Bu Blogda Ara

30 Eylül 2016 Cuma

Focus Plays Focus - In And Out Of Focus 1970



Günümüzde bazı müzikler vardır, ne grubu bilinir ne de parçanın ismi, sadece müziği bilinir. Hem de ezbere. Bazı müzikler ise nostalji olsun diye filmlerde kullanılır.

Bundan beş altı yıl önce çekilen bir filmde Moody Blues'dan 'Melancoly Man' parçası kullanılmıştı. Filmin dramasından bütün gençler 'Melancoly Man' parçasını dinliyordu. Youtube'de parçanın altını gençler yorumlarıyla doldurmuştu.

Yetmişli yılların güzelliği. Daha da önemlisi yetmişli yıllarda yapılan progresif rock'ın güzelliği.

Şimdi oturup yetmişli yılları anlatacak halim yok ama şu bir gerçek yetmişli yıllarda yapılan müziğin yeri ayrı. Yetmişler bitip günümüze gelene kadar popüler ve rock müziği dallanıp budaklandı. Yetmişli yıllardan çok daha fazla müzik üretilir oldu. Yine de yetmişli yılların müziğinin yerini tutmuyor.

Focus grubu da yetmişli yılların en görkemli müziklerini ve konserlerini yapan gruplardan bir tanesi. Popülerlik anlayışı kalite ve yaratıcılıktan çok satanlara yönelince Focus gibi bir grupta yetmişli yıllarda unutulmaya yüz tutuyor. Neyse ki progresif rock hayranları var da böyle güzel grupları dinleyebiliyoruz.

Focus'un bu ilk albümü fazlasıyla altmışlı yılların beat ve blues müziğinin üzerinden yapılmış. Belki fazladan folk ezgileri ve caz ritimleri eklenmiş. Senfonik progresif rock türünde müzik yapıyor olsa da, bu ilk albümleri daha çok Canterbury akımının müziklerine benziyor. Caravan ve Camel gibi Canterbury akımının müziğini, Focus'un bu ilk albümünde görebilirsiniz. Sonraki albümleri daha çok senfonik temelli albümler. Öyle ki 1971 yılında çıkardıkları ikinci albümün müzikal yapısı italyan ve ingiliz senfonik progresif rock gruplarına örnek teşkil edecek kadar yaratıcı bir albüm. Focus grubu için progresif rock'ın öncü gruplarından birisidir, diyebilirim.

Albüm bir başyapıt olmadığı için bir kaç parçayı örnek gösterebilirim. Yukarıda bahsettiğim, hani o  herkesin bildiği ama ne grubu ne de parçanın ismi bilinmediği müzikler; 'House of the King' ve 'Anonymous'. Her iki parçayı dinlerken erken dönem italyan progresif rock gruplarından Delirium'u hatırlıyorum. Latin folk ve ortaçağ folk ezgilerinin üzerine günümüz caz'ı eklenmiş gibi. Ki zaten her iki parça da sonraki Focus albümlerine yön vermiş gibi gözüküyor.

Albümün diğer kalanı için; blues ve altmışlı yılların beat müziğini seviyorsanız, benim gibi ayırt etmeden bütün parçaları dinleyin. Özellikle blues gitar soloları seviyorsanız, 'Focus(Instrumental)' parçasını dinleyin. Eskiden çok sevmeme rağmen blues falan artık pek dinleyemiyorum. Sıkıcı geliyor. Caz yada avantgarde temelli müzikleri daha çok dinliyorum.

Grubun gitaristi Jan Akkerman'ın caz solo albümlerini ayrı olarak dinlemenizi de isterim. Jan Akkerman gitaristliğiyle hala bir çok yeni nesil gitariste örnek olan müzisyenlerden bir tanesi.

1. Focus (Instrumental) (9.45)
2. Why Dream (3.57)
3. Happy Nightmare (Mescaline) (3.56)
4. Anonymous (7.00)
5. Black Beauty (7.00)
6. Sugar Island (3.05)
7. Focus (vokal) (2.44)
8. House of the King (2.52)

Süre : 38.58

Thijs Van Leer / Vokal, Org, Flüt,
Jan Akkerman / Elektrik Gitar, Akustik Gitar
Martin Dresden / Bas Gitar, Vokal
Hans Cleuver / Davul, Vokal

29 Eylül 2016 Perşembe

Peter Baumann - Machines Of Desire 2016



Yeni çıkan albümlere bakarken uzun yıllar sonra Peter Baumann yeni albümüyle karşıma çıktı. İlk solo albümünden tam 40 yıl sonra. Biraz heyecan biraz da sevinçle hemen yeni albümünden parçaları dinlemeye başladım. 70'li yılların Tangerine Dream müziğini hiç aratmıyordu. Bir gün içinde albümü 5-6 kez dinledim. Şimdi albümü yazarken tekrar dinliyorum.

18 yaşında müziğe başladığı Tangerin Dream grubundan ayrıldıktan sonra çıkardığı 4-5 albüm üzerine başka bir albüm çıkarmamıştı. Son albümünü 1983 yılında çıkardı. Sonrasında, 80'li ve 90'lı yıllarda bazı Tangerine Dream albümlerinde gözükse de, genel olarak müzikten bir hayli uzaktı. Neyse ki bu uzun sessizliğini bu yıl bozdu ve progresif rock müziğine geri döndü. Umarım bu albümü numunelik bir albüm değildir. Yine umarım ki önümüzde ki yıllarda da yeni albümler çıkartır.

Aslında Peter Baumann geçtiğimiz 2015 yılında, Tangerine Dream'in yeni kadrosuna dahil olmuş ancak bazı uyuşmazlıklar yada başka bir sebep yüzünden grupla devam etmemiş. Bunun üzerine yada daha önceden kafasında oluşturduğu albüm fikrini maddeye çevirmiş. Çok da iyi etmiş, yeni bir albüm yaparak.

'Machines of Desire' albümü 1972-77 yılları arası Peter Baumann'lı Tangerine Dream müziğinin 2016 yılına yansımış hali gibi. Albümü dinlerken 'Zeit', 'Phaedra', 'Rubycon' albümlerinde olduğu gibi Tangerine Dream altın çağının yaşandığı, grubun elektronik progresif rock devi müzikal kimliğini kazandığı dönemi hatırlatıyor. Kaotik, gotik (ve pagan ezgileri), kozmik seslerin bolca bulunduğu, aralara minimalist piyano tınıları eklendiği Tangerine Dream'in ilk dönemi. Yani, muhteşem bir albüm!!!

'Ordinary Wonder' parçası albümde beğendiğim en güzel parça. 70'li yılların sonları ve 80'li yılların Tangerine Dream müziğinin üzerine Peter Baumann yaratıcılığı eklenmiş gibi sanki. Ridney Scott bu parçayı dinlese kesinlikle bir filminde kullanmak ister. O kadar güzel bir parça...

Arkadaş haklıymış, biraz yeni grupları dinlemem lazım. Gerçeği günümüzde progresif rock'ın durumu popüler gruplar hakimiyetinde ve maalesef o popüler gruplarda metal ve neoprog zımbırtısı etrafında dönüp duruyorlar. Yine de yeni çıkan albümleri iyi tarayıp aralarından iyilerini bulmak gerek. Peter Baumann'ın 'Machines of Desire' albümü yeni çıkan albümleri daha çok dinlememi sağlayacak sanırım.

1. The Blue Dream (05.53)
2. Searching In Vain (05.37)
3. Valley Of The Gods (04.13)
4. Echoes In The Cave (03.55)
5. Ordinary Wonder (06.00)
6. Crossing The Abyss (05.58)
7. Dancing In The Dark (04.57)
8. Dust To Dust (06.24)

Süre : 42.57

Peter Baumann / Klavye, Synth(ses düzenleyici), Yönetim, 

26 Eylül 2016 Pazartesi

Unreal City - La Crudelta Di Aprile 2013



Yeni dönem progresif rock gruplarını yazmaya devam. Tabii ki en iyileri. En iyiler deyince İtalyanları boş geçemeyeceğim. İngiliz progresif rock müziğinden sonra saygıyı en çok hakeden İtalyan progresif rock gruplarıdır. Her zaman derim, progresif rock müziğinin yarısı İngilizler ise diğer yarısı İtalyanlardır.

Unreal City, İtalyanların çıkardığı yeni dönem progresif rock gruplarından. İlk albümleri ile daha çok güzel albümler çıkaracaklarını belli ediyorlar. Daha ilk albümlerinde klasik italyan senfonik progresif tınılarını, ezgilerini görmeniz mümkün. Bununla yetinmemişler 80'li ve 90'lı yıllarda ki senfonik progresif rock gruplarından esinlenmeyi de ihmal etmemişler.

Unreal City'nin ilk albümü 'La Crudeltà Di Aprile' çok değil, günümüzden 3 yıl önce çıkmış piyasaya. İtalya'ya geldiğim yıl çıkan albümü maalesef taze olarak dinleyememiştim. Daha doğrusu İtalya'ya geldikten bir süre sonra yeni dönem grupları dinlemeyi bırakıp, sadece klasik progresif rock gruplarını dinlemeye başladım. Onlarca, yüzlerce dinlediğim albümleri tekrar tekrar dinledim. Her neyse blog'u açıp progresif rock albümlerini yazmaya başlayınca arkadaşın dediğine uyup yeni dönem kaliteli progresif rock albümleri örneklerine Unreal grubunu koymazsam olmaz. Hem de bütün albümü dinledikten sonra.

Albümde ki bütün parçalar üzerinde çalışılmış, 2000 sonrası yapılan progresif rock müziğine teker teker örnek gösterilebilir. Emanuele Tarasconi'nin klavyeler ve synth kullanımında ki hakimiyeti, yeteneği ve yaratıcılığı takdir edilmesi gerekiyor. 20'li yaşlarında gençler tarafından kurulmuş Unreal grubunun Emanuele Tarasconi yaratıcılığında ve öncülüğünde gelecekleri kesinlikle parlak.

Albümü dinleyip aklımda yer eden ve tekrar tekrar dinlememe sebep olan parçalar.

'Atlantis', oturup Platon'un bahsettiği anlatacak halimiz yok. Muhtemelen tarih içinde de Miken uygarlığının hikayesidir. Tabii bu benim kendi görüşüm. Hayali şehir diye grup kurulunca daha ilk albümde Atlantis hikayesinden bahsedilmezse yada konu edilmezse olmaz. Unreal City grubu da ilk albümlerine hemen Atlantis'ten esinlenerek bir parça yapıp, ilk albümlerine koymuşlar. Synth, org ve klavye kullanımları neoprog rock gruplarını andırsa da, başka bir italyan senfonik progresif rock grubunu hatırlatmazsam burada, olmaz. Quasar Lux Symphonie grubunun kullandığı org ve synth'te Unreal City grubunun kullandığı ile hemen hemen aynı. Quasar Lux Symphonie grubunun 90'lı ve 2000'li yıllarının albümlerini dinleyin, bana hak vereceksiniz. Hatta dördüncü dakikadan sonra kullanılan synth ve org Wobbler grubunun Hammond org'una benziyor. Evet, muhtemelen grup üyelerinin günümüzde ki favori gruplarından birisi de, Wobbler. Wobbler benim favori gruplarımdan birisi, belirtmeme gerek yok sanırım. Altıncı dakikada çalınan müzik aleti bizim Ud'a benziyor. Gerçeği aynı müzik aletini Yunanlarda ve İtalyanlarda da var ama bana bizim Ud'u hatırlattı. 'Atlantis' parçası müzikal zenginlik akılda kalmayı fazlasıyla hakediyor.

'Catabasi' kilise orguyla hayali şehrin içine kadar götürüyor. Ağır ağır ilerleyen kilise orgu kullanımı Goblin grubunun müzikal yapısını hatırlatıyor. Araya giren keman ve sonrasında gelen senfonik gitar fazlasıyla akılda kalıcı bir parça ortaya çıkartıyor. Diğer parçalarda olduğu gibi bu parçada da Emanuele Tarasconi klavyeler üzerinde ki hakimiyeti ve yaratıcılığı sizi bir yerden alıp bir yerlere götürüyor. Son kısımda ki kısa elektrik gitar solosu da gayet güzel durmuş. Elektrik gitarı çalan arkadaş bir bayan, belirtmezsek olmaz.

'Horror Vacui' 18 dakikalık bir şaheser. Ne çok gördük uzun parçalar, içleri bomboş olan. Uzun parçalar ortaya çıkarmak mesele değil, içini doldurabilmek önemli olan. 'Horror Vacui' parçası ise başlamasından bitişine göre dopdolu bir parça. Synth ve org kullanımı neoprog akımı başlatıcılarından Marillion'un Fish'li dönemini hatırlatıyor ara ara. Özellikle vokal Emanuelle Tarasconi'nin şarkıları söyleyiş tarzı Fish'in vokal tarzına çok yakın. On dördüncü dakikadan sonra Banco müziğini duymanız içten bile değil. Son bir dakika öncesine kadar Banco tarzı caz piyanosunu da hatırlamış oluyorsunuz. Gerçekten üst üste dinlemekten sıkılmayacağınız harika bir senfonik progresif rock parçası çıkmış ortaya.

Tabii ki albümde 3 parça yok. Diğer parçalar da en az benim dikkatimi çeken parçalar kadar kaliteli parçalar. O kadar çok progresif rock dinleyince artık aralarından bazı parçaları yada albümleri seçmek zorunda kalıyorum. Yazmak içinse, diğer parçalar gibi kalan parçalara da yazmaya kalkarsam İkinci sayfayı da geçecek. Ama ben burada oturup biramı içip albümü dinlemeyi tercih ederim.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim. Vokal tonunu beğendiyseniz, yukarıda bahsettiğim yine başka bir italyan senfonik progresif rock grubu Quasar Lux Symphonie dinlemenizi öneririm. Her iki grubun vokalleri de çok benzer ses tonlarına sahip.

Son olarak günümüzde siz de benim gibi kaliteli progresif rock müziği dinlemekte, arayıp bulmakta zorlanıyorsanız, Unreal grubunu not edin bir yerlere. Soranlara da grubu önerin.

Not: Not olarak belirtmek istedim çünkü böyle güzel bir albümde eksik bulmak olmaz. Albümde ve genel olara grubun müzikal yapısında akustik gitar ve elektrik gitar kullanımı çok az yada arka planda kalmış. Biraz daha ön plana çıkarmış olsalardı kesinlikle bir Genesis ile yada bir Yes ile karşılaştırılabilirlerdi.

1. Dell"Innocenza Perduta (7.28)
2. Atlantis (Conferendis Pecuniis) (9.49)
3. Catabasi (Descencio Ad Inferos) (8.14)
4. Dove La Luce E Piu Intensa (7.01)
5. Ecate (Walpurgisnacht) (8.58)
6. Horror Vacui (17.54)
a. Le Radici Del Mare
b. L'Assassino
c. Nel Sonno Delle Ragione
d. Il Baratro Della Follia

Süre : 59.24

Emanuele Tarasconi / Gitar, Vokal, Piyano, Hammond, Melletron, Synth (ses düzenleyici), Moog, Klavnet, Kilise Orgu,
Francesca Zanetta / Elektrik Gitar, Akustik Gitar, Rönesans Lute (Ud'a benzer bir müzik aleti)
Francesco Orefice / Bas Gitar, Geri Vokal
Federico Bedostri / Davul, Timpani, Perküsyon,

Konuk
Fabio Biale / Keman (1,3)


24 Eylül 2016 Cumartesi

Gargamel - Descending 2009



Geçen günlerde bir arkadaşla konuşurken 'Hep eski grupları ve albümleri yazıyorsun, günümüz progresif rock gruplarından da yazsana' dedi. Bunun üzerine ben de ' Günümüzde pek iyi gruplar yok, daha çok neoprog ve progmetal etrafında müzik yapan gruplar var ki, onları da ben dinlemiyorum' dedim.

Birkaç gün geçince haklılık payı vererek günümüzde ki gruplara ağırlık vereyim biraz dedim. Progarchives sitesinden baktım son çıkan albümlere hatta bir kaç tane indirip dinledim de ama beğenemedim bir türlü. Sonra aklıma eski blogum geldi. Eski blogun içine girip 2000 sonrası çıkan albümlere bakarken Gargamel'i hatırladım. Youtube sitesine bir parçasını bile eklemiştim, onu da hatırladım.

Son bir kaç yıldır sadece 3-5 grup etrafında dolanıyordum. Sonra bu blogu açıp yazmaya başlayınca tekrar eski dinlediğim gruplar gelmeye başladı. Gargamel grubu da öyle. 2009 yılında çıkan albümü hemen indirip dinlediğimi hatırlıyorum. Hatta beyazıt'a kitap almaya kapalıçarşı'dan (iş gereği, işim kitapçılıktı) geçerken mp3 çalar'da Gargamel'i dinlediğimi de hatırladım. Az dinlemedim zamanında!.

Norveç'li grup Gargamel'in ikinci albümü. 70'li yılların nostaljisi ve günümüz modern müzik anlayışıyla sadece iki albümleri var. Benim için günümüz popüler olmuş bir çok progresif rock grubuna göre çok daha fazla övgüyü hakeden bir grup ancak, maalesef günümüzde progresif rock grupları da sadece satışa odaklı albümler yapıyorlar.

Gargamel'in bu albümünde Pink Floyd, King Crimson, Van Der Graaf Generator, Magma, Eloy, Amon Düül II gibi 70'lerin başında altın çağının yaşandığı progresif rock gruplarının izleri var.

'Descending', albüme ismini veren parça 70'li yılların saykodelik avant-garde müzikal atmosferiyle başlıyor. Albümde ki diğer parçalarda da aynı anlayış söz konusu. 'Descending' giriş kısmında bariz bir şekilde Amon Düül II grubunun saykodelik izlerini görüyorsunuz. Parçanın devamı da aynı şekilde devam ederken parça daha çok Eloy ve Pink Floyd'un saykodelik uzay (kozmik) rock müziğine benzemeye başlıyor. Dördüncü dakikadan itibaren Eloy Pink Floyd müziğinin etkisi daha çok belirgenleşmeye başlıyor. Amon Düül II grubunun 70'li yılların başında kullandığı oryantal ezgiler burada da org aracılığıyla yapılıyor. Kozmik sesler, saykodelik gitar tınıları 2009'u değilde, 1969-71 arası yılları gösteriyor. Avant-garde, saykodelik temel alınmış 2000'li yıllarda yapılan progresif rock müziklerine göre hayli hayli yaratıcı bir parça.

'Prevail' sözün tam anlamıyla 2000'li yılların başyapıt olacak parçalarından birisi. Rüzgar sesleriyle başlar parça sonrasında King Crimson mı çalıyor yoksa Van der graaf mı çalıyor anlayamadığın bir avand-garde müzik mantığıyla devam eder. Sözlerin olduğu kısım aynı şekilde King Crimson'ı (70-72) anımsarsın net bir şekilde. Müzik King Crimson tarzı avant-garde iken vokal Eloy'u hatırlatır. Beşinci dakikadan itibaren flüt girer. Yarı folk yarı avand-garde etkisiyle devam eder. Flüt kullanımı avant-garde müziğinin üzerine bana İtalyan progresif rock gruplarını hatırlattı. Son bölümlerinde Flüt'ü yere bırakıp, saksafon'u eline alan Tom Uglebakken bize klasik caz solosu sunar. Söyledim, yazın bu parçayı bir kenara birden çok dinlemeniz gerekiyor!...

'Trap' albümüm kısa parçası, V.D.G.G., King Crimson müzikal mantığında ancak daha çok saykodelik avand-garde temelli. Yer yer parçanın içinde 60'ların beat müziğini duymak mümkün. Diğer parçalara göre kısacık olan parça, üzerinde çok da çalışılmamışa benziyor. Yine de yoklukta gideri var.

'Labyrinth' avant-garde, zeuhl (Fransız magma müziği) müziği ve oryantal ezgilerle başlar. Başlar başlamasına ama çok geçmeden Eloy, Pink Floyd, Amon Düül II müzikal yapısına geri döner. Öyle ki vokal'de Frank Bornemann izlerini görmemek mümkün değil. Belki de benzer kökten gelen kuzeyliler ve germenlerden dolayıdır bu vokal benzerliği. Parça eklektik bir yapıyla başlar, sonraları saykodelik uzay (kozmik) rock'a döner. Beşinci dakikadan sonra bunu görmeye başlarsınız. Tangerine Dream (Ki benim favori gruplarımın başında gelir) müziğini duymanız, dinlemeniz bile mümkün. Saksafon'un araya girmesi bile V.D.G.G. gibi olsa da, değil. David Jackson'ın serbest caz (free jazz) saksofunu yok.  Anlayabiliyorum 70'lere özlemi, 70'ler nostaljisini ancak bu parça yerine 'Prevail' parçasını tercih ederim. Son altı dakika King Crimson vari bir müzikal yapı olsa da, 'Prevail' parçasında ki yaratıcılık aranıyor. Saykodelik, avant-garde müzik arasına elektronik öğeler sokulduğu için ve arasında çok ta uyum sağlamadığı için albümde ki 'Trap' parçasından sonraki en kötü parça. Kötü derken, çöpe atılacak türden değil. Albümde ki 'Descending' ve 'Prevail' gibi devasa başyapıtlardan varken bu parçalar hatırlanmaz bile.

'Descending' parçasını youtube'e yıllar önce ben yüklemiştim. Hala duruyor. Albümün ikinci en iyi parçası (yada en birinci en iyi parçası) ise silinmiş. Siz benim yüklediğim 'Descending' parçasını dinleyin.

Son olarak...

Eğer progresif rock dinleyecisi olarak siz de benim gibi günümüzden kaliteli progresif rock albümleri dinlemek istiyorsanız, Gargamel grubu ve iki albümünü dinlemeden diğer gruplara bakmayın derim. Yoksa şablon müziklerinin arasında hem zamanınızı hem hayatınızı harcar, gidersiniz.

1. Descending (9.55)
2. Prevail (13.59)
3. Trap (5.31)
4. Labyrinth (17.40)

Süre : 47.08

Tom Uglebakken / Gitar, Vokal, Flüt, Saksafon
Morten Tornes / Davul, Vokal, Glockenspiel (bir org türü), Synth (ses düzenleyici)
Arne Ton / Klavye
Stig Joran Rygg / Bas Gitar, Bas Pedalları



21 Eylül 2016 Çarşamba

Psychotic Waltz - Into The Everflow 1992



Psychotic Waltz, hem Amerika'lı hem de metal grubu. Çok acayip benim gibi sadece progresif rock dinleyen biri için. Buna rağmen ben Psychotic Waltz grubunu tam olarak metal grubu olarak görmem. Kendilerini metal grubu olarak gösteriyor olsalar bile.

Şaka bir yana Psychotic Waltz gelmiş geçmiş en yaratıcı ve progresif metal gruplarından en önemlisi. Özellikle müzikal altyapısında saykodelik öğelerin bolca bulunması sanırım 70'li yılların yaratıcı rock müziğine özlem.

Bir çok kez Psychotic Waltz gibi bazı grupların müziğini düşünürken, bunlar progresif metal ise Dream Theatre yada Opeth gibi grupların müzikleri nedir diye karşılaştırma yapmadan duramıyorum. Dream Theatre progresif metal ise Psychotic Waltz müziği progresif metal değil. Bu kadar net. Dream Theatre grubunu sevmiyor olmam küçümsüyor olduğum anlamına gelmiyor ama ortada olan bir durum var. Psychotic Waltz ve Queensyrche progresif metal ise Dream Theatre progresif metal değil. Yahut tam tersi dediğim gibi.

Ben progresif metal dinleyeceğim hem de en iyisinden diyorsanız, Psychotic Waltz grubunu bileceksiniz. Yahut sıkıldım ben bu yavaş akustik türden, artık progresif metal tarzı biraz daha sert müzikler dinleyeceğim diyorsanız, yine Psychotic Waltz grubunu dinleyeceksiniz.

Psychotic Waltz'ın  'Into The Everflow' albümü benim için en iyi progresif metal albümlerinden birisi. Grup olarak Psychotic Waltz zaten önemli bir grup benim için. 'Into The Everflow' albümü ise sözün tek karşılığıyla bir başyapıt.

'Into The Everflow' Psychotic Waltz grubunun ikinci albümü. İlk 'A Social Grace' albümüne göre çok daha fazla üzerinde çalışılmış, emek verilmiş bir albüm. 'Into The Everflow' albümü metal dinleyenler için, elektrik gitar üzerinde çalışanlar için bir hazine değerinde. Nasıl ki King Crimson progresif rock'ın öncülerinden biriyse, Psychotic Waltz'ın kendisi de progresif metal için öyle.

Albümü bütünüyle kesinlikle dinleyin. Benim için öne çıkan parçalar var. Onları belirtmeden olmaz.

'Ashes'; parça, Uriah Heep tarzı vokal ve melodik yapısıyla akılda kalan parçaların başında geliyor. Parçanın başında saykodelik gotik soundu bir metalsevere dinletseniz şöyle der kesinlikle. 'Org var bunda atmosferik gubudik metal' diye bir tür anında uydurur. 70'li yıllarda yapılan daha çok teknik yönden ön plana çıkan parçalar yazan grupların müzikal mentalitesi mevcut bu parçada ve sonrasında ki bütün parçalarda. Tanıma gerek yok ama hem parça hem de albüm 70'li yılların ağır progresif rock türü. (Heavy prog)

'Out of Mind' böyle bir parçayı anlatmaya söz yok. Metalseverler bu parça için teknik metal tanımını kullanırlar. Benim içinse Rush'ın herhangi bir parçası gibi. Rush 70'li yıllarda değil de, 90'lı yıllarda müzik yapıyor olsaydı, kesinlikle bu parçaya benzer bir parça yapardı.

'Little People' metalseverlerin dediği gibi power metal tarzı davul temelli sürekli hızlınan bir parça.

'Hanging On A String' parçasını saklayın bir yerlerde. Yeri gelecek lazım olacak bir yaz gecesi, kullanacaksınız. Parça ELP grubundan Greg Lake parçaları kadar saf temiz bir parça. Kısa ve öz. Üst üste dinleyince bir süre sonra parçaya eşlik etmeye başlıyorsunuz.

'Freakshow' parçası ise savatage queensyrche arası bir parça. Biraz senfonik yapı biraz da progresif rock karışımı, az biraz da power metal. Albümde ki favori parçamdır.Eklektik yapısından mıdır bilemedim. Tekrar tekrar dinlemekten bıkmadım. Siz de bir dinleyin, bıkmayacaksınız.

'Into The Everflow' albümü en iyi progresif metal albümlerinden birisi. Benim için de öyle ama favori albümüm değil. Favori albümüm bundan sonra ki albümleri, üçüncü albümleri.

Psychotic Waltz, Progresif metal dinleyenler için liste başı olması gereken bir gruptur. Dinleyiniz, dinletiniz.

1. Ashes (5.09)
2. Out of Mind (4.45)
3. Tiny Streams (5.02)
4. Into The Everflow (8.18)
5. Little People (4.07)
6. Hanging On A String (3.49)
7. Freakshow (5.40)
8. Butterfly (9.18)

Süre : 46.05

Buddy Lackey / Vokal, Klavye
Dan Rock / Elektrik Gitar
Brain McAlpin / Elektrik Gitar
Ward Evans / Bas Gitar
Norm Leggio / Davul


19 Eylül 2016 Pazartesi

Tangerine Dream -Atem 1973



Bazı grupların albümlerini yazarken şu tarz şeyleri söylemekten ne sıkılırım, ne gocunurum. X grubunun müziği benim için önemlidir hatta progresif rock müziğini anlamamda çok faydası olmuştur gibi. Bu bazı gruplardan en önemlisi Tangerine Dream grubu. Dediğim gibi Tangerine Dream yaptığı müzikle, müziğe bakışımı değiştirmiştir.

Tangerine Dream Alman bir progresif rock grubudur. Bu kısa tanım doğru anlatır ama yaptıkları müzik en başından beri evrenseldir. Aynı Pink Floyd, YES, King Crimson gibi. Bu tarz evrenselleşebilmiş grupların müzikleri genel olarak zikzaklıdır. Müzik yaptıkları dönemleri kullandıkları enstrümanlara, işledikleri konulara göre, üç'e beş'e ayırabiliriz. Bu şekilde ayırmak dönemler arasında ki kaliteyi yada profesyonelliği ortaya çıkarmak için mi, tabii ki değil. Yapılan müziği daha iyi anlayabilmek için. Heraklitos'un 'Bir nehir de iki kez yıkanılmaz' sözünü hatırlarsak progresif rock gruplarından da hep aynı müzikleri bekleyemeyiz.

Tangerine Dream albümlerini ilk çıkarmaya başladığı 70'li yılların başlarını düşünürsek, grup üyelerinin çokluğu ve müziğe kattıkları profesyonellik sonra ki dönemlerden çok farklıdır. Ben 70'li yılların başında ki bu ilk dönemi, 'Atem' albümü ve yarı yarıya 'Phaedra' albümü, 90'lı yıllar da ortaya çıkan post rock'ın gelişimine benzetiyorum.

Her ne kadar post rock (rock sonrası) çok iddialı bir tanım olsa da, deneysellik ve doğaçlama üzerine de kurulu olsa, sonuç olarak günümüzde bir şablona dönüşmüştür. Tangerine Dream ise 70'li yıllardan itibaren yaptıkları müziği sürekli geliştirmiş yada değiştirmiştir. Bu da progresif'in diğer müzik türlerinden farkı olsa gerek. Yoksa ne diye progresif, ilerici rock diyelim.

Yıl 1973. 'Alpha Centauri' ve 'Zeit' (dev albüm) albümlerinden sonra ki son albümleri. Bir dönemin sonu da diyebiliriz. Hemen ardından çıkan albümlerin müzikal yapısı, bu üç albüme göre çok daha farklıdır.

'Alpha Centauri' albümünde Tangerine Dream ile ilk olarak güneş sisteminin dışına çıkıyorduk. Alpha Centauri yıldız sistemi bize yetmemişti, 'Zeit' albümüyle zamanın içinde kaybolmuştuk. 'Atem' albümüyle de acaba kendimize bir tanım mı aradık?. Atem sözcüğü Almanca'da nefes anlamına geliyor. Ancak biliyoruz ki, eski diller de nefes ve ruh sözcükleri aynı anlama gelir. Bu Arapça'da da böyledir, Yunanca'da da böyledir. Her iki dil de temel olduğu için onları örnek verdim.

Tangerine Dream böyle düşünmüş olabilir mi, bu üç albümü ard arda yaparken. Muhtemelen evet!.

Albümünün müzikal yapı olarak önce ki iki albümle benzer olduğunu söyledim. 'Atem' albümü de kendisinden bir önce ki 'Zeit' albümünün devamı şeklinde. Yalnız 'Atem' albümü 'Zeit' albümüne göre çok daha minimalist.

'Alpha Centauri'de güneş sisteminin dışına çıkmıştık, 'Zeit' albümünde uzay-zaman'ın içinde yolculuk ettik. 'Atem' parçası da belki de A. Clarke hikayelerinde ki gibi bir üst bilince yada 4. boyuta ulaşıyoruz. Parçanın başlarında C. Franke'nin saykodelik davul ritimleri ve synthsiazer 'Ummagumma' albümünü hatırlatıyor. Çok değil 6 dakika kadar devam ediyor bu bölüm. Sonrasında dinleyebileceğiniz en iyi minimalist elektronik müzik parçalarından birisiyle karşılaşıyorsunuz. 15 dakikaya varan bu bölümün ayrı olarak zevkine varın, derim.

Albümün ismine nefes deyip, ruh deyip; eski insanoğlunun ormanda ki yaşamını gözümünüzün önünde canlandırmazsak olmaz. 'Fauni-Gena' parçası avant-garde haliyle ormanlardan gelen hayvan seslerini parçaya ekleyerek gözümüzde canlandırmamıza yardımcı oluyor. Belki de ruh (nefes, atem) anlayışımız daha o zamanlar başladı, ateşi bulmadan önce ormanlarda yaşarken.

'Circulation of Events' bir önceki albüm 'Zeit' ve albüme adını veren 'Atem' parçasının son 15 dakikası gibi, minimalist elektronik müzik. Böyle müzikleri zor bulursunuz. Maalesef parça çok kısa, sadece 6 dakika.

'Wahn', saykodelik seslerin bolca bulunduğu kapanış parçası. Pink Floyd'un 'Ummagumma' albümü gibi saykodelik avand-garde öğelerin içiçe geçtiği yerler var. Albümün genel havasına biraz aykırı gibi gözükse de, sonuçta bir Tangerine Dream parçası. Saykodelik müzik dinlerken araya atın, asla sırıtmaz.

Ve bir dönem bitiyor. Bundan sonraki Tangerine Dream albümleri çok farklı olacak. 1974 ve 1975 sonrası albümleri. 81-82 yıllarına kadar bu anlayış devam edecek. Taa ki Peter Boumann gruptan ayrılana kadar.

Tangerine Dream'in bu albümünü iyice dinleyin. Sadece dinlemekle kalmayın, grupta kim hangi enstrümanı çalıyor, bunu da öğrenin. Sonra ki Tangerine Dream albümlerinde lazım olacak. Peter Boumann'ın flüt ve piyanosunu, Chris Franke'nin davul ve Synth ustalığını, en önemlisi grubun beyni durumunda ki Edgar Froese'nin gitarını anlamanız gerekiyor...

1. Atem (20.25)
2. Fauni-Gena (10.43)
3. Circulation of Events (5.49)
4. Wahn (4.31)

Süre : 41. 28

Edgar Froese / Melletron, Org, Gitar, Ses
Christopher Franke / Org, VCS 3 Synth, Perküsyon, Ses
Peter Boumann / Org, VCS 3 Synth, Piyano, Flüt


16 Eylül 2016 Cuma

Ange - Caricatures 1972



Ange grubunu ilk kez 2009 yılında askere gitmeden önce dinlemiştim. Askerlikten döndükten sonra eski bloguma yılın en iyileri diye liste hazırlarken Ange grubunun son albümü de vardı. Yanlış hatırlamıyorsam, 2011 yılıydı. O dönem senfonik progresif rock'a ağırlık verdiğim için elime ne geçiyorsa dinlemeye çalışıyordum. Ange grubu da öyle aklımda kalmış. Ama hiç merak edip de eski albümlerine göz atmak aklıma gelmemişti. 70'li yıllardan gelme bir grup olduğunu biliyordum ancak İngilizler ve İtalyanlar'a odaklanınca Ange arada kaybolup gitti.

Bu bloga yazarken hem eski hem yeni üst düzey müzikler olmasına bakıyorum. Aklıma Ange grubu kaldı. İlk albümlerini buldum hemen. Geç kalmışım dinlemek için diye bir düşünce de oluşmadı. O kadar çok progresif rock albümü dinlememe rağmen hala dinlemediğim bir çok grup var. Ange grubu da kısmen öyleydi. Şimdi fırsat bu fırsat diyerek Ange dinleyeceğim bir ay kadar.

Bu ilk albümlerini dinlerken aklıma Grobschnitt'in albümleri ve konserleri geldi. Tiyatro havasında konuşmalar ve gülüşmeler. Her ne kadar Ange'nin albüm kayıtlarında gülüşmeler belki yok ama yine de konuşmalar Grobschnitt'i hatırlatıyor. Müzikal anlamda Ange'nin bu ilk albümü döneminin saykodelik rock müziğinin etkisi altında gözüküyor. Özellikle elektrik gitar soloları 70 öncesi saykodelik izler yoğunlukta. Her ne kadar piyano ve org kullanımı Genesis, ELP, PFM gibi grupların müziklerine benziyor olsa da genel olarak saykodelik rock hakim Ange'nin ilk albümüne ve 1972 yılında ki müziğine.

Karikatürler...

'Biafra 80' giriş parçası fazlasıyla avangarte öğeler taşıyor. Senfonik yapı değilde eklektik yapısı daha baskın. Avan-garde ve saykodelik öğeler birleşince King Crimson müzik anlayışında bir açılış olmuş.

'Tels Quels' açılış parçasında olduğu gibi senfonik yapıdan ziyade eklektik yapıya sahip. Avand-garde ve saykodelik yapı içiçe geçmiş. Bir King Crimson, bir V.D.G.G. ve hatta 1972 yılında ki bir Grobschnitt müzik anlayışı var. Grobschnitt'in parçaları kadar eğlencelik bir parça.

'Dignit?', ilk iki parçada ki avant-garde öğeler yok denecek kadar az. Daha çok dönemin İtalyan senfonik progresif rock ezgileri var. Albümde ki iki uzun parçadan birisi. Saykodelik açılış ve sonrasında çalmaya başlayan piyano ve flüt, tek kelime ile mükemmel bir kompozisyon. Albümü hatırlamaya çalışırken aklınıza gelecek olan parça bu olmalı.

'Le soir du Diable' akustik gitarın ön planda olduğu yer yer beat döneminin hatırlatan yer yer de (Hammond Org) Deep Purple (hatta Rolling Stones) müziğini hatırlatıyor. Greg Lake'in (ELP) melankolik parçalarını  sevenler için listeye eklenmesi gereken bir parça.

'Caricatures' albüme adını veren parça, Alman progresif rock devlerinden Grobschnitt tarzı konuşmalarla başlıyor parçaya. Albüme adını vermeyi de fazlasıyla haketmiş. Kendilerini sınırlamayan Ange, daha ilk albümden başyapıtlık bir parça çıkarmış. Konuşmalar sonrası çalmaya başlayan flüt ve devamında gelen kaotik senfonik yapı, Genesis, ELP, Genesis, PFM gibi senfonik progresif rock devlerinin yanına bir grup daha eklemenizi sağlıyor.

'Biafra 80' bitiş parçası da avant-garde öğelerin yoğun olarak bulunduğu açılış parçası gibi. Albüm nasıl başladıysa o şekilde gitmiş.

Albümün tek kötü tarafı kayıtları sanırım. Müziği dinlemek için kendinizi fazlaca vermek zorunda kalabilirsiniz. Ange'nin bu ilk müziğini duymaya başladığınızdan itibaren progresif rock'ın sınırlarının olmadığını da kavrarsınız.

Senfonik Progresif Rock'ın efsanelerinden olmuş, kendine has müziğiyle Ange grubu öğrenilmeli, dinlenmeli. Gerekirse günümüz senfonik rock yapıyorum diyen gruplara örnek olarak gösterilmeli.

Ange grubunu bu albümü dinleyerek bitirmeyin. Sonraki yıllarda yaptıkları daha çok albümleri var.

1. Biafra 80 (Intro) (2.57)
2. Tels Quels (6.56)
3. Dignit? (9.35)
4. Le soir du Diable (4.41)
5. Caricatures (13.45)
6. Biafra 80 (Final) (2.22)

Süre : 40.00

Jean Michel Brezovar / Elektrik Gitar, Akustik Gitar, Flüt, Vokal
Gerald Jelsch / Davul, Perküsyon
Daniel Haas / Bas Gitar
Christian Decamps / Vokal, Hammond Org, Piyano
Francis Decamps / Org

15 Eylül 2016 Perşembe

Gordian Knot - Gordian Knot 1998



King Crimson; Father of Progressive Rock. Bu sözü boşuna almamıştır. King Crimson müziğinden etkilenen o kadar çok grup var ki, bu gruplardan bazıları neredeyse King Crimson'la aynı müzikal anlayışa sahiptir.

King Crimson grubunun kariyerinde 3 periyot vardır. 1969'dan 1975 yılına kadar olan ilk bölüm. Bu bölümde grup üyelerinin bir çoğu sürekli değişmiştir. 2. bölüm 80'lerdir ki, bu dönemi pek sevemedim. Son bölüm ise 90'lı yıllardan günümüze dek uzanıyor. 1969-75 arası albümleri birer başyapıttır. 1980'li yıllarda albümleri çok iyi olmasa da konserleri çok çok iyidir. 90'lı yıllar ise King Crimson müzisyenlerinin doğaçlamalar üzerinden albümler çıkardıkları dönem. Konserleri de en az albümleri kadar yaratıcı ve progresif (ilerici).

Gordian Knot yazmaya çalışırken niye King Crimson'ı anlatıyorum. Cevabı çok basit. Hem King Crimson üyesi Trey Gunn'ın içinde bulunduğu bir grup hem de yapılan müzik King Crimson'ın 90'lı yıllarda ki yaptığı müzik anlayışının devamı.

Gordian Knot grubu proje grubu. Çok güzel iki albümleri var. Malesef bu iki albüm üzerine başka albüm yapılmamış. İlk albümleri 1998 yılına ait. King Crimson'ın 90'lı yıllarda ki müzik anlayışının devamı şeklinde olan her iki albümde fazlasıyla mevcut. İlk albüm olan 'Gordian Knot''a daha çok metalik sesler hakim. Bol bol caz füzyon pasajları var. Gordian Knot albümüne kesinlikle modern eklektik progresif rock diyebilirim.

Albümde benim için öne çıkan parçalar.

'Code / Anticode' kozmik metalik seslerin de bolca bulunduğu deneysel, progresif caz metal öğeleri taşıyor. Başlangıç parçası 'Galois' ten sonra gelebilecek en iyi müzikal yapıya sahip. Elektro gitar'da hem King Crimson hem de Dream Theatre etkileri görmek mümkün.

'River's Dancing' deneysel caz metal'in güzel bir örneği. Hızlı elektro ve bas gitar'ın mükemmel harmanlanması sonucu bir çok progresif metal yapan gruba örnek v Dre ilham verecek bir parça. Parçanın ortasında çalınan akustik gitar parçaya bambaşka bir lezzet katmış. Bas gitar nasıl hızlı bu kadar güzel çalınır, 'River's Dancing' çok güzel bir örnek.

'Grace' parçası kesinlikle modern dönemin caz füzyon parçası. Parçayı dinlerken King Crimson'ın 'One Time' hatırlamamak mümkün değil. Karanlık, melankolik, depresif yapısı , mükemmel ötesi müzisyenlik albümün en iyi parçası olmayı fazlasıyla hakediyor.

Albümde ki bütün parçalar birbirinden kaliteli ve progresif rock müziği yaratıcılığının örneği. Birkaç örnek vermiş olmam, albümde ki diğer parçaların kötü olduğunu anlamına gelmiyor. Sadece örnek verdiğim parçaları diğerlerine oranla daha fazla dinlediğim anlamına geliyor.

Albüm genel olarak kasvetli, melankolik bir yapıya sahip. Caz füzyon, folk (hint ve arap) ezgileri, deneysel metal, elektronik sesler 'Gordian Knot' albümünü eklektik bir yapıya büründürmüş. King Crimson tarzı eklektik progresif rock'ın tadına varmak isteyenler için mükemmel bir albüm.

1. Galois (2.05)
2. Code / Anticode (6.44)
3. Reflections (6.49)
4. Megrez (4.00)
5. Singularity (4.43)
6. Redemption's Way (6.58)
7. Kom Süsser Tod, Kom Sel'ge (2.24)
8. River's Dancing (7.35)
9. Sri Kare Tal (9.18)
10. Grace (7.34)
11. Unquity Road (5.28) (sadece Japonya basımı için)

Süre : 63.38

Trey Gunn / Gitar
Sean Reinert / Davul
Ron Jarzombek / Gitar
Glenn Snelwar / Gitar
Sean Malone / Bas Gitar, Org,

Konuk
John Myung / Chapman Gitarı


14 Eylül 2016 Çarşamba

Hostsonaten - Hostsonaten 1997



Höstsonaten; İsveçce bir sözcük, Ingmar Bergman'ın bir filminin ismi. Fabio Zuffanti'nin ikinci projesi olan grubun da ilk albümü. Fabio Zuffanti grubu kurarken Ingra Bergman'ın filminden etkilenerek mi bu ismi verdi, muhtemeldir.

Finisterre grubu üyesi Fabio Zuffanti'nin 1998 yılında ki ilk projesi, Höstsonaten. Hatta bu ilk albüm Finisterre albümü olarak çıkacakmış ama bazı şeyler olmuş, o yüzden yeni bir grup ismi adı altında çıkmış, gibi bir bilgi de var. İtalyan progresif rock grupları günümüzde pek popüler olmadıkları için, bu tür bilgileri gram gram topluyorum.

Fabio Zuffanti ismi önemli. Hem İtalyan progresif rock hem de yeni dönem progresif rock müziği için çok önemli bir isim. İngiltere'den Steve Wilson (Porcupine Tree) gibi Fabio Zuffanti de müzikal kişiliğinde elinden geldiğince progresif rock için sürekli birşeyler ortaya koymaya çalışan biri. Höstsonaten, Fabio Zuffanti'nin tek projesi değil. İtalya'da bir çok grubun (7-8 grup belki daha fazladır) kurucusu. Bir çok grubunda prodüktörlüğünü yapmakta. Son olarak kendisinin solo albümleri de bulunmaktadır.

Fabio Zuffanti'ti özel olarak yazmak gerekir çünkü şimdiye kadar yaptıkları onca albüm buna bir sebepdir.

Albüm olarak Höstsonaten....

Eğer klasik müzik seviyorsanız, az biraz folk müzik seviyorsanız, az biraz da klasik gitar seviyorsanız Höstsonaten'den 'Höstsonaten' albümünü de seveceksiniz. Daha ilk parça da Stravinski'den 'Firebird' mü açtım acaba derken, Höstsonaten 'Sinfonia Della Luna part 1' (Ay senfonisi) kısacık ama harika bir açılış parçası. 19. yüzyıl folk ezgilerinin klasik müzikte kullanılmaya başladığı dönemde ki kadar çoşkulu, çoşku verici.

'Höstsonaten (Suite)' 40 küsür dakikalık yeni dönem senfonik progresif rock şaheseri. 40 dakikalık 'Höstsonaten' bir müzik komposizyonu, içinde caz'dan, folk'a (akdeniz ezgileri), Pink Floyd'dan Harmonium'a kadar bir çok tür var. 'Höstsonaten' parçasında saksafonda ki kişi Edmondo Romano. Eris Pluvia grubundan gelme. Eris Pluvia grubu da 90'lı yılların başlarında yaptıkları kaliteli albümle hala aklımdadır.

Kapak tasarımı yada resmi de diyebilirsiniz, daha da ilginç. İlginçlikten ayrı olarak komik aslında. Doğu Roma sanatı, Meryem betimlemesinin alt kısmında küçük bir köpek! Meryem değil, Kybele diyeceğim, konu tarihe kaçacak. En iyisi Meryem diyelim, küçük bir köpekcik var orada diyelim, kısa ve net olsun.

'Remember You' naif, iç gıdıklayıcı, rahatlatıcı folk ezgileriyle bezenmiş 98 yılına göre çok yaratıcı bir parça. Bir önceki parça olan 'Suite''den sonra kesinlikle favori parçam.

Son parça ' The Rime of the Ancient Mariner' bana çok itici geliyor. Neoprog esintilerinin bolca kullanıldığı bir parça. Şu fiyuv fiyuv diye öten org'u sevemedim bir türlü. Parçanın başlangıcından 5'inci 6'ncı dakikaya kadar gidiyor, org.

İtalyan progresif rock müziğini sadece 70'lerden dinlemeyin. Bir de günümüz İtalyan rock gruplarından dinleyin. Fabio Zuffanti'nin Höstsonaten 'in ilk albümü projesi de başlangıç olsun. Hem İtalyan hem senfonik progresif rock, tadından yenmiyor.

1. Sinfonia Della Luna part 1 (1.47)
2. Höstsonaten (41.21)
a.Sunset
b. Starfields
c. Forest
d. Ghosts Of Summer
Evenings
e. Watersong
f. Spirals
g. Seascape
h. Morning (Zuffanti)
3. Remember You (7.32)
4. The Rime of the Ancient Mariner (12.35)

Süre : 63.15

Fabio Zuffanti / Bas Gitar, Synht (ses düzenleyici), Klasik Gitar, Vokal
Stefano Marelli / Elektrik, Akustik, Klasik ve 12 telli Gitar
Osvaldo Giordano / Synth (ses düzenleyici), Melletron
Fabio Casanova / Minimoog
Boris Vallen / Piyano, Minimoog
Edmondo Romano / Saksafon, Kayıtedici
Francesca Biagini / Flüt
Marco Cavani / Davul, Elektrik Davul ve programcı

Konuklar
Claudio Castellini / Vokal (The Rime of the Ancient Mariner)
Carlo Carnevali / Vokal ve Parça Yazımı

11 Eylül 2016 Pazar

Asia Minor - Between Flesh and Divine 1980



Progresif Rock deyince aklıma 3 tür gelir. Senfonik progresif rock, caz füzyon ve eklektik progresif rock. Bu 3 türün yaratıcılığına en yakın olan sanırım, Ağır Progresif rock(heavy prog). Diğer bir çok tür bir şablon etrafında döndüğü için yaratıcılıkları maalesef köreltiyor. O yüzden bu 3 tür dışındakileri pek dinlemiyorum hatta umursamıyorum.

Progresif rock'ın altın çağı dediğimiz döneminde ortaya çıkan bu 3 tür de sonraki yıllarda yapılan bir çok rock müzik türüne temel olmuştur. 1975 yada 76 yıllarda iyice gerilemeye başlaması daha doğrusu popülerliğini yitirmesi sonucu, bir çok progresif rock grubu da yaptığı müziği değiştirmek zorunda kalmıştır. Bir çok dev denilen gruplar 80'li ve 90'lı yıllarda çok farklı müzikler yapmıştır. Örnek olarak King Crimson, Genesis ve YES'tir. Bu grupların 75 öncesi müzikleriyle, 75 sonrası müzikleri birbirlerinden çok çok farklıdır. Dediğim gibi bu değişime en çok etki eden şey dinleyicinin azalmasıdır.

80'li yıllarda İngiltere merkezli ortaya çıkan progresif rock'ı tekrar canlandırma işi, neoprog adı altında olmuştur. Marillion ve Twelth Night gibi 80'li yılların başında ortaya çıkan neoprog türü Genesis, Yes gibi grupların izleyicisi gibi gözükse de yaptıkları müzik çok farklı yerlere gitmiştir. Günümüzde yapılan bir çok senfonik progresif rock albümü neoprog etkisinde olan albümlerdir. Bir çoğu öyledir evet ancak 75-76 yılı öncesi senfonik progresif anlayışını devam ettirmek isteyen gruplar da yok değildir. O yüzden yeni dönemde senfonik progresif türünde çok seçiciyimdir.

Asia Minor grubu iki Fransız ve iki Türk tarafından kurulmuş senfonik progresif rock grubudur. 75-76 yılı öncesi senfonik progresif anlayışına uygun iki albüm yapmışlardır. İlki 1979 diğeri 1980 yılına aittir. 1980 yılında çıkardıkları 'Between Flesf and Divine' albümleri ilk albümlerine göre çok daha profesyoneldir.

'Between Flesh and Divine' albümünde 70'li yılların başında yapılan senfonik progresif rock 'albümleri gibi folk, caz gibi ana akım müzik türleri göze çarpar. Özellikle folk ezgileri Türk'e özgün folk ezgileri olduğu için Türk dinleyicisini (yani beni) fazlasıyla tatmin eder. 70'li yıllarda yapılan senfonik progresif albümlerinde kullanılan pagan ve ortaçağ dönemi folk ezgilerini değil, Türk folk ezgilerini kullanmıştır, Asia Minor grubu. Bunda da fazlasıyla başarılı, yaratıcı ve profesyoneldirler.

Grup üyelerinden Setrak Bakırel (Türk) Gitar ve vokalde çok profesyoneldir. Setrak Bakırel alman aksanı ile söylerken parçaları yine aynı dönemin Alman senfonik progresif rock gruplarından Anyone's Doughter vokalini hatırlatıyor. Lionel Betrami (Fransız) davul'da aksak ritimlerle gruba katkı da bulunması yine Camel'in 'Snow Gooese' albümünü hatırlatıyor. Robert Kempler (Fransız) bas gitarda ve org başında folk ve caz öğelerini kullanıyor olması az çok Camel ve Genesis'i hatırlatıyor. Son olarak Eril Tekeli (Türk) gitar ve flüt'te Türk ezgilerini kullanıyor olması albümümü bize daha çok yakınlaştırıyor.

'Nightwind' parçasını Camel yada Genesis yapmış olsaydı, kesinlikle sırıtmayacak hatta en bilindik parçalarından olacaktı. Parçanın girişinde kullanılan Anadolu'ya ve dolayısıyla Türk ezgilerine aksak ritimli folk ezgileri, Türk folk ezgilerinin de progresif rock'ta rahatlıkla kullanılacağını gösteriyor. Eril Tekeli'nin flüt'ü ise yine aynı döneminin Türkiye'sinde yapılan Batı eksenli müzikleri hatırlatıyor.

Hem albümde hem de Asia Minor'un parçaları arasında benim için Türk müziğine en yakını.

'Northen Lights' parçası ise dediğim 80'li yıllarda ortaya çıkan neoprog etkisi olan bir parça. Parça içinde bolca bulunan Türk ezgileri (oyun havası) olsa da, org kullanımı neoprog'ta kullanılan org'a çok yakın. Sevemedim şu neoprog denen şeyi. Fiv fiv öten org müzikten soğutuyor.

'Boundless', bir önceki parça gibi neoprog ile klasik senfonik progresif arasında kalmış, hatta canterbury etkileri olan bir parça. Kısa ve hoş bir parça.

'Dedicace', Genesis ve Camel müziği özelliği var yine bu parçada da. Neoprog etkisi yok denecek kadar az. İlk parça olan 'Nightwind' kadar 75-76 öncesi senfonik progresif rock müziği devamı niteliğinde. Albümde ki en yaratıcı parçalardan birisi.

'Lost In A Dream Yell', kayıtlar kötü olmasaydı, kesinlikle harika bir parça olacaktı. İnsan diyorki böyle bir parça tekrar kayıt edilsin, pürüzsüz bir şekilde dinleyelim. Yağmur sesi, org ve gitar'a maalesef çok baskın geliyor. Yağmur sesini mi yoksa gitar, org mu dinleyeceğiz, seçmekte zorlanıyor dinleyen kişi. Neyse ki sonradan yağmur sesleri azalınca, flüt, davul ikilisini dinlemek daha bir zevk veriyor.

'Dreadful Memories' canterbury etkisinde sonradan hızlanmaya başlayan bir parça. Kısa, 3 dakikalık bir parça. Albümün genel yapısına biraz iğreti durmuş. Keşke parçanın sonralarında gitar, flüt ve davul doğaçlamaları konsaydı. Kesinlike harika bir parça olurdu. Camel grubunun bir 'Never Let Go' havasında olurdu, sanırım. Evet kısa ve güzel bir parça.

Albümde Fransızlar olmuş olsa da, klasik senfonik progresif rock gruplarından esinleniliyor olsa da, ne Fransız senfonik ekolü ne de Ingiliz senfonik progresif rock ekolünün devamıdır. Kendilerine özgü yaptıkları bu albümle, klasik senfonik prog anlayışının devam edilebileceğini gösteriyor. Günümüzde de az da olsa, o 70'lerin ilk yarısının izinden gitmeye çalışan gruplar var. İyi dinleyip bulmak marifet gibi gözükse de, çok ta zor değildir.

Asia Minor grubunu hem Türk rock grubu hem de güçlü bir senfonik progresif rock grubu olarak dinleyebilirsiniz.


1. Nightwind (6.23)
2. Northen Lights (7.45)
3. Boundless (3.00)
4. Dedicace (6.11)
5. Lost In A Dream Yell (7.42)
6. Dreadful Memories (3.00)

Süre : 34.01

Setrak Bakırel / Vokal, Gitar, Bas Gitar
Lionel Beltrami / Davul, Perküsyon
Robert Kempler / Klavye, Bas Gitar
Eril Tekeli / Gitar, Flüt

9 Eylül 2016 Cuma

Genesis - Trespass 1970



Genesis'in Genesis olmadığı dönemler. İlki 1969 yılında çıkardıkları albüm diğeri 1970 yılında çıkardıkları 'Trespass' albümü. Her iki albümde bildiğimiz Genesis müziğinin çok altında. Hele ki 69 yılında çıkardıkları albümü dinlemek için bir hayli sabırlı olmak gerekiyor. Ben zamanında Genesis çok seviyor olmama rağmen 2 kezden fazla dinleyemedim. Şuan hala o albümü aramıyorum bile dinlemek için.

'Trespass' albümü ilk albüme göre biraz daha üst düzey kalitede. Daha çok progresif rock müzikal yapısına yakın. Buna rağmen o efsanevi albümlerinin yanında 'Trespass' albümü çok arka planda kalıyor. Çoğu progresif rock dinleyicileri de 'Trespass' albümü hakkında fazla bir şey bilmez. Albüm içinde ki bir kaç parça haricinde.

'Trespass' albümünde davulcu olarak Phil Collins yok. Yine aynı şekilde Steve Hackett da yok. Onların yerlerine gitar'da Anthony Philips ve davul'da Genesis'in sadece tek albümünde John Mayhew var. Kötü değiller, tam tersine her ikisi de albümün müzikal yapısının oluşmasında çok etkililer ancak o Genesis'in efsanevi albümlerinde imzaları yok. 'Trespass' albümünden sonra gitarist Anthony Philips kendi solo albümlerini yapmaya başlıyor. Yine aynı şekilde 'Trespass' albümüne benzer müzikal anlayışla albümlerini yapıyor.

Albüm aslında fazlasıyla güzel ancak dediğim gibi efsane olduğu dönemlerde ki Genesis müziğinden bir hayli farklı. Eğer Genesis değilde, senfonik progresif rock dinlemek istiyorum derseniz kesinlikle önerilir. Örnek olarak ben senfonik progresif'e örnek liste oluştursam Genesis'ten bir kaç albüm alırım. 'Trespass' albümünü bu listeye koymam. Kötü olduğu için değil, tam tersine Genesis'in çok daha iyi albümleri olduğu için.

'The Knife' albümün dışına taşmış bir parça. 10 yıllar sonra bile Genesis konserlerinde çalınan hatta istek alınan bir parça. Albüm bana sıkıcı geldiği gibi size de sıkıca gelirse 'The Knife' sizi açacaktır. Parçayı besteleyenler olmamasına rağmen Genesis'in yeni kadrosu tarafından çalınacaktır. Sürekli bir alçalan bir yükselen temposu ve Anthony Philips'in saykodelik vari kısa kısa gitar soloları parçanın temelini oluştururken diğer taraftan Tony Banks'in melletron ile kozmik sesler  (atmosferik) çıkarıyor oluşu ve son olarak Peter Gabriel'in flüt'ü derinlerden üflemesi bile parçanın mükemmeliğini anlatamıyor.

Bir diğer akılda kalıcı parçası 'White Mountain'. Anthony Philips ve Michael Rutherford'un 12 telli gitarlarıyla dinleyeni masallar diyarına götürüyor. Peter Gabriel'in flüt'ü masal diyarında size yön bile verir, yürürken. Tony Banks ise melletron başında belki de albümde ki en iyi çıkarıyor.

'White Mountain' parçası önderliğinde 'Trespass' albümü daha sonraları bir çok progresif rock grubuna ilham kaynağı olmuştur.

Albümde ki diğer parçalar da güzeldir. Güzeldir güzel olmasına ama ne 'The Knife', ne de 'White Mountain' kadar akılda kalıcı değildir. 'White Mountain' parçası hakkında yazarken dediğim gibi, diğer parçalar akılda kalıcı olmasa bile bir çok progresif rock grubuna ilham olan parçalar arasındadır. O yüzden diğer parçalara haksızlık etmemek gerek.

Genel olarak Genesis grubu tartışmaları Peter Gabriel ve Phil Collins üzerinden yapılır. Tartışanlar ise genel olarak vokallere odaklanıyorlar, nedendir bilemedim. Ben ise Genesis müziğini 3 döneme ayırırım. Steve Hackett'ın gruba katılmadığı dönem ''Trespass' albümü de bu dönemde', Steve Hackett'lı dönem ve 1976'da ayrıldıktan sonraki dönem.

Son olarak 'Trespass', muhteşem bir Genesis albümü değildir. Ancak muhteşem bir senfonik progresif rock albümüdür. Ben listeye almasam bile dinleyen bir çok kişinin listesine alacağından eminim. 'Trespass' albümünü Genesis albümüdür diye değil, çok güzel bir senfonik progresif rock albümüdür diye dinleyin.

1. Looking For Someone (7.06)
2. White Mountain (6.42)
3. Visions of Angels (6.50)
4. Stagnation (8.48)
5. Dusk (4.13)
6. The Knife (8.56)

Süre : 42.44

Peter Gabriel / Vokal, Flüt, Akordion, Tamborin, Bas Davul
Anthony Philips / Akustik 12 Telli Gitar, Elektrik Gitar, Dulcimer, Geri Vokal
Tony Banks / Org, Piyano, Melletron, Gitar, Geri Vokal
Michael Rutherford / Bas Gitar, Akustik 12 Telli Gitar, Çello, Geri Vokal
John Mayhew / Davul, Perküsyon, Geri Vokal

8 Eylül 2016 Perşembe

Osanna - Palepoli 1973



Napoli eski yunanca yeni şehir demek. Nea polis sözünün günümüze gelmiş hali. Ancak eski Yunanlar Neapolis yerine Palea polis sözünü de kullanıyorlar. Palea polis; antik kent. (Pales Polis , Palepoli denen yer günümüzün Santa Lucia denen sahil bölgesi) Gerçeği günümüzde Napoli, çarpık kentleşme sonucu bir hayli kaotik bir şehir olmuş durumda. Bu kaotikliğinden dolayı da yeni şehir adını pek hakettiğini söyleyemem. Palea Polis yada Palepoli ismi daha uygun.

Ancak Osanna eski, yeni derdinde değil. Osanna Palepoli albümünde eski Napoli'yi daha doğrusu Palepoli'yi günümüz Napolisi ile karşılaştırıyor.

Albüm kapağına ne zaman baksam YES grubunun 'Time and World' albümünü hatırlalıyorum ama albümler arasında bir benzerlik söz konusu değil. Osanna, albüm kapağını böyle yaparak bizi zaman tünelinden geçirerek (siyah beyaz labirentler) Napoli'nin eski zamanlarına götürüyor. Roma şehrinin de öncesine. Belirtmekte fayda var; Napoli şehri yerleşim yeri olarak Roma'dan çok daha eskidir. Hatta buradaki bir çok Napoli'li kendisini İtalyan olarak saymaz. 'Sono Napolitano' diye kesinlikle belirtir.

Palepoli... Antik Kent...

'Oro Caldo' ile iki bin yıl öncesinin Napoli'sine gidersiniz. Ortadoğu'dan (lübnan, filistin) gelen fenikelilerin pazarda ki sesleri duyulur. Sonrasında bir bayram cümbüş havası ile parçaya girilir. Albümü dinlemeye başladığım andan itibaren ayağa dikilten bir giriş, 3 dakikalık pazarda ki insan ve davul sesleri. 3. dakika ile 6. dakika arası daha çok bluesrock tarzı sert gitar ve davul seslerini duyuyorsunuz. 6. dakikadan sonra ise benim Osanna'nın en sevdiğim tarafı olan akdeniz havası tarzı folk ezgileriyle devam ediyor. Çok değil 2 dakika sonrasında bu kez King Crimson (69-70) müzikal yapısında agresif gitar odaklı kendinizi blues rock parçası dinliyor bulabilirsiniz. Parçanın bütününde varolan bir alçalan bir yükselen temponun içinde grup üyeleri kendi kafalarına göre takılır vaziyettedir. Gitar bluesrock solosu çalarken, saksafon serbest caz, davul ve avant-garde çalmaya çalışır.

'Stanza Citta' iki büyük uzun parçanın arasında geçiş parçası. 'Oro Caldo' parçasının girişinde ki flütlü melodiler var. Kesik kesik gelen kozmik sesler sanki günümüz Napoli'si ile Palepoli arasında zamanda iletişim kurar gibiler.

'Animale Senza Respiro', Rock Opera? Parça kesinlikle bir rock opera. Daha da ilerisi parça dönemin kaliteli progresif rock türlerinin bir harmanlaması. ' Animale Senza Respiro' içinde sert avant-garde, eklektik progresif rock'ın devleri King Crimson ve VDGG, elektronik, saykodelik rock ve caz füzyon'u rahatlıkla görebilirsiniz. Hatta ve hatta Fransız efsanesi Magma'nın Zeuhl türünü bile hissedebilirsiniz. Öyle ki parçayı bütünüyle dinledikten sonra rock opera dendiği zaman hatırlayacağınız bir kaç parçadan biri olacaktır.

'Palepoli' albüm olarak, içinde bulundurduğu 2 uzun parça ile bir rock opera albümü. Şöyle 20'şer dakikalık parçaları seviyorsanız, Osanna'nın 'Palepoli' albümünü de arşivinize ekleyin. Biranızı yada şarabınızı içerken açar, dinlersiniz.

Osanna grubu ise klasikleşmiş italyan progresif rock tarzının dışında bir grup. Özellikle serbest caz tarzı saksafon ve agresif bluesrock tarzı gitar bağırmaları, grubu sıradışı bir hale büründürüyor.

İç rahatlatıcı, naif klasik müzik ve akdeniz folk ezgilerinin yanına Osanna bir de saksafon ve bağıran gitar soloları koymuş.

Osanna dinlerken İtalya'da yapılan progresif rock'ın farklı bir yönünü görmüş olursunuz. Kendisine has ve özel bir grup olan Osanna'yı dinleyiniz.

1. Oro Caldo (18.30)
2. Stanza Citta (1.45)
3. Animale Senza Respiro (21.36)

Süre : 41.51

Danilo Rustici / Gitar, Vox Org, Elektrik Piyano, Vokal
Lino Vairetti / Vokal, Ritim Gitar, Arp 2600, Melletron
Elio D'Anna / Tenor ve Soprano Saksafon, Flüt, Vokal
Massimo Guarino / Davul, Vibrafon, Perküsyon
Lello Brandi / Bas Gitar


7 Eylül 2016 Çarşamba

Alusa Fallax - Intorno Allla Mia Cattiva Educazione 1974




Tekila shot 19. yüzyılın Amerikalılarınca kullanılmaya başlanmış sonra da bize de geçmiş bir söz. Kovboylar bar'a gittikleri zaman üzerlerinde para yoksa, bir bardak tekila karşılığına bir kurşun veriyorlarmış. Tek kurşun, tek atım; one shot, tekila shot gibi. Tekila shot sözü de dilimize oradan giriyor.

Progresif rock ile ne alakası var. Tek atımlık (one shot) albümler var, o yüzden. 70'lerin günümüz rock müziğinin temelleri atılırken arada kaynayıp unutulmuş giden (popüler olarak) bir çok grup ve albüm var. Ben bu tarz grupları hatırlarken aklıma hep tekila shot geliyor. Tek atımlık albümler. Bu tarz albümlerin büyük çoğunluğu popüler olmuş gruplardan çok daha kaliteli müzikler yapıyorlar. Hele bir de İtalyadansa!

Alusa Fallax grubu da öyle. Her ne kadar ilk albüm öncesi müzik yapıyor olmuş olsalar da, Alusa Fallax grubunun çıkardığı tek albüm de tek atımlık albümlerden. Hem de çağdaşları ve milletdaşları olan Le Orme, PFM, Banco gibi İtalyan progresif rock devleri kadar kaliteli ve etkileyici bir müzikal anlayışları var. Grup müzikal kariyerlerine devam etmiş olsaydı, kesinlikle en az bir PFM grubu kadar popüler olabilirdi. Olmadı. Bize düşen ise bu tarz grupların progresif rock üzerinde ki etkilerini bilmek, daha da önemlisi progresif rock'ın müzikal anlayışının sınırsız olduğunu anlayabilmek.

'Intorno Alla Mia Cattiva Educazione' 'kötü eğitimimin etrafında'. Bir de iyi eğitiminin etrafında olsaydı, nasıl bir albüm çıkardı ortaya, tahmin edemiyorum. Keza albümün müziğinin içine konulmuş, caz'dan folk'a, italyan klasik müziğinden avant-garde'a, latin-arab ezgilerinden serbest caz'a dönemin bir çok önemli müzik türlerini harmanlaşmış bir halde bulabilirsiniz. Ancak albümün ismi kendilerini değilde, çocukların eğitimlerini eleştiren bir konsept (bütünlüklü) albüm.

Albümün ilk yarısı folklorik italyan klasik ezgilerinin yoğunluğu ile kaplı. Blues vari gitar soloları, folk rock tarzı flüt çalışmaları, opera, klasik italyan müziği ile başlı başına klasik italyan senfonik progresif rock örneği.

'Non Fatemi Caso' parçasında  altyapıya yerleştirilmiş orkestral müzikal yapı daha sonra The Doors'un 'American Prayer' parçasını hatırlatıyor. Bir o kadar derin ve hüzünlü. