Bazı kişisel sebeplerden dolayı 3-4 yıl önce müzik dinlemeyi bıraktım diyemesem de, takip etmeyi bıraktım diyebilirim. Bu bloğu açıp yazmaya başlayana kadar da dinlediğim sadece klasikleşmiş progresif rock gruplarıydı. İşte, YES, King Crimson, Tangerine Dream gibi. Bir de Wishbone Ash grubu vardı, ne zaman müzik dinlemekten sıkılsam Wishbone Ash gelir, kurtarırdı. Hala daha öyledir de.
Bu Blogda Ara
31 Ekim 2016 Pazartesi
SBB - Za Linia Horyzonto 2016
Bazı kişisel sebeplerden dolayı 3-4 yıl önce müzik dinlemeyi bıraktım diyemesem de, takip etmeyi bıraktım diyebilirim. Bu bloğu açıp yazmaya başlayana kadar da dinlediğim sadece klasikleşmiş progresif rock gruplarıydı. İşte, YES, King Crimson, Tangerine Dream gibi. Bir de Wishbone Ash grubu vardı, ne zaman müzik dinlemekten sıkılsam Wishbone Ash gelir, kurtarırdı. Hala daha öyledir de.
27 Ekim 2016 Perşembe
Van Der Graaf Generator - Do not Disturb 2016
Gelecek ile ilgili tahminde yada kehanette bulunamıyorsak bile belki de Van Der Graaf Generator grubunun son albümü 'Do not Distrub' olabilir. Bu saatten sonra albüm çıkarmalarını geçtim, konser bile verseler yine de fazlasıyla iyi. 'Do not Distrub' eğer son albümü olacaksa V.D.G.G. kendi müzik anlayışından ve kalitesine uygun bir final albümü olacak. Umarım ki son albümleri olmaz.
25 Ekim 2016 Salı
Par Lindh Project - Gothic Impressions 1994
Arkadaşın sürekli söylediği 'yeni dönem gruplarını da yaz hacım' sözüne karşılık verebileceğim müzisyenlerden birisi Par Lindh projesi. Par Lindh 70'lerin ortalarında çıkan punk müziğini umursamadan, 80 ve 90'larda progresif rock'ın popüler yönünü gösteren neoprog ve progmetal saçmalığına bulaşmadan nasıl progresif rock yapılıra cevaplardan birisini veriyor, daha ilk albümünde. Sonraki albümleri de ilk albümünün mentalitesinde devam ediyor. Progresif rock'ın popüler yönüne bulaşmadan.
Par Lindh 'ben bu işi yaparım' edasıyla ilk albümünü müzisyenlik olarak ileri derecede profesyonel müzisyenlerle 1994 yılında çıkartıyor. Par Lindh'e ilk projesinde müzikal olarak yardımcı olanlar Anaktedon, Landberk, Anglagard gibi dönemin isveç'inin önemli progresif rock gruplarının üyeleri ve tabii ki Kaipa ve Flower Kings grubunun gitaristi Roine Stolt (Roine Stolt bu yıl YES'in üyelerinden Jon Anderson ile albüm çıkardı). 90'ların sadece İsveç'inin değil, bütün ülkelerden çıkan en iyi albümlerinden biri ortaya çıkıyor. 'Gothic Impressions'
70'lerin progresif rock anlayışını tekrar hatırlatmakta yarar var. 70'lerde yapılan progresif rock'ın dayandığı üç (rakamla 3) müzik türü var. Bunlar caz, klasik, avant-garde müzik türleri. Folk ezgileri yada folk müzikleri bu dönem yapılan progresif rock'a sos oluyor. Küçümseme değil, tam tersine folk ezgilerinin kullanıldığı 70'lerin progresif rock albümlerinin tadı bambaşka. 80 ve sonraki yıllarda ortaya çıkan yeni akımlar bile hala 70'li yıllarda yapılan progresif müziğin kaymağını yiyiyor. Bazıları hariç. Par Lindh de bunlardan birisi.
Gothic Impressions....
Albümü dinlerken hangi grupları anımsıyorum, onları yazayım. Bu gruplar YES, King Crimson, ELP, Genesis, New Trolls gibi kendine has müzikleriyle 70'lerin progresif rock'ının üst düzey grupları. Klasik müziği temel alan albümler yapan ve sonraki yıllarda progresif rock'a temel olan progresif rock grupları.
