Bu Blogda Ara

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Anna Sjalv Tredje - Tussilago Fanfara 1977



Bir önceki yazımda Tangerine Dream üyelerinden Johannes Schmoelling'in solo albümü yazdıktan sonra doğru dürüst odaklanıp herhangi bir albüm dinleyemedim. Bugün sabah geç uyandığımda da ayılabilmek için yattığım yerden bilgisayarı açıp albüm aramaya başladım. Karşıma daha önce adını  bile duymadığım Anna Sjalv Tredje adlı grup çıktı. Akşamdan kalma olduğum içinde müziği önemsemeden açıp dinlemeye başladım. 10 dakika sonra da karşımda, Tangerine Dream-Popol Vuh-Klaus Schulze-Ashra karışımı bir müzikal atmosfer ortaya çıktı. Albümü tamamen bitirdikten sonra da akşam yazabilmek için (yani şuan) üstüste 4-5 kez daha dinledim.

Anna Sjalv Tredje, 1971 yılında kurulan ve 1979'da dağılan kurulan iki kişilik bir grup. Progresif rock'ın ve elektronik müziğin günümüze göre daha az olduğu 70'lerin İsveç'inde biraraya gelen iki genç, müziklerini albüm yapmadan uzun bir süre kendi başlarına yaptılar. 1977 yılında ilk albümlerini çıkardılar bir süre sonra da iki kişilik grup dağılır. Grup üyelerinden Ingemar Ljungström (daha sonra en azından soyadının nasıl yazıldığını unutacağım), Cosmic Overdose grubuna katılır. Daha sonra bu grup 80'lerin popüler gruplarından Twice A Man grubuna evrilir. Grubun diğer üyesi Michael Bojen ise bir süre müzikten uzaklaşır tekrar müziğe döndüğünde ise Twice A Man grubuna katılır.

Albüm, her iki müzisyenin sonradan dahil oldukları Cosmic Overdose (Twice A Man) müziğindeki synth-pop'tan bir hayli farklıdır. Gerçi, Cosmic Overdose dönemi de synth-pop olarak geçiyor olsa da müziklerinde krautrock'tan çok etkilenmişe benziyorlar.

Bu sabah da ilk kez dinlerken (bilgisayarımda indirip dinlemediğim, bilmediğim yüzlerce albüm var) farkettiğim krautrock ve 70'lerin Almanya'sının elektronik müzik akımından fazlasıyla etkilenmişler. O yüzden albümü dinlerken Tangerine Dream'in avantgard dönemi (1971-75) müzikal zevkini fazlasıyla alıyorum.

Elektronik müziği her ne kadar bir çok farklı ülkelerden yapan müzisyenler çıkmış olsa da(Türkiye, Japonya, İngiltere, İtalya, Fransa gibi) Almanya ve dönemin Sovyet Rusya'sında üretenler daha ağırlıktadır. Hatta elektronik müzik Almanların icadıdır diyenler dahi vardır. Moğollar grubu üyesi bir röportajında elektronik müzik için bu tanımı kullanmıştır. Dolayısıyla elektronik müzik akımını temel olarak iki ekole ayırabiliriz. Alman ekolü ve Rus ekolü.

'Tussilago Fanfara' albümünü 70'ler Almanya'sının elektronik progresif rock döneminin bir ürünü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Üstüste binen sesler(dolayısıyla minimal olmayan, olamayan), synth kullanımı ile senfonik bir şölene dönüşür ve sürekli kendini tekrarlayan, saykodelik etkisi yaratan ritim ve armonilerle ilk 3 parçada Tangerine Dream-Klaus Schulze müziğinin etkisi hissedilir. Son parça ise ilk 3 parçadan bir hayli farklıdır. Popul Vuh-Ashra (hatta Amon Düül II) benzerliğinde olan parça, fazlasıyla da saykodelik etki gösterir. Albüm elektronik müzik diye tanıtılsa da son parça ile krautrock'a meyillenir. Ki zaten grup üyelerinin daha sonra dahil olacağı grubu kuran kişi yine bu albüm gibi bilinmeyen ama dinlendiğinde büyük keyif aldıran, tek albümlerinde saykodelik-krautrock etkisi olan Algarnas Tradgard grubunda çalmıştır.

Albüm için ise yukarıda dediğim gibi elektronik müziğin Alman ekolündendir diyebiliriz. Rus ekolünü de seviyor olsam da, hatta diğer ülkelerden çıkan bir çok elektronik müzik albümünü de severek dinliyor olsam da Almanya'dan çıkan gruplar benim için daha ön plandadır.

Son olarak, albümü dinlediğinizde karşınızda bir Tangerine Dream yada Klaus Schulze bulamayabilirsiniz ama 70'lerin krautrock'ından ve elektronik müzikten etkilenen 2 gencin mükemmel yaratıcılığını bu albümde görebilirsiniz.

