Bu Blogda Ara

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Camel - Mirage 1974



Camel grubu ilk albümünde bulamadığı başarıyı çok geçmeden bir sonraki 'Mirage' albümünde buldu. Bir çok kişiye göre Camel'in en iyi albümlerinden birisi olarak kabul edilse de, ben en iyi albümleri olarak 'Snow Goose' ve 'Moodmadnes' albümlerini söylerim. Madem ki Camel grubu senfonik progresif rock grubu olarak geçiyor, çıkardığı albümlerden senfonik progresif'e en iyi örnek albümleri 'Snow Goose' ve Moodmadnes' albümleridir. Diğer albümleri gibi 'Mirage' albümü de senfonik progresif'ten ziyade İngiltere çıkışlı progresif rock akımlarından Canterbury'e çok daha yakın. 'Mirage' albümünü dinledikten sonra bir de Canterbury akımının en önemli gruplarından Caravan'ı dinlediğiniz zaman ne dediğimi daha çok anlarsınız. Tabii bu durum Camel grubunu kötü bir grup yapmıyor ancak yapılan müziğin kategorilendirmesin de sorun çıkıyor. Melodik bir klavye var diye senfonik bu diyen insanlar dolu ortalıkta.

Camel üyelerinin hepsi üst düzey profesyonel müzisyen iken Andrew Latimer'in dramatik ve ağlamaklı gitar soloları ve Peter Bardens'in kozmik org'u, her ikisini grupta biraz daha ön plana çıkartıyor. Camel müziğinde en akılda kalıcı şey kuşkusuz Andrew Latimer'in gitar soloları. 70'lerden günümüze kadar her on yılda en az 4-5 ağlamaklı, dramatik gitar solosu mevcuttur. Peter Bardens ise kozmik melodik org'u ile Camel'in 70'li yıllarda en ön planda olan ismi. 80'ler de gruptan ayrılınca Camel grubunda sadece Andrew Latimer ön planda kalıyor.

'Mirage' albümünde en bilinen 'Lady Fantasy' parçası. Aslında sadece bu albümde değil, bütün Camel tarihinde en bilinen parçalarının başında geliyor. Bunda kesinlikle Andrew Latimer'in gitar solosu etkin rol oynuyor. Andrew Latimer bluesvari gitar sololarıyla David Gilmour ve Frank Bornemann ile en akılda kalıcı gitaristlerden birisi benim için, 'Lady Fantasy' parçasında da bu bluesvari melodik gitar solosunu duyarız.

'Lady Fantasy' parçasını 3 bölüme ayırmışlar ancak 3'ten fazla bölüm var gibi duruyor. Sert ağır rock müzikten melodik yapıya sonra da cazımsı havaya bürünen, o da yetmeyip kozmik sesler çıkartarak saykodelik rock yapısına bürünüyor.  Başından sonuna kadar progresif rock'ın en orijinal parçalarından birisi.

'Freefall' parçası klasik dramatik, melodik Camel müziklerinden birisi değil. O yüzden parça da çok akılda kalıcı olmuyor Camel dinleyicisi için. Sevemediğim için aklımda kalıcı da olmadı. Ara ara araya giren gereksiz gitar solosu org'un melodik yapısını fazlasıyla bozuyor. Davul ve bas gitar caz üzerinden giderken Andrew Latimer'in çok güzel ama gereksiz, iğreti duran gitar solosunu bu parçada sevemedim, evet!.

'Supertwister' albüm bazında düşündüğümde en sevdiğim parça. Nasıl sevilmez ki böyle bir parça. Parçaya başlar başlamaz kendinizi bir masal dünyasında gezinirken buluyorsunuz. Andrew Latimer'in mükemmel flüt'ü masalın içinde çayırlarda dolaştırıyor. Böyle bir parça sevilmez de ne yapılır!...

'Nimrodel / The Procession / The White Rider' 3 bölümlük yine başka bir masal parçası. Tolkien'in 'Yüzüklerin Efendisi' kitabından bir bölümü (Gandalf) anlatıyor.  Dinlemeye başladıktan sonra ortaçağvari (ortadünya) davulları ve insan seslerini duyabilirsiniz. Parça 'Lady Fantasy' ile birlikte albümden hatırladığım ve ezberlediğim iki parçadan birisi. O kadar ki şimdi dinlerken bile Peter Bardens hangi tuşa basacak onu bile biliyorum. Parçanın ortası Peter Bardens'in en yaratıcı org sololarından birisini barındırıyor. 'Lady Fantasy' parçasıyla yetinmeyin, böyle bir parçayı da kesinlikle dinleme listenize alın.

'Eartrise', tipik bir Canterbury örneği. Bol bol caz öğeleri, folklorik ezgiler, seri davul, melodik org ve melodik sürekli hızlana solo gitar. Aynı zamanda Camel'in akılda kalıcı müziğinin birebir örneği.

Hep Andrew Latimer ve Peter Bardens'ten bahsettik. Bas gitarist Doug Ferguson ve aksak ritim davul uzmanı Andy Ward'ı bahsetmezsek olmaz. Camel grubu sadece iki elemandan oluşan bir grup değil. Camel müziğinin oluşmasında Andrew Latimer ve Peter Bardens kadar emeği olan Doug Ferguson ve Andy Ward'da unutulmaması gereken iki önemli profesyonel müzisyen.

Camel müziği, evet Camel grubunun da kendine özgü bir müziği var, Canterbury üzerinden senfonik progresif'e kaymaya çalışan bir havası var. Bahsettiğim sonra ki albümlerinden 'Snow Goose' ve 'Moodmadness' gerçekten birer senfonik progresif örneği iken, 'Mirage' albümü henüz Canterbury etkisinden sıyrılabilmiş değil.

Camel grubunu dinleyin, dinlemekle kalmayın tanıdığınız herkese de dinletin. Camel hem progresif rock hem de rock dünyası için çok önemli bir gruptur.

1. Freefall (5.47)
2. Supertwister (3-20)
3. Nimrodel / The Procession / The White Rider (9.12)
4. Eartrise (6.42)
5. Lady Fantasy (12.46)
- a. Encounter
- b. Smiles For You
- c. Lady Fantasy

Süre : 37.47

Andrew Latimer / Solo Gitar, Flüt, Vokal
Peter Bardens / Org, Piyano, Minimoog, Mellotron, Vokal(1,5)
Doug Ferguson / Bas Gitar, Vokal
Andy Ward / Davul, Perküsyon




21 Ağustos 2016 Pazar

Amon Düül II - Wolf City 1972



Mümkün olduğunca saykodelik yada metal türlerinden uzak durarım. Ancak bu bazı klasik rock gruplarından uzak duracağım anlamına gelmiyor. O bazı belli başlı gruplar ne tür müzik yapıyor olursa olsunlar, yerleri değişmiyor. Amon Düül II grubu da o belli başlı gruplardan biri.

Birkaç gün önce PC'nin kablosu kedilerin yemesi sonucu bozuldu. Öyle bir kaç gün müzik, film, kitap olmadan sıkıcı bir şekilde geçirdik. Sonrasında bir kablo aldım ama yazmak için PC başına  oturmam 2 günden fazla sürdü. Bu akşam da ne yazmalıyım deyip bir kaç albüm dinlemeye çalıştım, hiçbir albüm sarmayınca yazmaktan vazgeçiyordum ki Amon Düül II'nin albümünü gördüm. Bir de bunu deneyeyim deyince işin olayı değişti. Oluyor bazen öyle, müzik dinlemeye çalışıyorsun hiç biri tat vermiyor. İşte o yukarıda bahsettiğim, O bazı gruplar bir anda beni kurtarıyor.

Amon Düül II, progresif rock'ta benim ilk göz ağrılarımdan birisi. Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple gibi bazı rock müzik için temel grupları saymazsak, Amon Düül II ilklerden. Krautrock müziğini dinlemeye başladığımda Amon Düül II grubu,  ilk bir kaç gruptan biriydi. Diğerleri Birth Control, Guru Guru, Faust. Aralarında en çok ısındığım Amon Düül II oldu. Bunda Amon Düül II'nin caz, folk (gotik sesler), avant-garde gibi saykodelik müziğe sokulması zor olan müzik türlerini de koymalarının önemi büyük sanırım.

Amon Düül II, Gong, Magma gibi kendi döneminin belli başlı siyasi olaylarla dalga geçen gruplardan birisi. Bundan önce yazdığım 'Phalles Dei' gibi 'Worf City' de bazı siyasi görüşler ve olaylarla dalga geçen bir albüm. Dinlemeye çalışırken çok fazla mistik şeyler aramayın.

Albümde ki bütün parçalar birbirinden güzel muhakkak ama benim bu akşam dinlediğim de ilk aklıma gelen parçaları şöyle bir yazayım.

“Surrounded by the Stars” mellatron ile müziğin temeli yapılan melankolik hint ezgileri üzerine harika bir keman var. İsteyen sadece keman için bile dinleyebilir.

