Bu Blogda Ara

31 Ekim 2016 Pazartesi

SBB - Za Linia Horyzonto 2016



Bazı kişisel sebeplerden dolayı 3-4 yıl önce müzik dinlemeyi bıraktım diyemesem de, takip etmeyi bıraktım diyebilirim. Bu bloğu açıp yazmaya başlayana kadar da dinlediğim sadece klasikleşmiş progresif rock gruplarıydı. İşte, YES, King Crimson, Tangerine Dream gibi. Bir de Wishbone Ash grubu vardı, ne zaman müzik dinlemekten sıkılsam Wishbone Ash gelir, kurtarırdı. Hala daha öyledir de.

27 Ekim 2016 Perşembe

Van Der Graaf Generator - Do not Disturb 2016



Gelecek ile ilgili tahminde yada kehanette bulunamıyorsak bile belki de Van Der Graaf Generator grubunun son albümü 'Do not Distrub' olabilir. Bu saatten sonra albüm çıkarmalarını geçtim, konser bile verseler yine de fazlasıyla iyi. 'Do not Distrub' eğer son albümü olacaksa V.D.G.G. kendi müzik anlayışından ve kalitesine uygun bir final albümü olacak. Umarım ki son albümleri olmaz.

25 Ekim 2016 Salı

Par Lindh Project - Gothic Impressions 1994



Arkadaşın sürekli söylediği 'yeni dönem gruplarını da yaz hacım' sözüne karşılık verebileceğim müzisyenlerden birisi Par Lindh projesi. Par Lindh 70'lerin ortalarında çıkan punk müziğini umursamadan, 80 ve 90'larda progresif rock'ın popüler yönünü gösteren neoprog ve progmetal saçmalığına bulaşmadan nasıl progresif rock yapılıra cevaplardan birisini veriyor, daha  ilk albümünde. Sonraki albümleri de ilk albümünün mentalitesinde devam ediyor. Progresif rock'ın popüler yönüne bulaşmadan.

Par Lindh 'ben bu işi yaparım' edasıyla ilk albümünü müzisyenlik olarak ileri derecede profesyonel müzisyenlerle 1994 yılında çıkartıyor. Par Lindh'e ilk projesinde müzikal olarak yardımcı olanlar Anaktedon, Landberk, Anglagard gibi dönemin isveç'inin önemli progresif rock gruplarının üyeleri ve tabii ki Kaipa ve Flower Kings grubunun gitaristi Roine Stolt (Roine Stolt bu yıl YES'in üyelerinden Jon Anderson ile albüm çıkardı). 90'ların sadece İsveç'inin değil, bütün ülkelerden çıkan en iyi albümlerinden biri ortaya çıkıyor. 'Gothic Impressions'

70'lerin progresif rock anlayışını tekrar hatırlatmakta yarar var. 70'lerde yapılan progresif rock'ın dayandığı üç (rakamla 3) müzik türü var. Bunlar caz, klasik, avant-garde müzik türleri. Folk ezgileri yada folk müzikleri bu dönem yapılan progresif rock'a sos oluyor. Küçümseme değil, tam tersine folk ezgilerinin kullanıldığı 70'lerin progresif rock albümlerinin tadı bambaşka. 80 ve sonraki yıllarda ortaya çıkan yeni akımlar bile hala 70'li yıllarda yapılan progresif müziğin kaymağını yiyiyor. Bazıları hariç. Par Lindh de bunlardan birisi.

Gothic Impressions....

Albümü dinlerken hangi grupları anımsıyorum, onları yazayım. Bu gruplar YES, King Crimson, ELP, Genesis, New Trolls gibi kendine has müzikleriyle 70'lerin progresif rock'ının üst düzey grupları. Klasik müziği temel alan albümler yapan ve sonraki yıllarda progresif rock'a temel olan progresif rock grupları.

Örneğin 'The Iconoclast' parçasını dinlerken aklıma girişde çalınan davul King Crimson'ının ilk 3 albümlük döneminin avant-garde havasını hatırlatırken, devamı Rick Wakeman'ın Jules Verne'nin  romanından uyarladığı 'Dünyanın merkezine yolculuk' albümünün müzikal yapısını hatırlatıyor. Bir diğer parça ise; Mussorgsky'nin ürettiği bir parçayı rock halinde çalması da 'Night on Bare Mountain' dinlerken ELP'yi hatırlatıyor. Bu parçada Keith Emerson'un progresif rock'ı klasik müziği temel alarak ne kadar etkilediği bu parçayı dinlerken daha fazla ortaya çıkıyor. Albümün en uzun ve üzerinde en çok çalışılmış parçası 'The Cathedral' ise ELP ve Rick Wakeman müziğinden izler taşıyor.

Par Lindh'in 70'li yılların progresif rock tanrılarından farkı, klavyelerin başında grubunu (ki bunlar melletron, hammond, klavsen, org gibi progresif rock'ın anlamını (felsefesini) oluşturan müzik aletleri) bir maestro gibi yönetiyor olması. Şöyle hayal edin; Par Lindh klavyelerin başında, sahnede sırayla gidip gelen müzisyenler Par Lindh müziğine yardımcı oluyorlar. Nasıl hayal ettiniz bilemedim ama kafamda canlanan şey tam olarak buydu.

