Geçtiğimiz baharda yeni açtığımız los-endos.com sitesine taşındık. Takip etmek isterseniz, aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz.
Bu Blogda Ara
9 Nisan 2022 Cumartesi
18 Ocak 2021 Pazartesi
Blue Oyster Cult - Blue Oyster Cult 1972
1804 yılında Amerika’da özel yetenekleri olan bir çocuk doğar. Adı Imaginos’dur. Küçük yaşlardan itibaren Imaginos, kendinde olan bu yetenekleri bir bir keşfetmeye başlar. Geleceğinden ve geçmişinden habersizdir ancak bir süre sonra zamanda değişiklikler yapabileceğinin de bilincine varır. Ergenliğini atlatıp 20’li yaşlarının ortalarında iken içinde dünyayı gezip dolaşma tutkusu ile yanıp tutuşmaya başlar.
İlk önce yaşadığı yerden Teksas’a kadar gider. Oraya vardığında ise Meksika’ya gitmesi gerektiğinin hayallerini görmeye başlar. Yucatan’a giden bir geminin mürettabatına katılır. Meksika körfezinden geçerken gemi fırtınaya yakalanır ve batar. Mürettabatının bir kısmı ölür, kurtulanlar ise onu yalnız başına bırakıp kaçarlar. Uyandığında kendini bir istiridye yatağının içinde bulur. Daha önceleri gördüğü hayallerden, duyduğu seslerden daha güçlü sesler duymaya başlar. Konuşanlar O’na onun gerçek doğasını açıklar. Bu dünyadan olmadığını, kendilerinden olduğunu, tüm yaşadıklarının daha önceden planlandığını anlatırlar ve ona iki seçenek sunarlar. Ya bu yaşadığı hayata devam edecek ve bir ölümlü gibi zamanı gelince ölecektir yada onlara; onların Mavi İstiridye tarikatına (Blue Oyster Cult) katılacaktır. Imaginos tekliflerini kabul eder ve yeni adını alır. Destinova; Ebedi Işık.
İstiridye kabuklarının üzerinde kendi varlığının yıldızlardan geldiğine ve oraya ait olduğuna ait farkına varır ve astromi(Astronomy)’yi keşfeder.
Sandy Pearlman; şair, şarkı sözü yazarı, rock müzik eleştirmeni, menajer, yapımcı, müzik direktörü. Daha çok Blue Oyster Cult grubunun isim babası olarak bilinen Sandy Pearlman, B.O.C. haricinde Black Sabbath(grubun menajerliğini yapmıştır), The Clash, Pavlov Dog’s, The Dictators gibi gruplarla birlikte de çalışan bir isim. EMI’nin kuruluşunda bulunan ve bir süre başkan yardımcılığını yapan da bir kişi. (Patti Smith’e rock müzik yapması gerektiğini söyleyen de Sandy Pearlman)
Sandy Pearlman, 1960’larda Soft White Underbelly grubuyla tanışır ve arkadaşlık kurar. Yazdığı bilim kurgu hikayelerinden etkilenen grup, adını bir süre sonra Blue Oyster Cult (dünya tarihine yön vermek isteyen bir grup uzaylının tarikatı) olarak değiştirir.
Blue Oyster Cult deyince heavy metal’den bahsetmemek de olmaz. Progresif Rock’ın üvey çocuğu Heavy Metal.
Heavy metal yada metal müzik, özellikle kendi hayranları tarafından özel bir yere sahiptir ve hayranları ona özel olarak özen gösterirler. Ancak uzun yıllar bilinenin aksine heavy metal, İngiltere’de ortaya çıkan işçi sınıfı hareketinin müziği değildir. Heavy metal, 1960’ların başlarında yazılmış bir bilim kurgu kitabında (William S. Burroughs adlı yazarın Uranian Willy ‘The Heavy Metal Kid’ kitabı) geçen bir karakterdir. İlk kez 1970 yılında Rolling Stones dergisinde Heavy Metal eleştiri olarak kullanılır. Bu tarihten iki yıl önce Steppenwolf ‘Born to Be Wild’ adlı parçada heavy metal sözlerini kullanır ancak bu kullanım müziğin tarifinden çok parçada geçen gökyüzünün rengini betimlemek amacıyladır. Rolling Stones dergisinde terim olarak kullanılmış olsa da uzun yıllar dinleyiciler ve eleştirmenlerce heavy metal sözünün nereden çıktığı düşünülmez yada üzerine yazılıp, çizilmez.
Aynı zamanda bir müzik eleştirmeni de olan Sandy Pearlman, heavy metal sözünü ilk kendisi bulduğunu söyler. Bu gerçeği yansıtmaz ancak heavy metal sözünü bir müzik kavramı haline getirenin Sandy Pearlman olduğu rahatlıkla söylenebilir.
2016 yılının haziran ayında gözlerine kapayana kadar entelektüelliğini zinde tutmaya çalışarak dünya gündemini takip edip üzerinde düşünen, konuşan ve yazan Sandy Pearlman’ın rock müzikteki ilk deneyimi adını verdiği Blue Oyster Cult grubu ile başlar. Yazının başında geçen hikaye 1988 yılında yayımlanan ‘Imaginos’ adlı albümün ana konusudur. Uzun yıllar grubun adı sadece bir bilim kurgu hikayesinde geçiyor diye bilinir. Bir nevi final albümü olarak da bilinen ‘Imaginos’ ile grubun müziği ve felsefesi hakkında daha net bir fikre sahip olunur.
İlk çıkan albümlerine gelirsek; (Grubun felsefesini ve albümde anlattıklarını göz ardı ederek)
60’ların sonları 70’lerin başlarında henüz rock müzik türlere doğru dürüst ayrılmamış, kategorize dahi edilmemiştir. Bu dönemde müzik yapan grupların bir çoğu benzer şekilde en çok ilham aldıkları müzik türü olan blues ile ilgiliydiler. Blue Oyster Cult’un bu ilk albümü ‘Blue Oyster Cult’ de ağır bir şekilde blues müziğin etkisi altındadır. Aynı çağdaşları Deep Purple, Led Zeppelin, Black Sabbath gibi. Daha sonraları ise her grup kendi müziğini geliştirdi ve hepsi birer rock efsanesi oldular. .
Albüm ağır bir şekilde blues’un etkisi altında gözüküyor diyorsak da, 70 öncesi saykodelik dönemden de etkileri göz ardı edemeyiz. ‘She's as Beautiful as a Foot’, ‘Workshop of Telescopes’ gibi parçalarla kendimizi 60’ların yanıp sönen ışıkları altında bulabiliyoruz.
Blue Oyster Cult müziğine başlamak yada grubun müziğini öğrenmek için ideal bir albüm olmasa da, Metallica’nın da büyük bir hayranı olduğu Blue Oyster Cult’un bu ilk albümü rock müziğin efsaneleştiği zamanları anımsatacakların başlarında geliyor.
01. Transmaniacon MC (3:21)
02. I'm On The Lamb But I Ain't No Sheep (3:10)
03. Then Came The Last Days Of May (3:31)
04. Stairway To The Stars (3:43)
05. Before The Kiss, A Redcap (4:59)
06. Screams (3:10)
07. She's As Beautiful As A Foot (2:58)
08. Cities On Flame With Rock And Roll (4:03)
09. Workshop Of The Telescopes (4:01)
10. Redeemed (4:01)
Süre: 36:57
- Eric Bloom / Vokal, Gitar, Klavyeler
- Donald "Buck Dharma" Roeser / Solo Gitar, Vokal
- Allen Lanier / Ritim Gitar, Klavyeler
- Joseph Bouchard / Bas Gitar, Vokal
- Albert Bouchard / Davul, Vokal
14 Şubat 2020 Cuma
Fractal - De Creacion y Muerte 1998
Peter Gabriel Genesis grubunu ilk kurduğunda yaptığı parçalar rock'tan ziyade popvariydi. Genesis adıyla çıkardığı ilk albümde bu net olarak gözüküyordu. Kadro değişimi sonrası Genesis efsane olacak albümler yapmaya başladılar. O efsane denilen kadro ile progresif rock'ın en tepesine kadar çıktılar. 75 yılında Peter Gabriel gruptan ayrılarak kendi müziğini yapmaya karar verdi. Çıkardığı albümler Genesis'in müziğinden daha basit ve daha poptu. Genesis grubu ise Gabriel'siz albümler çıkarmaya devam ettiler. Peter Gabriel 80'li yıllarda da kendi albümlerine devam etti.
Kaliteli müzisyenler kendisine eşlik etti ama yine de Genesis dönemindeki Peter Gabriel kadar sevemedim o dönemi.
1989 yılı sanırım, çıkardığı bir albüm ile bir çok müzisyeni kendisine hayran bıraktı ve albüm sayesinde ödüller de. Kendi solo albümüydü ama tek başına değildi. Dünyanın çeşitli yerlerinden bir çok müzisyen ona eşlik etmişti. Avrupa, Afrika, Ortadoğu'lu bir çok müzisten albümde yer aldılar. Türkiye'den Kutsi Ergüner de o müzisyenlerin arasındaydı. Albüm kısa kısa, 20 küsur parçadan oluşuyordu.
Bunları yazarken Peter Gabriel'in doğum günü (13 Şubat) olduğunu öğrendim. Facebook'tan takip ettiğim İtalyan müzisyen Fabio Zuffanti paylaşmış, rastgelince not olarak yazayım istedim.
Peter Gabriel kendi müzikal kariyerinde dünyadan sesleri de ezgileri de yansıtmaya çalıştı. En başarılı olduğu da bahsettiğim 'Passion' albümüydü.
Fractal grubunun Peter Gabriel ile ne alakası var ki bunları yazmışsın derseniz, 'De Creacion y Muerte' albümünün aynı 'Passion' albümü gibi dünyadan seslerle dolu olduğu içindir derim. Hatta dünyadan sesler konusunda Fractal grubunun Peter Gabriel'den daha başarılı olduklarını söyleyebilirim.
Belki Peter Gabriel bir çok profesyonel müzisyenle çalıştı o albümde ancak Fractal'ın bu albümdeki kadar birbirinden çok farklı sesleri bir araya getirememiştir.
Fractal 1997 yılında iki kişiyle kurulan bir grup. İlk albümleri yani 'De Creacion y Muerte' (Yaratılış ve Ölüm), ertesi yıl 98'de çıkar. Yine kısa kısa parçalardan oluşur albüm. Dünyanın bir çok yerinden geçmişe uzanan sesler vardır.
Albüm Igor'un kendi sitesinde yazdığına göre, Güney ve orta Amerika'nın yaratılış mitlerinin ölüm ile olan ilişkisini Afrika şiirlerinin müzikleştirilmesiyle ortaya çıkartılır. Albüm başlar başlamaz ilk parçada Türk-İran mevlevi ezgileri ile başlar. Devamında çok uzaklara gitmeden ortadoğu'nun sesleri gelir. Biraz daha güneybatı'ya doğru giderek Afrika'nın büyüleyici sesleri karşınıza çıkar.
Türk, İran, Hint, Uzak Asya, Ortadoğu, Afrika, Güney Amerika ve tabii ki latin sesleri, ezgileri birarada öyle ustaca albüm içinde kullanılmış ki dinlerken müziğin büyüsüne hayran olmamak elde değil.
Popüler dünyanın tüketici insanlarının bilmediği güzel insanlarının yaptığı güzel bir albüm 'De Creacion y Muerte'.
Fractal grubu öyle bir kez dinlenilip unutulacak bir grup da değil.
01. Hen xwe xame (4.17)
02. Al marcharte (2.56)
03. Aire (3.35)
04. Tierra (2.28)
05. Requiem (1.57)
06. El baile (4.05)
07. Ven (1.53)
08. Trece ciclos (2.41)
09. Despertar de los pájaros (2.10)
10. El mundo del sur del mundo (2.44)
11. Ven (2) (1.30)
12. La última lluvia (1.32)
13 Agua (3.19)
14. La danza del sol y la luna (5.57)
15. Fuego (2.28)
16. Al marcharte (2) (1.45)
17. Canción del primer hombre (3.05)
Süre : 48.22
Igor Ledermann / Vokal, Klavyeler
Jose Zamorano / Gitarlar, Perküyyonlar
10 Şubat 2020 Pazartesi
Os Mutantes - Fool Metal Jacket 2013