'Green-Bubble-Raincoated-Man' 68'in saykodelik-beat müziğinin Amon Düül II tarafından yazılmış hali.

'Jail-House Frog' bu şarkı niye daha uzun yazılmamıştır, hiç bir fikrim yok. Uzun yazılmış olsaydı kesinlikle saykodelik progresif rock'ın efsanelerinden biri olacaktı. Harika bir güdüleyici giriş ve ortasından başlayarak sonuna kadar giden minimal piyano ve kurbağa sesleri. Saykodelik bağıran saksafon ve tıngırdayan gitar.

Giriş ve son kısımlarından ayrı ayrı ikişer tane rahatlıkla crossover parça üretilebilir. Daha anlaşılacak şekilde yazayım, iki yol parçası yazılabilir.

'Wie der Win am Ende einer Strasse' söylemesi de zor, akılda tutması da zor ama bir kaç kez üstüste dinleyince böyle bir müziği unutabileceğinizi sanmıyorum. Ağır aksak giden gitar, davul, tablas, bas'ın üzerine mellatron, keman, saksafon, tambura ve sitar'lı parça, çeşitli baharatların bulunduğu bir hint yemeği gibi. Tadı yenip tükenemediği gibi unutulmuyor da.

'Deustch Nepal', Nepal'de aryan köklerini aramaya çalışan Nazi Almanlarıyla dalga geçen kaotik, depresif, gotik senfonik bir parça.

'Sleepwalker's Timeless Bridge' erken dönem Pink Floyd müziği. Pink Floyd çalmış olsaydı bu parçayı muhtemelen kimse bir fark göremeyecekti. 'Meddle' albümüyle aynı yıllarda çıktığını düşünürsek, müzikal anlayış olarak Amon Düül II'nin Pink Floyd'dan çok ta bir farkı olduğunu söyleyemem.

Amon Düül II, günümüzde hala bilinmezliğini koruyorsa da, progresif rock'ın Almanya'dan çıkan en önemli gruplarından biri. Amon Düül, Amon Düül diye ortalıkta dolaştığım günleri de, Amon Düül (II) diye bir grup var, onu dinle dediğim zamanları da unutmadım.Amon Düül II grubunun her albümü birbirinden farklı olduğu kadar, kalitelidir. Amon Düül II, dinleyin!.
Son olarak albümde sadece albüme ismini veren parçayı hatırlayamamışım. Bak şimdi bu bana ilginç geldi.
.
1. Surrounded by the Stars (7.46)
2. Green-Bubble-Raincoated-Man (5.04)
3. Jail-House Frog (4.54)
4. Wolf City (3.20)
5. Wie der Win am Ende einer Strasse (5.42)
6. Deustch Nepal (3.00)
7. Sleepwalker's Timeless Bridge (4.55)

Süre : 34.41

D. Secundus Filhescher / Davul, Vokal (4-7), Gitar (7)
Chris Karrer / Akustik & Elektrik Gitar, Keman, Soprano Saksafon, Vokal
Renate Knaup-Krötenschwanz / Vokal
Lothar Meid / Bas Gitar, Synth (ses düzenleyici), Vokal
Falk U. Rogner / Org, Synth (ses düzenleyici), Klavsen
John Weinzierl / Elektrik Gitar, Vokal

Konuklar
Al Sri Al Gromer / Sitar (5)
Paul Heyda / Keman (5)
Jimmy Jackson / Piyano, Org
Olaf Kübler / Vokal (2), Saksafon (5)
Pantid Shankar Lal / Tablas (5)
Peter Leopold / Vokal, Synth, Davul (5)
Liz Van Nienhoff / Tambura (5)
Rolf Zacher / Vokal (2-6)



15 Ağustos 2016 Pazartesi

Banco Del Mutuo Soccorso - Darwin! 1972



Charles Darwin sadece bilim dünyasının değil, insanoğlu tarihinin en önemli isimlerinden birisidir. 19. yüzyılda yazmış olduğu 'Türlerin Kökeni' adlı kitabı hala satılan ve tartışılan kitapların başında gelir. Bir tarafta ortadoğu'dan çıkmış Adem & Havva söylencesi ve bunun üzerinden tanımı yapılan hayatın ve dünyanın yorumlanışı, diğer tarafta ise hayatı çok daha farklı bir şekilde anlatan 'Türlerin Kökeni' adlı kitabı.

Evrim teori olarak ortaya atıldıktan çok sonraları kuram haline getirilmiştir. Her ne kadar Amerika merkezli yaratılışcılık teorisi ortaya atılmış olsa da, bilim dünyasında evrim kuramı hafıza da tutulmaktadır. Kullandığımız ilaçların üretiminde evrim kuramı mantığının büyük bir etkisi vardır.

Yaratılışçılık yahut Adem Havva hikayesi ile dünyaya ve hayata bakışla evrim kuramı ile bakış arasında ki farkı anlamak için Karl Popper'ın çok güzel bir yöntemi vardır. Yanlışlama. Herhangi bir teori ortaya atıldığında bunun için kanıtlar gerekir geçerli olması için. Emperyalizm teorisi ortaya atıldıysa, bunun için sanayi olarak gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ülkelere olan politikaları kanıt olarak sunulur. Bu tarz kanıtlar daha çok çoğaltılabilir. Karl Popper ise ortaya atılan teorinin bilimsel olabilmesi için, yanlışlanması gerektiğini öne sürer. Yanlışlanmayan hiç bir teori bilimsel değildir. Örnek olarak verdiğim emperyalizm teorisi; eğer yanlışlanmıyorsa bilimsel bir değeri yoktur, dogmatiktir. Yanlışlandığı takdirde bilimsel bir teori olarak varsayılabilir. Bu, ortaya atılan teorinin tanımının da gelişmesini sağlar.

Yaratılışçılık yahut Adem Havva hikayeleri için kanıtlar bulup bunu ispata girişilebilir. Ancak yanlışlanmaya başladığı andan itibaren bilimsel bir teori olabilir. Günümüzde ise dindar kişilerin yada yaratılışçılık tezlerine sarılan birinin, kendi tezlerini yanlışlayabildiğini varsayamayız. Tanrı inancı olan biriyle Adem Havva'nın sadece bir Sümer hikayesi olduğunu yanlışlamaya kalkamazsın, hatta tartışamazsın bile. Dolayısıyla Yaratılışçılık teorisinin ve Adem Havva hikayesinin bilimsel bir değeri yoktur. Adem Havva hikayesini bilimsel bir teori olarak alıp incelemeye kalksan ve hikaye ile yeni bilgiler bulunsa ve hikayeye eklenmeye çalışsa, muhtemelen hiçbir dindar bunu kabul etmez. Hangi inanca sahipseler (tevrat, incil, kur'an), orada yazılanları tamamen savunacaklar, yeni bulunan bilgileri kesinlikle kabul etmeyeceklerdir.

Kuram ile ilgili son olarak; Yaratılışçılık ve Adem Havva teorisi bilimsel değildir. Evrim teorisi ise yanlışlanarak kuram haline geldiği için bilimsel bir teoridir. Ancak Charles Darwin'in yazmış olduğu 'Türlerin Kökeni' kitabı günümüzde bütünüyle kabup edilip, matematik teorisi gibi savunulmamaktadır. Eğer kitap, dediğim gibi matematik teorisi gibi savunuluyor olsaydı, yanlışlanamadığı için bilimsel bir teori olmaktan çıkardı.

*****

1972 yılı progresif rock için (benim için) çok önemli bir yıl. İtalyan progresif rock devleri PFM ve Banco'nun ikişer albümle müzik dünyasına girmeleridir önemli olan yanı. PFM'nin her iki albümünü de daha önce yazmıştım. Sıra Banco Del Mutuo Soccorso grubunda.

Darwin.

Yukarıda evrim kuramının bilimselliğini anlatmaya çalıştım. Banco grubu da müzik dünyasında yerini belli etmek için konu olarak Darwin'i ve evrim teorisini seçti. Ancak evrim'de anlatılan dünyanın ve hayatın oluşumu bir hikaye tarzındadır. Günümüzde hala bir çok aşama düzeltilerek (yanlışlama) yeniden tanımlanıyor. Banco grubu ise 1972 yılına göre teoriyi tam anlamıyla bir hikaye olarak anlatmaya çalışmışlar.