Benzetmelerden yola çıktık ama farklılığını yazmazsak olmaz. Par Lindh klavyelerin arkasında bütün albümün müzikal yapısını, melodilerini ortaya çıkartırken, konuk müzisyenler Par Lindh müziğine çiçek olup, albümde cennet bahçelerinde çalınan bir müzik haline getiriyorlar.

Ayrı olarak Par Lindh'in etkilendiği yada temel aldığı müzisyen ve grupları yazdıktan sonra Par Lindh'ten etkilenen isimleri saymazsak yine olmaz. Yine İsveç'in son 10 yılda çıkardığı en iyi progresif rock gruplarından Wobbler'in müziğinde de Par Lindh klavye etkisi yoğun olmasa da kendini belli edecek derecede var. Bütün müziklerde olduğu gibi progresif rock'ta da gruplar ve müzisyenler birbirlerinden etkilenirler, birbirlerini örnek alırlar. Par Lindh de birilerinden etkilenir, Par Lindh'ten etkilenen birileri de olur. Müzik yada sanat bu şekilde ilerler. Sadece müzik yada sanat da değil aslında, hayat bu şekilde ilerler. Bu, biz insanların (memelilerin) davranış biçimidir.

Par Lindh'in projesi 90'ların progresif rock müziğine örnek olurken günümüzde yapılan modern progresif rock müziğine de örnektir. Belirttiğim gibi King Crimson, YES, ELP, Genesis gibi grupların müziklerini anlayarak dinliyorsanız, bu albümü de kesinlikle dinlersiniz.

En sevdiğim parçayı da belirtip, aşağıya youtube linkini koyayım. 'Gunnlev's Round'. 'Gunnlev's Round'; bu parça italyan senfonik operasının rock halinde çalınışıdır. İtalyan senfonik progresif rock'ına olan hayranlığım bu parçayı sevmem de etkin oldu, evet bunu kimseyle tartışmayacağım.

Modern progresif rock diye ortada dolaşan garabet müzik albümlerin yerine Par Lindh albümlerini dinleyin. Par Lindh'in ilk albümü 'Gothic Impressions' albümü de başlamak için örnek albüm olsun.

1. Dresden Lamentation (2.06)
2. The Iconoclast (7.04)
3. Green Meadow Lands (7.24)
4. The Cathedral (19.33)
5. Gunnlev's Round (2.50)
6. Night on Bare Mountain (13.50)

Süre : 52.54

Par Lindh / Klavyeler, Bas Gitar, Davul, Perküsyon

Konuklar
Ralf Glasz / Vokal
Mathias Jonsson / Vokal
Johan Högberg / Bas Gitar
Magdalena Hagberg / Vokal
Anna Holmgren / Flüt
Jonas Endgegard / Elektrik Gitar
Mattias Olsson / Davul, Perküsyon
Jocke Ramsell / Elektrik Gitar
Lovisa Stenberg / Harp
Roine Stolt / Akustik Gitar
Camerata Vocalis / Koro vokal



22 Ekim 2016 Cumartesi

Deluge Grander - August in the Urals 2006


Tekrarlamaktan sıkıldım gerçeği ama söylemekte yarar var sanırım. 80'ler ve 90'lar sonrası progresif rock'ta kalite farkı ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasında punk'ın değil, neoprog ve prog metal denilen türlerin büyük bir etkisi var. Buna rağmen aynı dönemlerde 70'lerin mantığıyla müzik yapmaya çalışan gruplarda var. Bunlardan birisi Amerikalı Dan Britton öncülüğünde Deluge Grander grubu.

Dan Britton'ın ilk projesi Deluge Grander ve sonraki projesi Birds and Buildings grubu da avantgarde ve caz temel üzerinden müzik albümü yaptılar.  Deluge Grander, grup olarak senfonik yapıdayken diğer grup Birds and Buildings eklektik yapı da albümlere sahipler. Senfonik ve eklektik progresif rock, progresif rock'a temel olan iki müzikal anlayış. Sırf bu yüzden bile Dan Britton takip edilmeyi ve övülmeyi fazlasıyla hakediyor.

Augut in the Urals....

'Inagural Bash' avantgarde müzik ve müzikal mentalite üzerinden nasıl senfonik progresif rock yapılıra en iyi örneklerden birisi. Hatırlayabildiğim kadarıyla bir diğeri grubu Fransız Ange. Albümde ki dinlemesi en zor parça olmasına rağmen uzunluk açısından dönemin Spock's Beard ve Transatlantic gibi amerikalı grupların uzun parçalarından çok daha yaratıcı bir parça. Parçanın bütününe hakim avantgarde ve caz atmosferi dinleyeni hem zorluyorken hem de şaşırtabiliyor.

'Augut in the Urals' albümle beni tanıştıran parça. Açıkçası nerede nasıl dinlemeye başladım hatırlamıyorum ama ' Augut in the Urals' parçasını dinlediğim ilk anı gayet iyi hatırlıyorum. Albümü dinlediğiniz zaman akılda kalıcı olacak iki parçadan birisi. Diğeri son parça 'The Solitude of Miranda'. Bence 'Augut in the Urals' parçasının müzikal atmosferinin üzerinden diğer parçaları da yazmış olsalardı (sonraki albümler de dahil) kesinlikle 2000 yıllar sonrasının en iyi grubu olacaktı. En iyi grubu olacaktı derken küçümseme falan yok tam tersine grubun ve Dan Britton'un yaptığı müziğin kalitesinin ne kadar yüksek olduğu söz konusu. 'Augut in the Urals' parçası ile Deluge Grander, 2000'li yılların en iyi bir kaç grubundan birisi.