Örneğin 'The Iconoclast' parçasını dinlerken aklıma girişde çalınan davul King Crimson'ının ilk 3 albümlük döneminin avant-garde havasını hatırlatırken, devamı Rick Wakeman'ın Jules Verne'nin romanından uyarladığı 'Dünyanın merkezine yolculuk' albümünün müzikal yapısını hatırlatıyor. Bir diğer parça ise; Mussorgsky'nin ürettiği bir parçayı rock halinde çalması da 'Night on Bare Mountain' dinlerken ELP'yi hatırlatıyor. Bu parçada Keith Emerson'un progresif rock'ı klasik müziği temel alarak ne kadar etkilediği bu parçayı dinlerken daha fazla ortaya çıkıyor. Albümün en uzun ve üzerinde en çok çalışılmış parçası 'The Cathedral' ise ELP ve Rick Wakeman müziğinden izler taşıyor.
Par Lindh'in 70'li yılların progresif rock tanrılarından farkı, klavyelerin başında grubunu (ki bunlar melletron, hammond, klavsen, org gibi progresif rock'ın anlamını (felsefesini) oluşturan müzik aletleri) bir maestro gibi yönetiyor olması. Şöyle hayal edin; Par Lindh klavyelerin başında, sahnede sırayla gidip gelen müzisyenler Par Lindh müziğine yardımcı oluyorlar. Nasıl hayal ettiniz bilemedim ama kafamda canlanan şey tam olarak buydu.
Benzetmelerden yola çıktık ama farklılığını yazmazsak olmaz. Par Lindh klavyelerin arkasında bütün albümün müzikal yapısını, melodilerini ortaya çıkartırken, konuk müzisyenler Par Lindh müziğine çiçek olup, albümde cennet bahçelerinde çalınan bir müzik haline getiriyorlar.
Ayrı olarak Par Lindh'in etkilendiği yada temel aldığı müzisyen ve grupları yazdıktan sonra Par Lindh'ten etkilenen isimleri saymazsak yine olmaz. Yine İsveç'in son 10 yılda çıkardığı en iyi progresif rock gruplarından Wobbler'in müziğinde de Par Lindh klavye etkisi yoğun olmasa da kendini belli edecek derecede var. Bütün müziklerde olduğu gibi progresif rock'ta da gruplar ve müzisyenler birbirlerinden etkilenirler, birbirlerini örnek alırlar. Par Lindh de birilerinden etkilenir, Par Lindh'ten etkilenen birileri de olur. Müzik yada sanat bu şekilde ilerler. Sadece müzik yada sanat da değil aslında, hayat bu şekilde ilerler. Bu, biz insanların (memelilerin) davranış biçimidir.
Par Lindh'in projesi 90'ların progresif rock müziğine örnek olurken günümüzde yapılan modern progresif rock müziğine de örnektir. Belirttiğim gibi King Crimson, YES, ELP, Genesis gibi grupların müziklerini anlayarak dinliyorsanız, bu albümü de kesinlikle dinlersiniz.
En sevdiğim parçayı da belirtip, aşağıya youtube linkini koyayım. 'Gunnlev's Round'. 'Gunnlev's Round'; bu parça italyan senfonik operasının rock halinde çalınışıdır. İtalyan senfonik progresif rock'ına olan hayranlığım bu parçayı sevmem de etkin oldu, evet bunu kimseyle tartışmayacağım.
Modern progresif rock diye ortada dolaşan garabet müzik albümlerin yerine Par Lindh albümlerini dinleyin. Par Lindh'in ilk albümü 'Gothic Impressions' albümü de başlamak için örnek albüm olsun.
