:41)
02. Impression of November (5:35)
03. Konstantinopel (4:20)
04. Break the Ties (6:21)
a. Hommage
à Debussy
b. Variations
c. Break the Ties
05. Good Day, Good Morning (4:45)
06. Intrada (3:00)
07. White Swan (9:03)

Volker Franke - Ludwig and Tama Davulları, Latin Perküsyon, Glockenspiel (piyano)
Silvio Dalla-Torre - Stuart Spector Bass, Ibanez Perdesiz Bas gitar, Moog Taurus Bas Synthesizer
Friedhelm Wolff-  Hammond M3 Organ, Mini Moog Synthesizer, Yamaha CS 60 Polyphonic Synthesizer, Solina String Ensemble
Werner Kiente - Wurlitzer Piano, Hohner Clavinet D6, Seiler Grand Piano, Fender Stratocaster,
Rainer Schön - Fender Stratocaster, Ibanez 12 Telli Gitar,