'Abandoned Mansion Afternoon' ilk parçada ki gibi bu parçada da avantgarde müzikal hava hakim. Parçanın ortalarında Genesis davulcusu Phil Collins davullarına benzer vuruşlar duyulsa da, Genesis müziğinden bir hayli uzak. Parçanın albümde dikkat çekici tek tarafı sözlerinin diğer parçalara göre daha fazla oluşu. Albümün müzikal olarak konsept anlayışına uygun olsa da diğer parçalar arasında biraz zayıf kalıyor.

'A Squirrel' klasik italyan müziklerine benzemeye başlıyor açılışta. Klasik derken bu sözü her iki anlamda kullanıyorum. Hem 19. yüzyıl öncesi italyan klasik müziğine benziyor yapısı hem de 70'lerin klasikleşmiş italyan senfonik progresif rock müziğine benziyor. Benim gibi italyan progresif rock müziğine hayranlığınız varsa bu parçayı kesinlikle seveceksiniz.

'The Solitude of Miranda', ispanyol gitarı ile latin folk ezgileri ve akdeniz arabik oryantal müziğinin içiçe geçmiş senfonik hali. Parçayı dinlerken isterseniz İspanya'nın endülüs dönemine gidebilirsiniz.  Gideceğiniz kesin çünkü parçanın ortalarında arapça ağıda benzer sesler duyabilirsiniz. Caz, Folk (ispanyol ve arabik ezgiler), avantgarde hava sayesinde parça albümde severek dinlediğim ikinci parça oluyor.

Albümün en kötü tarafı, belirtmezsem olmaz, kayıtları. Maalesef albümün genelinde hafif boğuk bir ses düzeni hakim. Albümün kalitesini bozmuyor belki ama o hafif uğultu, dinleyen kişiyi dinlerken  yorabiliyor. Umarım bundan üç beş yıl sonra albümün tekrar basımında bu zayıf kısım giderilir ve albüm başyapıtlık progresif rock albümleri arasında yerini alır.

Merak edip takip etmek isteyenlerin başvuracağı ilk adres.

www.emkog.com
Web sitesi hala işlerliğini koruyor.

1. Inagural Bash (26.57)
2. Augut in the Urals (15.52)
3. Abandoned Mansion Afternoon (12.14)
4. A Squirrel (8.45)
5. The Solitude of Miranda (7.18)

Süre : 70.57

Dan Britton / Klavyeler, Vokal (1-3) Gitar (2), Akustik Gitar (5)
Dave Berggren / Gitar (1,3-5)
Patrick Gaffney / Davul
Brett D'anon / Bas Gitar (1-4), Ud (2)
Frank D'Anon / Trompet(1), Flüt(1), Klavye(5),
Jeff Suzdal / Saksafon (1)
Adnarim Dadelos / Vokal (5)

19 Ekim 2016 Çarşamba

Finisterre - Finisterre 1995



1980'lerin başlarında başlayan ve 80'lerin ortalarında iyice popüler olan neoprog akım, 80'lerin ortalarında başlayan ve 90'ların başlarında neoprog akımı gibi popüler olan prog metal türü, kanımca 70'lerin başlarında ortaya çıkan progresif rock'a en büyük iki tehlike olmuştur. Günümüzde de progresif rock'ın yanlış anlaşılmasına sebep olan iki müzik türü de hala devam etmektedir.

18 Ekim 2016 Salı

Quella Vecchia Locanda - Quella Vecchia Locanda 1972



1972 yılı italyan progresif rock'ının efsane olmaya başladığı yıl. PFM, Banco, Le orme, Museo Rosenbach gibi italyan progresif rock'ın efsane gruplarının ilk albümlerinin çıktığı yıl, 1972. Gerçeği 1972 öncesinde de italya'da çıkan gruplar ve albümleri vardı. Örnek olarak New Trolls, Osanna, Delirium, Garybaldi. Ancak, 1972 yılında ki kadar ses getirmediler bu gruplar ve albümleri. Yıllar sonra progresif rock dinleyicileri tarafından arşivlerden tekrar tekrar çıkarıldı bir çok grup ve plakları. En önemlilerinden birisi kesinlikle Quella Vecchia Locanda.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Yes - Fragile 1971



Bu benim yüzüncü (sayıyla 100) yazım. Gerçeği sayıların herhangi bir anlamı olmasa da disipline etmek açısından önemli. Yüzüncü yazımı da hem progresif rock'ın hem de rock tarihinin en önemli albümlerden birisi olan 'Fragile' albümü üzerine yazayım dedim.

'Fragile' albümü benim yüzüncü yazım olacakken YES grubunun da dördüncü albümü oluyor.

Bana göre bu dördüncü albüm YES efsanesinin başladığı albüm. YES efsanesi dört albümden oluşur. Sırasıyla ilk 'Fragile' albümünü takip eden 'Close To The Edge', 'Tales from Topographic Oceans' ve Relayer'; Progresif rock YES efsanesinin dört albümü. 'Fragile' albümünü YES efsanesi albümlerinden biri haline getiren kesinlikle açılış parçası 'Roundabout'.