1. Dresden Lamentation (2.06)
2. The Iconoclast (7.04)
3. Green Meadow Lands (7.24)
4. The Cathedral (19.33)
5. Gunnlev's Round (2.50)
6. Night on Bare Mountain (13.50)
Süre : 52.54
Par Lindh / Klavyeler, Bas Gitar, Davul, Perküsyon
Konuklar
Ralf Glasz / Vokal
Mathias Jonsson / Vokal
Johan Högberg / Bas Gitar
Magdalena Hagberg / Vokal
Anna Holmgren / Flüt
Jonas Endgegard / Elektrik Gitar
Mattias Olsson / Davul, Perküsyon
Jocke Ramsell / Elektrik Gitar
Lovisa Stenberg / Harp
Roine Stolt / Akustik Gitar
Camerata Vocalis / Koro vokal
22 Ekim 2016 Cumartesi
Deluge Grander - August in the Urals 2006
Tekrarlamaktan sıkıldım gerçeği ama söylemekte yarar var sanırım. 80'ler ve 90'lar sonrası progresif rock'ta kalite farkı ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasında punk'ın değil, neoprog ve prog metal denilen türlerin büyük bir etkisi var. Buna rağmen aynı dönemlerde 70'lerin mantığıyla müzik yapmaya çalışan gruplarda var. Bunlardan birisi Amerikalı Dan Britton öncülüğünde Deluge Grander grubu.
Dan Britton'ın ilk projesi Deluge Grander ve sonraki projesi Birds and Buildings grubu da avantgarde ve caz temel üzerinden müzik albümü yaptılar. Deluge Grander, grup olarak senfonik yapıdayken diğer grup Birds and Buildings eklektik yapı da albümlere sahipler. Senfonik ve eklektik progresif rock, progresif rock'a temel olan iki müzikal anlayış. Sırf bu yüzden bile Dan Britton takip edilmeyi ve övülmeyi fazlasıyla hakediyor.
Augut in the Urals....
'Inagural Bash' avantgarde müzik ve müzikal mentalite üzerinden nasıl senfonik progresif rock yapılıra en iyi örneklerden birisi. Hatırlayabildiğim kadarıyla bir diğeri grubu Fransız Ange. Albümde ki dinlemesi en zor parça olmasına rağmen uzunluk açısından dönemin Spock's Beard ve Transatlantic gibi amerikalı grupların uzun parçalarından çok daha yaratıcı bir parça. Parçanın bütününe hakim avantgarde ve caz atmosferi dinleyeni hem zorluyorken hem de şaşırtabiliyor.
'Augut in the Urals' albümle beni tanıştıran parça. Açıkçası nerede nasıl dinlemeye başladım hatırlamıyorum ama ' Augut in the Urals' parçasını dinlediğim ilk anı gayet iyi hatırlıyorum. Albümü dinlediğiniz zaman akılda kalıcı olacak iki parçadan birisi. Diğeri son parça 'The Solitude of Miranda'. Bence 'Augut in the Urals' parçasının müzikal atmosferinin üzerinden diğer parçaları da yazmış olsalardı (sonraki albümler de dahil) kesinlikle 2000 yıllar sonrasının en iyi grubu olacaktı. En iyi grubu olacaktı derken küçümseme falan yok tam tersine grubun ve Dan Britton'un yaptığı müziğin kalitesinin ne kadar yüksek olduğu söz konusu. 'Augut in the Urals' parçası ile Deluge Grander, 2000'li yılların en iyi bir kaç grubundan birisi.
'Abandoned Mansion Afternoon' ilk parçada ki gibi bu parçada da avantgarde müzikal hava hakim. Parçanın ortalarında Genesis davulcusu Phil Collins davullarına benzer vuruşlar duyulsa da, Genesis müziğinden bir hayli uzak. Parçanın albümde dikkat çekici tek tarafı sözlerinin diğer parçalara göre daha fazla oluşu. Albümün müzikal olarak konsept anlayışına uygun olsa da diğer parçalar arasında biraz zayıf kalıyor.
'A Squirrel' klasik italyan müziklerine benzemeye başlıyor açılışta. Klasik derken bu sözü her iki anlamda kullanıyorum. Hem 19. yüzyıl öncesi italyan klasik müziğine benziyor yapısı hem de 70'lerin klasikleşmiş italyan senfonik progresif rock müziğine benziyor. Benim gibi italyan progresif rock müziğine hayranlığınız varsa bu parçayı kesinlikle seveceksiniz.

