Bu Blogda Ara

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Roger Waters - Amused to Death - 1992

Televizyon, insanlığın ahlâkî yönden çürüme sürecini hızlandırıyor.

Televizyon İnsanlığı Yozlaştırıyor.- “Bu Adeta Bir Savaş” ‘

Televizyonun yenilemeyecek bir formülü var: “Aksiyon, daha fazla aksiyon!” TV yapımcılarının ana felsefesi bu işte.

- Karl Popper, 25 Ocak 1994 -


Son yüzyılın en önemli filozoflarından birisi olan Karl Popper’ın 1994 yılında bir İtalyan gazeteci ile olan röportajında Televizyon hakkında söylediği sözlerden bazıları.

1994 yılında söylemesi ilginç. Roger Waters’ın ‘Amused to Death’ albümünden yaklaşık 2 yıl sonra. Benzer düşüncelere sahip olmaları muhtemeldir. Biri çağın en önemli filozoflarından biriyken, diğeri müziğin en önemli isimlerinden birisi.

Amused to Death – Ölüm Eğlencesi

Albümün isminden de anlaşılacağı üzere içinde yaşadığımız Televizyon temelli modern çağımızın dramatik bir eleştirisi.

Roger Waters albümü 5 yıl üzerinde çalışarak oluşturdu. Ve hem kendi tarihinin ve hem de Pink Floyd tarihinin en ciddi albümlerinden birisine imza attı.

Albüm din karşıtı, amerikan popülerizm karşıtı, savaş karşıtlı ve para karşıtı bir albüm. Ve tabi ki Karl Popper’ın söylediği gibi ‘insanlığı ahlaki yönden yozlaştıran’ Televizyon karşıtı.

- Bu Adeta Bir Savaş - 
Albüm kapağı, televizyon izleyen bir maymun.


Günümüzde değişen birşey var mı?, ben göremiyorum. Televizyon izlemiyor olsam dahi, en azından internet üzerinden ne gibi programlar yayınlanıyor, anlayabiliyorum. Türkiye için, ana haber bültenlerinde Ankara’da ki patlama haberi sonrasında, bilmem kim dizi oyuncusunun aşk hayatı. Suriye’li mülteciler deniz de boğulurken, üzülüyoruz, çok geçmeden magazin programların da dizi oyuncularının aşklarını da izliyoruz. Yetmiyor, hayaller bile kuruyoruz. Cem Karaca’nın Safinaz hikayesini hatırlayın. Hayaller kuran safinaz.

Roger Waters bir müzik dehasıdır. Pink Floyd dönemi ve solo kariyer döneminde bunu fazlasıyla gösteriyor.

Amused to Death albümü de Roger Waters dehasının tavan yaptığı bir albüm.

Albümde bulunan ve çalmış bütün müzisyenler son derece başarılı. Özellikle Jeff Beck, David Gilmour’u arattırmıyor. Hatta daha fazlası; çok farklı bir şekilde kendisini ‘Ben, çalıyorum bu albümde’ dedirtiyor.

2002 yılında Bakırköy’de bir müzik marketten almıştım, albümü. O zamanlar CD’ler tam yaygınlaşmamış. Kaseti aldık tabii. Hiç unutmam o kaseti. Hala da saklıdır. O kaseti kaç kez dinlediğimi de hatırlamıyorum.

‘The Ballad of Bill Hubbard’ 1917’de ölen bir ingiliz askeri için yazılmış. Albümün adandığı kişi olarak ‘Bill Hubbard’ söyleniyor. Arka planda Tv ve köpek sesleri, Jeff Beck’in iç gıdıklayıcı gitar solosu. Tv’de Bill Hubbard asker arkadaşı anılarını anlatıyor.

Sonra kanal değişiyor.


(küçük bir kız) “Savaş umrumda değil. Bu yalnızca seyretmeyi sevdiğim şeylerden birisi. Bir savaş olunca bizimkiler yeniyor mu, yeniliyor mu diye bir bakarım”

Albümde ‘What God Wants’ adlı parça 3 bölüm halinde var.

Tanrı ne ister.

Tanrı ne ister. Tanrı savaş ister. Tanrı özgürlük ister,Tanrı iyilik ister. Tanrı kötülük ister.

Aslında Tanrı çevremizde gördüğümüz herşeyi ister. Herşey Tanrı’nın isteğile olur.

Jeff Beck’in gitar solosu yaratıcılığında ötesinde. Dinleyebileceğiniz en güdüleyici gitar sololarından birisi.

‘Perfect Sence’ 2 bölümden oluşuyor. Birbirinin devamı şeklinde. Kapak fotoğrafında ki maymun Tv’yi açar.

Haberler vardır televizyonda.

Ve Almanlar Yahudileri öldürdü
Ve Yahudiler Arapları öldürdü
Ve Araplar rehineleri öldürdü

Maymun’un kafası karışır.

Sen akıllı bir çocuksun
Zaman doğrusaldır
Hafıza bir yabancı
Tarih aptallar içindir
İnsan, her şeye kadir Tanrı’nın elinde bir oyuncaktır.
...........

‘The Bravery of Being Out of Range’ savaşın yaşandığı anı anlatır. Kişiler konuşur kendi aralarında.

En güzel ... füzesi. Hedefe kilitlenip fırlatıyorsun. Hooop, sorunlar çözülmüş oluyor.