Yıl tam olarak ne zamandı, anımsamıyorum. Muhtemelen 17-18 yaşlarındaydım. Kasetçiye gidip Sepultura'nın albümü olup olmadığını sormuştum. Yok denilince sipariş ettirmiştim. Bir kaç gün sonra kaseti almaya gittiğimde kaseti çalabilir misiniz biraz demiştim. Çalmaya başladıktan sonra kasetçi bana çay ısmarlamıştı. Sonra da satanizmden uzak durmamı tembih etmeye başlamıştı. Din varken bu tür sapkın düşüncelere girmemin ne gereği vardı.
Sepultura benim tapınarak dinlediğim heavy metal gruplarından ilkidir. Yıllar önce aldığım o kaset hala duruyor. Eğer ailem kutuların içinde biriktirdiğim kitaplarımla kasetlerimi atmadıysa kaset hala duruyordur.
Ergenlikten çıkmaya başladıkça dinlediğim müzikte olgunlaşmaya başladı. Aynı zamanda okuldan arkadaşımın da müzikte olgunlaşmamı sağlayan bir diğer etmendi. Çok kısa bir süre de Pink Floyd hayranı olmam metal müzikten uzaklaştırmadı ama devam da ettirmedi. Bir süre sonra da Pink Floyd'un yaptığı müziğin progresif rock olduğunu öğrendim. Metal müziği dinlemeye devam ediyordum ancak giderek de kendimi progresif rock'a yoğunlaştırmaya çalışıyordum.
O dönem dinlediğim bir çok grubu artık dinlemiyorum. Çoğunun adını bile unuttum, Sepultura ise ilk göz ağrım gibi hala aklımda duruyor.
Sepultura 80'lerin ortalarına doğru albüm çıkarmaya başlayan bir süre sonra da kendi tarzını yakalayıp dünyaca ünlü olan bir grup. Hala daha albüm çıkarmaya sessiz sedasız devam etmektedir.
1989 yılında çıkardığı albümde kendi tarzlarının oluşumunda önemli etkiye sahip Os Mutantes grubundan bir parçayı kendilerince çalarlar. O dönem Os Mutantes müzikte yoktur. Parçanın albüme alınması bir nevi Sepultura tarafından Os Mutantes'in hatırlanmasıdır. Bir kaç yıl sonra OS Mutantes karma bir albümde kendine yer bulur.
Albüm tropikalizm hareketinin müzik ayağını oluşturan müzisyenlerin parçalarından oluşuyordu. Böyle bir albüm fikri tropikalizm'in öncü adlarından olan Gilbert Gil tarafından ortaya atılmıştı. Hem kendinden parçalar koymuştu hem de hareketin diğer adlarından. Os Mutantes de bu albümde yer alır.
2000'lerde Os Mutantes bir albümle müzik hayatına geri döner. Bu geri dönüş albümünden sonra 9 yıl kadar ara verirler. 2009 yılında yeni albümlerini yayınlarlar. 4 yıl sonra da 'Fool Metal Jack' albümünü.
Os Mutantes, bir çok güney amerikalı grup gibi kendi halk ezgilerini müziklerine yansıtan bir gruptur. Hatta Os Mutantes'in bu durumda öncü olduğu da söylenebilir. Müzikleri genel olarak 60'ların beat akımından ve halk ezgilerinden oluşur ancak parçaları daha çok doğaçlama üzerinden olduğu için avantgard bir hava hakimdir. İlk dinlenildiğinde tanıdık seslerin olmaması grubu hem kendine özgü bir grup yapar hem de öncü yani avantgard bir grup.
Müzikleri avantgard olduğu kadar sözleri de sıradanlıktan uzaktır. 70'lerin başında konsept albümler yeni yeni yapılmaya başlarken bir edebiyat klasiği 'İlahi Komedya' albüm haline getirirler. Avantgard müzik yapmaları grup dağıldıktan sonra grup kurucusu kardeşlerden birini müzikte avantgard'ın anavatanı Fransa'ya götürür.
'Fool Metal Jack' de yine avantgard işlerinden birisi. Sinemanın öncü adlarından Stanley Kubrick'in 'Fool Metal Jacket' filminden esinlenilerek yaratılmış bir albüm. Grubun eski kadrosundan sadece grubun kurucularından Sergio Dias var. Diğer müzisyenler Sergio Dias'ın etrafından toplanmış müzisyenler.

1. The Dream is Gone (2.50)
2. Fool Metal Jack (5.23)
3. Picadilly Willie (4.42)
4. Ganja Man (3.33)
5. Look Out (3.48)
6. Eu Descobri (3.05)
7. Time and Space (3.57)
8. To Make It Beautiful (3.26)
9. Once Upon a Flight (4.00)
10. Into Limbo (3.37)
11. Bangladesh (4.08)
12. (Valse LSD) (3.11)
Süre : 45.19
Sergio Dias Baptista / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal
Esmeria Bulgari / Vokal, Perküsyon
Vitor Trida / Gitar, Klavyeler, Vokal
Amy Crawford / Klavyeler, Org, Piyano
Vinicius Jungueria / Bas Gitar
Ani Cordero / Davul, Perküsyon
4 Şubat 2020 Salı
Rush - Power Windows 1985
Ölümünden sonra da en iyi davulcu ünvanını taşımaya devam edeceğinden eminim.
Neil Peart müzik hayatına küçük yaşlarda başladı. Rush'ın ilk albümünden sonra davulcunun ayrılması sonrası davulcu seçmelerinde 2. yada 3. sırada iken bir kez çalması yeterli oldu gruba dahil olmaya. Çok geçmeden de Rush grubunun parçalarının sözlerini yazmaya başladı. Bir süre sonra o şarkı sözlerini yazdı, Geddy Lee ve Alex Lifeson ile birlikte müziklerini besteledi.
Eğer bir Rush efsanesi varsa, bunda en büyük emeğin Neil Peart'a ait olduğunu söylenmesi gerekir.
Neil Peart'ın davulculuğu ön plana çıkartılsa da, entellektüelliğine pek değinilmez. Felsefe, psikoloji, bilim kurgu, tarih, ekonomi, siyasi gibi akla gelen bütün branş isteyen konular üzerine kitaplar okuyan üzerine yazan ve şarkı sözü haline getiren bir kişidir, Neil Peart. Boşuna O'na profesör demiyorlar. Rush'ın efsaneleşmiş hemen hemen bütün parçalarında onun yazdığı sözler vardır.
Bundan yıllar önce eski facebook hesabımda Genesis hayranı birisi paylaştığım bir Rush parçasına 'sözleri çok ilginç' diye bir yorum yazmıştı. 1989 yılında çıkan 'Presto' albümünden bir parça idi paylaştığım. Rush'ın müziğine alışkın olmayanlar yada ilk kez dinleyenler tarafından sözleri ilginç geliyormuş, sonraları karşıma çıkan Rush hayranları tarafından da onaylamış oldum bu durumu.
2112 albümü ve albüme adını veren parça, Neil Peart'ın yazdığı sözlerle anlam buldu. Sözlerini yazarken esinlendiği bilim kurgu dünyasında pek yer edinemeyen Ayn Rand'ın 'Anthem' adlı kitabıdır. 'Xanadu' adlı parça yine Kubilay han ile ilgili bir parçadır ki Kubilay han'ı da kitaplardan öğrenilerek bir araya getirilmiştir. Rush'ın bütün albümlerinde parçaların sözlerinin çoğunluğu Neil Peart'ın okuduğu kitaplar üzerindendir.
Power Windows albümü.
![]() |
| Neil Peart |
Bu stüdyo çalışmaları o kadar bunaltıcı olur ki, grubun en tembeli Alex Lifeson stüdyo ile ilgilenmekten vazgeçip, bir üst kattaki odada yağlı boya resimler yapmaya başlar. Sonra da yaptığı resimler üzerine satış planları yapmaya başlar.
80'li yıllarda piyasaya çıkan yeni elektronik müzik oyuncakları bir çok grubun ilgi alanına girdi. Tangerine Dream en çok ilgilenen grupların birincisiydi Geddy Lee'nin de gruba katmaya çalıştığı ve bir çok albümde yeni müzikal atmosfere var eden adeta Rush'a başka bir dönem yaşatan klavyeler ve synth cihazlarıydı. Neil Peart da yeni çıkan elektronik davulu kullanıyordu. Bütün bunlardan hoşnut olmayan tek kişi ise Alex Lifeson. O'da zamanını yağlı boya resim yaparak yada gittikleri tatil yerlerinde kendini kral ilan ederek zaman geçiriyordu.
Yeni dönem yeni genç Rush nesilinin yaratıcı esprilerinde Alex Lifeson hep başroldedir. Sınav esnasında Alex önünde oturan Geddy'den kopya ister. Geddy de kopya olarak klavye'nin notalarını gösteren kopyayı uzatır.
![]() |
| Rush |
2. dünya savaşında Japonya'ya atılan atom bombalarının planlana Manhatton ile ilgilidir. Albümde Neil Peart'ı en çok zorlayan parçadır. 'Mystic Ryhthms' parçasında afrika ve hint davulları getirilip Neil Peart'ın davul setine monte edilir.
'Power Windows', Rush'ın efsane albümleri arasında gözükmese de Rush hayranları tarafından gayet iyi bilindiğinin farkındayım. Albüm ile ilgili son olarak, Rush'ın özellikle Geddy Lee'nin gruba getirdiği klavye ve synth cihazlarının Rush'ın müziğine verdiği atmosfere aynı dönemin YES grubunda da vardır.
90'lı yılların sonunda ABD'de bir grup çıkar ve albümler yapmaya başlar. İlk albümlerinden itibaren parçalarda YES ve Rush etkisi hakimdir. Bir kaç ay önce son albümünü de yayımlarlar.
Izz grubundan bahsediyorum. Belki artık Rush yoktur, olmayacaktır da, YES grubu da eski atmosferinden uzak albümler yapmaktadır ve en önemlisi Chris yoktur. Izz grubu yerlerini doldurmaz belki ama her ikisinin yaptıklarını az da olsa anımsamatır.
Neil Peart, beyin kanserinden öldü. 3-4 yıldır Rush grubu yoktu. Hatırladığım son olay Alex ve Geddy'nin YES'in konserinde (2017) bulunmalarıydı. Hatta Geddy, Chris'in yokluğunu kapatmaya çalışıyordu. Konser sonunda ise en son Alex ve Geddy konuştular. Alex yine alay konusu oldu.
![]() |
| Neil Peart |

Artık Neil Peart yok. Rush da yok. YES devam ediyor gözükse de aslında onlar da yok.
Neil Peart müzisyenliğinin haricinde yazardır. Müzik üzerine bir çok akademik kitap yayımlamıştır. Bir motosiklet hayranıdır. Motosikletiyle gezdiği yerler hakkında bir çok kitap yayımlamıştır. Bir ara motosikletiyle İstanbul'a gelmiştir.
Belki Neil Peart yok artık, Rush da yok. Ama en azından albümleri hala var.
2. Grand Desings (5.05)
3. Manhattan Project (5.04)
4. Marathon (6.09)
5. Territories (6.18)
6. Middletown Dreams (5.15)
7. Emotion Detector (5.10)
8. Mystic Rhythms (5.53)
Süre : 44.28
Alex Lifeson / Elektrik & Akustik Gitar
Geddy Lee / Bas Gitar, Bas Pedalı, Synth(ses düzenleyicisi)i Vokal
Neil Peart / Davul, Akustik & Elektronik Perküsyon
Konuklar
Andy Richards / Klavyeleri, Synth programlayıcısı
Jim Burgess / Synth programlayıcısı
1 Şubat 2020 Cumartesi
Amon Düül II - Düülirium 2014

Psikolojim pek iyi olmadığı için yaklaşık iki aydır kabus görerek uyuyordum. O kadar alıştım ki artık bozulan psikolojim de normalmiş gibi gelmeye başladı. Kabuslarda normalmiş gibi gelmeye başlayınca uyandığımda kendimi bir çok kez 70 yaşlarında uyanmış gibi buldum. Bu albümü de dinlerken bir anda o içine girdiğim kabusu anımsadım. Sanki 13-14 yıl önce Amon Düül grubunu ilk dinlediğim zaman yok olmuş, meğerse doğduğumdan beri biliyormuşum.
Amon Düül II grubu yıllar sonra, 2014 yılında yeni bir albüm çıkardı. Aslında albümü 2010 yılında hazırladılar, Cd olarak basılması ise 2014 yılını buldu. Grup 80'li ve 90'lı yıllarda da albümler çıkarmaya devam etmişlerdi ancak dönemin müzikal kalitesine göre albümlerdi. Yani 60'ların sonları 70'lerin başlarındaki müzikal kalitenin devamı olmamıştı.
2000'li yılların ortalarına doğru özellikle progarhives'te kümelenen 70'ler progresif rock müziğini sevenler ve takip edenler Amon Düül II grubunun ilk albümlerini daha ön plana çıkardılar. 70'lerin ortalarına doğru çıkan ve sonraki yıllarda da devam olan albümler daha az dikkate değer olarak görüldü. Tabi bu sadece Amon Düül II'ye özel olan bir şey değildi. Bir çok grup içinde benzer şeyler söylenip çizildi. Hatta 75 öncesi albümler ve müzikal kalite o kadar abartıldı ki bazı kült olmuş grupların bu dönem sonrası albümleriyle neredeyse dalga geçildi.
Bu dalga geçmeler olduğu kadar övgüler de vardı. Çoğu zaman dalga geçmeler övgülerin yanında bir hiç'e döndü. 2000'lerin ortalarında 70'lerin progresif rock müziği hatırlanırken hatta yeni yeni fanları ortaya çıkarken bu müzikleri yapan kişiler ve gruplar bu olanlardan çok da uzak değillerdi. Sosyal medyanın da iyice yaygınlaşması müzik kişi ve gruplarını tekrar müziğe ve albüm yapmaya yöneltti. Artık 70'lerdeki gibi kendilerini duyurmak o kadar da zor değildi. 2010'lara doğru ve sonrasında 70'lerde kült albüm yapmış bir çok grup tekrar bir araya gelip tekrar stüdyolara girdiler.
Kimi gruplar istediği kitleye ulaştı tek albümle yetinmek zorunda kalmadı. İkileyen müzik kişileri ve grupları da oldu.
Amon Düül II grubu da bütün bu olanları izliyor muydu, bilmiyorum ama 2010 yılıydı sanırım Krautrock belgeseli yapıldığında ilk yanlarına gidilen kişilerden oldular. CD olarak satışa çıkan albümleri 2014'de raflarda yer buldu. 2010 yılında hazır olmasına rağmen 4 yıl sonra satışa çıkmasını anlam veremedim. 2011 yılında sanırım 70'leri dinlemeyi bırakıp yeni dönem gruplarıyla ilgileniyordum. 2 yıl sonra da ilgilenmekten vazgeçmiştim. Ancak anımsıyorum Amon Düül II yıllar sonra iki albüm çıkartmıştı. Sadece bir kaç kez görmüştüm. Meğerse tek albümleri imiş.
Albümü yazmadan önce internette yazılanlara bakayım dedim. Eleştirilerin çoğu neredeyse vasat bir albüm olarak nitelendiriyordu. Eleştirenlerin çoğu da ilk albümlerine atıfta bulunuyordu. Bu eleştirileri okurken kulaklığımda da bu albüm çalıyordu. Bu eleştirileri yazanlar nereleri ile dinlemişler, anlayabilmiş değilim.
Amon Düül II, yıllar sonra belki de hayatlarının son dönemlerinde son kez bir araya gelerek müziğe başladıkları 60'ların sonlarındaki gibi bir müzikal atmosferle bir albüm yapmışlar.
Daha önce bir kaç krautrock albümü hakkında yazarken de belirtmiştim. Krautrock'ı iki ana kola ayırıyorum diye. Birinci kol elektronik öğelerin daha çok olduğu ve herkesin bildiği Tangerine Dream, Neu!, Popol Vuh gibi grupların yaptıkları Krautrock. Diğeri ise saykodelik rock'a daha yakın duran Amon Düül II, Agitation Free gibi grupların yaptığı Krautrock. Can grubunu her zaman ayırmışımdır. Herhangi bir kalıba sokamamışımdır. Kendilerine has bir müzik yapan Can'ı takip eden gruplar ise yok denecek kadar azdır.
Sadece kült albümler yaparak değil, müziğe yön veren Krautrock gruplarının bundan sonra kendilerini ispat etme gibi bir dertleri olacağını sanmam. Amon Düül II grubu da yıllar sonra 70'lerin başına dönerek yaptığı bu albümle kendilerini hatırlatmaya çalıştıklarını düşünmüyorum. Yapılan eleştirilerin Amon Düül II'nin müziğiyle alakalarının olmadığını da net olarak söyleyebilirim.
Amon Düül II, bu albümle aynı 60'lar sonu 70'ler başındaki gibi müzikal kalitesi yüksek bir albümle belki de kendi müzik hayatlarının son birlikteliğini yaşadılar. Biraz kendi durumlarıyla dalga geçerek biraz da 70'li yaşların verdiği o rahatlıkla hem kendileriyle hem de içinde yaşadıkları tüketim dönemiyle dalga geçtiler. Parçaların adlarına bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız.
Onlar son bir kez biraraya gelerek bir albüm daha çıkardılar. Hem de ilk dönemlerindeki müzikal kalite düzeyinde olan bir albümdü.
13-14 yıl önce grupla ilk tanıştığımda sevdiğim, parçalarını ezbere bildiğim bir çok grubu bırakıp Amon Düül II dinliyordum. Zaman o kadar çabuk geçmiş ki 13-14 yılda neler yaşadım, böyle düşününce iki satır yazamam yaşadıklarımla ilgili. Detaylı bir anlatım içinde Amon Düül'ün bu albümü sanırım bana yardımcı olur.
Kim bilir, belki de bir süre sonra dinlemeyi bırakırım. Kabuslarımda gördüğüm 70'li yaşlarına geldiğimde bir park köşesinde yürürken bu son derim.
1. Mambo La Libertad / On The Highway (8.34)
2. Du Kommst Ins Heim (9.22)
3. Still Standing / Standing In The Shadow (8.15)
4. Pscychedelic Suite: Back To The Rules / Walking To The Park (26.02)
Süre : 52.15
Renate Knaup / Vokal
John Weinzierl / Gitar, Synth, Vokal, Yapımcı
Chris Karrer / Elektrik Gitar, Keman, Saksafon, Vokal, Yapımcı
Lothar Meid / Bas Gitar, Vokal
Danny Fichelscher / Davul
Jan Kahlert / Perküsyon, Vokal
Konuk
Gerard Carbonell / Bas Gitar
27 Ocak 2020 Pazartesi
Jethro Tull - Thick as A Brick 1972