Albümün en kötü tarafı, belirtmezsem olmaz, kayıtları. Maalesef albümün genelinde hafif boğuk bir ses düzeni hakim. Albümün kalitesini bozmuyor belki ama o hafif uğultu, dinleyen kişiyi dinlerken yorabiliyor. Umarım bundan üç beş yıl sonra albümün tekrar basımında bu zayıf kısım giderilir ve albüm başyapıtlık progresif rock albümleri arasında yerini alır.
Merak edip takip etmek isteyenlerin başvuracağı ilk adres.
www.emkog.com
Web sitesi hala işlerliğini koruyor.
1. Inagural Bash (26.57)
2. Augut in the Urals (15.52)
3. Abandoned Mansion Afternoon (12.14)
4. A Squirrel (8.45)
5. The Solitude of Miranda (7.18)
Süre : 70.57
Dan Britton / Klavyeler, Vokal (1-3) Gitar (2), Akustik Gitar (5)
Dave Berggren / Gitar (1,3-5)
Patrick Gaffney / Davul
Brett D'anon / Bas Gitar (1-4), Ud (2)
Frank D'Anon / Trompet(1), Flüt(1), Klavye(5),
Jeff Suzdal / Saksafon (1)
Adnarim Dadelos / Vokal (5)
19 Ekim 2016 Çarşamba
Finisterre - Finisterre 1995
1980'lerin başlarında başlayan ve 80'lerin ortalarında iyice popüler olan neoprog akım, 80'lerin ortalarında başlayan ve 90'ların başlarında neoprog akımı gibi popüler olan prog metal türü, kanımca 70'lerin başlarında ortaya çıkan progresif rock'a en büyük iki tehlike olmuştur. Günümüzde de progresif rock'ın yanlış anlaşılmasına sebep olan iki müzik türü de hala devam etmektedir.
18 Ekim 2016 Salı
Quella Vecchia Locanda - Quella Vecchia Locanda 1972
1972 yılı italyan progresif rock'ının efsane olmaya başladığı yıl. PFM, Banco, Le orme, Museo Rosenbach gibi italyan progresif rock'ın efsane gruplarının ilk albümlerinin çıktığı yıl, 1972. Gerçeği 1972 öncesinde de italya'da çıkan gruplar ve albümleri vardı. Örnek olarak New Trolls, Osanna, Delirium, Garybaldi. Ancak, 1972 yılında ki kadar ses getirmediler bu gruplar ve albümleri. Yıllar sonra progresif rock dinleyicileri tarafından arşivlerden tekrar tekrar çıkarıldı bir çok grup ve plakları. En önemlilerinden birisi kesinlikle Quella Vecchia Locanda.
12 Ekim 2016 Çarşamba
Yes - Fragile 1971
Bu benim yüzüncü (sayıyla 100) yazım. Gerçeği sayıların herhangi bir anlamı olmasa da disipline etmek açısından önemli. Yüzüncü yazımı da hem progresif rock'ın hem de rock tarihinin en önemli albümlerden birisi olan 'Fragile' albümü üzerine yazayım dedim.
'Fragile' albümü benim yüzüncü yazım olacakken YES grubunun da dördüncü albümü oluyor.
Bana göre bu dördüncü albüm YES efsanesinin başladığı albüm. YES efsanesi dört albümden oluşur. Sırasıyla ilk 'Fragile' albümünü takip eden 'Close To The Edge', 'Tales from Topographic Oceans' ve Relayer'; Progresif rock YES efsanesinin dört albümü. 'Fragile' albümünü YES efsanesi albümlerinden biri haline getiren kesinlikle açılış parçası 'Roundabout'.
'Roundabout', progresif rock tarihinin en önemli parçalarından biri. Progresif rock dinliyorum diyenlerin hem dinlemesi hem de ezberlemesi gerek bir parça. Parça akustik gitar (Steve Howe) ile başlar. İlk dinlemeye başladığınızda bir rock parçası değil de, klasik gitar konçertosu girişi gibidir. Devamında çalmaya başlayan bas gitar (Chris Squire), latin caz benzeri davul ritimleri (Bill Bruford), klasik müzik ve saykodelik org karışımı, son olarak da beat folk vokal tarzı (Jon Anderson) ile 'Roundabout' tüm zamanların progresif rock'ının en önemli şaheserlerinden biridir. Belli bir form'a, şablon'a uymaz 'Roundabout'. O yüzden progresif rock'ın en iyilerindendir.
Sanırım 'Roundabout' parçasını şuan tekrar dinlerken, on iki bin sekiz yüz yetmiş üçüncü dinleyişim oldu.
'Cans And Brahms' albümde ki solo parçalardan birisi. Sadece Rick Wakeman'ın piyano'su ve org'unun tuşlarını duyabilirsiniz. Albüm klasik gitar konçertosu ile başlayıp rock tınılarına geçtikten sonra ikinci parça da tamamen bir klasik müzik eseri karşınıza çıkar. Klasik müzikle rock müziğin en güzel nasıl buluşacağını gösteren ard arda çalan iki parça.
'We have Heaven'; hem klasik müziğin hem de progresif rock'ın vazgeçilmez elementlerinden olan folk müzik öğeleri üzerinden yazılan bir parça. 'We Have Heaven', Jon Anderson'un sonraki yıllarda folklorik parçalar üzerinden müzik yaparken ne kadar başarılı olacağının kanıtı. Kısa parçayı dinlerken Amerikan yerlilerin bin yıl önce ki zamanlarına götürüyor dinleyeni.
'South Side Of The Sky', bir önceki parçanın devamı gibi. Özellikle folklorik öğeli vokalin varoluşu, üzerine saykodelik sesler ve parçanın avant-garde havası dinleyeni zorlayabiliyor. Üçü birarada şeklinde olan parçaya sonradan klasik müzik etkisi girmeye başlıyor. Klavye klasik müzik çalmaya çalışırken, bas gitar avant-garde havasında; davullar cazcılık yaparken, vokal ise bir önceki parçada ki gibi folklorik vokali devam ettiriyor. Parçanın son kısmı çok özeldir benim için. Steve Howe'un elektrik gitar solosunu duyarım çünkü. Sonraki YES albümlerinde de vazgeçilmezlerimden olacak Steve Howe gitar sololarının ilk örneklerinden...
'Long Distance Runaround' kısacık bir parça olsa da yıllar sonra bile YES konserlerinde kendisine yer bulan bir YES şaheseri. Beat döneminden kalma ezgilerin üzerine Rick Wakeman org'u ve Steve Howe melodilerle bezenmiş. YES efsanesi ve efsane öncesi YES müziğinin harmanlanmış hali.


'Mood For A Day' Steve Howe akustik gitar konçertosu. Albümde ki bir çok parça gibi 10 yıllar sonrasında bile konserlerinde çalınırken büyük alkış alan parçalarından birisi. Steve Howe bu tarz akustik solo gitarının sonra ki YES albümlerinde de, kendi albümlerinde de bolca kullanacaktır. Steve Howe hala benim favori bir kaç gitaristimden birisi. 'Mood For A Day' parçası da Steve Howe gitar çalışmalarına bir örnek.

YES müziği efsanesine başlamanın en uygun yollarından birisi 'Fragile' albümünü dinlemekle olur. Siz de 'Fragile' albümünü sindire sindire dinleyin. Dinlerken de kesinlikle başka bir iş ile meşgul olmayın. Aksi taktirde albümden den YES müziğinden de hiç bir şey anlamazsınız.
1. Roundabout (8.29)
2. Cans And Brahms (1.35)
3. We have Heaven (1.30)
4. South Side Of The Sky (8.04)
5. Five Percent For Nothing (0.35)
6. Long Distance Runaround (3.33)
7. The Fish (Schindleria Praematurus) (2.35)
8. Mood For A Day (3.57)
9. Heart Of The Sunrise (10.34)
Süre : 40.52
Jon Anderson / Vokal, Geri Vokal
Steve Howe / Elektrik Gitar, Akustik Gitar (Flamenko 8. Parça), Geri Vokal
Rick Wakeman / Hammond Org, Melletron Org, Grand Piyano, RMI Elektra Piyano, Moog Synth (ses düzenleyicisi)
Chris Squire / Bas Gitar, Geri Vokal, Gitar (1. Parça)
Bill Bruford / Davul, Perküsyon
Konuklar
Eddy Offord / Prodüktör
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