Albümde en sevdiğim parçalardan birisi. Late Home Tonight. İki bölümlük bu parça da. Parçanın senfonik yapı beni kendine çekmiştir her zaman. Savaşan tarafların durumunu anlatır. Bir tarafta zafer kazanan (İngiliz) bir milletin askeri, diğer tarafta yaralı bir düşman askerinin karısı. Kazanan tarafın askeri geri döner bir kahraman (!) olarak.

Askerin karısı;

Otur hayatım dedi
Her şey yolunda mıydı bugün
Amerikalı dostlarımız bu gece eve geç dönecekler

‘Too Much Rope’ at nalları sesleriyle başlar. Albümün en iyi din karşıtı parçasıdır.

Yahudi olmak zorunda değilsin
Cinayeti reddetmek için
Gözyaşları gözlerimizi acıtıyor
Müslüman ya da Hristiyan Molla ya da Papa
Hatip ya da şair, kim yazmışsa
Bir türe fazlasını ver
O da her şeyi siksin.

‘What God Wants’ (II. bölüm)

Güzel günlerin geleceğine inanıyor musunuz?
Motoru maviliklere mi süreceksiniz ?
Cennet’e mi gideceksiniz yoksa ?

Tanrı ne ister?

Tanrı altın ister.
Tanrı euro ister.
Tanrı dolar ister.
Tanrı lira ister.
Tanrı götündeki donu bile ister.

Yok mu?

Nah gidersin.

‘What God Wants’ (III. bölüm)

Ama korkma bu sadece bir iş meselesi.

‘Watching TV’.

Hadi gelin hep beraber televizyon izleyelim.  (Kapak resmindeki maymun’u hatırlayın.)

Dünya’nın bir yerinde birisi birşeyler yaparlar. İyi birşeyler, Güzel, anlamlı birşeyler.
Biz ne yaparız. Tabii ki televizyonu açar, izleriz.

‘Watching TV’de bunu anlatıyor. Biz de onun için şiirler, şarkılar yaparız. Sonra da  televizyon da izleriz.

Televizyon izliyoruz,

Televizyon izliyoruz,

Televizyon izliyoruz,

Gece gündüz..

Aslında albümde ki en güzel sözlere sahip olan parça.

‘Three Wishes’

Artık işimiz Alaattin’in Lambasının Cin’ine kaldı.

Lamba’dan çıkan Cin’den Roger Waters’ın istediği dilekler. Savaşların bitmesi ve ölen babasının geri gelmesi. Pink Floyd’un The Wall, The Final Cut albümlerine ilham kaynağı olan ölen babasını aramasını görüyoruz. Roger Waters’ın savaşa ne kadar da nefret duyduğunu anlatan bir parça.

It’s a Miracle; en dramatik parça, ve mükemmel bir Jeff Beck gitar solosu. Ve beni albüme bağlayan parçalardan birisi.

Mucize mi görmek istiyorsun ?

Marketten aldığın Pepsi’ye bak.

İşte bu bir mucize. It’s a Miracle

Everest tepesinde bile var, o pepsi.

..........

Kudretli tanrının inayetiyle

Ve piyasa ekonomisinin baskısıyla

İnsan ırkı uygarlaştırdı kendini

..........

‘Amused to Death’. Albüme ismini veren parça.

Kapak resminde ki maymun’u hatırlayın. ‘Amused to Death’ insanlığımızın dramını anlatır.

Ve televizyonun kanal değişir.

1917’de ölen Bill Hubbard’ın mezarını gören askerlik arkadaşı ve bir kadın bir Tv yayında konuşurlar.

..........

(Kadın) “Onun adını anıtta ne zaman görmüştünüz?”

(Askerlik arkadaşı) “Hımm… seksen yedi yaşındaydım, hangi yıldı?

Bindokuzyüz… seksen dört… bindokuzyüz seksen dört’tü”

Ve kanal değişir.

1. The Ballad of Bill Hubbard (4:19)
2. What God Wants, Pt. 1 (6:00)
3. Perfect Sense, Pt. 1 (4:16)
4. Perfect Sense, Pt. 2 (2:50)
5. The Bravery of Being Out of Range (4:50)
6. Late Home Tonight, Pt. 1 (4:01)
7. Late Home Tonight, Pt. 2 (2:13)
8. Too Much Rope (5:47)
9. What God Wants, Pt. 2 (3:41)
10. What God Wants, Pt. 3 (4:08)
11. Watching TV (6:07)
12. Three Wishes (6:50)
13. It's a Miracle (8:30)
14. Amused to Death (9:07)