Darwin albümü konsept (bütünlüklü) bir albüm. Albümün bütünü evrim üzerine kurulu. Dünyanın ve hayatın oluşumunun aşamalarını belli parçalarla anlatmaya çalışmışlar. İlk parça  'L'Evoluzione' evrim kavramını genel hatlarıyla anlatır, tabii ki kutsal kitapta anlatılan Adem Havva'yı tarşıt tez alarak. Adem ve Havva hikayesi yok olmuştur. Anlatılan canlı ve cansız hayatın ta kendisidir. Sonraki parça 'La Conguista Della Posizione Eretta' henüz insanın ortaya çıkmadan önce ki primatlar ve diğer canlılar arasında ki rekabeti ve ilişkiyi anlatır. Primat'ın av mı olacak, avcı mı olacağı dönemdir bir anlamda anlatılan. 3. parça,  'Danza Dei Grandi Rettili' büyük sürüngenler'in (dinazorlar) dünyasıdır. Parçanın ismi de büyük sürüngenlerin dansı. 4. parça, 'Cento Mani E Cento Occhi' insan öncesi ortaya çıkan primatlar ile insanlar arasında ki geçişi anlatır. 5. parça; '750.000 Anni Fa .... L'Amore?' insanların, yani bizim, duygularımızın arzularımızın  geliştiği,  temel içgüdülerimizin geri plana atıldığı, bir anlamda insanlaşmaya başladığımız aşamayı anlatır. İnsanımsı primat karşı cinsle olan ilişkisi örnek alınır. 6. parça, 'Miserere Alla Storia' uygarlığın ortaya çıktığı dönemdir. Sümer, Akad temelli Babil ve Mısır gibi uygarlıklar.  Son parça, 'Ed Ora lo Domando Tempo Al Tempo Ed Egli Mi Risponde ... Non Ne Ho!' ise günümüzdür. Zaman çok yavaş akar. Kendimizi meşkul edecek birşeylerle uğraşıyoruzdur.

Genel hatlarıyla albümde yazılan hikaye böyle. Ancak bu, yeterli bir hikaye değildir. Hem dünya hem de hayatın gelişiminde ki (ve değişim) aşamalarına her an yenileri eklenebilir. O yüzden, albüme konu edilen evrim kavramı bilimsel bir kavram iken, yazılan hikaye sadece bir hikayedir.

Banco grubunun ilk albümünde ortaya koyduğu müzik anlayışı ve profesyonel müzisyenlikleri üst düzeydedir. Banco ve diğer italyan PFM grubu, en az King Crimson, VDGG, YES yada Genesis grupları gibi progresif rock müziğini anlamak için ideal gruplardır.

Banco grubu senfonik progresif rock grubudur. Ancak bu bilinen melodik yapılı bir senfonik progresif rock değildir. Hiç alakası olmayan Camel grubuyla karşılaştırma yapmaya kalkarsak; Camel elektro gitar ve org'u ön planda tutmaya çalışırken, Banco kullandıkları bütün enstrümanları ön plana atar. Bunun için yaptıkları müziği caz temele oturtmaya çalışırlar. Darwin albümü ile Banco bu senfonik anlayışını çok iyi yansıtır.

Darwin albümünde ki bütün parçaların içinde kısa kısa bir çok caz ve klasik müzikten esinlenilmiş bölümler vardır. Albüm bir yükselip bir alçalan, melodik yapıyken bir kaç saniye içinde avand-garde halini alan ritimler ve ezgilerle doludur. Dinlemeden önce iyice düşünün. Çok çabuk sıkılabilirsiniz. Ancak dinlediyseniz yahut dinlemeye hevesliyseniz böyle bir başyapıt olmuş albümü, başka hiç bir şey ile ilgilinmeyin.

Ama yine de bütün bir albümü dinlemeye başlamadan, hazırlık olması amacıyla '750.000 Anni Fa .... L'Amore?' parçasını önerebilirim. Hani o, insanın duygularının, arzularının gelişmeye  başladığı aşamayı anlatan parça. Herhangi bir Genesis yada YES parçası kadar yüksek kalitede bir dramatik parça.

Vokal Francesco Di Giacomo, progresif rock'ın pavarotti'si gibidir. Muhteşem dolgun ve tok ses ve  operavari vokaliyle sizi italyan klasikleşmiş progresif rock müziğinin içine hapsedebilir.

Banco'nun 'Darwin' albümünü dinlemeden, bilmeden progresif rock dinliyorum demeyin.

1. L'Evoluzione (13.59)
2. La Conguista Della Posizione Eretta (8.42)
3. Danza Dei Grandi Rettili (3.42)
4. Cento Mani E Cento Occhi (5.22)
5. 750.000 Anni Fa .... L'Amore? (5.38)
6. Miserere Alla Storia (5.58)
7. Ed Ora lo Domando Tempo Al Tempo Ed Egli Mi Risponde ... Non Ne Ho! (3.29)

Süre : 46.50

Francesco Di Giacomo / Vokal
Marcello Todaro / Electric & Akustik Gitar
Vittorio Nocenzi / Hammond Org, Moog Synth (ses düzenleyici), Klavsen
Renato D'Angelo / Bas Gitar, Çift Bas Gitar
Pier Luigi Calderoni / Davul, Timpani


14 Ağustos 2016 Pazar

Quella Vecchia Locanda - Il Tempo Della Gioia 1974



'Bilim Merakı' isminde okuduğum bir kitap vardı. Şuan muhtemelen o kitabın baskısı da yoktur. Yazar kitabı konulara 3-4 parçaya bölmüş. Bölümlerden birisi tarih üzerineydi. Tarih bölümünde Latinler hakkında yazdığı bir yer de vardı. İyi hatırlıyorum, yazar; günümüzde ki İtalyanlar latince'yi kolayca okuyup, anlayabiliyorlar diyordu. Yazarın düşüncesi o yöndeydi. Buraya gelince o düşüncenin sadece düşünce olduğunu rahatlıkla gördüm. İtalyanlar, latinceyi aldıkları eğitim sayesinde anlıyorlardı.

On küsür yıl önce Berlusconi politikaları sayesinde latince dersi eğitimden kaldırılmış durumda. İtalyanların yeni nesli latinceden bir haber olarak yetişiyor.

Aslında sadece latince ile sınırlı değil. O, Fellini İtalyasının yerinde yeller esiyor. Lokantalar, resturantlar yok denecek kadar az. Her yer pizzacılar ve barlar ile dolu. İtalyanlar fast-food tarzı tüketim kültürünün içine düşmüş. Lokanta desen, günümüz İtalyanların yeni nesli muhtemelen bilemeceyecek. Yani günümüz İtalya'sı artık o eski İtalya değil. Eski İtalya'nın havası da yok, suyu da yok. Tamamen tüketimcilik üzerine kurulu bir toplum.

Quella Vecchia Locanda, Böyle Eski Lokanta. İtalyan senfonik progresif rock'ının en iyi albümlerinden ikisine imza atmışlar. Benim için İtalyan progresif rock müziğinden bi haber olanlar, progresif rock'ın yarısından haberleri bile yoktur.

'Il Tempo Della Gioia' grubun ikinci ve son albümü. İlki PFM'nin, Banco'nun, Le Orme'nin progresif rock için başyapıtlar çıkardığı 1972 yılında çıkar. Aynı yıl PFM ve Banco ikişer albüm çıkarmışlardı. Her iki albümde başyapıt albümler. Progresif rock için temel albümler de diyebilirim. Genelde kısa dönemli gruplar ilk albümde yüksek kalitede müzik üretip, ikinci ve sonraki albümler de sırf ticari yönü hesaba kattıkları için kaliteyi düşürürler. Quella Vecchia Locanda'nın ise öyle bir durumu yok. En az ilk albümü kadar, ikinci albümü 'Il Tempo Della Gioia' da yüksek kaliteli bir müzik albümü.

Albümü hazırlarlarken etkilendikleri yada feyzaldıkları müzik türlerini şöyle yazabilirim. Avant-garde, caz türleri, folk müzik, İtalyan klasik müziği, opera ve tabii ki rock. En önemlisi de albümün stüdyo kaydının neredeyse kusursuz oluşu. Sanki 1974 yılında değil de geçen ay kayıtedilmiş gibi.

'Villa Doria Pamphili', klasik caz (oda cazı) piyanosuyla giriş yapılır albüme. Vokal ve folk ezgileriyle eşlik eden keman, nakarat kısmında klasik italyan klasik müziğine döner. Sonu klasik italyan piyanosu ile biter. Başlangıç parçası için de çok iyi.

'A Forma Di', King Crimson'ın Lizard albümünde ki keman benzer bir tonla başlar. Sürekli yükseliyormuş hissi veren parça, ilk önce gitar, yan flüt (Clarino), keman ve son olarak operavari korosuyla albümün en kaliteli parçası. Eğer grup müzik yapmaya devam etmiş olsaydı muhtemelen İtalyan progresif rock'ının marşı olurdu. Tabii benim öngörüm.

'Il Tempo Della Gioia' 'Islands' ve 'Lizard' dönemi King Crimson mantığında ki parça, albüme de ismini veriyor. Vokalin sesini sevmesem de, harika bir parça. Caz benzeri bas gitar (ve kontrabas) ve davul parçayı baştan sona götürüyor. Org kullanımı da fazlasıyla iyi ama ben olsaydım bir önce ki 'A Forma Di' parçasını albüm ismi yapardım.