Cahit Berkay bugün sabah gazetesine bir röportaj vermiş. Röportajında şunları söylemiş.
'Emperyalistler yıllardır Türkiye ile uğraşıyor, bunun farkında olalım'
Tabi internet haber siteleri de hemen bunu haber yapıp twitter'da paylaşıma sokmuşlar. Katıksız muhalifler(!) ise hemen yandaş olmuş, AKP'li olmuş demeye başlamışlar.
Cahit Berkay ile Jethro Tull'ın ne alakası var derseniz, her ikisinin de rock müziğe halk ezgilerini karıştırdıklarını söylerim. Her ne kadar her iki grubun da ürettiklerinin alakası olmasa da yüzeysel bakıldığında efsane olmuş bir çok rock grubunun yapamadığını yapmışlar, yeni yeni ortaya çıkan rock müziğe halk müziklerini katmışlardır.
Jethro Tull'ın Mogollar ile benzerliğinin haricinde YES ile de benzerliği vardır. İlk örnek; gitarist Michael Barre'nin Blues hayranı olmasıdır. Hatta gruptan ayrılıp kendi grubunu kurduktan sonra blues yapmaya devam etmiştir. YES'in gitaristi Steve Howe ise Rock'n Roll hayranıdır. Ancak Steve Howe Yes sonrası değil öncesi Rock'n Roll albümü yapmıştır. YES ve sonrasında kendi albümlerinde Rock'n Roll'dan etkilense de ağırlık deneysel çalışmalarından oluşmuştur. Bir diğer örnek ise klavyecilerin klasik müzikten etkilenip grup müziğine yansıtmalarıdır. Son örnek ise her iki grubun vokalistlerinin de soyadlarının Anderson olmasıdır.
Bas gitar ve davullar ile ilgili bir benzerlik göremedim. Hatta bas gitar YES grubunda çok belirgin iken Jethro Tull'da hissedilmeyecek kadar etkisi azdır.
Jethro Tull'ın benzerlikleri olsa da diğer gruplarla aslında kendine özgü bir gruptur. Taklidi yapılamadığı gibi izinden gidenler de yok denecek kadar azdır. Bu durum benzerlik kurduğum YES ve Mogollar grubu içinde geçerlidir.
Jethro Tull, 1968'de ilk albümünü çıkardığında müziğinde ağır bir blues etkisi vardı. Albümler gelmeye başladıkça folk ezgileri parçalarda yayılmaya başladı. Bir önceki albümünde klasik müziğinde etkisi eklenmişti.
'Thick as A Brick' albümü ise 4 yılın sonunda ulaştıkları müzikal düzeyi gösterir.
Yıllar önce 2003 yada 2004 yılıydı, 'Heavy Horses' albümünü YES'in 'Yes album' ile birlikte almıştım.
Bir kitapçı'da CD/kaset bölümü vardı. Orta yere koca bir sepet koymuşlardı. İçinde bir çok CD vardı, sanırım tanesi de 1 liraydı. Yardbirds ile Cream'in albümleri de vardı. Onlardan da birer albüm almıştım. O zamanlar progresif sözcüğünü bile bilmiyordum. Bildiğim Pink Floyd'un gelmiş geçmiş en iyi grup olduğuydu. Nasıl olduysa bu grupları bulmuştum. Bir iki yıl sonra da progresif sözcüğü ve rock türüyle tanıştım. Bu gruplarında bu türden olduğunu öğrenmiş oldum.
Aslında genel olarak Jethro Tull seven biri değilim. Kötü olduğu için değil, belki de zevkime hitap etmediği için.
Ancak; 'Thick as A Brick' albümü olunca bende işler değişmeye başlıyor. Hayatımda hiç bir albümü üst üste bu kadar çok dinlediğimi bilmiyorum. Özellikle ikinci bölümünün ortalarından başlayan müzikal orgazm, progresif rock'ın en büyük hazlarından birini yaşatıyor.

Her ikisi de gereklidir. Hem yeni ütopyalara hem de bunların eleştirilerine ihtiyacımız var. Dönemin (1970'ler) bir çok grubu edebiyattan, felsefeden etkilenerek konsept ütopik albümler yapmışlardır. Rock müziği sanatın bir dalı olarak düşünüp ona göre hareket etmişlerdir. Ortaya da rock müziğin klasik albümleri çıkmıştır. Jethro Tull'da bu dönemin bir grubu olarak hareket edip ona göre tavır almıştır.
Twitter'da Jethro Tull ile ilgili önüme gelen bir yorum vardı. Rock müzik dinleyemeyenler Jethro Tull dinliyor gibisinden bir yorumdu. 5 ay sonra tekrar yazmaya başlamama neden olan buydu.
Rock müzik dinleyemeyenler Jethro Tull dinliyor!.
Bu sözü kulaklarınızda yankılandığını düşünün ve ters bir cümle kurun.
Jethro Tull dinleyenler rock dinleyemiyor. Evet, bu doğru bir cevap olur.

Toplumu, insanları idealize ederek kendilerince yol göstermeye çalışıyorlardı. Bunu da edebiyattan, felsefeden ve hatta doğu mistisizminden yararlanarak yapıyorlardı. Yukarıda da bahsettim, bir çoğu bu konuda başarılı da oldu. Ancak unuttuğumuz bir nokta var. Tüketim toplumunda yaşıyoruz. Fabrikadan üretilip önümüze konan her şeyi tükettiğimiz gibi, edebiyatı, felsefeyi de tüketiyoruz.
Jethro Tull'da bunun farkında olarak üretilen ütopik konsept albümlerin ironisini bu albümle yaptı. Kurduğunuz hayallerin en mükemmel sonucu şuan için, twitter gibi sosyal medya sitelerinde bir şeyler yazıp, çizip kendinizi tatmin etmektir.
70'li yıllarda ise bunun yolu gazete yada dergilere çıkmaktı. Ian Anderson da bunu düşünerek albüm kapağını yerel bir gazetenin (gazete, journal ya da giornale günlük demek, giorno italyanca gün demek) şablonunu albüm kapağı kullanarak yaptı.
Yazıyı yazarken aklıma gelen tüketimcilik olgusunu düşünürken aklıma hemen Birth Control grubu geldi. Birth Control grubu da daha 70'lerin başında tüketimciliğin aslına bir politik bir davranış olduğunu sezmiş, bunun üzerine de 'Buy' adlı bir parça yapmıştı.
Jethro Tull, diğer albümlerinde böyle bir konuyu işlemiş midir, bilmiyorum. Ancak grup ortaya çıkan iyimser havanın, devrim yapıyoruz biz diyen dönemin rockçılarının, sistemi değiştirebiliriz diyenleri ironik bir biçimde bu albümüyle eleştirmiştir.
Robin Hood da gelse kurtaramaz sizi.
1. Thick as A Brick (22.39)
2. Thick as A Brick (21.05)
Süre : 43.44
Ian Anderson / Vokal, Flüt, Akustik Gitar, Keman, Saksafon, Trompet, Besteci
Martin Barre / Elektrik Gitar,
John Evan / Hammond Org, Piano, Harpiscord
Jeffrey Hammond / Bas Gitar
Barriemore Barlow / Davul, Perküsyon, Timpani
25 Eylül 2019 Çarşamba
Diagonal - Arc 2019

Grupla tanışmam 11 küsür yıl önce oldu. Çalıştığım yerden ayrılmak zorunda kalmıştım. Bütün gün uyuyup bütün gece de rockbarlarda takılıyordum. İşsiz kalınca elde internet de olmayınca internet cafe'ye gidip albüm indirip dinliyordum. Albümü sokaklarda yürürken dinleyip bitiriyor sonra yine bar'a gidip sabahlıyordum. Diagonal grubunu da yine bir gece takip ettiğim bloglardan birisinde buldum. Ancak bu kez bir kez değil üstüste 3-4 kez dinleyip sonra bar'a gitmiştim. Bir yıl sonra askere gittim, bir yıl sonra(2010) da geri döndüm. İkinci albümlerine baktım çıkmış mı diye çıkmamıştı. 2 yıl bekledim. 2012 yılında ikinci albümlerini çıkardılar. Aynı dönem grubun vokalisti ve tuşlu enstrümanların başında olan Alex Crispin'in solo çalışmalarını buldum. Baron adında bir grup kurmuştu. Başlarda kendi başına hallediyordu. Daha sonra Luke Foster O'na katıldı. Baron adlı grupla Alex Crispin 3-4 albüm çıkardı. Bir kaç yıl önce Alex Crispin bir de film müziği (Klaus Schulze esintili elektronik müzik albümü) hazırladı.
Bu yıl başlarında Diagonal Facebook sayfası aktif olmaya başladı. Kısa bir süre sonra yeni albümün müjdesini verdiler. Yanılmıyorsam şubat ayıydı. Grubun hayranları yorumlarda albümün ne zaman çıkacağını soruyorlardı. Cevap olarak mayıs sonu diyorlardı ancak bazı teknik nedenlerden dolayı dijital platformlarda Temmuz ayında albüm çıktı. Bu ayın 6'sında da plak olarak yayımlandı.
Diagonal grubu 2006 yılında biraraya geldi. 2008 yılında iki parçadan oluşan bir albüm yayımladılar. Aynı yıl ilk albümleri de yayımlandı. Ben de yukarıda söylediğim gibi ilk albümün çıktığı zamanlarda tanımıştım.
11 yıldır da ara ara girer bakarım grup neler yapıyor diye.
İlk albümlerindeki synth temelli kaotik atmosfer ikinci albümlerinde yerini biraz daha tempolu ve az kaotik bir atmosfere bırakmıştı.
Bu son albümleri iki albümünden de bir hayli farklı. Örneğin ikinci albümlerinde sadece bir parçada sözler vardı, geri kalanlar sözsüz. 'Arc' albümünde ise neredeyse bütün parçalarda sözler var.
En önemlisi de önceki albümlerde parçalar daha uzundu, albüm 4-5 parçadan oluşuyordu.
Bu albümde ise parçalar kısa tutulmuş, böylelikle ortaya 8 parça çıkmış.

Daha sonra albümdeki diğer parçaları dinleme fırsatım olmadı. Bir kaç gün öncesine kadar yayınladıkları ilk parçadan dolayı (9-Green) aklımda hep Can grubunun albümlerinden birine benzer bir albüm çıkacak diye bir düşünceye sahip oldum. Albümü dinledikten sonra da düşüncem
bütünüyle değişti. İlk parça olan '9-Green' hakkında düşüncem değişmedi gerçeği, parça hakkındaki düşüncem hala aynı ama diğer parçaları dinledikten sonra Diagonal kendi müziğini kendi atmosferinde devam ettirmiş diyebildim.
Albümün en büyük artısı yada en büyük eksisi diye bir şey yok. Belki herhangi bir parçayı dinlerken neden çabuk bitti diye kızabilirsiniz. Sanırım grup da bunun farkında olarak bu şekilde, parçaları kısa tutarak müziği tadında bıraktılar. Belki uzatsalardı herhangi bir enstrüman'ın solo çalınışıyla parçaları birbirlerine benzeyen 100'lerce gruptan biri olacaklardı.
Doğaçlamalardan uzak duran, gösterişsiz müzik yapmaya çalışan Diagonal üyeleri 'Stars Below' ve 'Celestia' gibi kısa parçaları uzatmayarak kendi müzik anlayışlarını ortaya koymuşlar.
2000 sonrası yeniden canlanmaya çalışan progresif rock grupları ve bu müziği yaymaya çalışan yeni gruplar bir süre sonra kendilerini tekrar etmeye hatta 70'lerin gruplarının müziklerinin bir nevi kopyasını yapmaya başladılar. Yaptıkları müzikde ne bir değişiklik vardı ne de dedikleri gibi ilericilik. Bazı gruplar ise hiç öyle iddialarla ortaya çıkmadılar. 70'ler atmosferini geri getirmeye çalıştılar. Bir süre sonra o tarz gruplara retro grupları denmeye başladı. Her iki türde kendi kendilerini tekrar etmekten başka bir şey yapamadılar. Son 10 küsür yıldır çok takip etmesem de gördüklerim bu tarz gruplar oldu. Bazı gruplar hariç. Wobbler, Birds and Buildgins, Tusmorke gibi gruplar hem eskiyi hem yeniyi bir araya getirebilmeyi çok iyi başardılar.
Diagonal grubu da onlardan bir tanesi, ancak bir farkla. Diagonal'ın kendi oluşturduğu kendine has bir müzikal atmosferi var. İlk iki albümde olan atmosfer 3. albümünde de devam ediyor. Bu albümde atmosferin derinliği çok daha iyi. Sanırım bunda piyano'nun ve synth'in ayrı kişiler tarafından kullanılmasının faydası var. Daha önce Alex Crispin hem piyano hem synth kullanıyordu. Ross Hossack'da synth ve Mellotron kullanıyordu. Bu albümde enstrümanları paylaşmışlar. Hossack sadece synth'in başında durmuş, Crispin ise tuşlular'ın başında.
Albüm benim için bu yılın en iyi albümü. Hatta albüm daha çıkmadan Nisan ayında grubun bir paylaşımına yorum atmıştım, 'Yılın en iyi albümü' diye.
Favorim?
Hepsi!
Belki son parça Celestia biraz daha ön plana çıkabilir benim için.
1. 9-Green (6.22)
2. Stars Below (2.46)
3. Citadel (8.02)
4. The Spectrum Explodes (4.32)
5. Warning Flare (6.13)
6. Arc (4.25)
7. The Vital (7.38)
8. Celestia (4.34)
Süre : 44.32
Alex Crispin / Vokal, Org, Elektrik Piyano, Yapımcı
Luke Foster / Davul, Perküsyon
David Wileman / Akustik & Elektrik Gitar
Ross Hossack / Synth (ses düzenleyici)
Nicholas Whittaker / Alto & Soprano Saksafon, Vokal
Daniel Pomlett / Bas Gitar
3 Eylül 2019 Salı
Osanna - Landscape of Life 1974
2000 bin yıl öncesinin seslerini albümüne yansıttığı 'Palepoli' albümünden 2 yıl sonra 4. albümü olan 'Landscape of Life' yapar. İlk iki albümündeki İngiliz gruplarını takip etme ve rock müziğe serbest caz(free jazz)'dan etkiler koymayı 3. albümlerinde terkederler. Bu albümle ise ilk iki albüm çizgilerine geri dönerler. Osanna müzik yaparken aynı zamanda müzik yapmayı da öğrenmeye devam eder. Önceki albümlerinde mellotron'u çok iyi adapte etmişlerdi kendi müziklerine burada ise gördüğüm şey synth kullanma ve müziklerinin içine sokmayı başarıyla üstesinden gelmişler.
Synth, özellikle başlangıçtaki flüt sonunda ise mellotron ile öyle güzel kullanılmış ki, 'Palepoli' albümü gibi sanki dinlerken farklı bir zaman dilimine gidiyorsunuz.
Osanna garip bir grup. Garip olması müziğinden kaynaklı değil. Müziğe bakışından kaynaklı ve sanıldığı gibi yada bilindiği gibi 'rock progressive italiano' türünden çok daha farklı albümlere sahip. Her ne kadar italyan gruplarını sayarken Osanna grubunu da saysamda, gerçekte Osanna'ya bakışım bu şekilde.

Böyle bir bilgi paylaşmamın nedeni Osanna grubunun her ne kadar diğer İtalyan gruplarıyla benzerlik gösterse de aslında kendilerinin İngiliz tarzının caz haline gelmiş halleri gibidir. Osanna grubu konserlerinde yüzleri boyalı olarak çıkarlar çünkü Genesis'in müziğinden, Peter Gabriel'in sahnedeki davranışlarından etkilenmişlerdir. Albümlerinde saksafon ve flüt vardır ki, bunları kullanırken akdeniz ezgilerinden ziyade cazı kullanırlar. Osanna'yı ilk dinleyenleri şaşırtacak bir şekilde saksafon aniden müziğin ortasında girer. Öyle italyan klasik müziğinin, akdeniz melodileri ağırlık kazanmaz, Osanna albümlerinde.
Önceki albümlerde şablon kullanmayan Osanna aynı davranışını bu albümde de devam ettirir. Her bir parça bambaşka bir şekilde karşınıza çıkar. Melodik olduğu kadar, kaotiktir yaptıkları müzik.
Belki çok fazla Magma dinliyorum ondandır, albümde bazı parçalarda davul kullanımını Vander tarzına benzetiyorum. Özellikle saksafonun çoştuğu parçalarda davul durmak bilmiyor, ne hızlanan ne de yavaşlayan bir çizgide ilerliyor. Düzensiz bir şekilde devam ederken bir anda afrika kabilelerinin dini ayin ritimlerini duymaya başlıyorsunuz. Vander gibi mi, belki öyle belki değil. Şimdi tekrar dinlerken farkettim, 'Il Castello dell'es' parçasındaki davul kullanımı iki yıl önce yine bir başka Napoli'li grubun (Il Balletto di Bronzo) tarzına benziyor. Ki parça da aynı grubun o albümü gibi avantgard atmosfere sahip. Demek ki Vander'e Magma'ya benzetmem boşuna değilmiş.
Grup hakkında fazlaca atıp tuttum belki, yazmaya heveslendiğimde aklıma gelenleri not almadığım için bir çoğunu çoktan unuttum. Deep Purple'dan bahsedecektim, Beggars Opera'dan hatta Uriah Heep'i de koyacaktım arasına, hep not almadığım için aklıma gelenlerin çoğu yok oldu.
'Landscape Of Life' albümü, Osanna'nın İngilizce konuşan ve dinleyen kitleye ulaşma çabasıydı, aynı PFM ve Banco'nun ingilizce albümler yaptıkları gibi. Seslerini duyaramadıkları için kendi ülkelerindeki kitleye kendi kitlelerine döndüler bir süre sonra. Osanna'da aynı duygularla hareket etti. Yaptıkları müzik mükemmeldi ama onları anlayacak kitle amerikan köylülerinden oluşuyordu. Bu durum bazı Amerikan gruplarının da başına gelen sorundu. Osanna'nın bu hayalkırıklığı yerini 4 yıl sonraki tamamen italyan kültürünün ürünü olan albümü yapmaya itti. 70'lerin son albümü oldu.
2000'lerde müziğe geri döndüklerinde yanlarında progresif rock'ın yaratıcılarından David Jackson'ı buldular. Birlikte güzel bir albüm yaptılar ve onlarca konser verdiler.
Osanna, Napoli'den çıkan bir grup. Napoliler kendilerini İtaliano olarak değil, Napolitano olarak tanımlar. İtalyanlığı kesinlikle kabul etmezler. Kendi şehirlerinde trafik tabelaları bile kendi dilindedir. Irkçılık yapmazlar asla, kuzeyliler gibi de değildirler. Az biraz da bize (Türklere) benzerler. Napoli çevresindeki bir çok şehir ve yerleşim yeri de Napoli deyince farklı bakar olaylara.
Napoli'den çıkan Osanna'da müziğe farklı bilmesini bilen bir grup.
1. Il Castello dell'es (8.55)
2. Landscape Of Life (6.00)
3. Two Boys (3.43)
4. Fog In My Mind (7.45)
5. Promised Land (1.32)
6. Fiume (4.05)
7. Somehow, Somewhere, Sometime (4.15)
Süre : 36.17
Lino Vairetti / Vokal, Elektrik Gitar, Akustik Gitar, 12 Telli Gitar, Mellotron, Org, Mızıka, Synth (ses düzenleyicisi)
Danito Rustici / Elektrik Gitar, 12 Telli Gitar, Org, Synth, Mellotron, Vokal (5)
Elio D'anna / Alto, Bariton ve Tenor Saksafon, Flüt, Elektrik Flüt
Lello Brandi / Bas Gitar
Massimo Guarino / Davul, Perküsyon, Tamborin
Konuklar
Corrado Rustici / Vokal & Akustik Gitar (5), 12 Telli Gitar (6)
Enzo Vallicelli / Perküsyon (4,5)
31 Ağustos 2019 Cumartesi
The Alan Parsons Project - I Robot 1977
Yazarken yoruldum. Adamlar ise 42 yıl önce bu kadar adamı biraya getirirken benim kadar yorulmuşlar mıdır bilmiyorum.
Yukarıda ki cümleleri yaklaşık bir hafta önce yazdım. Havaların sıcak olması, insanın içinde biriken keşkelerin çoğalmaya başlaması ve içeride koca bir uçurumun oluşmaya başlaması sonucu yarım bırakmıştım. Bu akşam da yazmaya hevesli değilim, yine de zorlayarak bitirmeye çalışacağım.
'I Robot' albümünü yazmayı istemem, 3 yıldır üyesi olduğum bilim kurgu grubu(facebook grubu)'nda paylaşılan bir yazı oldu. Yazı da Mustafa Kemal Atatürk'ün meclis'te okuduğu sonradan kitap haline gelen Nutuk'tan bir bölüm paylaşılmıştı. Atatürk, bilim kurgu yazının yaratıcılarından olan H. G. Wells'ten bahsediyordu.
Wells'in filmleştirilen 'Zaman Makinesi' hikayesinden etkilendiğim kadar başka bir şeyden etkilendiğimi anımsamıyorum. O yüzden paylaşımı görünce yorum yazdım, H. G. Wells'in 'Zaman Makinesi' hikayesinden etkilenen rock grupları olduğunu belirttikten sonra en bilinenin de yine hikayede geçen Eloi adlı insan ırktan grup adını alan Alman progresif rock grubu Eloy'u söyledim. Benim yorumuma daha sonra bir kişi yorumda bulundu. Bilim kurgu kulubü'nde daha önce yayımlanmış Eloy hakkında bir yazı olduğunu yazdı. Ben de karşılık olarak bilim kurgu temalı albümler yapmış Banco, Tangerine Dream, Le Orme gibi gruplardan bahsettim. En sonunda aklıma The Alan Parsons Project grubunun 'I Robot' adlı albümü geldi. Yazan arkadaş yine bir başka yazıda Asimov kitaplarından etkilenerek albümler yapan grupların anlatıldığı bir başka yazı paylaştı. Sonuç, bir hafta önce karşılıklı yazışarak bilgi alışverişinde bulunmamdan sonra aynı duygu yoğunluğunu yakalayamadım.

Alan Parsons ilk albümünde fransız edebiyatının önemli adlarından Edgar Allan Poe'yu işledi. Müzik de aynı Poe'nun hikayeleri gibi şiirseldi. İkinci albümünde yine bir edebiyatçının kitabını konu aldı. Bilim Kurgunun büyük adlarından olan Asimov'un 'I Robot' adlı kitabını albümün konusu yaptı. Filminden anımsayabildiğim kadarıyla bir robot kendi varlığının farkına varıyordu ve hikaye bunun etrafında dönüyordu. Filmin sonunda da kendi varlığının farkına varanın etrafında diğer robotlar toplanıyordu.
'I Robot' albümünün sonunda da bu konu 'Genesis Ch. 1 V. 32' olarak işleniyor.
Albüme katkı sağlayan adları gördüğümde ilk gözüme çarpanlar Camel grubuna 80'lerde katılan David Paton ile Cockney Rebel grubuyla o dönem efsane olmuş Steve Harley oldu. Steve Harley'in bestelediği bütün parçaları progresif olmasa da 'Death Trip', 'Sebastian' gibi parçalar progresif rock'ın da üzerinde olan art rock'a güzel örneklerdir.
'I Robot' albümü ilk albümdeki senfonik atmosfere göre daha zayıf bir atmosfer barındırıyor. Sanırım bunda (yani bana göre) Canterbury ekolünden yararlanılmış olmuş olmasıdır. Buna rağmen hikayenin albümde mükemmel biçimde anlatılması, verilen duygular yerli yerindedir. Albüm öncesi Asimov ile görüşüp albüm hakkında fikrinin alınmasının da bunda kesinlikle katkısı vardır.

Ve efsane olmaya devam ediyor.
Hem bilim kurgu hem de progresif rock hayranı olarak 'I Robot' albümü aynı filmi kadar etkileyicidir benim için. Hoş bana bilim kurguyu sevdiren progresif rock grupları olmuştur. Bilim kurgudan etkilenip müzik, albümler yapanlar olduğu kadar, progresif rock'tan etkilenip bilim kurgu filmi yapanlar da vardır.
Yes'in albümlerinden ve albüm kapaklarının çizimlerini yapan Roger Deans'den etkilenip Avatar filmini yapan James Cameron gibi.
Bilim kurgu can'dır.
1. I Robot (6.06)
2. I Wouldn't Want To Be Like You (3.19)
3. Some Other Time (4.05)
4. Breakdown (3.50)
5. Don't Let It Show (4.21)
6. The Voice (5.21)
7. Nucleus (3.35)
8. Day After Day (Show Must Go On) (3.43)
9. Total Eclipse (3.05)
10. Genesis Ch. 1 V. 32 (3.37)
Süre : 41.02
Alan Parsons / Akustik Gitar (4), Klavyeler, Yapımcı, Efektler, Vokoder, Arka Vokal
Eric Woolfson / Klavyeler, Klavnet, Piyano, Org, Arka Vokal
Konuklar
David Paton / Bas Gitar, Akustik Gitar (3,10)
Ian Bairnson / Akustik Gitar(3,4,10), Elektrik Gitar, Arka Vokal
B. J. Cole / Çelik Gitar (8)
Duncan Mackay / Klavye (7,10), Synth (1,4)
John Wallace / Trampet (5)
Vokaller / Hilary Western(1), Lenny Zakatek (2), Peter Straker (3), Allan Clarke (4), Dave Townsend (5), Steve Harley (6)
Arka Vokaller / Jack Harris (8), Smokey Parsons, Tony Rivers (3,10), John Perry (3,10), Stuart Calver (3,10)
Yeni Filormani Orkestrası (4,10)
İngiliz korosu (1,7,9)
Bob Howes / Orkestra şefi (1,7,9,10)
Andrew Powell / Orkestra Şefi (1,3-6,9,10), Hammond Org (8)
8 Ağustos 2019 Perşembe
S. Ramses - Secret 1978