- Roger Waters / Vokal, Bas Gitar, Synth (Ses düzenleyici), 12 Telli Gitar, Akustik Gitar
- Jeff Beck / Gitar
- Luis Conte / Perküsyon
- Geoff Whitehorn / Fitar
- Andy Fairweather Düşük / akustik, elektrik ve 12 telli gitar, vokal
- Tim Pierce, Gitar / John Pierce, Bas Gitar
- Randy Jackson / Bas Gitar
- Graham Geniş / Davul
- Patrick Leonard / Hammond Org, Synth, Klavye
- B.J. Cole / Çelik Pedal
- Steve Lukather / Gitar
- Rick DiFonso / Gitar
- Bruce Gaitson / Gitar
- James Johnson / Bas Gitar
- Brian Macleod / Perküsyon
- Denny Fongheiser / Davul
- Steve Sidwell / Kornet
- Randy Jackson / Bas Gitar
- John Patitucci / Dik ve Elektrik Bas Gitar
- Guo Yi ve Pekin Brothers / Santur, Ud, Zen, Obua, Bas Gitar
- John Brundrick / Hammond Org
- Jeff Porcaro / Davul
- The National Philharmonic Orchestra Limited & The London Welsh Chorale
- Alf Razzell Katie Kissoon, Doreen Chanter, N'Dea Davenport, Natalie Jacson, Lynn Fiddmont-Linsey, Jessica Leonard, Ürdün Leonard, Jon Joyce, Stan Laurel, Jim Haas / Çeşitli arka vokal


15 Mayıs 2016 Pazar

21. Peron - Tapon (2014)


Türkiye’de ki dinlenilen müziği anlamak için sosyal medya denilen internet üzerinde ki sosyal ağlara bakmak yeterlidir. Serdar Ortaç’ın çıkaracağı albümün pazarlaması şimdiden başladı. Yaz şarkısı geliyormuş(!?). Daha kötüsü de var. Sosyal medya da bir pavyon şarkıcısı olan Müslüm Gürses ölümünden beri sürekli anılıyor.  Şarkılarından bölümler falan paylaşılıyor. Bunlara Esin Engin desen yüzüne 300 yıl bakacak insane topluluğu bulursunuz karşınızda.  Hal böyle olunca böyle bir halka şuan ki iktidar haktır. Fazlasını beklememek gerek.

Neyse ki, ülkemizde güzel insanlar da var. Müziği bilen ve hakkıyla yapan. Bunlardan birisi İzmir’li 21. Peron.

1978 yılında ki ilk parçalarının toplandığı albümde bestelemiş oldukları bir Orhan Veli Kanık şiiri vardı. 2014 yılında çıkardıkları albümde de yine bir Orhan Veli Kanık şiiri var.

21. Peron gibi gruplar Türkiye’de pek bilinmez. Ancak bu dinlenmeyecek anlamına da gelmiyor. 21. Peron İzmir Bornova’da lise’de kurulan bir grup. Dönem progresif rock dönemi. 21. Peron üyeleri de progresif rock dinleyor haliyle.  Progresif rock’ın Türkiye’de ki karşılığı olan Anadolu rock üzerine yoğunlaşıp, Türk folk müziğini yaptıkları müziğe yansıtıyorlar. Aynı zaman da döneminde 20. Yüzyılın en önemli klasik müzik insanlarından biri olan (benimde favorilerimdendir Dvorak ile beraber) Igor Stravinsky’den uyarladıkları bir parçaları da var.

Albüme gelirsek, 21. Peron elinden geldiklerinin değil, ayaklarından geldiklerinin de en iyisini yapmışlar. ‘Tapon’ albümü günümüzün ciddi kaliteli senfonik progresif rock gruplarından Ange ve Kaipa’nın müzikleri kadar iyiler. Albüm ve grup övgüyü fazlasıyla hakediyor.  Albümde özellikle keman’a bayıldım.

Albümde ki parçaların kısa olduklarına aldırmayın. Hepsinin üzerinde çalışılmış. Bir oyayı işle gibi işlemişler. Favori parçam ‘Zaman’ (I-II).

İçinde bulunduğumuz görgüsüzlüğün ve cehaletin varlığı göze alınınca 21. Peron Tapon gibi bir albüm ismiyle çıkmayı tercih etmişler. Pavyon müziğinin gerçek müzik, Türk müziği diye yutturulduğu sosyal medya’da, gazeteler de, TV’ler de ‘Tapon’ ismi tam yerinde olmuş.

Albümde ki 8 parça var. İlk altısı Türk folk müziği  temel alınarak parçalar yazılmış. Daha çok Ege bölgesi ve Türkiye’nin batısında ki folk müzik.  İlk parça ‘Sensiz’, küçükken kızların oynarken söyledikleri Türkülere benziyor. Biz de durup kızlara bakardık.  Albümde ki melodileri pek yabancılık çekeceğinizi sanmam.

19. Yüzyıl Osmanlı Klasik müziğini niye günümüz rock grupları akıl edipte, müziklerine uygulamazlar aklım almıyor. Sürekli Avrupa’yı takip ettiğimizden dolayı kendimizden bihaber olmamız mıdır? acaba, bilemedim. Avrupa’yı da ne kadar takip ediyoruz, orası da meçhul. Sultan Abdulaziz’in eserleri Rock müziğe adapte edilse, ne olur. Şöyle olur; bu Osmanlı müziği değildir. Bunu diyecek % 50’lik bir kesim var. Bu oranın üzerine de çıkarız.

‘Zaman’ parçasını dinlerken, daha önce dinlediğim 19. Yüzyıl Osmanlı müziklerini hatırlattı. Adalardan ve balkanlardan gelen insanların müziği. Grup üyeleri de İzmir’in levantenlerinden.