1. Mossen (7.12)
2. Ankomster Utanför Tiden (11.38)
3. Den Barbariska Söndagen (14.26)
4. Tusen Ar & Sju Timmar (8.14)

Süre : 41.30

Ingemar Ljungström / Klavvyeler,  Synth (ses düzenleyicisi)
Mikael Bojen / Klavvyeler,  Synth (ses düzenleyicisi), Elektrik Gitar

10 Mayıs 2019 Cuma

Johannes Schmoelling - Lieder Ohne Worte 1995




Johannes Schmoelling, 1979 yılında Tangerine Dream grubuna dahil olur. Öncesinde okuduğu sanat okulunda müziğe, özellikle elektronik müziğe ilgi duyması onu müziğe daha çok odaklandırır. 1977 yılından itibaren müzik ile ilgilenlemeye başlar. 1979 yılında Tangerine Dream gruba katılarak,  ayrılan Peter Bauman'ın boşluğunu doldurur. 1980 yılında 'Thief', 1985 yılında da Ridley Scott'un 'Legend' (filmin soundtrack'lerinde Pink Floyd'dan David Gilmour, Yes'den Jon Anderson vardır) filmlerinde ses düzenleyicisi olarak yer alır.


Schmoelling, 1985 yılında Tangerine Dream grubundan ayrıldıktan sonra dizi-film müzikleri ve kendi albümlerini yapmaya başlar. İlk solo albümünü gruptan ayrıldıktan bir yıl sonra 1986 yılında çıkartır. Günümüze kadar da hem solo albümleri hem de film müzikleri yapmaya devam eder. 2010'lı yıllarda Tangerine Dream gitaristi Edgar Froese'nin oğlu Jerome Froese'nin Loom adlı grubuna girer. Ayrıca Jerome Froese'nin konserlerine misafir müzisyen olarak katılır. En son albümünü (aynı yıl 2 albüm birden) ise 2 yıl önce 2017'de çıkartır.

Johannes Schmoelling popülerlik anlamında pek bilinmemesine rağmen, elektronik müziğin öncülerinden olan Tangerine Dream üyeliği dolayısıyla ismi çok da yabancı değil. Kendi albümlerinde olduğu gibi dizi-film müziklerinde de 1980'ler Tangerine Dream müziğini fazlasıyla hissettirir. 'Erdenklang' albümünde de 80'ler Tangerine Dream etkisi devam eder.

'Erdenklang' yada diğer adı 'Lieder Ohne Worte' (sözsüz şarkılar) albümünde, 80'ler Tangerine Dream etkisi olduğu kadar içinden çıktığı krautrock etkisi de vardır. Ancak daha önemlisi Schmoelling bu albümünde diğer albümlerine göre krautrock'da önemli bir yere sahip olan synth etkisini bir hayli azaltmıştır.


Schmoelling bu albümünde yapmak istediği klasik müziği elektronik müziğin içine yerleştirmekti. Aynısı yada bir benzerini 60'ların sonlarında ve 70'lerin başlarında rock müziğin içinde yapılmıştı. Bunu da evlilik marşı denince akla gelen, klasik müziğin romantik döneminin önemli isimlerinden Mendelssohn müziğini kendi müziğine yansıtarak yaptı. Bunda da fazlasıyla başarılı oldu. 

'Nursery Ryhme', klasik müziğin minimalist bakış açısına sahip öncülerinden Eric Satie tarzı bir parçadır. Melodik olduğu kadar da ritmiktir. 'Gondola Song' ise Mendelssohn'un Gondol şarkısının bölümlerinden birisidir.  'Spinning' parçasında yine klasik müziğin etkisi fazlasıyla hissedilir. 'Jester's Nightwatch' parçası ise tamamen bas tonunun etrafında gezinir. 80'ler rock atmosferine uygunluk gösteren bir parça. 'Autumun Song', 'Huntsman's Song' ve 'Hymnus', Schmoelling'in albüm için örnek aldığı Mendelssohn'un klasikleşmiş eserlerinden bir kaçının elektroniklerle yorumlanışıdır. 'Maypole Song', Schmoelling'in kudüs'ü ziyaret edişinde ağlama duvarından etkilenerek yaptığı bir parçadır.

Albümün kapanış parçası Mendelssohn'un en bilindik eserlerinden 'Funurel March'. Schmoelling, klasik müziğe olan hakimiyetini gösterdiği en iyi yer. Hem klasik müziğin tadını hem de elektronik müziğin tadını fazlasıyla alıyorsunuz.

'Lieder Ohne Worte'; 'Sözsüz Şarkılar' Mendelssohn'un müziğinden ve bestelerinden esinlenilerek Schmoelling tarafından 1995 yılında ortaya çıkarılmış bir albüm. Hem progresif rock sevenler hem de elektronik müzik sevenler için kıyıda köşede saklanılması gerekli olan bir yaratıcılık. 

