Bu Blogda Ara

16 Nisan 2016 Cumartesi

Can - Ege Bamyasi 1972

2002 yılı, İstanbul’a yeni gelmişim. Bir iş de bulmuşum kendime. Ama ne arkadaşım var, ne de sohbet edecek bir tanıdık. Akrabaların yanında kalıyorum.  Evden işe, işten eve geçiyor günler. Kendimi oyalamak için her gün gazete alıyorum. Hafta da bir kitap da alıyorum. Yetmiyor tabii. Müzik cd’leri biriktiriyorum. O dönemler mp3 çalarlar revaçta. Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple, Queen daha sonraları Udo, Opeth, Dream Theatre, artık ne bulursam topluyorum. Dinliyorum da hepsini. Film cd’leri de topluyorum. Onlar için çanta almıştım, biriktirmek için. Şuan çalışmıyor hiçbiri.

Bir gün yine işten çıkmış, eve dönüyorum. Film cd’lerine bakayım dedim, tezgahtan. Baader diye bir film gördüm. Arkasını okudum. Hemen aldım. Almanya’nın 70’li yıllarda ki RAF (Red Army Faction) adlı sol örgütünün (terör) lideri Andreas Baader’in filmi.

İzledim. Tekrar tekrar izledim. Filmde kullanılan müziklerden sadece birisini biliyordum. The Who’nun bir parçası. Diğerlerini ilk kez dinliyorum. İlginç gelmişti. Filmin sonunda Andreas Baader ve bir arkadaşı araba garajında polisler tarafından kıstırılıyordu. Çatışmaya çıkıyor, Andreas Baader ve arkadaşı öldürülüyordu. Komiser Andreas’ın yanına gelip, başını kucağına alıp, ağlıyordu. Dramatik bir son.


Çatışma çıktığı anda ve Baader’in ölmesi ve sonrası çalan müzik çok hoşuma gitmişti. İş’ten eve gelirken şarap yada bira alırdım. Akrabalar bahar gelir gelmez köye gittikleri için, ev bana kalmış oluyordu. Tek başıma şarap partisi yapıyordum. Ve çok iyi hatırlıyorum, filmin cd’sini koyup sonunda ki o müziği dinleyip dinleyip, şarabımı bitiriyordum.

Kim olduklarını 2006 yılında Pink Floyd Türk sitesinin forumlarında paylaşılan albümlerden birisini indirip dinleyince öğrendim.

CAN grubu; Cannibalism, Anarshism, Nihilism. Yamyamcı, Anarşistlik,Hiççi.

Filmin sonunda çalan parça CAN grubunun Ege Bamyası adlı albümünün ikinci parçası ‘Sing Swan Song’.
Baader’i anlatan 2008 yılı başka bir yapım daha var. Bir terör filmi isminde geçen. Almanların yaptığı ama tam amerikanvari bir film. Eğer merak edip izlemek isterseniz, 2002 yapımı Baader filmini izleyin derim. Filmde kullanılan renkler dahi Almanya’yı anlatıyor. Andreas Baader karakterini oynayan daha da çok bir Alman’a benziyor. 2008 yılı filmindeki oyuncudan daha karakteristlik bir yüzü ve oyunculuğu var.
Albümü indirip, mp3 çalara yükleyip ilk dinlediğim zaman, nasıl mutlu olmuştum. Anlatılamaz. Kaybettiğin bir dostu bulmuş gibi oluyor insan.

2008 yapımı Baader yada RAF filmini beğenmedim. Tam bir amerikanvari, şovanist denir ya, evet öyle.  Janis Joplin, Led Zeppelin gibi isimlerin müziklerinin ne işi vardı o filmin içinde.

Amon düül (II) grubunun anılarında vardır. Bir gece konser çıkışı eve gelirler. Eve girerler. İçeride yatakta birisi vardır. Andreas Baader.

Andreas Baader, krautrock dinler. İngiliz, özellikle amerikanvari müzikleri hiç dinlemez. Haklıdır, sebepleri vardır.

Sebeplerinin tanımını en iyi yapan, CAN grubu üyesi Irmin Schmitt’tir.