‘Zaman’ adlı parçanın ilk bölümü daha önce değindiğim Ange, Kaipa tarzından bir parça. Egenin folk müziği, hakkıyla verilmiş. Ege müziği darken batı Türk müziği. Türk müziği ağır aksak ilerleyen bir müziktir. Ortaasya Türk müzikleri de ağır aksak ilerler. ‘Zaman’ parçasının ilk bölümü de ağır aksak ilerler. Dvorak melodileriyle karışır gibi olur. Yine ağır aksak ilerleyerek parça biter.

‘Zaman’ ikinci bölümü tik-tak sesleriyle başlar. Pink Floyd’un ‘Time’ parçasının girişinden esinlenilmiş. İYi ki esinlenilmiş. Sonra bir anda keman girer. İlk dinlediğimde Mauro Pagani'mi geldi gruba dedim, bir an. Değilmiş. Alp Gültekin. Devlet Senfoni Orkestrasının müzisyenlerinden. Dinlerken Efe oyunu oynayası geliyor, insanın. Bence albümde en çok ön plana çıkan enstrümanın sahibi Ali Gültekin.
Son yılların Türkiye’sinde en kaliteli albümlerinden birisi çıkmış ortaya.

Popüler değiller. Zaten biz de popular müzik dinleyen insanlar değiliz. O halde, tam orta yerinde buluştuk.

Not olarak, ellerinde yazılmış 25 parça varmış. Eee, albümde 8 parça var. Nerede geri kalan 17 parça?. Umarım kalan parçaları da stüdyo’ya girip, albüm yaparlar.

1.Sensiz  (3:13)
Söz : Ayşe Wilderman  Müzik: Andreas Wilderman
2.Derdim Başka (3:46)
Söz : Orhan Veli Kanık  Müzik: Andreas Wilderman
3.Tapon (3:12)
Söz : Ayşe Wilderman / Anonim  Müzik: Andreas Wilderman
4.Roller At Hırsızı (5:46)
Müzik : Gökhan Akçay  Remix :Bora Yücel
5.Laka Deresi (2:26)
Müzik: Andreas Wilderman
6.Roller (5:01)
Söz : Andreas  Wilderman Ayşe Dilek Wilderman Müzik: Gökhan Akçay
7.Zaman 1 (7:06)
Müzik: Alp Gültekin
8.Zaman 2 (3:14)
Müzik: Alp Gültekin

Süre : 33:44
- Andreas Wildermann / Org
- Haluk Öztekin / Gitar
- Alp Gültekin / Keman
- Gökhan Akçay / Bas Gitar
- Deniz Yıldırım / Vokal


13 Mayıs 2016 Cuma

Pink Floyd - The Final Cut 1983


Roger Waters, bir müzik dehasıdır. Pink Floyd’un liderliğine ve albümlerinin yapımcılığına büründüğü andan itibaren Pink Floyd, daha çok progresif rock ürünleri vermeye başlamıştır.  Pink Floyd müziğini saykodelik-uzay (space rock) türünden çıkarıp senfonik ve eklektik  yapıya dönüştüren Roger Waters’tır. 1983 yılında ki Roger Waters’lı son Pink Floyd albümü ‘The Final Cut’ sonrası da Roger Waters albümleri 1. sınıf progresif rock albümleridir.

Bu albümler sırasıyla şöyledir.
The pros and cons of hitch-hiking
When the wind blows
Radio K.A.O.S.
Amused to death

Her bir albüm övgüyü ve dinlenmeyi hakediyor. Roger Waters’ın dehası aslında 70’lerin başında ortaya çıkmaya başlar. Ve ‘The Final Cut’ albümüyle Pink Floyd grubu için sona erer.

(Kendi görüşüm bütün Pink Floyd tarihi Roger Waters’ın gelişimi üzerine kurulmuştur. Son 50 yılın en önemli müzik insanlarından birisidir, Roger Waters)

The Final Cut (A Reguıem for the post war dream) ....

Roger Waters’lı Pink Floyd’un son albümü. 1983 yılının mart ayında piyasaya çıkar. Ve 1 numaraya yerleşir. Pink Floyd’un en dramatik albümü olarak ‘Wish you were here’ albümü biliniyor olsa da, aslında en dramatik albümü ‘The Final Cut’ albümüdür.  ‘Wish you were here’ albümü eski üye Syd Barrett’in durumu üzerine yazılmış, söylenmiştir.  ‘The Final Cut’ albümü ise günümüz tarihininin insanlığı için yazılmıştır. Dünyanın yaşadığı bütün savaşların özünü, trajedisini yansıtır.  Hem de edebi bir dille, şiirsel olarak.  Albümün bütün parçalarında şiirsel yapının sahibi Roger Waters dehası vardır.

‘The Final Cut’ albümündeki parçalar bir önceki albüm ‘The Wall’ için yazılmış parçalardır. Ancak yer yetmediği için Pink Floyd üyelerinin ortaklaşa kararı tarafından elenip, ‘The Wall’ albümüne alınmamıştır. Rick Wright’ın gruptan Roger Waters tarafından atılmasının altında bu durumun olduğu ile ilgili bir söylenti de vardır. 1985 yılında Roger Waters’ın gruptan ayrılması sonucu Rick Wright geri gelmiştir.

Albüm savaş sonrası evlerine dönen zafer sahibi askerlerin durumunu anlatır. Bir o kadar da kaybeden tarafın durumu sorgulanarak anlatılır.

Kim kazanmıştır, kim kaybetmiştir.