1. Nursery Ryhme (5.01)
2. Gondola Song (4.31)
3. Spinning (5.51)
4. Jester's Nightwatch (5.45)
5. Autumun Song (6.39)
6. Huntsman's Song (6.39)
7. Hymnus (8.29)
8. Maypole Song (6.51)
9. Funurel March (6.08)

Süre : 53.31

Johannes Schmoelling / Besteci, klavyeler ve synth(ses düzenleyicisi)

Jan Seliger / Davul (2,6,9)

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Bacamarte - Depois Do Fim 1983




Dahilerin müziği; progresif rock için özellikle 1970'li yıllarda yapılanı için söylenebilecek en güzel sözlerden ve tanımlardan biri.

Bu sözü, progresif rock üzerine türkçe yazılar bulup okurken bir blogda denk gelmiştim. Radyo Eksen'de yayın yapan Meral Akman'ın kendi yazdığı bloğunda progresif rock'ı böyle tarif etmişti. Sanırım Merak Akman bu sözü müziğin 'dahi çocuğu' olarak gösterilen Steve Wilson'dan esinlenerek söylemişti.

Ancak Steve Wilson için söylenen 'dahi çocuk' sözüne katılamam, 70'li yılların progresif rock müziği için ise rahatlıkla kullanabilirim.

Başka bir zamanda, yerde ve mekanda ise progresif rock ile progresif metal arasındaki farklılıklar üzerine bulduğum bir kaç forum sitesindeki yorumlara takılmıştım. Forumun birinde bir kişi şöyle bir soru soruyordu ve kendince progresif metal'in progresif rock'dan çok farklı bir tür ve anlayış olduğunu belirtiyordu.

Progresif rock parçaları özellikle 70'li yıllarda yapılanlar çok daha karmaşık yapılara sahipti. Örneğin Genesis'in 'The Musical Box' parçası karmaşık bir yapıya sahip ve sadece gitar ve klavye sololarıyla mevcut değil, hem armonileri hem de melodileri açısından zengin; bir o kadar da farklı türlerden müziklerin harmanlanması gibiydi. Bu parça ve buna benzer 70'li yıllarda yapılan bir çok albüm için progresif tanımı yapıldı. Ancak ben bu müzik anlayışını progresif metal denen türde göremiyorum, diyordu. Devamında progresif sözcüğünün ilerici anlamı progresif rock için uyumluydu ama metal için bu daha çok aşamalı (aşamalı metal) anlamını içeriyor diye yazıyı bitiriyordu.

Yazıyı okumanın üzerinden çok zaman geçtiği için anımsayabildiklerim kadarıyla o kişinin aklında olanı aktarmaya çalıştım. Ki progresif metal türü aynı o kişi gibi progresif rock'ın bir türü olarak değil de farklı bir tür olarak görüyordum. Bu yazı ise sadece iki türün arasındaki farkı anlamamda yardımcı oldu.

Bacamarte ile progresif metal'in yada Steve Wilson'un ne alakası var derseniz, yoktur. Bacamarte'nin müziğini anlatabilmek için bunları anımsatmak istedim.

Progresif rock'ın 1960'ların sonları ve 70'lerin başlarında bu kadar popüler olmasının tek nedeni o dönem henüz rock müziğin popüler olmayışı ve yüzlerce alt dala ayrılmayışıdır. Rock müzik popüler bir tür olmayınca o dönem müzik yapmak isteyen kişiler ve gruplar daha rahat hareket ediyorlardı ve yapmaya çalıştıkları müzikte daha yaratıcıydılar. Para kazanmaktan ziyade müzik sanatını halkın geneline yansıtmak gibi bir nedenleri yada amaçları olduğunu varsayarak tarih, mitoloji, bilim kurgu, siyaset, edebiyat ile ilgileniyorlar ve müziklerine bunu yansıtıyorlardı. King Crimson grubu bir şair'in şiirlerine kendi albümünde yer verirken Genesis grubu müziğinde mitoloji ile bilim kurgu'yu birleştiriyordu. Ki bu durum bir süre sonra ortaya çıkan ve progresif rock'tan daha popüler olan Hard Rock ve Heavy Metal içinde geçerli olacaktı. Ancak bu iki tür arasındaki durum, progresif rock ile hard&heavy, müziğe bakışlarından dolayı farklılaşıyordu. Progresif rock; caz, avantgard, klasik müzik, folk müzik; saykodelik ve beat müziğin üzerinden inşa edilirken, hard&heavy daha çok gitar ve ritimler üzerinden gidiyordu.

Nitekim günümüzde olan bu ayrılış hala devam etmektedir.

Bacamarte, 1980'lerin başında Brezilya'da kurulan bir grup. İçinde bulunduğu dönem daha çok hard&heavy'nin yaygın olduğu ve gençleri etkilendiği bir dönem. Bacamarte grubu içinde bulunduğu bu dönemden değil, 10 yıl önce yapılmış ve kısmen de çoktan unutulmuş bu müzikten yaranlanarak albüm yapmak istedi ve ortaya çıkardıkları albüm ise yukarıda bahsettiğim progresif rock-progresif metal ayrımını yapan kişinin istediği progresif rock'a uygun mükemmel bir örnek oluşturdu.