'Un Giorno, un Amico' parçasında en beğendiğim kısım sanırım yükselmeye başlayıp bir türlü patlama yapılamayan kısmı ve sonrasında gelen keman solosu. Keman solosu  avant-garde değilde bambaşka bir şey. Caz piyanosu ve klarnet senfonik parçaya daha da farklı bir hava katıyor. Evet, parçanın sonunda sözler giriyor ve bu kez avantgarde tarzında keman çalmaya başlıyor. 'Un Giorno, un Amico' albümün en çok doğaçlama yapılan parçası. Klarnet ve keman'ı hem ayrı ayrı hem aynı anda birlikte dinlemeyi her grupta bulamazsınız.

'E Accduto un Notte' albümde ki gitar, bas, davul odaklı, daha doğrusu progresif rock'a en yakın olanı. Keman yine bu parçada da King Crimson'dan David Cross gibi avantgarde tarzında çalınıyor. Parçanın büyük bir bölümünü sözler kapsıyor ancak sonunda ki kısa süren keman ve yan flüt soloları albüm bitiriyor.

Quella Vecchia Locanda grubu progresif rock yada İtalyan progresif rock için temel bir grup olmasa bile yapmış oldukları iki albümde senfonik progresif rock için temeldir. İtalyanların yaptığı progresif rock dinlenmeden de progresif rock hakkında konuşulması bana çok saçma gelmiştir. Hal da öyle.

1. Villa Doria Pamphili (5.27)
2. A Forma Di (4.07)
3. Il Tempo Della Gioia (6.15)
4. Un Giorno, un Amico (9.39)
5. E Accduto un Notte (8.16)

Süre : 33.52

Claudio Filice / Keman
Giorgio Giorgi / Vokal, Flüt,
Massima Giorgi / Bas Gitar, Kontrabas, Vokal
Massimo Roselli / Vokal, Org
Raimondo Cocco / Vokal, Gitar, Trompet (Yan Flüt), Klarnet
Patrick Fraina / Davul, Vokal

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Hölderlin - Hölderlin Traum 1972



1930'lar Almanya'sında yükselen nazi ideolojisi Alman kültürünü  o kadar çok yoketmiştir ki, 70'ler de ortaya çıkan hippiler ve çiçek çocukları, 200 yıl önce ki Alman edebiyatını yükseltmek için şairlere, yazarlara yönelmek zorunda kalmışlardır. O 70'li yılların Almanya'sını hatırlarken CAN grubu aklıma gelir. Alman kültürünü tekrar diriltmeye çalışan CAN grubu.

Hölderlin, 18. asrın Almanya'dan çıkan romantik ekolünden bir şair. Aynı zamanda Alman romantizminin en önemli isimlerinden birisidir. 70'li yıllarda bir çok Alman progresif rock grubu şairlerin, yazarların isimlerini almıştır. Almanya'dan çıkan Novalis grubu da romantik dönemin önemli bir şair ve yazarın ismini kullanırken, bir başka Alman grup Hörderlin'de bir şair'den ilham alarak gruplarına isim olarak seçmişlerdir. Maalesef 70'lerde ki bu anlayış sonraki on yıllarda unutulup gitmiştir.

Sağolsunlar, her iki grubun müziklerini dinlerken ilham aldıkları şair ve yazarlar hakkında yeterince  bilgi sahibi oldum. Hatırlarım on yıl öncesini, Novalis'in kitabını bulduğumda hemen satın almıştım. Akşamında da bitirmiştim kitabı. Elimin altında Hölderlin'in ve Schiller'in şiir kitapları da vardı. Novalis ve Hölderlin'in kitaplarını nerede kaybettim, hatırlamıyorum ama Schiller'in 'Balatlar' kitabı hala yanımdadır. İtalya'ya gelirken yanımda getirdim, öyle bir kitabı kaybedemem. Hem de çok eski bir baskısı. Öyle ki kitabı saman kağıda basılmış ve kapağı çoktan yıpranmış durumda.

Gruba esin kaynağı olan şair Hölderlin'den bir dize;

'İnsan, düşlerken tanrı, düşünürken dilencidir'.

Hölderlin grubunun bu ilk albümünü özel yada başyapıt yapan kesinlikle halk müziğini senfonik hale getirilmesi, sanırım.  Melletron, keman, akustik gitarlar, davul, flüt'ü öyle ahenkli şekilde kullanılıyorlar ki albümde, progresif folk'mu desek yerinde olur yoksa senfonik progresif'mi desek, bilemedim. Alman dilinin kullanılması da albümü bence daha çekici ve egzotik hale getiriyor. Ayrıca içinde bulunduğu saykodelik ve krautrock müziğinden çok az etkilenmişe benziyor olsalar dahi kemanıyla, akustik gitarıyla, flütüyle en az, o sürekli vınvınlayan  saykodelik rock kadar düşler kurdurabiliyorlar.

'Waren Wir' vokaliyle Sonja Kristine'i hatırlatıyor daha başlar başlamaz. Devamı İngilizlerin klasik senfonik progresif rock müzik anlayışı. Giriş olarak fazlasıyla büyüleyici. 'Peter' bir başka Sonja Kristine'li Curved Air parçası gibi. Yalnız bu kez İngiliz'den çok 1500 yıl öncesinin Alman paganlarının müzikleri gibi bayram havasında. Hemen devamında ki 'Strohhalm' parçasıyla bayram havası daha da etkili. 'Requim für einen Wicht' parçasında Novalis grubunun vokallerine benzer. Şu şundan çalmıştır bu vokal tarzını demem, muhtemelen Alman halk müziği söyleniş şekillerinden biri. Fazlayısla da depresif bir müzik. 'Erwachen', 70'lerin bir Alman dizi filminin müziğidir aynı zamanda. Piyano ve akustik gitar temeli üzerinde çok güzel bir Alman halk müziği. 'Wetterbericht' akustik gitar ve bayan vokaliyle kelt halk müziğini hatırlatıyor. Akustik gitarın yükselen şekilde olması blues'u andırıyor gibi ama neyse ki melletron'un araya girmesiyle halk müziğine geri dönüyor.

Son parça 'Traum' albüme isim vermekle kalmıyor, albümün ruhunu da ortaya koyuyor. Elektronik enstrümanlar olmadan; kemanla, akustik gitarla, davulla, flütle gerçekten zihin açıcı. Özellikle doğaçlamalar ile gerçek bir progresif folk şahaseri. En güzellerinden ilki.

Albüm kapak resmi de çok uygun düşmüş ilk albüme. Toprak ana deyimi tam anlamıyla yer bulmuş. Toprak, yerküre bir kadın gibidir, içinden hayat fışkırır.

Albümün kısa oluşuna aldanmayın. Folk müziğin ilericiliğine bayılacaksınız.

1. Waren Wir (4.53)
2. 'Peter' (2.52)
3. Strohhalm (2.20)
4. Requim für einen Wicht (6.32)
5. Erwachen (4.20)
6. Wetterbericht (6.34)
7. Traum (7.20)

Süre : 34.51

Michael Bruchmann / Davul, Perküsyon
Nanny DeRuig / Vokal
Christian Grumbkow / Gitar
Jocahim Grumbkow / Çello, Akustik Gitar, Flüt (transverse), Piyano, Org, Melletron
Peter Kaseberg / Bas Gitar, Akustik Gitar, Vokal
Christoph Noppeney / Keman, Viyola, Flüt, Piyano

Konuklar
Peter Bursch / Sitar (3)
Mike Hellbach / Tablas (3)
Walter Westrupp / Kayıtedici (Blok Flüt) (5)

11 Ağustos 2016 Perşembe

Rush - 2112 1976



Rock müzik hakkında konuşurken başıma çok gelmiştir. Dünyanın en iyi gitaristi, en iyi davulcusu gibi sözler. Az çok rock ve metal türleriyle ilgiliyseniz, hemen şunu söylerler. Dünyanın en iyi davulcusu Mike Portnoy. Tabii Mike Portnoy sadece ilk akla gelen örnek. Hemen arkasından Mike Portnoy'u söyleyenlere şunu sormuşumdur. Carl Palmer yada Neil Peart dinledin mi? O, dünyanın en iyi gitaristi, davulcusu diyenlerin çoğu bu soru karşısında öylece yüzüne bakarlar. Sadece batı avrupa ve amerika merkezli rock magazinlerinden haberdar olunca dünyanın en iyileri havalarda uçuşuyor. Tabii burada Mike Portnoy'u küçümseme falan yok. Ama sadece sınırlı bilgiyle en iyileri seçmek, absürt oluyor.