Savaşların mazereti olarak ortaya konan dini inançlar ve millet anlayışı eleştirilir, bütün albüm boyunca.  Bunu en iyi anlatan ise albümün ikinci parçası; ‘Your Possible Pasts’.

Senin olası geçmişlerinin şimdikinden farkı ne?.

Albümde ki bütün parçaları tek tek anlatmaya kalksam, sanırım bir kitap yazmam gerekecek. Siz en iyisi albümü tamamen, üst üste 8-10 kez dinleyin.

Son 3 parça albümün özetidir.  Son 3 parça hakkında birşeyler yazılabilinir. Albüme ismini veren ‘The Final Cut’, kim kazanır kim kaybederin parçası ‘Not Now John’ ve hem Pink Floyd hem de Roger Waters müziğinin en dramatic parçası ‘Two Suns In The Sunset’

‘The Final Cut’ (Son darbe) parçası savaş sonrası kazanan taraftan bir kişinin psikolojik yapısını anlatır. Bir önceki parça da (Southampton Dock) ülkesine geri dönmüştür. Onları bekleyen aileleri ve sevgilileri vardır. Savaş öncesi ve sonrası farklıdır, muzaffer ordu mensubu kişi etrafına bakar. Sokaktan savaşın zaferini kutlamaya gelenler arasından bir kadın için hayaller kurar. Tam işi pişirmek üzeredir ki, telefon çalar...

‘Not Now John’ küfürlerle başlar.  Bütün parça boyunca da küfürler hava da uçuşur.

Nasıl da yendik ama pis düşmanları!

Muzaffer ordu mensuplarının ülkelerine döndüklerinde yaptıklarını anlatır. Şİmdi olmaz John, gösteriyi devam ettirmeliyiz. İnsanlığın geleceği kimin umrunda ki? Kim şeyine takar.

…………….

‘Two Suns In The Sunset’. Güt batımında iki güneş. Japonya’ya atılan atom bombasını temel alan Pink Floyd’un en dramatic parçası. Özellikle benim için. Atom bombası yahut hidrojen bombasının kullanılmasının bir soykırım olduğunu anlatan ve harika bir saksafon solosuyla biten ‘The Final Cut’ albüm.
Parçanın içinde ki şu söz bile içinde bulunduğumuz durum için yeterli midir, bilemedim.

Hmmmmmmm.
Yoksa insan ırkının sonu mu bu.
……….
Ve ön cam erirken
Gözyaşlarım buharlaşıyor
Ayrılıyorum  arkamda kömür bırakarak savunmak için
Sonunda anlıyorum
Seçkinlerin duygularını
Küller ve Elmaslar (Kaybedenler ve kazananlar)
Düşman ve Dost
Hepimiz eşittik en sonunda.

1. The Post War Dream (3:00)
2. Your Possible Pasts (4:21)
3. One Of The Few (1:26)
4. The Hero's Return (2:58)
5. The Gunners Dream (5:04)
6. Paranoid Eyes (3:49)
7. Get Your Filthy Hands Off My Desert (1:19)
8. The Fletcher Memorial Home (4:10)
9. Southampton Dock (2:05)
10. The Final Cut (4:53)
11. Not Now John (5:03)
12. Two Suns In The Sunset (5:17)

- David Gilmour / Gtar, Vokal (11)
- Roger Waters / Bas Gitar, Akustik Gitar, Vokal, Yapımcı
- Nick Mason / Davul, Fx (Holophonics, track 7)

With:
- Michael Kamen / Piyano, Org Harmonium, Orkestrasyon, Yapımcı
- Andy Bown / Hammond Org
- Raphael Ravenscroft / Tenor Saksafon
- Andy Newmark / Davul (12)
- Ray Cooper / Perküsyon
- National Philharmonic Orchestra



12 Mayıs 2016 Perşembe

Wobbler - Afterglow 2009


2007 ile 2009 yılları arasında bloglarda dolaşmayı severdim. Onlardan özenerek progresif rock albümleri paylaştığım bir blog’ta yapmıştım. Şu an o blogu kullanmıyorum. Her ne ise. 2009 yılında önemli (benim için) albümler paylaşan bazı blogları takip ediyordum. Albümü de o zamanlar o takip ettiğim bloglardan birisinde görüp, indirdim. Hatta başka bir blog’tan tanışıklığım olan Avustralya’lı bir arkadaş’a bu albümü söylediğimde hemen albümü bulup indirmiş, ertesi günde albüm hakkında ki yazısını blog’una koymuştu. O yazı hala o blog’ta vardır.
Lars Fredrik Frøislie
Albümün başarısı, daha doğrusu Wobbler grubunun başarısı, lideri konumunda ki Klavyeci Lars Fredrik Frøislie’nin başarısıdır. Albümün yapımcısı da Lars Fredrik Frøislie’in kendisidir. Albümün bütün başarısını Lars Fredrik Frøislie’ye yüklesek yerinde olur.


2005 yılında çıkardıkları ilk albüm ile 70’lere yolculuk yaparsınız, bu albümde olduğu gibi. Bu albüm ilk albüme gore kısa olmasına rağmen, bu albümü tercih ediyorum. (Hinterland, sadece albüme ismini veren parça, 28 küsür dakikalık bir destan) Tercih sebebim, grubun kendi müziğini bulması. Gerçekten öyle mi. Bu albümden sonra çıkardıkları albümün müzikalitesi bambaşka. Afterglow albümü müziğiyle devam etmiş olsalardı keşke.