Şöyle söyler;

‘68’in bütün genç devrimcilerinin anne ve babaları ya naziydi, ya da naziler yüzünden acı çekmişti. Ve bu tamamen Almanya’ya özgü bir durumdu. Bu karmaşık ilişkiler 68 olaylarının en büyük itici gücü oldu. 20 yıl boyunca kültürümüzde uzaklaştırıldık. Bombalanan sadece kentler değildi, kültür de bombalanmıştı. Ve yok olan kültürü yeniden inşa etmenin olanağı yoktu...’


CAN Alman krautrock türünün en bilinenlerinden. Krautrock İngiliz, Amerikan ve hatta italyan rock müziğinden çok farklıdır. Elektronik öğelerin yoğunluğu ve enstrümanların doğaçlamaları klasik jazz ya da blues  temelli rock müziğinden ayrılır.  O yüzden krautrock dinlemeye başlarsanız, çok farklı bir müzik dinleyeceğinizin farkına varın. Seversiniz yada sevmezsiniz, bu Krautrock türünü ve ekolünü yok etmiyor. Rencide de etmiyor....

CAN grubunun en bilinen albümü Ege bamyası olmasına rağmen, CAN çok daha öncesinde ki müzikleri de kayda değerdir. En azından Holger Czukay gibi bir elemanları vardır. CAN grubu Latin, Türk, Fars, Yunan, Slav, Arap gibi bir çok kültürün müziğinden yararlanarak albümler yapmasına olanak sağlamıştır. Bunu Holger’e borçluyuz desem, ayıp etmem. Vokal bir Japon, Damo Suzuki.

CAN grubuna 68 kuşağı grubu yada hippi diyebilirmiyiz.

Tabii ki deriz.

Kim çorbaya, kaşığa, çatala hatta tencere için şarkı yapar ki!....

Böyle bir albümün nesine krıtik yazacaksın. Yahut eleştiri. Dinleyip anlamasanız dahi, sadece ‘Sing Swan
Song’ şarkısı yeter size.



1. Pinch - 9:28
2. Sing Swan Song - 4:44
3. One More Night - 5:35



4. Vitamin C - 3:32
5. Soup - 10:29
6. I'm So Green - 3:02
7. Spoon - 3:03

- Holger Czukay, Bass Gitar
- Michael Karoli, Gitar
- Jaki Liebezeit , Davul
- Irmin Schmidt , Klavye
- Damo Suzuki , Solist








NOT : Irmin Schmitt’in sözlerini 98 yılı Cogito 68 Mayıs’ı sayısından bakarak yazdım. Yanlış olmasın...


14 Nisan 2016 Perşembe

Grobschnitt - Ballermann (1974)

Öhommmm.

Merhaba,

Benim,

Canım,

Progresif,

Rock,

Sever,

Arkadaşlarım.

Ögghhhööööö....

Bugün,

Size,

Grobschnitt,

Grubunu,

Yazacağım.

Grobscnitt grubu; çok kötü, çok kaba bir grup.  Zaten adı üzerinde grobschnitt; kaba grup. Sanki böyle bir mahallenin gençleri toplanmışlar, bir müzik grubu kuralım deyip bu grubu kurmuşlar. Yetmemiş kendilerine takma isimler de bulmuşlar, eğlenmek için.

Eroc,  Mist,  Wildschwein,  Lupo ve Popo.

İki albüm yapmışlar. Pink Floyd gibi saykodelik, Amon düül (II) gibi krautrock türünde olmuş bu iki albümde.
......

Grobschnitt grubu nasıl anlatılır ki, elbette ki gülerek anlatılır. Grubun kendisi absürt komedi anlayışına sahiptir.  Hemen hemen bütün konserlerinde absürt komikliklere yer vermişlerdir. Hatta bir stüdyo albümünün bir bölümünde ‘yaşa cocaaaa colaaaaaa’ diye bağırıyorlardı. (Millet yıkılıyordu gülmekten)

Ne demek istediğimi Ballermann albümünü dinlemeye başlayınca anlarsınız. İlk parça ‘Sahara’’da dalga geçerek çalmaya başlıyorlar. Hep öyle Avrupalı medeni müzikleri olan opera, klasik müzik gibileri dinleye dinleye grup elemanları da böyle bir yol seçmişler. İlk parça da anlatıyor, nasıl medeni afrika’nın medeni müziğini.  Yanlış anlaşılmasın burada küçümsenen ne opera yada klasik müzik  değil, ne de afrikanın yerel  müzikleri.  Tiye alınan modern müzik adı altında ortalıkta dolaşanların küçümsenmesidir.