'Roundabout', progresif rock tarihinin en önemli parçalarından biri. Progresif rock dinliyorum  diyenlerin hem dinlemesi hem de ezberlemesi gerek bir parça. Parça akustik gitar (Steve Howe) ile başlar. İlk dinlemeye başladığınızda bir rock parçası değil de, klasik gitar konçertosu girişi gibidir. Devamında çalmaya başlayan bas gitar (Chris Squire), latin caz benzeri davul ritimleri (Bill Bruford), klasik müzik ve saykodelik org karışımı, son olarak da beat folk vokal tarzı (Jon Anderson) ile 'Roundabout' tüm zamanların progresif rock'ının en önemli şaheserlerinden biridir. Belli bir form'a, şablon'a uymaz 'Roundabout'. O yüzden progresif rock'ın en iyilerindendir.

Sanırım 'Roundabout' parçasını şuan tekrar dinlerken, on iki bin sekiz yüz yetmiş üçüncü dinleyişim oldu.

'Cans And Brahms' albümde ki solo parçalardan birisi. Sadece Rick Wakeman'ın piyano'su ve org'unun tuşlarını duyabilirsiniz. Albüm klasik gitar konçertosu ile başlayıp rock tınılarına geçtikten sonra ikinci parça da tamamen bir klasik müzik eseri karşınıza çıkar. Klasik müzikle rock müziğin en güzel nasıl buluşacağını gösteren ard arda çalan iki parça.

'We have Heaven'; hem klasik müziğin hem de progresif rock'ın vazgeçilmez elementlerinden olan folk müzik öğeleri üzerinden yazılan bir parça. 'We Have Heaven', Jon Anderson'un sonraki yıllarda folklorik parçalar üzerinden müzik yaparken ne kadar başarılı olacağının kanıtı. Kısa parçayı dinlerken Amerikan yerlilerin bin yıl önce ki zamanlarına götürüyor dinleyeni.

'South Side Of The Sky', bir önceki parçanın devamı gibi. Özellikle folklorik öğeli vokalin  varoluşu, üzerine saykodelik sesler ve parçanın avant-garde havası dinleyeni zorlayabiliyor. Üçü birarada şeklinde olan parçaya sonradan klasik müzik etkisi girmeye başlıyor. Klavye klasik müzik çalmaya çalışırken, bas gitar avant-garde havasında; davullar cazcılık yaparken, vokal ise bir önceki parçada ki gibi folklorik vokali devam ettiriyor. Parçanın son kısmı çok özeldir benim için. Steve Howe'un elektrik gitar solosunu duyarım çünkü. Sonraki YES albümlerinde de vazgeçilmezlerimden olacak Steve Howe gitar sololarının ilk örneklerinden...

'Five Percent For Nothing', herkes solo olarak parçalarını albüme koyunca, davulcu Bill Bruford'da eksik kalmıyor. Çok kısa davul solosu bile değil... (Bill Bruford çalıyorsa dinlenir!)

'Long Distance Runaround' kısacık bir parça olsa da yıllar sonra bile YES konserlerinde kendisine yer bulan bir YES şaheseri. Beat döneminden kalma ezgilerin üzerine Rick Wakeman org'u ve Steve  Howe melodilerle bezenmiş. YES efsanesi ve efsane öncesi YES müziğinin harmanlanmış hali.

'The Fish', Chris Squire bas gitarı parçayı başından alıp sonuna kadar götürüyor. 'The Fish' parçası da Chris Squire'dan albüme eklenmiş solo bir parça. 1971-72 yılına göre bas gitarın yaratıcı güzelliği. Jon Anderson'un beat folk tarzı vokali de güzel duruyor.

'Mood For A Day' Steve Howe akustik gitar konçertosu. Albümde ki bir çok parça gibi 10 yıllar sonrasında bile konserlerinde çalınırken büyük alkış alan parçalarından birisi. Steve Howe bu tarz akustik solo gitarının sonra ki YES albümlerinde de, kendi albümlerinde de bolca kullanacaktır. Steve Howe hala benim favori bir kaç gitaristimden birisi. 'Mood For A Day' parçası da Steve Howe gitar çalışmalarına bir örnek.

'Heart Of The Sunrise' bir önceki 'Yes Albüm'ü ve 'Time And World' albümlerinin müzikal yapısının devamı şeklinde. Bu parça da Rick Wakeman değil de Tony Kaye çalıyor olsaydı çok da farkedilmeyecekti. Ancak Steve Howe gitarı kendisini kesinlikle farkettiriyor.

YES müziği efsanesine başlamanın en uygun yollarından birisi 'Fragile' albümünü dinlemekle olur. Siz de 'Fragile' albümünü sindire sindire dinleyin. Dinlerken de kesinlikle başka bir iş ile meşgul olmayın. Aksi taktirde albümden den YES müziğinden de hiç bir şey anlamazsınız.