Afterglow albümünün 5 parçası var. Birinci, üçüncü ve beşinci parçalar progresif rock için çok kısa. Çok kısa olmalarına rağmen albümün müziğinin dayandığı Avrupa ortaçağı ve rönesans dönemi folk müziğini hatırlatıyor. 3 kısa parça da iki dev parçanın aralarına sıkıştırılmış, Dinleyen kişiyi ortaçağ’a götürebiliyor.

Ortaçağ kuzey avrupa ve viking müziğini anımsayabilirsiniz.



Progresif rock ölmedi yada bitmedi lafının karşılığı, albümün ikinci parçası ‘Imperial Winter White’ adlı parçadır. Tabii ki benim için. 70’lerin ve günümüzün efsane grupları Genesis, Yes, King Crimson, PFM, Gentle Giant gibi grupların müzikal yapısını hem bu parça da, hem de diğer uzun parçada rahatlıkla görebilirsiniz. ‘Imperial Winter White’ ağır senfonik bir yapıyla başlar. Açılış, giriş kısmı da diyebiliriz. Ve bu kısım (giriş kısmı) tam 7 dakika sürüyor. Sonrasında 75 öncesi Genesis’inden akustik ve melodik bir kısım var. Sanki Peter Gabriel’li Genesis dönemi müziği. Çoşturucu klavye,davul ve bas gitar işbirliği bir süre sonra parçaya eşlik etmenize sebep oluyor. Adım adım ilerleyen müzik marş haline gelebiliyor, ki senfonik progresif rock ürünlerinde marş haline gelebilmiş pek örnek yoktur.

Albümün ikinci dev parçası ‘In Taberna’. Yes’in Drama albümünden ‘Machine Messiah’ parçası gibi ağır senfonik öğelerle başlıyor. Tabi sadece Yes’e benzetmek te olmaz. 70’li yılların bir çok senfonik progresif rock grublarının kullandığı ağır senfonik yapılarına da benzetilebilir. Duygu yoğunluğu ve melodisi az olmasından dolayı parçayı dinlerken, dinleyeni zorlayabilir. Buna rağmen sabreden kişi parçanın özüne de görebilir.

Ne Muhteşem bir yapıttır, ‘In Taberna’. Kişi; 13 dakikalık parçanın hiç bitmesini istemiyor. Eğer sabreder de dinlerseniz, ‘In Taberna’’nın çello’inin parçaya nasıl bir karakter kattığını görebilirsiniz. Rick Wakeman’ın klavyesini dahi görebilirsiniz.

‘In Taberna’ bittikten sonra albümün son kısa parçası ortaçağ Kuzey Avrupalı’larını hatırlatır. Geçmişten günümüze gelmiş ortaçağ kuzeyli sakinlerinin sivri şapkalarıyla stüdyodan çıktığını hayal edersiniz.

1. The Haywain (0:55)
2. Imperial Winter White (15:02)
3. Interlude (2:32)
4. In Taberna (13:10)
5. Armoury (3:00)

Yapımcı; Lars Fredrik Frøislie

- Tony Johannessen - Vokal
- Morten Andreas Eriksen - Elektrik ve Akustik Gitarlar
- Lars Fredrik Frøislie - Piyano, Mellotron, Hammond C3, Synth (minimoog, ARP ProSoloist & Axxe, Solina Yaylı Topluluğu, Stylophone), Hohner Clavinet (Org), Elektrikli piyanolar (Rodos MkII, Elakapiano 88, Roland EP10), Vokal,
- Kristian Karl Hultgren - Akustik ve Eektrik Bas Gitar
- Martin Nordrum Kneppen - Davul, Perküsyon, Crumhorn (Bir çeşit flüt), Flütler
****
- Sigrun Müh / Çello
- Aage Moltke Schou / Perküsyon, Glockenspiel (Çanlar), Vibrafon


11 Mayıs 2016 Çarşamba

King Crimson - Islands - 1972



King Crimson için ‘Father of Progressive Rock’ denir. Haketmişlerdir de. King Crimson kadar hemen hemen bütün progresif rock türlerine örnek albüm yapan başka bir grup yoktur. Ağır (Heavy) Prog, Senfonik prog,Cazz, Avantgarde, Klasik, Saykodelik. Modern müziklerin hepsini albümlerinde denemişlerdir. Progresif Rock’ın Babası adını sonuna kadar hakederler.

1972 yılında çıkardıkları ‘Islands’ albümü de King Crimson müzisyenlerini tanımamız için tanımlanamaz bir albüm. ‘Islands’ albümü genelde gözardı edilir yada unutulur. King  Crimson severler için diğer albümler daha çok ön plandadır. ‘Islands’ albümü King Crimson müziğine başlamak için iyi bir fikir değil. Daha once hiç dinlememiş olanlara tavsiye edilebilecek bir albüm değil, Ama gerçek anlamda King Crimson dinlemek istiyorum, müzik istiyorum ben diyenlere altın değerinde bir albüm. Aynı zamanda benim en sevdiğim albümüdür.