Bacamarte 'Depois Do Fim' albümüyle 1983 yılında bir nevi Brezilya'da 70'li yılların progresif müziğini tekrar yaşatır.

'UFO' parçasında klasik müziğin romantik dönem italyan müziğini kullanırlarken davul ritimleri Phil Collins'in Genesis dönemi kullandığı agresif yapıyı andırıyor. Bir sonraki parça 'Smog Alado' yine aynı klasik müzik esintili olarak başlıyor, daha sonra da İtalya'dan PFM'nin kullandığı folk-ritimli (füzyon, folk fusion görünümlü) 'E Festa' parçasını akla getiriyor. 'Miragem' parçası ise folk-caz (Area) ile senfonik müziği biraraya getiriyor. 'Passaro De Luz' parçası ise vokaller ve akustik gitar atmosferi ile Renaissance ve Curved Air'in yaptığı folk müzik klasik senfonik müziği  anımsatıyor.

'Cano' bir çok progresif rock grubunun geçiş müziği olarak kullandıkları ara müziklerden birine örnek, 'Cano' parçası değil bundan sonraki 'Ultimo Entardecer' asıl olandır. Albümdeki belki de en yaratıcı parçadır; 'Cano' ile ön hazırlığı yapılan parça, italyan progresif rock'ının efsane albümlerinden birine imza atan Alphataurus'un uzay-senfonik yapısını alır ve kullanır. Parçanın içini ise Renaissance'ın albümlerinde olduğu gibi klasik müzikten alıntılarla doldurur. Aynı giriş parçası 'UFO'daki gibi Phil Collins'in agresif davul kullanımını vardır.

'Controversia', 'Cano' parçası gibi bir sonraki parçaya öncülük eder. Parça İtalyanların dev isimlerinden Banco ile progresif rock'ın bambaşka tanımlanmasına yol açabilecek olan Gentle Giant tarzı karmaşık bir yapıya sahiptir. Devam, yani ana parça olan ve albüme adını veren 'Depois Do Fim' ise Banco'nun 1974-77 yılları arasında yaptığı avantgard-senfonik yapısını paralel bir biçimde ilerler.

Ve albüm biter.

1995 yılında Cd basımında albüme bir parça daha eklenir, 'Mirante des Estrales'. Grubun varedicisi, lideri ne derseniz uygun olabilecek olan gitarist ve her türlü müzik enstrümanını çalabilen Mario Neto tarafından parça albüme eklenir. Parçadaki bütün enstrümanları Mario Neto çalar. 'Mirante des Estrales' klasik gitar kullanımı açısından YES'in gitaristi, benim en sevdiğim üç gitaristen biri olan, Steve Howe tarzını andırır, ritimler ise akdeniz müziğini en güzel biçimde rock müziğine sokan PFM'i akla getirir. Albümde sevdiğim ilk parça. Hele parçanın sonunda elektrik gitar ile yaptığı kısa solo ise YES'in 'Soon' parçasının mükemmelliğini ve nasıl progresif rock müziğini etkilediğini gözünüze sokar niteliktedir.

Bacamarte'nin müziğini ve albümünü bu şekilde anlatmış olmamı mazur görün, çünkü grubun yaptığı aslında avantgard'ı, folk müziği, klasik müziği ve caz'ı birleştirmekti. Bunu da mükemmel bir biçimde yapmışlardı.

Burada öykündükleri, esinlendikleri 10 yıl öncesinin müziğini ve gruplarını anımsatmak Bacamarte'nin müziğini küçümsemek değil, kalitesini göstermek içindir. Bacamarte grubu da en az Genesis, Banco, Alphataurus, Renaissance, PFM, Gentle Giant ve YES kadar bilinmesi gereken progresif rock grupları içinde yer alması gerekir.

Son söz olarak, Bacamarte'nin 1983 yılında çıkarmış olduğu albüm; aslında progresif rock anlayışının 80'lerde de devam ettiğinin göstergesidir.


1. UFO (6.26)                                         
2. Smog Alado (4.11)
3. Miragem (4.54)
4. Passaro De Luz (2.28)
5. Cano (1.59)
6. Ultimo Entardecer (9.29)
7. Controversia (1.57)
8. Depois Do Fim (6.31)

Süre : 37.52

Jane Duboc / Vokal (2,4,6,8)
Mario Neto / Akustik & Elektrik Gitar, Yapımcı
Sergio Villarim / Klavyeler
Marcus Moura / Flüt, Akordion
Delto Simas / Akustik & Elektrik Bas Gitar
Marco Verissimo / Davul
Mr. Paul / Perküsyon

30 Nisan 2019 Salı

Carmen - Fandangos in Space 1973


                       
David Allen ve kızkardeşinin öncülüğünde kurulan Carmen grubunun flamenko müziğini kullanmaları Allen ve kardeşinin ailesinin ispanyol resturantı işletmesinden kaynaklı. Babası ispanyol gitarı çalarken annesi ispanyol dansları yapan bir dansçıdır.