‘Wonderfull Music’. Şahane müzik. Harkülade müzik. Efsane olacak müzik. Şeker müzik.  Ne derseniz  deyin, Wonderfull Music gerçek anlamıyla şahane bir parçadır. Tertemiz bir kayıt ve Stefan’ın gitarı. Bu parça bana hep Yes grubunun ‘Wondrous Stories’ parçasını hatırlatır. Her ikisi de başka bir paralel dünya’dan gelmiş gibi. Ama ‘Wonderfull Music’ daha önce yazılmıştır. Grobschnitt bir adım önde.

Grobschnitt’in ilk iki albümünü krautrock türüne sınıflandırdık ama bu albüm tam bir senfonik progresif rock albüm örneğidir. Ve Solar Music Live ve Rockpommell albümlerinin de köküdür bu albüm. Solar music Live albümü bu albüm sonrası ortaya çıkmıştır. Ballermann albümünde iki bölüm halinde 30 küsür dakika iken , Solar Music Live albümü 70 dakikaya yaklaşır.

‘Drummer’s Dream’ ve ‘Morning Songs’ parça örnekleri ’Rockpommell’ albümünün habercisidir. Grobschnitt bu albümüyle rastgele müzik yapan bir grup olmadığını göstermiştir. Kendilerine özgü teknikleri olan bir gruptur. Tek yada iki albümlük gruplar gibi de değildir. Hatırlarım 1989 konser kayıtlarını 10 küsür yıl geçmiş olmasına rağmen enstrümanlara olan hakimiyetlerinden hiç bir şey kaybetmediklerini.

Tavsiye; Eğer Tech/Extreme metal yada rock dinlemeye çalışıyorsanız, yahut art rock türü örneği müzikler arıyorsanız, Ballermann albümünü dinleyin.

Niçin mi ?

Nickel-Odeon ve Magic Train parçaları olduğu için.

Her iki parça da Krautrock için örnek gösterebileceğimiz parçalar olsa da günümüz teknik  rock müziğine de temel olabilecek nitelikte parçalardır.

Temel parçalardır......

Ve Solar Music.

- Do you like Solar Music ?
- Yes, You do.

Öyle, yok efendim, ben duymamamışam,  işitmemişem, dinlememişem, bilememişem demek yok.

Seveceksin.

Seviyorsun.

Sevdin.

Sevmişsin.

Hehahehahehahehahe.

Solar Music, tanrısal bir müziktir.

Evrensel müziğimizdir o bizim.

Galaksilerin, Yıldızların arasından gelmiştir O.

Tanrının yani güneşin kendisidir.

Evrenin başlangıcından beri vardır,

İçimizde yaşar.
...................

Grobschnitt, ne krautrock, ne de senfonik progresif rock grubudur.
Grobschnitt; Art Rock grubudur.
Sanatsal Rocktır O. (Hatta en iyi örneğidir )
Şuan ‘Solar Music’ dinliyorum ve duyduğum şey kuşların sesleridir.... (Domuz sesleri de var)
Yaşamın sesi.... 

12 Nisan 2016 Salı

Banco del Mutuo Soccorso - Canto di Primavera

Banco grubunu dinlemeye bu albümden başlayın. Çünkü yumaşacık müziğiyle sizi sıkmaz. Klasik İngiliz progresif rock gruplarıyla pek fazla bir ilişkileri yoktur.

Aslında Türk dinleyicisi olarak Banco grubunu gayet iyi tanıyoruz. Grubunun herhangi bir şarkısını dinlememiş olsanız da, grup üyelerinden Gitarist Roberto Maltese (Maltalı) Homo Sapiens grubundan gelme bir müzisyen. Homo Sapiens grubunu isim olarak bilmiyor olsakta, 1972  yılında yaptıkları bir parça unutulacak gibi değildir.

Un'estate fa.

Şarkıyı bir çok kişi hatırlayacaktır. En azından 70’lerin Türk filmlerini izleyenler kesinlikle hatırlayacaktır.

Aynı yıl, 1972 yılında Roberto Maltese Homo Sapiens grubunu bırakır ve Banco Del Mutuo Succorso grubuna katılır. Bir kaç yıl öncesi ölümünün öncesine kadar grup ile bağını koparmaz.

Grubun solisti Francesco Di Giacomo; Pavarotti gibidir. Çok güçlü bir sesi vardır bir progresif rock grubu için. Ama cüssesi daha çok andırır Pavarotti’ye. Francesco da bir kaç yıl önce ayrıldı aramızdan.
Canto di Primavera; albümü kimilerince çok övülür, Kimilerince de çok abartıldığı söylenir. …Di Terra albümünden başlayan müzikal çöküşün son albümü olduğunu da belirtirler. Bence hiç o tür yorumlarla vakit kaybetmeyin. Böyle grupların progresif yapacağız, jazz yapacağız gibi bir düşünceleri olmadı.

Canto di Primavera, Baharın Şarkısı.

Albüm kapağında bir pencere var. Pencere aralanmıştır ve baharın ışığını görürsünüz. İçeriye kadar girmiştir.

Albüm Ciclo (çevrim) adlı jazz temelli bir giriş parçasıyla başlar. Enstrümantel olan parça klavye ve bass gitar ile devam ederken saksafon girer. Ve üçlü ses devam ederken, klasik italyan ezgisini duyarsınız. Benim için bu albüm RPI (Rock Progressive İtaliano), italyan progresif rock için en iyi örnektir. Albüm,akdeniz müziği ezgilerinin italyan türüdür.

Canto di primavera ile devam edersiniz. Eğlencelidir. İtalyan müziğini hissedersiniz.

Her dinleyişimde bana mutluluk veriyor bu parça.

(bahar) çingenenin aşkı (zevki) deniz gibi

Denizden geliyor ve sen bilmiyorsun nereden geliyor.

Diye başlıyor, tekrar tekrar devam ediyor.

Sono la Bestia; ben canavarım


Sono la Bestia, Canto di Primavera parçası gibidir. İtalyana özgü müziği hissedersiniz. Saksafon, gitar ve davul uyumunda hiç bir pürüz bulunmaz. Tertemiz bir akdeniz şarkısı gibidir.
İlk 3 parça bitimi sonrası Niente gibi hafif ve yavaş bir parça karşılar sizi.

Niente, hiç  (hiçbirşey).
Eski Banco albümlerinin soundundan gelmedir. Piyano ve sonra gelen gitar ile Francesco birşeyler anlatır. Sonra ki parça önemlidir, sanki ön hazırlık gibidir. O yüzden öğrenmek isterseniz, ne anlatmaya çalıştığını lütfen gidin sözlerini öğrenin.

E mi viene da pensare, düşünceler geliyor (aklıma).
Demetrio Stratos ölümü üzerine bir konserinde şöyle bir şey demesi,
“…La primavera è quella che abbiamo nella nostra testa, non è solo una stagione…” parçanın onun için yapılmış olabileceğini aklıma getirmiyor değil.
'Bahar başımıza gelen birşeydir, sadece bir dönem değil.'

Düşüncem parçanın Demetrio Stratos’a adanmış olabileceği.

Demetrio bir yunan asıllı fotomodel, manken ve şarkıcı. Efsanevi italyan Jazz rock grubu Area’nın solistidir. 1979 yılında Amerika’ya gittiği zaman hayatını kaybetmiştir.

Interno città;  Şehrin içi.

Parça 1970’lerin bir çok jazz rock grubunun parçası gibidir. Ama en ayırtedici özelliği Francesco gibi bir vokale sahip olmaları. Doğaçlama yapmadan, klavye, saksafon ve davulla usulca giderken bir anda hissedersiniz ki, notalar patlama noktasına gelmiş, ama duraksayıp geri başa dönüyorlar. Saksafon albüme bütün melodiyi veriyor. Parçanın ikinci bölümü de ilk bölümü gibi tam patlamaya doğru giderken, saksafon bütünüyle başa geçip, tek başına üstleniyor bu görevi. Sonrasında klavye destek veriyor gözükse de Luigi Cinque parçanın gerçek sesini veriyor.

Albümün en zor dinlenebilecek parçasıdır belkide.
Lungo il margine, kenarı boyunca.

Depresif bir hale gelebilirsiniz dinlerken. Piyano kişiyi bunalıma sokup delirtecek düzeyde.

Son parça Circobanda.

İlk parça gibi bu parça da enstrümental. Ritim açısından Ciclo’ya benzer gözükse de Canto di Primavera’nın sonu gibidir. Eğlenceli başlanan albümü sıcacık bir bahar müziği ile bitirirsiniz. Parçanın sonu orkestra gibidir. Bütün sesleri yalın olarak duyarsınız. Sesler arasında ki ahenk kendilerini bozuntuya vermeden tekrarlayarak devam ederler.

Ve klavye son notalarına ses verip albümü bitirir.


9 Nisan 2016 Cumartesi

Museo Rosenbach - Zarathustra 1973

Albümün kayıtları 1972 yılında yapıldı. Satışa çıkarılabilmek için 1973 yılının beklenmesi gerekti. Ve 1973 yılında Friedrich Nietzsche'nin en ünlü kitabı Zerdüşt temel alınarak yapılan konsept albüm ortaya çıktı. 1972 yılında yapılan kayıtlar yaklaşık 20 yıla yakın bir süre sonra piyasaya sürüldü.

Museo Rosenbach; Rosenbach Müzesi.

Ve albümleri Zarathustra; Zerdüşt.

Museo Rosenbach, Nietzsche'nin Zerdüşt’ünün birebir kopyasını yapmadılar. Kitabının özeti bile değildi. Zerdüşt kitabının ana fikri üzerinden üstinsan’ı anlattılar. Süpermen yada superuomo.

Albümünün giriş parçası bilindik progresif rock parçaları tarzında. 20 dakikalık bir parça. Zarathustra. Ve diğer progresif rock parçaları gibi Zarathustra parçasının kendi içinde bölümleri var.




İlk bölüm;

L'ultimo Uomo; Son insan (üstinsan öncesi)

Sonraki bölümleri;

Il Re Di Ieri; Dünün kralı,

Al Di Là Del Bene E Del Male, İyinin ve kötünün ötesinde

Superuomo, Üstinsan

Bitiş kısmı,

Il Tempo Delle Clessidre, Kum saati Tapınağı

İlk parçanın girişi ise şöyle başlıyor.

- Işığın yüzü, senin hakkında olanları anlattı bana.

20 dakikalık parçalık giriş parçasının ortaçağdan çıkmış sesleri, mellotron, hammond ve org sayesine tamamen anlaşılır biçimdedir. Diğer klasik progresif rock gruplarından nitelik olarak ayrılma sebebi bu enstrümanların rönesans ve öncesi italyan müziğini yansıtmasıdır. Tek albümlük progresif rock albümlerinin en göze batanıdır. Ancak grup 90 sonrası bir albüm daha yaparlar. Tek albümlük grupların arasına sokamasakta, Zarathustra albümü tek albümlük progresif rock klasik başyapıtlarına en iyi örnektir.

İlk 20 dakikalık uzun parça da, sonrasında gelen 3 parça da(Delli Uomini (İnsanlıktan) Della Natura (Doğadan) ve Dell’enterno Ritorno (Ebedi dönüş)), hem müzikal açıdan hem progresif rock yapısı açısından Genesis yada King Crimson gibi gruplarla kıyaslanacak düzeydedir. Soundu ve notaların gidişatı açısından ben bu albümü Genesis müziğine benzetirim. Peter Gabriel’li, Steve Hackett’lı 1975 öncesi. Grup üyeleri Genesis’ten etkilenmişler midir, bilemem. Ki o dönem bir çok progresif rock grubu birbirlerinden etkilenir durumdadır. Dönemin rock grupları birbirlerinin konserlerine giderler. Alman rock gruplarından Amon Düül II grubunun konserini youtube’den izlerken, seyirciler arasında David Gilmour vardı. Muhtemeldir ki, Museo Rosenbach grup üyeleri de dönemin müzikleriyle ilgiliydiler, ve etkilenmeleri de doğaldı.
Resimi büyültmek için üzerine tıklayınız.
Sonra ki 3 parçada, özellikle gitarın eşlik ettiği bölümler harika. Gitarın çalınışı bana yukarıda belirttiğim gibi Genesis’in gruptan ayrılmadan önceki Steve Hacket’ı hatırlatıyor. Genesis’ten 1976 yılında ayrılan Steve Hackett yerine Museo Rosenbach’ın gitaristi gelseydi, hiç kimse farkında bile olmazdı.


Museo Rosenbach grubu klasik solcu grubu değildir. Albüm kapağında yer alan Mussolini resmi ve Mussolini’nin parmaklıklar ardına gönderdiği mahkumların simgesi olması, grubu sol düşünceye bulaştırmaz. Museo Rosenbach üstinsan’a giden yolda Mussolini’nin yaptığı darbeyi gösteriyor.

Museo Rosenbach müzikal açıdan Genesis’e benzetiyor olsam da, grup üyeleri arasında ki ego patlamaları sebebiyle daha çok King Crimson’a benziyor. Malesef tek albümlük gruplar gibi Museo Rosenbach’ta devamını getirmiyor. 90 sonrası çıkan albümleri ‘Exit’ ve 2014 yılında çıkan ‘Barbarica’ ne kadar kaliteli bir albüm olsa da, Zarathustra albümünü arattırıyor.

Albüm Dell'eterno Ritorno (Ebedi Dönüş) ile son bulur. Parça hızlı bir biçimde girse de devamında bir dinginlik vardır.  Sözleri müziğiyle uyum içindedir.

Ve şöyle biter.

E dove regna il Ritorno Eterno.

Ve ebedi dönüş nerede hüküm sürer.

Museo Rosenbach’ın Zarahustra albümü bir başyapıt mıdır, 5 yıldız üzerinden 5 yıldız mıdır. Yoksa koleksiyonluk bir progresif rock ürünümüdür. Bunları bilemem. Ancak her kim progresif rock dinliyorum diyorsa Zarathustra albümünü kesinlikle dinlemelidir.

Grup Elemanları;

Davulda Giancarlo Golzi,

Bas Gitar ve Piyano Alberto Moreno,

Gitar ve Vokal Enzo Merogno

Mellotron, Hammond ve Org Pit Corradi

Ve bütün albüm boyunca etkileyici sesiyle Stefano Galifi.

7 Nisan 2016 Perşembe

Pink Floyd - Dark Side of the Moon

Dünya’ya en yakın gök cismi ay’dır. Daha sonra mars yada venüs gelir. Biz, insanoğlu olarak henüz, günümüzde Ay’a insan gönderebildik. Amerika ve Rusya kapışması  sayesinde , uzaya taşındık, diyebiliriz. 1960‘larda ki bu Amerika Rusya kapışmasında Amerika Apollo ile Rusya’nın önüne geçmiştir.

Ama bu İngilizce konuşulan ülkelerde farklı bir sorunu ortaya çıkarmıştır. Uzaylılar...

Dönemin Amerikasında Oscar Welles bir radyo programında H.G.Wells’in ‘Dünyalar Savaşı’ adlı bilim kurgu hikayesini okur. Bunu dinleyen Amerikalıları korku salar, dinlemeyenler arasında da yayılır bu korku. Amerikan halkının önemli bir kısmı Marslıların dünyayı işgal edeceğinden korkarlar.  Sonrasını bilmiyoruz. Amerikalılar nasıl bu korkuyu yendiler konusunu.

1960’lar da Ay’a insan gönderince de hem Amerika’da, hem İngiltere’de Ay’ın karanlık tarafıyla ilgili aynı düşünceler oluşur. Ya Ay’ın görünmeyen yerinde uzaylılar varsa?.

TV’lerde bunun tartışmaları yapılır, gazetelerde makaleler yazılır bunun üzerine. İşte tam bu dönemde Syd Barret (Roger Keith) Pink Floyd grubunun solistidir. Gitar çalar, şarkılarını söyler. Pink Floyd’un en verimli üyesidir. Ve bir şarkısında ‘Ay’ın karanlık yüzünde’ sözünü kullanır. Amacı gerçek sorunlarımızın Ay’ın görünmeyen tarafında ki uzaylılar değil, kendi toplumsal sorunlarımız olduğudur. İnsanların çarpık iktidarlarların yönetimleri sebebiyle delirmesini anlatır.

1972 yılında Roger Waters’ın şarkı sözlerini yazdığı ve bütün grup üyelerinin ortak çalışmayla ‘Dark Side of the Moon’ ortaya çıkar. 

‘Brain Damage’ adlı parça Meddle albümü kayıtları sırasında Roger Waters tarafından 1971 yılında yazıldı. Stüdyo albümü 1973 yılında yapılır. Pink Floyd 70’lerde albümlerini yapmadan önce konserlerde çaldılar. Korsan olarak çıkma ihtimallerini düşünmelerine rağmen, ürettiklerini ilk önce canlı olarak dinleyici kitlesinin önüne koydular. Diğer gruplar gibi stüdyo’ya kapanıp, albüm yaptıktan sonra, konserlerde albümlerini pazarlamaya çalışmadılar. Bilmiyorum, Pink Floyd gibi bu tarz albüm yapan başka bir grup.

2000’ler öncesi Dream Theater adlı grup tarafından önce stüdyo’da kaydedilip sonra konserlerde albümün bütününü çalındı.  (!)

Siz dinlemek isterseniz, Pink Floyd’u dinleyin. Diğer grupların yanına bile yaklaşmayın.

Roger Waters, Syd’in keskin zekasıyla bu Ay’ın karanlık yüzü sözünü kullanarak güzel bir albüm çıkardı. Albüm Pink Floyd ismi altında çıkmıştır, doğrudur ama Roger Waters’ı sadece söz yazarı yada bas gitarist olarak adlandıramayız. Syd’i en iyi anlayan kişi O’ydu. Söylenen  Pink Floyd grubunun içinde en çok okuyan kişi olmasıdır.

Albüm Amerika’da 200’lük plaklar listesinde 740 hafta kaldı. Kaç yıl olduğunu siz hesaplayın.

Pink Floyd progresif rock yapmadı, yapmaya dahi kalkışmadı. Progresif rock, bizim o dönem müzikleri için kategorilendirebileceğimiz bir söz, yada tanım. Pink Floyd kendi müziğini yaptı.

Pink Floyd Müziği...

Ama eğer zorlamaya kalkarsak, Dark side of the moon progresif rock müzik türüne en çok yaklaşan albümleridir.

Bu arada;
Pink Floyd’un iki albümü vardır ki, gerçek birer progresif rock albümüdür. Biri Animals, diğeri The Final Cut. Biri Roger Waters’ın nefretidir, diğeri ağıttır.

Roger Waters verdiği bütün röportajlarında ne Dark Side of the Moon’u tamamen açıklamaya çalıştı, ne de The Wall albümünü.

Siz de anlamak isterseniz, Pink Floyd’u, tekrar tekrar dinleyin, bütün albümlerini.

Brain Damage

Ve Eğer bulut yarılırsa, gök gürlerse kulağında

Bağırırsın ve sanki kimse duymaz sesini

Ve Eğer içinde yer aldığın orkestra farklı ezgiler çalmya başlarsa

Göreceğim seni ayın karanlık yüzünde

5 Nisan 2016 Salı

Keith Emerson 2016

Keith Emerson Geçtiğimiz mart ayının 11'inde yaşamını yitirdi. Bu yıl ölümüne üzüldüğüm 3. Progresif rock müzisyeniydi. Progresif rock tanrıları artık yavaş yavaş aramızdan ayrılıyor.