Çalıştığım işyerinde müşteri olmadığı zaman çalışanlar müzik açıyorlar. Hep aynı müzikleri tekrar tekrar dinliyorlar. Neyse ki akşamları çalışmadığım için fazla maruz kalmıyorum.
Geçenlerde işe giderken gençlerden biri denk geldi arabada konuştuk biraz. Sordu müzik dinler misin diye, ben de sadece progresif rock dinliyorum dedim. O da dün akşam rap konserine gittiğini söyledi. Sonra da işyerinde çalan müziklere sinir oluyorum dedi. Hep o Alessio denen çalıyor onları falan dedi. İşyerinde konuşmaya o da dahil oldu. Çaldığı müzik elektronik müzikmiş. Sordum Klaus Schulze'i duydun mu diye. Bilmiyor. Dedim daha Klaus'u bilmiyorsun nasıl elektronik müziği seviyorsun dedim. Sonra konuşma bitti.
Yeni nesil mi diyeyim, yeni gençler mi diyeyim, bilemedim. Normal de böyle söyleyip küçümsemem de. Yine de böylelerini görünce bazen kendimi tutamıyorum.
Yine bir kaç gün önce facebook'ta Magma grubunun fan grubuna biri yorum atmıştı. Son çıkan albümü beğenemedim gibilerinden bir şey yazmıştı. Girip profiline baktım. Son çıkan albümü ELP'nin 'Love Beach' albümüne benzetmişti. Çok merak ediyordum ben de beğenmedim diyen kişiyi. O dediğim yeni nesil de gereksiz bir özgüven var. Belki de internetin yüzündendir, gereksiz bilgi yığınının içinde kendilerini buldukları içindir. Öğrendikleri bir kaç şeyle her sözü söyleyebileceklerini düşünüyorlar sanırım.
Verdiğim iki örnekte günümüz müziğinin sadece tüketim amaçlı olduğuna bir nevi cevaptır. Biri sadece müzik şirketlerinin pazarladıklarını dinliyor, diğeri de zeuhl gibi bir tür yaratmış grubun albümünü anlamaya çalışacağına 'beğenmedim' diyerek kendini kandırıyor.
Müzik hayatımın önemli bir kısmında hep varoldu. Uzun bir süre sıkıntılarımı atabilmek için kullandım ve iyi de geliyordu. Progresif rock'la tanışmamdan bir süre sonra her yeni grupla tanışmamla müziğe bakışım değişmeye başladı. Artık sıkıntılarımı azaltmak yada yok etmek için yada kendimi farklı göstermek için değil, yeni zevkler edinmek için dinlemeye yöneldim. Dinlediğim her grup her albüm yeni zevkler edindirdi ama bakışımı değiştirmedi. Çok az bir grup müziğe bakışımı değiştirdi.
Bunlardan iki tanesi Magma ve Tangerine Dream'dir. Birbirleriyle müzikal anlamda alakası olmayan iki grup. Öyle kendilerine özgün müzik üretmişler ki ardından onlarca müzisyen ve gruplar onları takip etmiş.
Serge Lafosse Tangerine Dream'in izinden giden bir müzisyen. İlk albümünü kendisi yapar. S. Ramses adıyla çıkartır. Devam albümü olmaz. Bir yıl sonra bir gruba dahil olur 80 yıllarda elektronik müzikte varolmaya devam eder. 90'lardan sonra müzikten çekilir.
Geçen yıl toplu olarak albüm indirirken bulmuşum. Bir yıldır bilgisayarımda duruyor. Sadece bu albüm değil. Bunun gibi onlarca albüm var dinlemediğim. Bir kaç gün önce bu denk geldiği için dinlemeye başladım ve bilgisayardan 3 gündür sadece bu albümü dinliyorum.
S. Ramses adını verdiği bu ilk ve son çalışması, Tangerine Dream'in 1975 sonrası senfonik yapıya geçtikten sonrasını takip eden bir albüm. 'Strotosfer' albümünün ilk parçadaki etkisi dinlerken hissedilir. Sonrasında gelen 4'er dakikalık iki parçada da bu etki aynı şekilde devam ediyor.
Son parça, albüme adını veren 'Secret' de ise Tangerine Dream etkisi olduğu kadar Vangelis etkisi de var. Senfonik yapıya biraz daha minimalist bir şekilde yaklaşılmış. Parça başından sonuna dramatik bir atmosfere sahip.
Yukarıda belirttiğim müziğe bakışımı değiştiren gruplardan biri olan Tangerine Dream'i elektronik müziğin her yerinde arıyorum. Bulduklarımı da zevklerimin arasına ekliyorum.
Serge Lafosse'nin bu ilk ve tek albümü de bilgisayarımda ki tangerine dream klasöründe yerini aldı.
1. When The Birds Die Away (9.27)
2. Deuce (4.00)
3. Aoss (4.00)
4. Secret (15.31)
Serge Lafosse / Klavyeler, Synth(ses düzenleyicisi)
1 Ağustos 2019 Perşembe
Anyone's Daughter - Anyone's Daughter 1980
Anyone's Daughter grubu 1972'de ilk kurulduğunda kurucu üyeleri daha lise dönemindeydi. İlk albümlerine kadar da dönemin bir çok gruplarının parçalarını çalarak kendilerini geliştirdiler. Deep Purple parçalarını da belki daha çok ağırlık vermelerinden dolayı kurdukları grubun adını da bir Deep Purple parçasından aldılar. Yarı amatör olarak müzikten profesyonel müziğe geçişleri 1979 yılındaki albümleriyle oldu. Bir yıl sonra ikinci albümlerini çıkardılar. İlk albümlerinde 'Adonis' adında uzun bir parça yapmışlardı. Parça albümün yarısını kapsıyordu. İkinci albümlerinde daha çok kısa parçalara yer vererek albümü oluşturdular. Bir yıl sonrasında kendi dilleriyle yaptıkları albümde Herman Hesse'nin bir kitabını işlediler. 1'er yıl arayla iki albüm daha çıkardıktan sonra konser kayıtlarını albüm yapmaya yöneldiler. Grup 1986 yılında dağıldı. 2000'ler sonrasında devam ettilerse de 80'ler atmosferini yakalayamadılar.
Anyone's Daughter grubunu youtube'de 2010'da tesadüfen bulmuştum. Gruba adını veren 'Anyone's Daughter' parçasıyla ilk kez tanımıştım. Sonrasında diğer albümlerini teker teker bulup dinlemiştim.
O günden beri Wishbone Ash gibi canım sıkıldığında morale ihtiyacım olduğunda bir albüm açıp dinlemeye başlıyorum.

Grup hakkında genel bilgileri geçip albüme gelirsek; ilk albümdeki yaratıcılıktan çok daha iyi olduğunu bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Albümün kısa parçalardan oluşması progresif rock'daki 'uzun parça daha iyidir' anlayışını değiştirir niteliktedir. Hemen hemen her parçasındaki yaratıcılık yani parçaların hiç bir grubun parçalarına benzemiyor oluşu kısa parçalarla da müzikte mükemmelliğin yakalanabilir olduğunu gösterir.
Albümün en uzun parçası, 8 dakikalık 'Another Day Like Superman''dir. Parça Vangelis'in folkik ve dramatik tınılarına benzer bir şekilde açılır. Bluesvari folkik ezgilerle devam eder ve vurucu bölümü ondan sonra başlar. Uwe Karpa'nın gitar çalma tarzını Steve Howe, Steve Hackett, David Gilmour, Ritchie Blackmore, Andy Latimer gibi progresif rock'ın tanınan bir çok gitaristine benzetirim. Her albümde her parçada farklı bir şekilde gitar çalar. Bu parçada da Steve Hackett tarzı gitar çalar ve beni mest eder.
Anyone's Daughter grubu popüler yada rock yıldızı olmak için müzik yapmamıştır. Gençliklerinde dinledikleri müziği taklit ederek değil, yorumlayarak progresif rock'ın yerini tüketimciliğin aldığı yıllarda kendilerinin de zevk alacağı biçimde kendi müziklerini yapmışlardır. 7 yıl gibi kısa bir sürede 8-9 albüm yapmışlardır.
Albümün kısa parçalardan oluştuğuna fazlaca vurgu yaptım belki ama müzikal atmosfer ve kalite bakımından 70'lerin devamı niteliğindedir. Anyone's Daughter kendi dönemlerinde gelişen neoprog'a takılmayıp 70'lerin yaratıcılığını devam ettirmişlerdir. Sadece bu albümlerinde değil, bütün albümlerinde caz, klasik müzik, folk ve elektronik sesleri en mükemmel biçimde kullanmaya çalışmışlardır.
Anyone's Daughter 70'lerin kalitesini 80'lere taşıyıp devam ettiren ama müzikte herhangi bir iddiası olmadığı için müzik yapmayı bırakan bir gruptur. Gerçekten progresif rock'tan zevk alacağınız, özellikle 80'ler dönemi için bir Alman mucizesidir.
1. Swedish Nights (4.54)
2. Thursday (3.59)
3. Sundance Of The Haute Provence (3.39)
4. Moria (3.52)
5. Enlightment (5.01)
6. Superman (3.56)
7. Another Day Like Superman (8.03)
8. Azimuth (1.27)
9. Between The Rooms (4.22)
Süre : 39.13
Uwe Karpa / Elektrik & Akustik Gitar
Harald Bareth / Vokal, Bas Gitar, Glockenspiel
Matthias Ulmer / Klavyeler, Piyano, Vokal
Kono Konopik / Davul
29 Temmuz 2019 Pazartesi
Birth Control - Backdoor Possibilities 1976

1960'ların sonunda çıkan progresif rock dönemin bir çok rock gruplarını etkiler. Black Sabbath, The Who, The Doors, Led Zeppelin gibi gruplar ilk aklıma gelenlerden. Daha sonraları bu tarz gruplar rock müziğin efsanelerinden olurlar. Bir çok progresif rock grubu unutulup, bilinmiyorken bu grupların yaptığı müzikler klasik olarak tanımlanır.
Progresif rock'a ilgi duyup dinlenmeye başladıktan bir süre sonra o klasik yada rock efsanelerinin yerlerini progresif rock grupları almaya başlar. Bir süre sonra da rock müziğin o kadar da şablon müziğe dayanmadığı görülmeye başlanır. Hemen hemen bütün progresif rock gruplarının belli dönemlerde değiştikleri görülür. Örneğin Deep Purple(bazıları prog demese de progtur), 70 öncesi yaptığı müzik ile 70 sonrası yaptığı müzik birbirlerinden çok farklıdır. Deep Purple dağılıp, Rainbow grubunda grup üyelerinin bir kısmı müziğe devam ederken yine ortaya çıkan atmosfere farklıdır. Aynı şeyi Pink Floyd içinde söyleyebiliriz. Belli yıllar arasında müziklerinde ciddi değişiklikler yapmışlardır. Varolan ile yetinmemişler, hem kendilerini geliştirmişler hem de yaptıkları müziklerini.