David Allen, kızkardeşiyle birlikte 1970 yılında grubu kurarlar. 1973 yılında İngiltere'ye gelirler. Daha sonraları Jethro Tull'da bas gitar çalacak olan John Glascock katılır. İlk albümleri aynı yıl çıkar. (David Allen, herkesin bildiği Avustralya'lı ve Gong efsanesinin gitaristi ile aynı kişi değildir. Aynı isim olması nedeniyle belirtmekte fayda var.)

'Fandangos in Space', ispanyol flamenko müziği ve ispanyol halk müziklerini temel alarak ortaya çıkmış bir albüm. Daha önceleri dinlememe rağmen aklımda kalmayan ama Triana ve Cai ile tanımaya başladığım Andulus rock (endülüs) ile pek bir benzerliği yok.

Triana, Cai gibi gruplar ispanyol halk müziğini kullanırken arap ve akdeniz ezgilerini de katmışlardı. Özellikle cazı kullanmaları Andalus rock'ın tanımı için benim temel aldığım bir kıstas haline geldi. O yüzden Carmen grubunun yaptığı müziği Andalus rock içinde değerlendiremem.

Carmen grubu ispanyol halk müzikleri haricinde ingiliz tarzı halk ezgilerini de kullanıyor. Jethro Tull vokalleri özellikle dikkati çekerken Lindisfarne ezgilerinin de etkileri abartı olmasa da kendisini hissettiriyor. Albüm ve grup için ingiliz stiliyle ispanyol müziği denebilir.

Albüme gelirsek, 40 dakikalık sürede eğer halk müziğinden hoşlanıyorsanız zevk alacağınız kesin. Halk müziklerinden hoşlanmıyorsanız yine zevk alacağınız kesin çünkü yukarıda Jethro Tull benzerliği var derken aynı zamanda mellotron kullanımı ve David Allen'in kızkardeşi Angela'nın vokali olduğu bölümlerde Curved Air etkisi var.

Curved Air grubu da albümlerinde halk ezgilerini kullanırken benzer atmosferler ortaya çıkıyordu. Carmen grubunda da ingiliz etkisi yeterince mevcut.

Albümdeki parçalar ingilizce ve ispanyolca olarak yazılmış, o yüzden parçalar arasında hem sözler hem de yapı olarak bir benzerlik söz konusu değil. Bu aynı zamanda parçaların bir şablona oturtulmadığı anlamına da gelir. Dolayısıyla grup kendisini tekrar etmiyor.

Carmen bilindik gruplar arasında olmaması ve yaptıkları müziğin devamını getirici yani örnek alınması gereken gruplardan olmaması nedeniyle kıyıda köşede kalmış bir grup. Yine de 70'lerin yaratıcılığını görmek isteyenlerin kesinlikle dinlemesi gereken albümlere sahip. 'Fandangos in Space' albümü de grubun güzel bir çalışması.

1. Bulerias (4.18)
. Cante
. Baille
. Reprise
2. Bullfight (3.39)
3. Stepping Stone (2.45)
4. Sailor Song (4.54)
5. Lonely House (2.58)
6. Por Tarantos (1.44)
7. Looking Outside (My window) (5.10)
. Theme
. Zorongo
. Finale
8. Tales Of Spain (3.32)
9. Retirando (2.13)
10. Fandangos (4.33)
11. Reprise (2.05)

Süre : 40.53

David Allen / Vokal, Elektrik Gitar, Flamenko Gitar
Roberto Amaral / Vokal, Vibrafon,
Angela Allen / Vokal, Mellotron, Synth (ses düzenleyicisi)
John Glascock / Vokal, Bas Gitar, Bas Pedal
Paul Fenton / Davul, Perküsyon

28 Nisan 2019 Pazar

Faust - Fresh Air 2017




2017'nin sonlarında yılın en iyi albümleri diye liste yapmaya kalkıştığımda yeni çıkan bir çok albüm dinlemiştim. Bazılarını ilk dinlediğim andan itibaren beğenip listeme koymuştum. Bazılarını da dinledikten sonra silip yok etmiştim. Bazılarını da daha sonra dinlerim diye bilgisayarın içinde bir yerlere atmıştım. Sonraları tekrar ortaya çıkardığımda o albümleri teker teker baştan sona zevk alarak dinlemeye başladım.

Bir önceki yazımda Michael Rother'in albümünü yazarken son bir aydır doğru dürüst müzik dinlemediğimi yazmıştım. 4-5 albüm haricinde gerçekten müzik dinlemedim. Bir kaç akşam önce ise bilgisayardaki albümleri karıştırırken Faust'un bu albümü karşıma çıktı. O bir kaç gün içinde de albümü baştan sona en 10 kez dinledim. 