1. Roundabout (8.29)
2. Cans And Brahms (1.35)
3. We have Heaven (1.30)
4. South Side Of The Sky (8.04)
5. Five Percent For Nothing (0.35)
6. Long Distance Runaround (3.33)
7. The Fish (Schindleria Praematurus) (2.35)
8. Mood For A Day (3.57)
9. Heart Of The Sunrise (10.34)

Süre : 40.52

Jon Anderson / Vokal, Geri Vokal
Steve Howe / Elektrik Gitar, Akustik Gitar (Flamenko 8. Parça), Geri Vokal
Rick Wakeman / Hammond Org, Melletron Org, Grand Piyano, RMI Elektra Piyano, Moog Synth (ses düzenleyicisi)
Chris Squire / Bas Gitar, Geri Vokal, Gitar (1. Parça)
Bill Bruford / Davul, Perküsyon

Konuklar
Eddy Offord / Prodüktör

9 Ekim 2016 Pazar

3 (Three) - To the Power of Three 1988



2009'da askere gittiğimde yanımda mp3 çaları da götürmüştüm. Acemi birliğinde girerken mp3 çaları teslim ettim ama usta birliğine girerken bir şekilde saklayıp, mp3'ü bölüğe sokmuştum. 1 yıl dağın tepesinde ne yapacaktım ki müziksiz. İşte o mp3'ün içinde olan albümlerden biri de bu albüm. Hafızam çok iyi değildir, örnek olarak insanların isimlerini aklımda tutamam, adres ezberleyemem, telefon numaralarını bile hatırlayamam ama dinlediğim müzikleri asla unutamam.

Askerde iken müzik dinlemenin en güvenli yer nöbet yeri. Geceyse bir de yakalanma riskiniz yok denecek kadar az. Askerliğim boyunca mp3'ü hep nöbet yerimde kullandım. Hatta operasyonlara çıktığımızda bile yanımda götürdüm. Yolda yürürken bile dinliyordum. İtiraf gibi oldu.

70'lerin progresif rock müziği 80'lere gelindiğinde kalite olarak neredeyse yerlerde sürünüyordu. 70'lerin müzikal mantığına uyarak müzik yapan gruplar vardı elbette ama ya yok denecek azdı yada bilinmiyordu. Hala da öyledir. 70'lerin grupları da 80'lere geldiğinde müzikal olarak değişmeye başladı. Daha melodik, daha basit yapı parçalar ürettiler. Piyasaya yönelik albümler çıkardılar. Ama albümelerinde az da olsa 70'lerin müzikal kırıntıları vardı.

Tapınarak sevdiğim King Crimson, YES, Genesis gibi grupların 80'li yıllarda ki albümlerine bir türlü sevemedim. ELP de dahil tabii bu duruma. Progresif rock gruplarının 80'li yıllarda ki popüler  müziğe kaymasına Keith Emerson liderliğinde ki ELP ve 3 (Three) grup denemeleri yeterince iyiydi. Her ne kadar satış ve popülerlik olarak çok düşük olsa da albüm satışları, kalite ve yaratıcılıkları yerli yerindeydi.

Hep söylenen şey; progresif rock punk akımı ortaya çıkınca gerilemeye başladı. Popülerliğini punk yüzünden kaybetti. Bu söyleme katılsam da tam olarak açıklayıcı değil. 70'lerin progresif rock müziğinin unutulup gitmesinde ve dinleyicisiniz azalmasında punk'tan ziyade metal türünün etkisi var. Gençler, 68'li yıllarda olduğu gibi saykodelik ve progresif rock yerine metal dinlemeye başladı. Bence bu durumda Amerikan lümpen gençliğinin büyük bir etkisi var. Tabii onları takip eden diğer ülkelerin dinleyicisi de dahil.

Albüm ELP grubundan Keith Emerson ve Carl Palmer önderliğinde oluştu. Vokal olarak Robert Berry getirildi. Robert Berry bu albümün üzerine 3-4 albüm daha yaptıysa da; bu albümde ki kaliteyi tutturamadı. Aslında albüm bir başyapıt da değil ama 80'ler de yapılan progresif rock'ın ortalamasının üzerinde.

Albüm 80'lerin havasına uygun olarak fazlasıyla melodik. 'Lover To Lover', 'Chains', 'Talkin' Bout' parçaları eğlenceli parçalar. Seksen müziklerini sevenlerin şarkıları diline dolayacağından eminim. Hatta Bryan Adams sevenlerin 'You Do Or You Don't' parçasını da seveceklerine eminim.

Albümde iki parça var progresif rock'ın anlamını bulmuş. 'Desde La Vida' ve 'On My Way Home'. 'On My Way Home' parçası melodik dursa da, Keith Emerson'un piyano çalışı ELP dönemini hatırlatıyor. Üç bölümlük ' Desde La Vida' ise albüme fazla gelen bir parça. Belki de şöyle desek daha yerinde olur. Albümün kalitesini yükselten tek parça. Carl Palmer işçiliği.

Progresif rock dinlemekten sıkıldığınızda dinleyebileceğiniz yarı progresif yarı pop odaklı rock türüne uygun bir albüm. Dinlerken başka bir işi rahatlıkla yapabileceğiniz türden bir albüm. Önyargılarınızla dinlemeyin böyle albümleri. Olduğu gibi kabul edip öyle dinleyin.

1. Talkin' Bout (4.00)
2. Lover To Lover (4.12)
3. Chains (3.42)
4. Desde La Vida (7.06)
. La Vista
. Frontera
. Sagne de Toro
5. Eight Miles High (4.08)
6. Runaway (4.42)
7. You Do or You Don't (5.02)
8. On My Way Home (4.46)

Keith Emerson / Klavyeler
Robert Berry / Gitarlar, Bas Gitar, Vokal
Carl Palmer / Davul

Konuklar
Suzie O'List / Vokal
Kim Liatt J. Edwards / Vokal
Lana Williams / Vokal 


8 Ekim 2016 Cumartesi

Gordian Knot - Emergent 2003



Gordian Knot, güzel grup. İçinde yaşadığımız modern (!) zamanın gerçek anlamda progresif rock yapan güzide gruplarından bir tanesi. Maalesef ikinci albümden sonrası gelmiyor. Bu tarz albümleri saklamak gerekiyor.