İnsan zihni temelde böyledir. Disipline edilmiş bilgiyi alıp kullanmayı tercih eder. Bu sadece en iyi gitaristler, davulcular söylemi için değil, herhangi bir siyasi ideoloji'de de böyledir. Örnek; genel kanı olarak sosyalizm herkes tarafından tartışmasız en iyi, en kusursuz siyasi ideoloji kabul ediliyorsa, bunun üzerine insanların geneli düşünmeye kalkmaz. Nasılsa hazır olarak birileri düşünüp, bunu disipline etmiştir. Fazladan niye düşünülsün ki? Cemil Meriç'in bir sözü var, çok hoşuma gider; 'Her yüzyılda birkaç kişi düşünür, diğerleri de onların düşündüklerini düşünür'.

Yazdıklarımdan şu anlaşılmasın. En iyi rock grubu Rush'tır, yahut X grubudur. Bunu söylemiyorum.  Söylemeye çalıştığım şey, dünya üzerinde hem müzik hem bilgi öyle sınırsızdır ki, bunu sınırlayıp bir disiplin haline getirerek, sonra da sadece bu disiplin içinde dolaşmamak gerek. Öğreneceğimiz ve dinleyeceğimiz çok şey var, demek.

Rush; 70'li yılların hard rock müziğinden gelme bir grup. Kendi kendini geliştiren, geliştirirken de müziğini geliştiren en önemli gruplardan biri. 80'li ve 90'lı yıllar da bir çok progresif metal grubuna ilham olmuş bir grup.

'2112' benim dinlediğim ilk Rush albümü. Ne zaman dinlediğimi yazmayacağım ama bir şişe şarabı bitirdikten sonra 2. şişe şarabı bitirdiğimi gayet net hatırlıyorum. 40 dakikalık tek albümle iki şişe şarap!...

Albüm iki bölümden oluşuyor. İlk bölümünde 20 dakikalık '2112' parçası var. Zaten Rush hayranı olan biri için ezberlenmiş bir şey. Diğer bölümünde ise 5 parça var, çok kısa olarak. Tabii ki en çok ilk bölümü olan '2112' parçasını dinlemişimdir. Her ne kadar diğer bölümde ki parçalar kısa olsa dahi.

Albümün ilk parçası '2112' sözün tam anlamıyla rock opera (hard rock opera da diyebilirsin, ben demem). Parçanın konusu da uzayda geçen distopik bir hikaye. Orwell'ın 1984 tarzı distopik hikayesi gibi. Hem parçanın konusu hem müzikal atmosferi, kendimce Rush'ın progresif rock için verdiği en önemli eseri. Fazla doğaçlamalara gidilmemiş olsa da; birbirinden farklı olan 7 bölümlük '2112'  gerçekten çok özel. Özellikle içinde ki bölümler ve bölümler arasında ki geçişler progresif metal ile karşılaştırma yapınca, progresif metal'i bir küçümseme geliyor. Rush günümüzün progresif metal müziğine temel oluşturuyor olsa da, günümüzde yapılan progresif metal'den kat kat üstün durumda.

'A Passage To Bangkok' ve 'The Twilight Zone' parçaları albümde en ısınamadıklarım. Tekrar tekrar dinlesemde hala sevemedim. 'A Passage To Bangkok' klasik hard rock düzeninde bir parça. Giriş, vokal, nakarat, gitar solo, son vokal kısmı ve bitiş. 'The Twilight Zone' parçası da hemen hemen aynı. Bir önceki albümlerinde ki hard rock stilini üzerinden atamamışlar.

'Lessons' parçası oynak ritimli, hoş, tam böyle yolculuk yaparken dinlenecek türden. 'Lessons' parçası hard rock'a biraz daha uzak. Parçanın sonunda ki solo gitar olmasa çok daha iyi olacaktı, sanırım.

'Tears' adı gibi dramatik bir parça. Maalesef konuk melletron çok fazla ön planda kalıyor. Gitarlar ve davul arka planda kalınca klasik Rush müziğine pek uymuyor, açıkçası. Yavaş, sakin müzik sevenler için ideal. Bana göre pek değil.

'Something For Nothing', albümde ki '2112' parçasından sonra en sevdiğim ve en çok dinlediğim. Yavaş yavaş başlayan 'Something For Nothing' hızlanmaya başlayıp vokalde eşlik edince, ortaya ağır progresif rock'a güzel bir örnek çıkıyor. Şuan dinlerken bile hangi müzik aletinin taklidini yapacağım diye şaşırıyorum. Ama genel olarak davulcu Neil Peart öncelikli.

'2112' ,Rush'ın başyapıtı olmuş bir albüm olmasa bile Rush hayranları ve benim tarafından sevilen albümlerinin başında geliyor. Siz de dinleyin'.

1. 2112:
I) Overture (4:32)
II) The Temples Of Syrinx (2:13)
III) Discovery (3:29)
IV) Presentation (3:42)
V) Oracle:The Dream (2:00)
VI) Soliloquy (2:21)
VII) The Grand Finale (2:14)
2. A Passage To Bangkok (3:34)
3. The Twilight Zone (3:18)
4. Lessons (3:51)
5. Tears (3:32)
6. Something For Nothing (3:59)

Süre:38:48

- Alex Lifeson / Gitar, Bas Pedali
- Geddy Lee / Bas Gitar, Bas Pedalı, Vokal
- Neil Peart / Davul, Perküsyon

Konuklar
- Hugh Syme / ARP Odyssey (1.I intro), Mellotron (5)
- Terry Brown / Produktör

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Saga - Saga 1978



Genelde Neoprog akımının başlatıcıları olarak 1981 yıllarında müzik yapmaya başlayan Marillion ve Twelth Night grupları gösterilir. Aslında bunu bir kaç yıl öncesine kadar götürmek mümkün. 1978 yılında Kanadalı progresif rock grubu Saga'nın ilk albümü 'Saga' neoprog müziğine çok da uygun bir örnektir. Neoprog için Marillion ve Twelth Night grupları baz alınıyor olsa da, Synth, org, gitar ve davul kullanımları bakımından Saga grubu da çok ta farklı bir müzik yapmazlar. 80'li yıllarda Saga'nın yaptıkları bir çok albüm neoprog müziğine birebir örnek olacak albümlerdir. Hatta  Saga grubunun bir çok albümü neoprog'un da önündedir.

Saga neoprog grubu olarak gözükmüyor olsa bile daha sonra ortaya çıkan bir çok gruba ilham oldu diyebilirim. Marillion, Twelth Night, Pendragon, IQ gibi neoprog'un bilinen grupları Genesis, Pink Floyd, Eloy gibi grupların izinden giderken, Saga'nın izinden gidenler de vardı. Daha iyi anlaşılması için yine Kanadalı efsane rock grubu  Rush'tan örnek vereyim. Rush progresif rock yaparken izinden gidenler hard rock ve metal gruplarıydı. Özellikle Rush'ın ortaya çıkardığı zengin gitar riffleri bir çok hard rock metal gruplarına ilham olmuştur. Ama Rush hard rock yahut metal grubu değildir. Saga grubu içinde aynı şeyi düşünmek mümkün. Saga neoprog grubu değildir belki ama Saga'yı örnek alan bir çok neoprog grubu vardır.

Bu Kanadalılar da bir şey var. Sadece kaliteli ve süper müzik yapmakla kalmıyorlar sonraki yıllarda bir çok grubu peşlerinden de koşturuyorlar. Rush, hard rock ve metal gruplarını peşinden sürüklerken, Saga grubu da neoprog ve 90'lar sonrasında oluşan senfonik progresif rock gruplarını peşlerinden sürükledi.

Grubun ilk albümü 'Saga' 1978 yılında yayınlanır. Grupta 3 kişi synthesizer kullanır. Synth kullanan bir çok progresif rock grubuna göre kozmik sesleri tercih etmezler. Tercihleri synthhesizer ile yaptıkları müziğe melodik temel oluşturmaktı. Synthhesizer'ı 70'lerin uzay rock (space rock / komik geliyor ama batılıların kullandıkları tanım bu) benzeri müzikler için değil de farklı melodiler oluşturmak için kullandılar.

İlk albümleri 'Saga' en iyi albümleri değil ama yine de Saga dinlemeye başlamak için ideal bir albüm.

Albümün sevdiğim üç parçası;

'Humble Stance' 80'ler ortasında neoprog yapan bir çok progresif rock grubunun müzikal felsefesini oluşturan parçalardan biri. Synth ve klavye ile parçanın temeli melodik yapıya oturtulurken üzerine bas gitar, davul ile vokal eklenmiş. Parçanın içindeki bölümlerde ki geçişler ise Ian Crichton'un gitarıyla yapılmış. Parçanın ortalarında gitar ve klavye ön plana geçince bir çok senfonik progresif rock grubunun kolay yoldan yaptıklarına benzer parça ortaya çıkarmışlar. Klavye ve solo gitarı ön plana çıkar, buyur sana senfonik progresif rock. Saga bununla yetinmeyip üç'lü synth kullanımıyla parçanın temelini dolduruyorlar. Saga'yı bir çok senfonik progresif rock grubundan ayıran nokta.

'Ice Nice' sakin başlayan parça yine synth, org ve klavye kullanımıyla vokalin hikayeyi anlatmasını kolaylaştırmış. Sakin başlayıp yavaş yavaş akan ortalarında yükselmeye başlayan tema 70'ler de pek kullanılmasa da 80 ve 80 sonrası dönemde bir çok progresif rock grubu tarafından kullanılmıştır. 'Ice Nice' parçasında da yavaş yavaş ilerleyen ortalarda gitar, bas ve davulla yükselmeye başlayıp, sonlara doğru da sırayla klavye ve gitar sololarıyla bitirilmiş.

'Tired World'  kesinlikle albümde ki favori parçam. Minimalist piyanoyla başlayan parça metalik gitar ritimleriyle devam eder. Parçanın son kısmında Ian Crichton gitar solosunu yavaş yavaş hızlandırmaya başlar. Gitar solosu kesilip, melodik yapı oluşmaya başlayınca vokallerin yardımıyla favori parçam ile birlikte albümde biter.

Grupta solo gitar çalan Ian Crichton, benim için hala en hızlı gitar çalan müzisyenlerin başında gelir.

1. How Long (4.01)
2. Humble Stance (5.50)
3. Climbing The Ladder (4.45)
4. Will It Be You? (Chapter Four) (7.13)
5. Perfectionist (5.46)
6. Give 'Em The Money (4.25)
7. Ice Nice (6.55)
8. Tired World (7.06)

Süre : 44.51

Ian Crichton / Solo Gitar
Jim Crichton / Synth (ses düzenleyici), Bas, Bas Gitar, Moog Synth
Peter Rochon / Klavye, Vokal, Synth
Steve Negus / Perküsyon, Davul
Michael Sadler / Bas Gitar, Klavye, Solo Vokal

7 Ağustos 2016 Pazar

Bo Hansson - Sagan om Ringen (The Lord of The Rings) 1970



Tolkien fantastik edebiyatın belki de dünya üzerinde bir numaralı ismidir. 'Hobbit' ve 'Yüzüklerin Efendisi' hala en çok satan fantastik romanların arasında başı çekerler. Fantastik edebiyatın merkezi maalesef  hala Avrupa ve Amerika'dır. Doğu toplumlarında, yani biz de pek gelişmez.

Batılılar fantastik edebiyat üzerinde dururken, romanlarında; karakter oluşturmada genel olarak kendileri gibi olmayan toplumların bazı özelliklerini kullanmaya çalışırlar. Günümüzde bu kendilerinden olmayan toplumlara, biz karşı kültür öğesi diyoruz. Tolkien'de fantastik hikayelerini yazarken kendilerinden olmayan Asyalı, Afrikalı toplumların bazı özelliklerini kullanarak kişilik yaratmakta bir sakınca görmez. Bundan bir kaç yıl öncesine kadar 'Yüzüklerin Efendisi' film üçlemesinde, hikayenin içinde varolan bazı ırkların Türkler olduğunu, benzerlikler bularak kanıt olarak sunanlar vardı. Benzerlikler üzerinden Tolkien'in Türk düşmanı olduğunu politik bir ağızla yazanlar da vardı. Hep derim, cahil toplumun bir çok komplo teorisi vardır, diye. Benzerliklerden yola çıkarak değil de farklılıklardan yola çıkarak arasında benzerlikler bulunsa daha iyi olur.

Gerçekte olansa bu değildir. Sadece Tolkien'in fantastik hikayelerinde değil, 60'lardan sonra gelişen bilim kurgu edebiyatında ve sinemasında da Asya ve Afrikalı bazı toplumların karakter özellikleri üzerinden roman karakterleri yaratılırdı. Star Trek dizi ve filmlerinde, Klingon'lar ve Vulkan ırkı bunlara güzel bir örnektir.

Gereksiz yere uzatmanın bir anlamı yok. Tolkien; bütün fantastik bilim kurgu yazarları gibi batı haricindeki toplumların bazı özelliklerini kullanmıştır. 'The Lord of The Rings' hikayesinde de bolca Asyalı toplumların bazı özellikleri vardır.

Bo Hansson ise Tolkien'in 2000'li yıllarda sinemanın efsane filmlerinden olacak 'The Lord of The Rings' hikayesini bir konsept albümde kısa da olsa işlemeye çalışmıştır. Bo Hansson, İsveç'ten çıkan progresif rock müzisyenlerinin arasında en yaratıcı isimlerinden biri. Hazırladığı bu albümde 1960'ların saykodelik rock müziğini temel alır. Albüm dinlerken folklorik seslerden oryantal seslere ve latin amerika folklorik seslerine kadar bolca farklı sesler bir aradadır.

Bo Hansson'u hep YES grubunun klavyecisi Rick Wakeman'a benzetmişimdir. Her ikisi de tek başına dev birer orkestra gibidir. Bo Hansson'da Rick Wakeman gibi org ve synth'lerin başına oturur ve müziğini yapar. Bo Hansson'un Rick Wakeman'dan tek farkı org haricinde gitar, bas gitar gibi enstrümanları da çalıyor oluşu. Birbirleriyle karşılaştırmak kesinlikle absürd belki ama müzikal anlayış olarak Bo Hansson ve Rick Wakeman birbirine benzer. Bo Hansson 'Yüzüklerin Efendisi' hikayesini müzikleştirirken Rick Wakeman da 1975 yılında Jules Verne'nin 'Dünyanın Merkezine Yolculuk' hikayesini müzikleştirir. Müzikal anlayış olarak birbirlerine yakınlar. Her ikisi de edebiyat üzerine yoğunlaşırlar.

Albümü dinlemeye başladığınız andan itibaren karşınıza bir Rick Wakeman, YES, Genesis, ELP gibi senfonik progresif rock'ın önderliğini yapmış grupların müziğine benzer şeyler duyacağınızı sanıyorsanız, aldanırsınız. Albüm 60'ların saykodelik rock'ın üzerine inşa edilmiş. Klasik müziği ararsanız, bulamazsınız. Bunun yerine folklorik sesleri daha çok duyarsınız. İngiliz yada Amerikan rock müzisyenlerine benzetmeye gerek yok. Bo Hansson'un org ve synth kullanımı bana Murat Ses'li Moğollar grubunun ilk albümünü hatırlatıyor. Murat Ses ve Bo Hansson'un aynı dönemde benzer org ve synth'leri kullandıklarını gözönüne alırsak ve her ikisininde folk müziklerinden beslendiğini anlarsak; müzikler arasında rahatlıkla ilişki kurulabilinir.

'Yüzüklerin Efendisi' gibi efsane olmuş bir kitaba 35-36 dakikalık bir albüm az. Daha uzun bir albüm bekliyor, insan. Tabi bu kötü bir albüm demek te değil. Albüm güzeldir ancak kısadır.

1. Leaving Shire (2.47)
2. The Old Forest / Tom Bombadil (3.42)
3. Fog on The Borrow / Downs (2.28)
4. The Blacks Riders / Flight to The Ford (3.48)
5. At The House of Elrond / The Ring goes South (4.23)
6. A Journey In The Dark (1.07)
7. Lothlorien (3.22)
8. Shadowfax (0.50)
9. The Horns of Rohan / The Battle of the Pelenmor Fields (3.58)
10. Dreams In The Houses Of Healing (1.50)
11. Homeward Bound / The Scouring Of The Shire (2.11)
12. The Grey Heavens (4.56)

Süre : 36.01

Bo Hansson / Org, Gitar, Moog Synth (ses düzenleyici), Bas Gitar

Konuklar
Sten Bergman / Flüt
Gunnar Bergsten / Saksafon
Rune Carlsson / Davul, Konga


5 Ağustos 2016 Cuma

Area - Arbeit Macht Frei 1973



Arbeit Macht Frei

Almanca sözün Türkçe karşılığı 'Çalışmak özgürleştirir'.  Nazilerin yahudileri toplama ve çalışma kamplarında hem güdülemek için hem de küçük düşürmek için kullandıkları slogan.

İtalyan progresif rock geleneğinin en önemli gruplarından biri olan Area grubu da ilk çıkardıkları albümde bu slogan'ı kullandılar. Albüm içinde Arbeit Macht Frei sloganın parçası var. Area grubu, klasik İtalyan progresif rock grupları gibi orkestral senfoni ve caz müziği ağırlığını yerine, folk, avant-garde ve caz temelli müzik üzerinden albümler yaptılar. İlk albümü olan 'Arbeit Macht Frei' albümü de içinde caz, avant-garde, saykodelik, folk, caz-rock gibi bir çok tür barındırır.

Area grubu hakkında aklıma gelen ilk şey sanırım yunan asıllı vokalinin sert ve güçlü sesi. Hem bu albümde hem sonrasındaki albümlerinden Demetrio Stratos'un güçlü sesi grubunun en önemli yanlarından biri. Tabi hatırlanması gereken sadece Demetrio değil. Area grubunun yaptığı müziğin en az Mahavishnu Orkestra, Herbie Hancock gibi döneminin caz-füzyon müziğinin kalitesinde oluşu da unutulmamalı.