Faust, krautrock'ı az çok bilenler için tanıdık bir grup. En azından merak edenlerin krautrock diye aradığı zaman tür olarak değil, bir şarkı olarak karşına çıkar ve diğer albümleri bilinmese bile akılda bu parçayla kalıcı olur.

Sanırım ben de ilk dinlediğimde 'krautrock' parçasıyla yetinmişim ki diğer albümlerini anımsamıyorum. Son bir kaç gündür sürekli aynı albümü dinliyor olmamdan dolayı da pişman değilim. O dönem diğer krautrock gruplarına öncelik verdiğim için Faust grubunu unutmadım ama albümlerini dinlemeyi de ertelemiş gibi oldum. Şuan ise yepyeni bir müzik keşfetmişçesine zevk ile dinliyorum.


Faust, 1970'li yıllarda Almanya'dan çıkan bir grup olmasına ve pek popülerliği olmamasına rağmen şuanki grup üyelerinin çoğu farklı ülkelerden müzisyenler. Farklı ülkelerden olmaları müziğin niteliğini değiştirmiyor olsa da ortaya konan müziğin evrenselliğini gösterir niteliktedir. Faust yada grubu şuan için ayakta tutan davulcu Werner Diermeier ve bas gitarist Jean-Herve Peron ile birlikte müziğin evrenselliğini ve yaratıcılığını ön plana alarak grubu ayakta tutuyorlar.

'Fresh Air' albümü krautrock olarak adlandırılsa da ortaya konan müzik daha çok avant-gard atmosfere sahip. Bu atmosferin altında serbest caz, saykodelik, klasik müzik, funk, halk müziği (balkanlar ortadoğu) gibi birbirlerinden farklı türler ve armonik yapılar var. Bunların biraradalığı daha doğrusu hepsini bir araya getirip bambaşka bir müzik ortaya çıkarmak ise iki müzisyenin müziğe bakışı sayesindedir. 

Krautrock'da yenilik arıyorsanız, fransız tarzı avantgard'ı seviyorsanız, günümüzün anlamsız saçma sapan ve sürekli kendini tekrarlayan şablon müziklerden hoşlanmıyorsanız, Faust'un 'Fresh Air' albümü size ilaç gibi gelecektir. Yetmeyecek diğer albümlerini merak edip onları dinleyeceksiniz. O da yetmeyecek Faust benzeri grupları bulmaya çalışacaksınız. Ama aramayın, bulamazsınız.

Ben size iki grup vereyim; Flowers Must Die, Heliocentrics.

'Fresh Air' albümünde müzikal kalite yüksek olduğu kadar 'Fresh Air' adlı parçanın teması da sıradanlıktan öte. Her yerimizi saran fabrikalaşma, makineleşme sayesinde sağlıklı düşünebilecek yerlerimiz, yaşam alanlarımız tamamen yok oluyor. Şehirler insan yaratıcılığın sonuçlarından biri olması gerekirken; makineleşen, köleleşen insan yığınlarının yaşayıp öldükleri (yendikleri) örümcek ağlarına dönüşüyor. Faust grubu da haklı olarak hem insan yaratıcılığının önünün kesilmesine hem de makineleşen şehirlere isyan bayrağını müziğiyle acıyor.

2017'nin sonlarında en iyi albümler diye bir liste hazırlamıştım. Son bir kaç gündür bu albümü dinlemekten dolayı sanırım iyi ki yayınlamamışım diyorum. Yoksa böyle mükemmel ötesi bir albümü yok saydığım için üzülürdüm.

1. Fresh Air (live) (17.31)
2. Birds Texas (2.31)
3. Partitur (0.22)
4. La Poulie (6.38)
5. Chrorophyl (8.04)
6. Lights Flicker (5.40)
7. Fish (live) (11.25)

Süre : 52.11

Jean-Herve Peron / Besteci, Bas Gitar, Elektrik Gitar, Vokal
Werner Diermeier / Besteci, Perküsyon

Albüm katılanların nasıl katkıda bulunduklarını bilmiyorum. Sanırım Barbara Manning vokallerde yer alıyor. Diğerleri hangi enstrümanı çalıyor, internet üzerinden bilgi edinemedim. Ama Barbara Manning'in vokali bir çok rock vokalistinden çok daha iyi.

Maxime Manac'h
Barbara Manning
Braden Diotte
Juergen Engler
Michael Day
Robert Pepper
Ulrich Krieger
Ulrike Stöve
Ysanne Spevack 

23 Nisan 2019 Salı

Michael Rother - Flammende Herzen 1977



Yazı yazmayalı bir aydan fazla bir süre oldu. En son yazdığım yazıdan sonra yazmayı istediğim Michael Rother'in ilk albümüydü. Yazamadım, yazma isteği gelmedi. Üzerine bir çok albüm dinledim yazarım diye ama hepsini severek ve zevk alarak dinlediysem de hiç birine odaklanamadım. Bir ay öncesine bu gece geri döndüm. Kaldığım yerden, Michael Rother'in ilk albümünden devam ederim dedim.