Emergent:

İlk albüme göre bu albümde progresif rock'ın klasik döneminden tanıdık iki kişi var. İlk albümde 80'li ve 90'lı müzisyenler vardı. İkinci albümü 'Emergent' de ise progresif rock'ın iki efsane grubun müzisyenleri var. İlki efsane Genesis'in efsane gitaristi Steve Hackett. Diğeri yine efsane ve progresif rock için temel olmuş YES ve King Crimson gruplarında davul çalmış, Bill Bruford (Bill Bruford 1975'da King Crimson'dan ayrılınca bir yıl Genesis'te çaldı). Ayrıca hiç sevmiyor olsam da progresif metal'in en yaratıcıları olan Fates Warning grubundan Jimm Matheos da grubun içinde. Aslında grup Sean Malone'nin önderliğinde olan bir müzikal birliktelik. Sean Malone birlikte çalacağı müzisyenleri seçerken gerçekten çok titiz davranmış. Titiz davranmış ama devamı yok.

Albüm içinde prog metal'in (!) yoğunluğu kimilerince çok bariz bir şekilde olduğu söylense de, daha çok King Crimson'ın 90'lı yıllarda yaptığı müziğin baskınlığı göze çarğıyor. Ayrıca belirtmekte fayda var; Steve Hackett'ın varlığı, Steve Hackett müziğinin de albümde yer bulmasını sağlıyor. 'Darktown' albümünün müzikal yapısı (yada atmosferi) sözsüz olarak, albümde yer edinmiş. Çok daha bariz bir şekilde varlığını hissettiren ise, caz füzyon. Albümün başlamasından bitişine kadar bas gitar çalan Sean Malone'nin bütün müziğe hakimiyetini görebiliyorsunuz. Albümde ki bir çok parçanın bazı yerlerinde rock ve caz tarihinini en önemli bas gitaristlerinden Jaco Pastoroius vari bas gitarı hissedebiliyorsunuz.

2000'li yılların başında bu tarz albümlerin dinleyici kitlesi az olduğu için devamı da gelmedi. İnsan keşke devamı gelseydi , hiç değilse günümüzden progresif rock'a örnek gösterebileceğimiz bolca albümümüz olurdu diyor ama ne yapabilirsiniz ki, müzik piyasası denilen şey tamamen duygusal (!). Bize de ancak bu tarz albümleri bulup, dinleyip arşivlemek düşüyor.

1. Arsis (1.59)
2. Muttersprache (6.26)
3. A Shaman's Whisper (6.33)
4. Fischer's Gambit (5.43)
5. Grace (Live) (8.27)
6. Some Brighter Thing (7.34)
7. The Brook The Ocean (4.06)
8. Singing Deep Mountain (9.00)

Süre : 49.48

Jason Gobel / Gitar
Steve Hackett / Gitar
Sean Malone / Bas Gitar, Ebow, Stick Gitar, Vokal
Sean Reinert / V-Davul
Bill Bruford / Çelik Davul, Davul
Paul Masvidal / Gitar
Jimm Matheos / Naylon ve Çelik Telli Gitar
Sonia Lynn / Vokal



6 Ekim 2016 Perşembe

Tangent - The Music That Died Alone 2003



Oğlum bu soru'da tanjant aldın mı?
....
Niye almadın?
....
Ben sana söylemedim mi, eğer tanjantını almazsan çözecekmezsin soruyu diye!.

Trigonometri de tanjant almak önemli!!!

Meslek lisesine gitmiş olmama rağmen ne hikmetse lise son sınıfta trigonometri dersi koymuşlardı. Matematik yok, geometri yok ama trigonometri var. Matematiğim kötü olmadığı içinde trigonometri'den rahatça geçmiştim. Tanjant'ı da o zamandan beri hatırlıyorum.

Tanjant; teğet. Hafif bir dokunuş.

Tangent grubu da hafif bir dokunuş olsun diye 70'lerin müziğinin üzerinden ilk albümlerini yapmışlar. Hafif bir dokunuş mu olmuş 70'lere yoksa tamamen 70'lerin mantığı ve müzikal anlayışı üzerine mi yapmışlar bu albümü, dinlemeye başlayınca anlamaya başlıyorsunuz. Albüm bildiğin 70'lerin müziği.

Tangent grubunun 70'lere öykünmesi, 70'lerin progresif rock'ının tanjantını alması kötü yada kopyacı bir müzik ortaya çıkarmamış. Tam tersine modern dediğimiz enstrümanlarla harika bir albüm çıkmış ortaya. Hani günümüzde progresif rock çok az yapılıyor sözüne karşılık gelen bir albümlerden bir tanesi.

Tangent grubu üyelerinden biri 70'lerin Kaipa grubundan Ronie Stolt. Bir diğeri V.D.G.G. grubundan David Jackson. Her ikisinin de albümde 70'lerin havasının yakalamasında etksisi çok büyük. Diğer üyelerinde ortaya çıkan müzikte emekleri Roine Stolt ve David Jackson'dan az değil. Grup üyelerinden Guy Manning sonraki yıllar da  solo albümleri yapacak. 2008-2009 yılında Tangent'i Guy Manning'in solo albümlerini dinledikten sonra tanımıştım.