Birth Control, ilk albümlerinde hard rock'a yakın dururlar. Mellotron kullanırken dahi müziğin atmosferi serttir. Aynı dönemde The Doors'un 'Light My Fire' parçasını da yine sert bir atmosferde yorumlarlar. Bir kaç albüm sonrasında grubun müziği değişmeye başlar. Albümlerin içinde artık caz ritimleri vardır. Gitar ve org soloları ilk dönemki gibi sert değil, caz ve blues ağırlık kazanır.
1976 yılındaki bu albümleri ile diğer albümlerinden farklı, bambaşka bir albümle ortaya çıkarlar. Albüm daha çok 1971-75 arası Yes-Genesis atmosferindedir. Cazı müziklerinde yine kullanmaya devam ederler ancak albümün atmosferi sert değildir, senfoniktir(seslerin birbiriyle uyumlu olması).
Rock döneminde, yani 60'larda ve 70'lerde bir isyanın tanımı (günümüzde heavy metal grupları bu işi üstlenmiştir) da olmuştur. Bütün rock tarihinin en politik grupları bu dönemde çıkmıştır. Pink Floyd'un yapmış olduğu sistem eleştirisinin bir benzeri günümüzde yoktur, yapılmamaktadır ama Pink Floyd taklidi yapan bir çok grup vardır. Birth Control grubu da, önceki albümlerini yazarken belirtmiştim, adını dönemin Papa'sının kürtaj hakkında ki açıklamalarına tepki olarak alırlar. İlk albümlerinden itibaren müziklerinde politik tavırlarını ortaya koyarlar ve sonraki albümlerinde de bu tavırlarını devam ettirirler. Pink Floyd'un 'Animals' albümü gibi sistem eleştirisi albümüne benzer 'Plastik People' albümleri hem sözler hem de müzikal atmosfer açısından mükemmel bir albümdür.
'Backdoor Possibilites' albümü de grubun yine politik tavrını devam ettirdiği bir albüm. Sistem ve toplum eleştirisini 'Plastic People' albümünde olduğu gibi devam ettirirler. Yukarıda belirttiğim üzere albümün müzikal atmosferi 70'lerin başı Yes-Genesis döneminin ve atmosferinin ortaya çıkartılması, grubun müziğinin bambaşka bir yere gittiğini gösterir.
Sert, ağır rock olarak adlandırılan Birth Control grubu bu albümüyle müzik yapmaya başlasalardı ve bu şekilde devam etselerdi, büyük ihtimal senfonik tür olarak adlandırılacaklardı.
Yes'in ve Genesis'in mükemmelliği ararken yakaladıkları mükemmel ötesi atmosferlere Birth Control grubu da bu albümüyle bir ekleme yapar. Ancak sadece tek bir albümle yetinirler. Sonraki albümlerde bu tarz atmosferde olan albümleri olmaz. Daha basit, daha anlaşılır, daha kolay dinlenilir albümlere yönelirler. Müziklerinde yine değişime açıktırlar ve kendilerini de değiştirirler ama dinleyici kitlesi de değişmiştir. Yine de popüler olacağız diye kendilerini satılığa çıkarmazlar.
75 sonrası bütünüyle art rock olarak adlandırılması gereken progresif rock yerine dinleyeciler bir süre sonra popüler kültüre yönelirler. Bir süre sonra da progresif rock ve grupları küçük topluluklara müzik yapmaya başlar. Birth Control de belki müziklerinin kitleye ulaşmasında sıkıntı yaşadıkları için bir çok grup gibi daha dinlenilir albümler yapmaya yönelirler. Bu durumu daha önce yaptıkları 'Buy' adlı parçada yaptıkları sistem eleştirisi varken yapmak zorunda kalırlar.
'Backdoor Posibilities' albümü benim için son Birth Control albümü. Bu albümden sonraki albümleri de severek dinlesem bile bu ve önceki albümlerinden aldığım zevki alamıyorum.
Son olarak ise Birth Control de bir çok progresif rock grubu gibi bilinmesi değil, klasik ve efsaneleşmiş rock gruplarından biri olması gerekiyor.
1. One First of April (7.41)
- Prologue 2.32
- Physical and mental short circuit 3.58
- Subterranean escape 1.11
2. Beedeepes (8.34)
- Film of Life 5.37
- Childhood Flash-back 0.52
- Legal Labyrinth 2.05
3. Futile Prayer (5.55)
4. La Cigüena de Zaragoza (8.17)
- The Farrockaway Ropedancer 4.28
- La moineau de Paris 2.24
- Cha cha d'amour 1.25
5. Behind Grey Walls (6.53)
6. No Time to Die (6.10)
Süre : 43.30
Bruno Frenzel / Elektrik & Akustik Gitar, Vokal
Zeus B. Held / Hammond Org, Elektrik Piyano, Moog, Arp Synth(ses düzenleyicisi), Grand Piyano, Alto Saksafon, Tubular Bells, Vokal
Peter Föller / Bas Gitar, Vokal
Bernd Noske / Davul, Perküsyon, Solo Vokal
Konuk
Michael / Perküsyon (4)
22 Temmuz 2019 Pazartesi
Jean Michel Jarre - Equinoxe 1978
Jean Michel Jarre adını lise yıllarından beri bilirim. Daha yeni yeni müzik dinlemeye başladığım zamanlarda elime geçen her kaseti dinliyordum. Jean Michel Jarre adını da dinlediğim karışık kasetlerden birinde görmüştüm. Yıllardır da adının nasıl yazıldığını dahi iyi anımsarım.
Pink Floyd sayesinde öğrendiğim progresif rock gruplarını ilk dinlemeye başladığımda doğal olarak Pink Floyd benzeri grupları (Camel, Eloy, Novalis, Amon Düül II gibi) daha çok dinliyordum. Çok sonraları diğer türleri de dinlemeye başladım. Bu tarz değişiklerinden bir süre sonra da müziğe bakışım değişmeye başladı.
YES, VDGG, Grobchnitt gibi gruplar progresif rock'a bakışımın değişmesinde ilk aklıma gelen gruplardı. Bir süre sonra da Tangerine Dream ile tanıştım, daha önce de dinlemiştim bir çok albümünü ancak gerçek anlamıyla TD müziğiyle tanışmam bir kaç tür ile yetinmemeye başladığım zamanda oldu. Tangerine Dream'in müziği de aynı YES, VDGG, Pink Floyd gibi müziğe bakışımda büyük değişiklere yol açtı.
Hatta bloğumda en çok yazdığım Tangerine Dream grubudur.
Jean Michel Jarre'yi de yine Tangerine Dream dinlediğim zamanlarda tekrar dinlemiştim(hala da dinliyorum). Elektronik müzik dendiğinde aklıma ilk Tangerine Dream gelse de hatta elektronik müzik dendiğinde alman ekolünü tek geçiyor olsam da diğer ülkelerden çıkmış müzisyen ve albümlerini de dinleyip takip ediyorum yada hakkında bilgi ediniyorum. Örneği Kitaro, Vangelis gibi bütün dünya tarafından bilinenleri de seviyor olmama rağmen Tangerine Dream ve alman ekolü ile kıyaslayamıyorum bile.
Onlar çok farklı, Alman ekolü çok çok farklı.
Yakın zamanda yazdığım Anna Själv Tredje grubunu yazarken de dinlediğim albümünün Alman ekolünden olduğunu yazıda belirtmiştim. Demek istediğim elektronik müzikde genellikle progresif elektronik türünde kıstasım her zaman Tangerine Dream olmuştur yada diğer Alman müzisyen ve gruplardır. Aynı avantgard dendiği zaman akıllara Fransızların gelmesi gibi.
Beni elektronik müzikte şaşırtan tek kişi Jean Michel Jarre'nin yaratıcılığıdır. Diğer elektronik müzisyenleriyle karşılaştırılamayacak kadar kendine özgün bir yaratıcılığı vardır. Bu yaratıcılığı da Mike Oldfield'e benzetirim. Her ikisi de yaptıkları bir kalıba sokmadan bir çok müzik türünü kendi müziklerinin içine yerleştirirler. Jean Michel Jarre'de bu albümünde klasik müzik, avantgard gibi kendi ülkesinde fazlaca yapılan müzik türünü albümüne yerleştirmiştir.
Bir önceki 'Oxygene' albümüne göre albüm daha senfonik, daha ritmik ve daha deneyseldir. Deneysellikten anlatmak istediğim experimentallik değil, kendi müziğini geliştirmek için senfonik ve folk ezgilerini albümüne yansıtıyor. Bu haliyle de Tangerine Dream'in 1975 sonrası müzikal değişiminden sonra çıkardıkları albümlere benziyor. Ancak Tangerine Dream üyeleri gibi sentezciyi kullanarak sesleri üstüste bindirerek müzik yapmak yerine hem ritimleri hem de melodileri farklı şekilde kullanarak farklı bir yaratıclık sergiliyor.
O yüzden Jean Michel Jarre, elektronik müzikte beni en çok şaşırtan müzisyendir. Albümde sesler, ritimler ve melodiler o kadar değişken ki ne klasikleşmiş Alman ekolüne benziyor ne de folk ve klasik müzik ezgilerini kullanarak Vangelis'in yaptığı müziklere benziyor. İçinde yaşadığı dönemin gelişen elektronik müzik akımından etkilenmiştir burası kesin ama taklidini yapmayıp kendi müziğini oluşturmuştur. Eğer benzetecek olursak 'Oxygene' albümünü Klaus Schulze müziğine 'Equinoxe' albümünü de Tangerine Dream'e benzetebilirim.

Jean Michel Jarre'nin iki albümü de daha sonra 80'lerde özellikle pop müziğini etkileyecektir. Aynı Tangerine Dream ve diğer elektronik müzik müzisyenleri ve grupları gibi. Jean Michel Jarre ise bu albümlerle yetinmeyecek günümüze kadar elektronik müziğin öncülerinden biri olacaktır. Hala da elektronik müzik denince akla gelen ilk isimlerden birisidir.
80'leri 90'ların ilk yarısını anımsayanlar Jarre'nin müziklerini bileceklerdir. Çünkü Jarre'nin müzikleri dönemin bir çok TV belgeselinde ve programlarında kullanılmıştır. Bu kadar bilinmesini sağlayan dönemin belgesel hazırlayan, TV programı yapan aydın kitlenin Jean Michel Jarre müziğini modern müzik diye kabul etmesidir.
1. Equinoxe (2.23)
2. Equinoxe (5.01)
3. Equinoxe (5.11)
4. Equinoxe (6.54)
5. Equinoxe (3.47)
6. Equinoxe (3.23)
7. Equinoxe (7.24)
8. Equinoxe (5.04)
Süre : 39.07
Jean Michel Jarre / Synth(ses düzenleyicisi), Org, Mellotron


