Saksafon kullanımı King Crimson'ın ilk albümünde yer alan Ian Mc'Donald'ın stiline benzer oluşu, Area'nın King Crimson müziği felsefesine az çok ta olsa yaklaştırıyor. Area King Crimson'a göre bir hayli caz düzeninde kalıyor, hepsi bu.

Luglio, Agosto, Settembre; Temmuz, Ağustos, Eylül. Parçanın girişinde bir arab kadın şiiri ile başlar. Sonrasında müzik çalmaya başlar. Doğu akdeniz halk müziğini (Yunan, Türk, Arap ve hatta İtalyan) rahatlıkla görebilirsiniz. Özellikle Yunan-Türk-Balkan ortak ezgilerini de yansıtınca dinleyen bana ve bir çok Türk'e çok da yabancı gelmez parça. Muhtemelen Demetrio ve Area parçayı yazarlarken bu ezgileri  parçada kullandılar. Parça 1972 münih olimpiyatlarında ki terör saldırısı anısına yazıldı. Parçanın girişinde ki şiir münih'te gerçekleştirilen terör eylemi üzerine okunur. 'Silahlarınızı unutun ve barış içinde yaşayın'.

Arbeti Macht Frei, albümde ki favori parçam olduğu kadar, Area'nın tüm albümlerinin içinde en sevdiğim parçaların başında gelir. 8 dakikalık parça perküsyon tınılarıyla başlar. Hani denir ya, inceden gör diye, perküsyonit'te hem zillerle hem davulları inceden seri bir şekilde çalarak görüyor. Bas gitar, synth, flüt ve sonrasında giren elektrik piyano bir süre devam ediyor. Saksafon çalmaya başladıktan kısa bir süre sonra bir rio (bayram) havasına dönüyor. Demetrio'ya gelmeden bas gitar ve saksafon öncülüğünde parça caz-rock'a tamamen kaymış oluyor. Demetrio söylemeye başladıktan sonra belki de dinleyebileceğiniz en iyi caz-rock yada caz-füzyon parçalarından biri haline geliyor. Şarkı sözlerinin ana teması 'Hitler gibi egoları yüksek olanların (kendilerini dev aynasında görenlerin) size yaptıklarını asla unutmayın'. Solo gitar ve saksafon solo'nun yanyana, aynı anda çalınışı başka bir caz rock parçasından daha fazla haz veremez.

Consapevolezza; Biliyorsun! İlk iki parçaya göre daha çok saykodelik öğeler barındırıyor. Giriş kısmı tekrarlanan (crossover) gitar dinleyene daha çok saykodelik rock dönemini hatırlatıyor. Saykodelik caz-rock diyerek daha uzatabiliriz müziğin tanımını. Parçanın sonuna doğru yavaş yavaş çalınan, hiç abartıya kaçmayan çok güzel bir saksafon solo var.

Le Labbra Del Tempo; Zamanın Dudağı. Saksafon ile klasik caz'dan gelme bir giriş. Serbest caz (free jazz) özellikleri daha yoğun bir hal alıyor. Evet, albümde en çok bu parça da perküsyon'u sevdim. Parçanın bütünü boyunca Demetrio'nun hemen arkasında, kendisini fazlasıyla hissettirerek çalıyor. Rock magazin dünyası ağırlıklı olarak Batı Avrupa ve Amerika merkezli olunca, yapılan en iyi gitaristler, en iyi davulcular anketlerinin benim için pek de bir değeri olmuyor. Kendim dinleyim kendi kendime anket yapmayı tercih ederim. Bu parçada ki perküsyoncu Giulio Capiozzo'yu da anket yapmaya kalkarsam kesinlikle hatırlamam gerek.

240 Chilometri Da Smirne, İzmir'den 240 kilometre'de muhtemelen Atina vardı. Acaba Demetrio'da memleketine özlem adı altında mı bu parçaya ortak oldu. Olasılık dahilindedir. Parça klasikleşmiş saykodelik dönemin müziğiyle başlıyor. Gianpaolo'nun solo gitar'ını dinlemeye başlayınca daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Şöyle söylesek daha yerinde bile olur. 1970 yıl öncesi saykodelik rock yapan Pink Floyd müziğinin caz olarak çalınmış hali gibi. Arka plandan gelen hayaletimsi sesler ve Demetrio'nun titrek sesi 'Ummagumma' albümünü hatırlatıyor.

L'Abbattimento Dello Zeppelin, belki anlamı 'Zeplin tarafından parçalanmak' olabilir. Progresif rock'ın ve caz-füzyon'un başyapıtlardan biri sayılan 'Arbeit Macht Frei' albümüne yakışır son. Parçanın içinde çok güzel bir bas gitar solosu var. Bas gitarist Patrick Djivas daha sonra başka bir İtalyan progresif rock devi PFM grubunda müzisyenliğine devam ediyor. Parça da bas gitar solosunun üzerine bir de elektrik gitar ve caz piyano'su soloları var. Belki de albümde en iyi caz-füzyon görünümlü parça.

Son olarak hatırlatmakta yarar var. Demetrio modellik (kendisi David Gilmour kadar yakışıklıdır) için gittiği Amerika'da lösemi'den öldükten sonra İtalyan progresif rock'ın devlerinden Banco Del Mutuo Soccorso grubunun bir albümünde o'ndan bahsettiği, hatta Demetrio'ya adadığı bilgisi var. En azından ben söylettilerden biliyorum.

Area politik bir gruptur.

1. Luglio, Agosto, Settembre (Nero) (4.27)
2. Arbeit Macht Frei (8.00)
3. Consapevolezza (6.09)
4. Le Labbra Del Tempo (6.00)
5. 240 Chilometri Da Smirne (5.52)
6. L'Abbattimento Dello Zeppelin (5.26)

Süre : 35.54

Demetrio Stratos / Vokal, Organ, Çelik Davul
Gianpaolo Tofani / Solo Gitar, VCS-3 Synth (ses düzenleyicisi)
Patrizio Fariselli / Piyano, Elektrik Piyano
Victor Edouard (Eddie) Busnello / Saksafon, Bas Klarnet, Flüt
Patrick Djivas / Bas Gitar, İkili Bas
Giulio Capiozzo / Davul, Perküsyon


3 Ağustos 2016 Çarşamba

Kaipa - Kaipa 1975



Yes grubu, en sevdiğim grupların başında gelir. Hatta benim için en iyi 3-5 gruptan birisidir. YES solisti Jon Anderson geçtiğimiz yıl Jean Luc Ponty ile birlikte bir albüm yaptı. Türkçe olarak albümün adı geç oldu ama güç olmadı gibi bir anlama gelen 'Better Than Never Make' idi.

Bu yıl da bazı progresif rock magazin sitelerinden öğrenmiştim. Jon Anderson 'Flower Kings' gitaristi ve kurucularından Roine Stolt ile ortak albüm çıkarmışlardı. Hatta yine başka bir haber ise  Jon Anderson ve Roine Stolt'un eski YES üyeleri Rick Wakeman, Trevor Rabin ile birlikte konser turları düzekleyecekleriydi. Umarım haber doğrudur ve yaşlılık hallerinden dolayı konser turları ertelenmez.

Roine Stolt son 25-30 yılın en yaratıcı ve üretken progresif rock müzisyenlerinin başında geliyor. Flower Kings, Transatlantic, Tangent gibi 90'lı ve 2000'li yılların üst düzey progresif rock gruplarda grup kurucusu, müzisyen ve şarkı yazıcısı olarak yer alıyor. Roine Stolt'un müzisyenliği de 90'lı yıllarda başlamıyor. 1973 yılında İsveç'te ilk Kaipa üyesi olarak 17 yaşındayken başlıyor. 19 yaşına geldiğinde, 1975 yılında Kaipa grubuyla ile birlikte ilk albümüne imza atıyor.

Roine Stolt'lu Kaipa grubunun ilk albümü Kaipa.

Araya sıkıştıralım; kaipa gayda benzeri bir çalgı. Kullanımı Vikinglerden geliyor. Hani bizim tulum var ya onun gibi bir çalgı.

İsveç'ten 70'li yıllarda bir çok senfonik progresif rock yapan grup var. İsveç'ten çıkan Bo Hansson senfonik progresif rock için bence en önemlisi. Bir diğeri Roine Stolt'lu 1975 çıkışlı Kaipa grubu. Aslında Kaipa grubu hakkında söylememem olmaz, albüm senfonik progresif rock'tan ziyade İngiltere ekolünden Canterbury'e çok daha yakın. Albümde ki parçalar da, YES, Genesis hatta İtalya'dan PFM ve Banco gibi grupların ritim ve ezgi benzerlikleri olsa da Caravan ve Camel müziğine benzerliğiyle Canterbury ekolüne daha yakın duruyor. Özellikle piyano ve org kullanımı ve bas gitar, Caravan ve Camel müziğine birebir benzer denecek kadar andırıyor.