Michael Rother, aynı Neu! grubundan arkadaşı Klaus Dinger gibi sürekli müziğin içinde olmuş bir isim ve hala daha müziğin içinde olmaya devam ediyor. Albümler yapmıyor olsa da, konserlerde yer alıyor.

Klaus Dinger'in Neu! grubu dağıldıktan sonra kurduğu La Düsseldorf'un ilk albümünü yazarken değindiğim krautrock'a tekrar değinsem Michael Rother'in müziği daha çok anlaşılır. Krautrock genel tanım içinde ağırlıklı olarak deneysel müzik olarak geçse de müziğin içi biraz farklıdır. Bu farkı ben ikiye ayırarak açıklamaya çalışıyorum. İlki saykodelik rock'a yakın türde olanlar; ikincisi, elektronik (avantgard) seslerin yoğun olduğu atmosfere sahip olanlar. İlkine örnek olarak Amon Düül II, Nektar, Guru Guru gibi gruplardır. Maalesef günümüzde devam edicileri çok azdır yada krautrock dendiğinde anımsanmaz. İkincisi ise sayılamayacak kadar örnekleri vardır ve müzik üretilmeye devam edilmektedir. Tangerine Dream, Can, Popol Vuh, Faust, Cluster ilk aklıma gelenlerden.

Klaus Dinger'in çalıştığı ve yarattığı gruplar gibi, Michael Rother'in çalıştığı gruplar ve solo albümleri de yukarıda örneğini vermeye çalıştığım krautrock'ın yaşayan tarafını oluşturuyor. 'Flammende Herzen' albümü de krautrock'ı anlamak için kolay yöntemlerden birisidir.
                                                   

Michael Rother, krautrock'ın efsaneleşen gruplarından Neu! kurulmadan önce Klaus Dinger gibi elektronik müzik denince akla gelen gruplardan Kraftwerk grubunda kısa bir dönem bulundu. Hemen ardından Neu! kurulduktan sonra albümlere yoğunlaşmaktan ziyade konserlere yoğunlaştılar. Çok konser vermelerinden dolayı albüm sayıları az olsa da, Michael Rother bir kaç yıl sonra Harmonia grubuna da dahil oldu. 1975 yılında Neu! dağıldıktan sonra ilk albümü, 'Flammende Herzen'i 1977 yılında çıkardı.

'Flammende Herzen' albümünü sanırım ilk kez geçen ay dinledim. 10 küsür yıl önce krautrock gruplarının çoğunu dinlerken Neu! grubunun albümlerini ve Michael Rother'in 'Sterntaler' albümünü de dinlemiştim. Hatta o dönem krautrock denince aklıma gelen ilk bir kaç isimden biriydi. Ancak daha farklı müzikler dinlemeye yönelince bu ilk albümünü dinlemeyi kaçırmışım.

'Flammende Herzen', Michael Rother'in ilk albümü ve ilk albümünde yardımcı olarak Can grubundan Jaki Liebezeit katılmış. Albüm yine Neu! Atmosferinde ama gitar çalışmaları daha çok duyuluyor. Bir sonraki albümü 'Sterntaler' da olduğu gibi Rother'in gitarı müziğe dramatik bir hava katıyor. Albüm baştan sona mekanik bir ritim üzerinde gidiyor olsa da biraz kendinizi verdiğininiz zaman Michael Rother'in ne yapmak istediğini anlayabilirsiniz.

Krautrock, günümüzde popülerliğini yitirmiş, 70'lerdeki gibi bilinen bir tür olmasa da dinleyene özellikle anlayana müzik hakkında çok şey katacak bir müzikal anlayış. Ki bu anlayış günümüz popülerleşmiş bir çok müzik türünün de temeli. Michael Rother ise Krautrock'ın oluşumunda çok değerli bir isim.

1. Flammende Herzen (07.03)
2. Zyklodrom (09.36)
3. Karussell (05.22)
4. Feuerland (07.06)
5. Zeni (05.09)

Süre: 34.11

Michael Rother / Gitar, Piyano, Bas Gitar, Synth
Jaki Liebezeit / Perküsyon

18 Mart 2019 Pazartesi

U. K. - U.K. 1978


Süper-grup olarak 1977 yılında kurulan U.K. grubu 70'li yılların son önemli projesiydi. 1980 yılına kadar iki stüdyo albümü ve bir konser albümü yayımlayan U.K., sonraki yıllarda da tekrar biraraya gelerek müzik yapmaya devam ettiler ancak stüdyo albüm çıkarmadılar.

Grubun ana kadrosu korunsa da, 90'lı ve 2000'li yıllarda genç müzisyenler de katıldı. 1977 yılında kurulan ve ilk albümü 1978'de çıkan U.K. grubunun kadrosu; Yes, King Crimson ve Genesis gruplarında davulda olan Bill Bruford; King Crimson ve Uriah Heep'de bas gitar çalan John Wetton;  ve yine King Crimson'ın Red albümünün konserlerinde gruba katılan, daha önceleri Curved Air grubunun üyesi ve Metamorphosis adlı parçayı 16 yaşında iken besteleyen Eddie Jobson. Son olarak gitarda ise Frank Zappa grubundan gelen ve Soft Machine grubunda da çalan Allan Holdsworth.