Albüm 'In Darkest Dreams' parçası ile başlıyor. Daha başlar başlamaz, ELP mi çalıyorlar yoksa YES mi çalıyorlar acaba diye düşünmeniz mümkün. 'In Darkest Dreams' parçası içinde Pink Floyd müziği, caz-füzyon, canterbury gibi müzikleri duymanız da mümkün. Tekrar tekrar dinlememe rağmen albümde ki en itici parça, maalesef başlangıç parçası.

'The Canterbury Sequence' parçası ise isminden anlaşılacağı gibi Canterbury akımı. Özellikle İngiliz temelli progresif rock müziği takip edenler açısından . Parçanın içinde Camel, Caravan gibi Canterbury sesleri duymak içten bile değil. Ayrıca 70'lerin caz-füzyon'unun bolca kullanılması da ayrı bir zevk veriyor dinleyene. Son bölüm olan 'Up Hill From Here' parçasında Canterbury akımından gözükmeyen, hatta progresif rock'ın türlerine uymayan Wishbone Ash müziğini de duyabilirsiniz. Benim gibi gizli gizli Wishbone Ash dinleyip, ama senfonik, eklektik ve caz-füzyon dinliyorum ben diyenleri bile aklını başından alacak bir parça, 'Up Hill From Here'. O nasıl bir gitar solodur; Andy Powell, David Gilmour karışımı. Tek söz ile harika bir gitar solosu. Albümde ki en sevdiğim bölüm, sanırım 'Up Hill From Here' parçası.

'The Music That Died Alone' parçası daha başlar başlamaz 70'lerin hakkını veriyor. Giriş kısmında ki 2 dakikalık piyano bölümünde YES ve ELP'nin caz versiyonu rahatlıkla hissediliyor. Roine Stolt ise gitarıyla bildiğimiz Steve Howe'u (YES) hatırlatıyor. Hemen arkasından sözlerin başlamasıyla V.D.G.G. müziğinin caz-avantgarde havası başlıyor. Ki zaten saksafonu çalan V.D.G.G. üyesi David Jackson. Vokallerin Peter Hammill'e benzemesi de tesadüf değil. 2 dakika kadar kısa bir V.D.G.G. nostaljisi yapıldıktan sonra . Altıncı dakikadan sonra caz füzyona dönerken Return to Forever hatırlamamak olmaz. Piyano'yu Chick Corea çalıyor galiba derken, akustik gitar'ı Al Di Meola mı çalıyor diye de düşünüyor insan.

Roine Stolt'un ne kadar büyük bir müzisyen olduüunu söylemeye gerek yok, Bu albümde kendisini fazlasıyla belli ediyor zaten. Roine Stolt'u sadece bu albüm ile dinleyerek bile büyük bir müzisyen olduğunu anlayabilirsiniz. Steve Howe'dan,  Andy Powell'a, Al di Meola'dan David Gilmour'a kadar progresif rock'ın yaratıcı gitaristlerinin müzikal anlayışlarını yakalamış ve üzerine parça da yazmış.

Son olarak 70'lerin progresif rock müziğinden hoşlanmakla kalmayıp, yerine bir şey koyamıyorsanız (benim gibi), Tangent'i alın listenize. Canterbury, caz-rock, caz-füzyon, senfonik progresif rock, V.D.G.G., King Crimson müziklerini bu albümde bulduğunuz gibi, Tangent'in bütün albümlerinde bulacaksınız.

In Darkest Dreams :
1. Prelude – Time For You (2.26)
2. Night Terrors (3.26)
3. The Midnight Watershed (3.03)
4. In Dark Dreams (4.01)
5. The Half-light Watershed (1.16)
6. On Returning (0.47)
7. A Sax In The Dark (1.13)
8. Night Terrors Reprise (3.37)
The Canterbury Sequence:
9. Cantermemorabilia (3.19)
10. Chaos At The Greasy Spoon (3.01)
11. Captain Manning's Mandolin (1.39)
12. Up Hill From Here (7.08)
The Music That Died Alone :
13. A Serenade (1.36)
14. Playing On (1.50)
15. Pre-History (2.36)
16. Reprise (3.43)

Süre: 44.41

Andy Tillison / Vokal, Klavye
Guy Manning / Akustik Gitar, Mandolin, Vokal
Roine Stolt / Elektrik Gitar, Vokal
Sam Baine / Piyano, Synth (ses düzenleyici)
David Jackson / Saksafon, Flüt
Jonas Reingold / Bas gitar
Zoltan Csörz / Davul


2 Ekim 2016 Pazar

Izz - Sliver of a Sun 1998



IZZ grubu hem Amerikalı hem progresif rock yapıyor. Amerikalılara progresif rock müziğinde hep mesafeli olmuşumdur. Tabii bu tamamen dışladığım anlamına gelmiyor. IZZ grubunu dinleyip de dışlamaya çalışmak, çok absürd olur.

Amerika'da yapılan progresif rock, avant-garde ve caz füzyon haricinde İngiltere yada İtalya'da yapılan progresif kadar başarılı, yaratıcı ve öncü olamadı. IZZ grubu da zaten içinde bulundukları Amerikan progresif'inden değil, Avrupa'da yapılan progresif' müzikten esinlendiler.

IZZ grubu 80 sonrası çıkan neoprog'dan en az esinlenen hatta hiç esinlenmeyen, kendine özgü müzikal anlayışa sahip gruplardan bir tanesi. Grubun tek şanssızlığı, günümüz progresif rock müziğinin neoprog ve prog metal'in etrafında dönüyor olması. Neoprog ve progresid metal olmamış olsaydı, modern progresif rock diye IZZ en çok dinlenen gruplardan biri olacaktı.

İlk albümleri olan 'Sliver of a Sun' albümü 1998 yılında çıktı. İlk albümde yaptıkları müzik, ana akım diye de söyleyebileceğim popüler olmuş progresif rock'tan bir hayli uzak olduğu için, satışı da az oldu. Progresif rock müzik aşkıyla önemsenmedi, devam albümleri de geldi. En son albümleri geçen yıl yayınlandı. Son albümü de en ilk albümü kadar kendine özgü bir albüm.

Sliver of a Sun...

Albümde dikkatimi çeken ve günümüzde değil de 70'ler de çıkmış olsaydı dediğim bazı parçaları gerçekten efsane olacaktı. 70'ler de çıksaydı dediğim ve efsane olabileceğini düşündüğüm parçalar...

'Double Bass' 70'li yılların yarı Rush, yarı YES, yarı ELP müziği karışımı. Giriş kısmında ki bas gitarı Yes'den Chris Square mı çalıyor yoksa Rush'tan  Geddy Lee'mi çalıyor diye düşünürken, parçanın ortasında Alan White (YES) tarzı hızlı davul ve Keith Emerson'ın (ELP) org ve piyanosu çıkar karşınıza. Elektrik gitar ise Steve Howe tarzıdır.

'Meteor' parçası ise 1972-1975 Genesis dönemi müziğinden esinlenilmiş. Esinlenilmiş ama o kadar yaratıcılıkla ortaya bir parça çıkarmışlar ki, vokal bile Peter Gabriel benzeri iken Genesis kopyası bir müzik diyemiyorsunuz. Öyle demeye kalkarsanız parçanın ortasından itibaren başlayan Keith Emerson org'unu yutmak zorunda kalabilirsiniz.

'Razor', albümde ki o 70'lerden esinlenmelerin en az hissedildiği parça. Benim için albümün başyapıtı olan parçası. Grubun marş parçası bile olabilecek türden. Hatta ilk dinlediğim 2007 yılından beri albümden aklımda kalan tek parça. 'Razor' parçası enstrümental'de olabilirdi, burada olduğu gibi söz'lü olabilirdi. Grup söz yazmayı tercih etmiş. Sözleri olmasaydı yine müziğin kalitesinden hiç bir şey kaybetmizdi.

'Razor' parçası King Crimson, Rush müziği karmaşalığından ortaya çıkartılan ağır progresif rock (heavy prog) parçalarına benzer.

'Assurance', albümün senfonik yapılı progresif rock müziğine örnek olan parçası. 9 dakikalık parçanın en sevdiğim yanı kesinlikle Steve Howe benzeri elektrik gitar çalışı. Yine diğer parçalarda olan bağımsız, basçının kafasına göre çalınmış bir bas gitar, yükselip alçalan davul ve perküsyon; sürekli melodi üretmeye çalışıp müziğin altyapısına koymaya çalışan bir klavyeci. Gerçek anlamda tekrar çalınması yada kopya edilmesi zor bir parça.

Albüm, tabi ki bu parçalardan ibaret değil. Diğer parçalar da en az bu 4 parça kadar üzerinde çalışılmış progresif rock ürünleri. Diğer parçaları dinlerken Tangerine Dream, ELP, King Crimson, Genesis gibi progresif rock devlerinin müzikal yapılarını görebilirsiniz. Örnek olarak, 'I Get Lost' parçasını dinlerken klavye'de birden Keith Emerson anımsayabilirsiniz. Yine ilk parça olan 'Endless Calling''de  King Crimson'ın avant-garde müziğini duyabilirsiniz. Son, 'Where I Belong' parçasının giriş kısmında Steve Howe gitarını duyar, ortalarından itibaren Tangerine dream'in kozmik seslerini duymaya başlarsınız. Parçanın son kısımları bana daha çok YES'in 'Tales from Topographic Oceans' albümünün seslerini hatırlatıyor.

Son olarak IZZ grubunun yaptığı müziğin daha iyi anlaşılabilmesi için benzetmeler yoluyla örnek vereyim. YES ve RUSH grup üyeleri ortak bir albüm çıkarsalar, ortaya IZZ'in herhangi bir albümünün müzikal yapısı çıkar. IZZ albümleri 70'li yılların progresif rock devlerinin müzikleri gibidir, ona göre dinleyin.

1. Endless Calling (5.07)
2. I Get Lost (4.41)
3. Lornadoone (4.13)
4. She Walked Out The Door (2.59)
5. Assurance (9.02)
6. Take it Higher (3.13)
7. Double Bass (2.23)
8. Just A Girl (4.16)
9. Meteor (5.20)
10. Razor (7.00)
11. Where I Belong (10.19)

Süre : 58.33

Tom Galgano / Klavye, Vokal
John Galgano / Elektrik Gitar,
Philip Gaita / Bas Gitar
Brain Coralian / Elektronik ve Akustik Perküsyon, Davul
Greg Dimiceli / Davul