Roine Stolt, 90'lı ve 2000'li yıllarda 70'li yılların progresif rock müzik anlayışını yansıtmaya çalışırken Genesis, YES senfonik progresif rock'ın öncülerinin ve efsanelerinin müziklerini örnek almaktan çekinmedi. Kaipa'nın ilk albümünde bu örnek alma anlayışın filizlendiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Albümde dikkat çeken belli başlı bazı parçalar. Tabii ki benim için.

'Musiken ar ljeset (Music is Light)' ilk parça. Giriş kısmı, devamı, geçişler, melodik yapısı klasik 70'lerin İtalyan senfonik progresif rock müziğine örnek. Hatta çoklu vokal kısmında New Trolls'u da andırıyor, Banco grubunu da. Şarkıları söyledikleri dil, isveççe olunca en az italyan progresif rock grupları kadar farklı olabiliyor. En belirgin şekli ise Roine Stolt gitarını Genesis'ten Steve Hackett gitarı gibi yankılayarak çalıyor olması. Albüme başlangıç için çok iyi bir seçim.

'Skogspromenad', albümde ki kısa parçalardan birisi. Benim içinse albümde ki en güzel kısa parça.  Hans Lundin'in folk müziği org kullanımıyla senfonik haline getirmesi ve  Tomas Eriksson'un bas gitarını caz ritmiyle çalışı. Sözsüz, vokalsiz harika bir parça.

'Förlorad I Istanbul', akdeniz müziğinden İtalyan, Yunan, Türk ve Arap ezgilerinin ortaya karışık hali. Türkiye'den olunca, haliyle parça da bir başka güzel geliyor. Az biraz latin esintisi, az biraz oryantel ezgiler. Biraz daha fazlası anadolu ezgileri. Geçenlerde Ben Stiller'ın bir filmini izlerken; filmin başlarında düğün yapılıyordu. Düğün müzikleri de bizim bildiğimiz, Türklerin ve Yunanların ortak düğün müziği kasap havası vardı. İşte bu parça da o kadar sıcacık duruyor.

Oceaner föder liv (Oceans give birth to life), tam anlamıyla Canterbury ekolünden senfonik progresif rock'a  geçiş yapan bir parça. Org ve gitarın ön planda, bas gitar ve davul'un arkadan melodiyi destekler gözüküyor olması Camel, Caravan tarzı müzikleri andırıyor. Bir tek org çalarken yanında Roine Stolt'un Andrew Latimer gibi flüt çalışı eksik. Yoksa Roine Stolt gitar'da Andrew Latimer'den eksik kalmıyor.

Albümde tabii bu parçalar yok, diğer parçalar da en az yukarıda bahsettiğim parçalar kadar güzel ve özel. Roine Stolt 19 yaşında Kaipa grubundayken çalmış olduğu tüm müzik hayatı boyunca yaptığı müziğe örnek oluşturdu. Klasik müzikten, folk müziğe, caz'dan  avant-garde müziğe, hemen hemen bütün müzik türlerini çalıştığı gruplara, solo albümlerine yansıtmaya çalıştı. Son olarak da, YES vokali ve gitaristlerinden Jon Anderson ile birlikte geçen ay bir albüm yaptılar. Roine Stolt övgüyü de takdiri de fazlasıyla hakediyor.

En çok ta progresif rock için her zaman hatırlanmayı hakedecek. Roine Stolt gibi biri bilinmeden, dinlenmeden progresif rock tartışılmaz.

1. Musiken ar ljeset (Music is Light) (7.03)
2. Saker har tva sidor (Things have two sides) (4.31)
3. Ankaret (The Anchor) (8.38)
4. Skogspromenad (3.39)
5. Allting har sin början (3.09)
6. Se var morgon gry (See the dawn) (8.52)
7. Förlorad I Istanbul (2.22)
8. Oceaner föder liv (Oceans give birth to life) (9.29)

Süre : 47.43
- Ingemar Bergman / Davul, Perküsyon, Vokal
- Tomas Eriksson / Bas Gitar, Vokal
- Hans Lundin / Klavye, Glockenspiel (bir tür org), Synth (ses düzenleyici), Solo Vokal
- Roine Stolt / Akustik & Elektrik Gitar, Vokal


1 Ağustos 2016 Pazartesi

Pscyhotic Waltz - A Social Grace 1990



Progresif metal'i sevememişimdir bir türlü ama sevmediğim hiç dinlemediğim anlamına da gelmez. Dinlediğim bir çok progresif metal grubu vardır. Sevemediğim devamını getiremediğim içindir belki de. Çok çabuk soğuyorum progresif metal'den. Bu durum sadece progresif metal için geçerli de değil, saykodelik ya da post rock gruplarına alışamadım bir türlü. Hele ki heavy progresif yapıyorum diye ortalıkta dolaşan gruplara ise tahammülüm hiç yok. Müzik üretmekten ziyade nasıl para kazanırız derdindeler.

Bazı progresif metal gruplarını severim dedim, bunlardan en önemlisi kuşkusuz Psychotic Waltz grubu. Psychotic Waltz grubu hem metal temelli müzik yapıyorlar, hem de Amerikalılar. 8/8 hatalılar yani.

Psychotic Waltz; Amerikan menşeeli saykodelik, folk ezgilerini müziklerine yansıtan progresif metal grubu. Hani Jethro Tull 80'ler de kurulmuş olsaydı ve metal temelli müzik yapmaya çalışsaydı muhtemelen Psychotic Waltz tarzı albümler yaparlardı diyebilirim. Özellikle 'Another Prophet Song' ve 'I remember' parçasında ki flüt kullanımı Ian Anderson'u andırmıyor değil.

Psychotic Waltz grubu trash metal temelli bir anlayışla ilk albümlerini yaptılar. Albümü ve grubu progresif rock yada progresif metal haline getiren şey ise, müzisyenlerin deneyselliği ön planda tutması. Deneysellikten bahsetmem ise gitar ve davul üzerinde ki doğaçlamalar değil. Tam tersine metal  ve rock türlerinden etkileşimleri sebebiyle deneyselliğe başvurmuşlar diyebilirim. 'Another Prophet Song' parçasında İngiltere'de canterbury ekolünü görebilirsiniz. 'In this place' parçasında death metal'e güzel birer örnek olarak da görebilirsiniz ya da ilk parçaları '...And The Devil Cried' parçasında trash metal esintilerini. 'Succoser' parçası ise power-symphonic metal'e başka birer örnek.

Albümde sevdiğim ve genelde ayrı olarak dinlediğim parçalar. 'I Remember', 'Another Proghet Song' ve 'A Psychotic Waltz' parçaları.

'A Psychotic Waltz' parçası bence özel olarak özel zamanlarda dinlenilmeli. Metal opera tadında ki parça gruba ismini vermeyi fazlasıyla hakediyor. Gotik havasında ki piyano açılışı ve ardından gelen akustik gitar ve  Buddy Lackey'in Geoff Tate tarzı vokali. Ağır gitar ritimleri (70'ler doom metali) ve tabii ki Dan Rock'tan harika bir gitar solo. Sonu ise VDGG parçalarının sonları gibi olmuş. Progresif metal yapan delirmiş Peter Hammill'in piyano başında rastgele kaos yaratan biçimde parmak vuruşlarını düşünün.

Bir diğer parça da, 'I Remember'. Wishbone Ash'in hippi döneminden gelme akustik gitar, bas, vokal ve flüt temelli, pek te progresif metal türü denemeyecek bir parça. 'I Remember' parçası hem Ian Anderson flüt sololarını hem de 70'li yılları hatırlattığı için beni bir hayli romantizme bağlıyor. Buddy Lackey vokal de başarılı olduğu kadar flütte de Jethro Tull'ı aratmıyor.

A Socail Grace, grubunun ilk başyapıtı. Sonrasında çıkardıkları albümler de en az ilk albümleri kadar kaliteli. Pscyhotic Waltz grubunun müziğine başlamak için ideal bir albüm.

1. ...And The Devil Cried (5:42)
2. Halo Of Thorns (5:31)
3. Another Prophet Song (5.27)
4. Succesor (4:12)
5. In This Place (4.12)
6. I Remember (5.28)
7. Sleeping Dogs (1.33)
8. I Of The Storm (4:33)
9. A Psychotic Waltz (6.11)
10. Only in A Dream (3.36)
11. Spiral tower (5:59)
12. Strange (6:38)
13. Nothing (5:44)

- Buddy Lackey / Vokal, Klavye, Akustik Gitar, Klavye, Piyano, Flüt
- Dan Rock / Solo Gitar, 6&12 Telli Gitar
- Brain McAlpin / Gitar, Akustik Gitar
- Ward Evans / Bas Gitar
- Norm Leggio / Davul, Perküsyon