Grup son olarak 2013 yılında bir araya gelerek konserler verdi. 4 yıl sonra grubun kurucu üyelerinden John Wetton ve Allan Holdsworth aramızdan ayrıldı.

'U.K.' albümünde parçalarının hepsinde Eddie Jobson'ın imzası var. 'Alaska' (kendi bestesi) parçası haricindeki bütün parçalarda Eddie Jobson diğer grup üyeleriyle ortak çalışarak parçaları yazıyor.

Albüm 70'lerin son süper-grubunun ürünü olsa da, günümüzde U.K. parçalarını örnek alan bir çok modern progresif rock ve metal grubu (Dream Theater, Transatlantic) var. Bunda Eddie Jobson'ın elektrik piyanosunun ve John Wetton'un bas gitarının katkıları yadsınamaz.

8 parçadan oluşan albümde her bir parça virtüözlük gerektiren türden parçalar. Her parçanın eklektik bir yapısı olması nedeniyle de coverlanması yada bir benzerinin yapılması bir hayli zor. 

'In The Dead of The Night', bir sonraki yıl çıkan YES'in Drama albümünden 'Machine Messiah' gibi tamamen virtüözlüğe ve tekniğe dayanan parça. Chris Square ile John Wetton'u karşılaştırmak yersiz ancak en iyi bas gitaristler diye liste yapılsa her ikisininde bu parçayla varolması işten değil.

'By The Light of Day', bir kaç yıl sonra kurulacak olan ve John Wetton'un da orada müziğe devam edeceği Asia grubunun müzikal atmosferinin ön habercisi niteliğinde parça. Parçanın soloları ise tamamen Eddie Jobson'ın elektrik keman ve elektrik piyanosuna dayanıyor.

'Presto Vivace And Reprise', albümün en kısası olmasına rağmen müzikal anlamda en doyurucu parça. Eddie Jobson'ın elektrik piyanosu ise yıllar sonrasının Jordan Rudess'i gibi. Wetton ve Bruford ise 1974-75 King Crimson dönemini tekrar yaşatıyor.

'Thirty Years', Allan Holdsworth'un gitarını ilk kez canlı canlı hissetmeye başlıyorsunuz. Allan Holdsworth burada grubu rock'tan alıp caz'ın dünyasına götürüyor. Tahminim albümdeki en iyi solo kısmı buradadır.


'Alaska', Jobson'ın kendi albümlerinde kullanacağı new-wave tarzına alıştırma yaptığı bir parça. Dört buçuk dakika süren parçanın yarısı tamamen Jobson'un elektronik seslerinin kontrolünde. Diğer kısmı ise King Crimson avantgardlığında. 'Alaska' albümdeki bütün parçalar gibi şaşırtıyor.

'Time To Kill', pop şablonuyla hareketli bir şekilde başlıyor. Iki dakika sonrasında ise Jobson'ın virtüözlüğü ortaya çıkıyor. 'Thirty Years' ile birlikte en doyurucu soloya sahip ikinci parça.

'Nevermore', Holdsworth ile Jobson'un virtüözlüğünü tekrar birlikte gördüğünüz ikinci parça. Albüm genel olarak caz-fusion ve eklektik atmosferinde olsa da bu parçada senfonik yapıyı görerek grubun yaratıcılıkta sınır tanımadığını görebilirsiniz.

Albümün kapanış parçası, 'Mental Medication'. Grup üyelerinin hangi müziklerden beslendiklerini, müzikte ne yapmaya çalıştıklarını bu parçayla daha net anlarsınız. 60'lar ve 70'lerin pop(folk), caz, funk, avantgard ve klasik müziğin hepsi bir arada.

U.K. grubu'nun bu ilk albümünden sonra Bill Bruford ayrılacak yerine Frank Zappa'nın grubundan Terry Bozzio geçecek. Ve grup yine aynı kaldığı yerden devam edecek.

Albüm, grup uzun yıllar bir arada olmadığı için unutulanlar arasında kaldı. Ancak yine de progresif rock hayranları tarafından ve 70'lerin müziğini günümüzde yaşatmaya çalışanlar gruplar tarafından sıkça başvurulanlar arasında yer almaya hala devam ediyor.

1. In The Dead of The Night (5.38)
2. By The Light of Day (4.32)
3. Presto Vivace And Reprise (2.58)
4. Thirty Years (8.05)
5. Alaska (4.45)
6. Time To Kill (4.55)
7. Nevermore (8.09)
8. Mental Medication (7.26)

John Wetton / Bas Gitar, Vokal
Allan Holdsworth / Akustik & Elektrik Gitar
Eddie Jobson / Elektrik Keman, Klavyeler
Bill Bruford / Davul, Perküsyon