King Crimson hakkında konuşacaksak eğer, ortada King Crimson diye bir grup yok aslında. Gitarist Robert Fripp’in etrafına topladığı progresif rock için birbirinden önemli müzisyenler var. Bu albümde de öne çıkan müzisyen Saksafoncu Mel Collins. Mel Collins King Crimson sonrası Camel, Caravan gibi progresif rock dünyasının önemli gruplarıyla da çalışmıştır. Albümde bir diğer önemli müzisyen de Bas gitar çalan Boz Burrell. King Crimson’dan ayrıldıktan sonra hatırlanmayan ama döneminin önemli progresif rock gruplarından Bad Company grubunun üyesidir. Geçen yılın en kaliteli albümlerinden birisi olan Komara grubunun müzisyenlerinden birisi de 90’lı yılların King Crimson üyesi olan Pat Masteletto.

Albüm kapağında bir Nebula (bulutsu) fotoğrafı var.Albümü dinlerken uzayda seyahat mi ediyoruz, bunu albümü dinlerken siz kendiniz karar verin.


‘Formentera Lady’ adındaki albümün ilk parçası, King Crimson albümleri hakkında yazma tercihimin birinci sebebidir. Misafir müzisyen durumunda ki Harry Miller’ın Kontrbas’ıyla başlayan parça, Mel Collins Flüt’ü ve Keith Tippet’ın piyanosuyla tam da modern klasik müzik tarzında bir parça haline dönüşür. Biz öyle sanıyorken Boz Burrell’in sesi duyulur. King Crimson tarihinde en çok beğendiğim vocal Boz Burrell şarkının içine dinleyeni deyim yerindeyse hapseder. Boz Burrell Bas gitarıyla ‘Formentera Lady’ parçasını caz’a dönüştürür. Çok beklemezsiniz Robert Fripp gitarıyla eski çağ, masallar dünyasına götürür. 5 dakikalık giriş bölümünden sonra grubun tüm üyeleri gerçek olarak bir progresif rock resitali sunarlar. Müzik nasıl yapılıra en iyi örnek, ‘Formentera Lady’ parçasıdır.

‘Sailor's Tale’ ve ‘The Letters’ 1975 öncesi efsane King Crimson’ın elinden çıkan bütün parçalar gibi yerlerini o efsane parçalar arasına almıştır. ‘The Letters’ 2 yıl önceki, 1969 yılı, King Crimson’ından çok ta farklı olmadığını gösteriyor.

‘Ladies Of The Road’ albümün en melodic parçası. İlk kez dinleyecekler için kolay bir parça. Ve Kİng Crimson 1975 öncesi müziğini anlamak için ideal bir parça. Biraz Beatlesvari bir parça. Güzeldir.

‘Prelude: Song Of The Gulls’ kısa bir parça gibi gözüküyor olmasına rağmen, müzikal işçiliği son derece yüksek. Avantgarde mantığıyla klasik müzik böyle oluyor. Misafir müzisyenlerin katkıları bu parçada daha yoğun bir şekilde görülüyor.

‘Islands’, albüme ismini veren parça. Boz Burrell’in melankolik vokali ve Keith Tippet’ın piyanosu, bizi albüm kapağında ki Nebula’nın içinde kaybolduğumuzu mu anlatıyor, bilmiyorum. Ancak ‘Islands’ parçası progresif rock ürünleri arasında en melankolik olanı. 12 dakika, belki size uzun gelebilir, bana ise çok kısa geliyor. ‘Islands’ gibi bir parça 12 dakika ile son bulmamalı. Ve Mel Collins Saksonu’nu evrenin sonuna kadar çalabilmeli. Ben, usanmam dinlerim.

Ve albüm biter…

Birayı bitirip şaraba başladığım andan itibaren albüm bitti. Ne yapalım, tekrara tekrar dinleyelim mi?. Sizi bilmem ama ben tekrardan 3. kez dinleyeceğim, bu akşam.

King Crimson – Islands 1971

1. Formentera Lady (10:14)
2. Sailor's Tale (7:21)
3. The Letters (4:26)
4. Ladies Of The Road (5:28)
5. Prelude: Song Of The Gulls (4:14)
6. Islands (11:51)
7. Untitled (hidden track, begins one minute after Islands ends) 1:36

- Robert Fripp / Gitar, Mellotron, Pedal Harmonyum (6)
- Mel Collins /Flüt, Bas Flüt (6), Saksafonlar, Geri Vokal
- Raymond "Boz" Burrell / Bas Gitar, Vokal
- Ian Wallace / Davul, Perküsyon, Geri Vokal
- Peter Sinfield / şarkı sözleri

********
- Paulina Lucas / Soprano vokal (1)
- Keith Tippet / Piyano
- Robin Miller / Obua
- Mark Charig / Kornet
- Harry Miller / Kontrbas (1,6)


10 Mayıs 2016 Salı

Osanna - L'uomo - 1971


Bizim romantik rock’çılarımız genelde şöyle söyler; ‘Keşke 70’ler de yaşasaydık’.  Ara sıra bana da öyle olmuyor değil. Osanna’nın ilk albümü olan ‘L’uomo’ (İnsan) albümünü dinlerken oluyor, mesela. Şöyle diyorum kendi kendime, ’Keşke 70’lerin İtalya’sında yaşasaydım’. Evet, kesinlikle Osanna konserlerinin müdavimlerinden biri olurdum.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Premiata Forneria Marconi - Per Un Amico 1972


1972 yılı İtalya’sında 2 grup öne çıkar. Banco del Mutuo Soccorso(BDMS) ve Premiata Forneria Marconi (PFM) grupları. Le orme her iki gruba göre biraz geri plandadır. Bunun sebebi, BDMS ve PFM’nin 1972 yılında 2‘şer albüm çıkarmış olmasıdır.

İlk olarak en sevdiğim albümü yazmıştım. ‘Storia di un minuto’ adlı albüm hala en sevdiğim italyan progresif rock albümüdür. Ancak PFM’nin ‘Storia di un minuto’ ile aynı yıl içinde, 1972 yılında, çıkan başka bir albümü daha var. ‘Per Un Amico’ .

Per Un Amico. Bir Arkadaş İçin.

‘Per Un Amico’ albümü de ‘Storia di un minuto’ albümü gibi kısa bir albüm. 34 dakika. İnsan böyle bir müziğin hiç bitmemesini istiyor. Artık elimizde olanlarla yetinmesini öğreneceğiz.

Dinlerken şunda hemfikir olmamız gerekiyor. PFM’nin 1972 yılında ki iki albümü de italyan progresif rock türünün değil, tüm zamanların en iyi progresif rock albümlerinden sadece iki tanesidir. Sadece İngiliz yada Alman ekolü temel alarak progresif rock müziği hakkında konuşamayız.

İlk parça, Appena un Po’(Sadece biraz); Parçanın bütününde İngiliz progresif rock devleri King Crimson ve Gentle Giant esintisi var, üzerine Akdeniz ve İtalyan ezgileri eklenmiş. Parçanın girişindeki (1. Dakika sonrası) klasik gitarı Greg Lake (ELP) çalıyor deseler, inanacak çok kişi görürsünüz. Gitarist Franco Mussida gerçekten övgüyü, dinlenmeyi ve örnek alınmayı hakediyor.

Generale (General), albümün 2. Parçası. ELP’nin 1970-1973 arası müziklerine benzer bir giriş ile başlıyor. Artısı ise Mauro Pagani’nin Kemanı. Caz-fusion temelli harmanlanmış çok güzel bir parça. Mauro Pagani kemanı bırakıp, flüt’e geçince daha da güzel bir parça oluyor. Jet-Lag albümü öncesi denemelik bir caz-fusion parçası.

3. parça, albüme adını veren ‘Per Un Amico’ Mauro Pagani’nin Flüt’ü ve Flavio Premoli’nin  klavyesi ile başlıyor. Franco Mussida’nın sesi kadife bir elbise’ye dokunur gibi yumuşacık. ‘Per Un Amico’ Gentle Giant müziğinin İtalyanca versiyonları gibi. Sonuç, Mauro Pagani’nin muhteşen keman solosu.

4. parça. Il Banchetto (Ziyafet); PFM’nin tüm zamanlarının gerçek müzikal atmosferici oluşturacak bir parça. Sonraları verdikleri hemen hemen bütün konserlerinin müzikal atmosferinin temelini bu parçada görebilirsiniz. Parçanın ortasında yeralan Arp sesi dinleyeni başka zamanlara götürüyor. Flavio Premoli parçanın son kısmında piyanosuyla, sanki Keith Emerson’a selam gönderiyor.

Son parça; Geranio (İtalyanca bir çiçek ismi); Yumuşacık bir müzikle başlıyor, 3 dakika kadar bu yumuşak havayı taşıdıktan sonra, Beat benzeri müzikal yapıyla koro başlıyor.  Senfonik yapı eklektik bir şekilde bir arada tutulunca, gitarında, flütünde, kemanında dinlenmesi bambaşka bir hal alıyor. Bitişi albümde ikinci kez Keith Emerson’a selam gönderişi gibi.

Ve bitti. Biliyorum, her dinlediğimde daha da fazlasını istiyorum, ve her dinleyenin de istedeğini biliyorum,   fakat bitti.  Progresif rock albümlerinin en önemlilerinden birisi olan, ‘Per Un Amico’ 34 dakika içinde sona erdi. Ne demiştik, elimizde olanlarla yetinmesini öğrenip, bileceğiz. Ne yapmalıyız, diğer albümlerini dinlemeye de geçmeliyiz.

Son olara, PFM’nin stüdyo kayıtları ise, bir çok efsane olmuş progresif rock gruplarından çok daha kaliteli bir müzikal atmosfere, kayıta sahiptir. Albümdeki bütün enstrümanların sade seslerini duyabilirsiniz.

1. Appena un Po' (7:43)
2. Generale (4:18)
3. Per un Amico (5:23)
4. Il Banchetto (8:39)
5. Geranio (8:03)

- Franco Mussida / Vokal, 12 Telli Gitar, Chitarrone Ve Mandocello (İtalyan telli çalgılar), Gitar
- Franz Di Cioccio / Davul, Perküsyon, Vokal
- Mauro Pagani / Flüt (alto), Vocals, Flüt, Keman
- Giorgio Piazza / Bas Gitar, Vokal
- Flavio Premoli / Klavye, Org (Hammond), Vokal, Moog Synt, Mellotron, Tubular bells (Çanları), Klavsen, Piyano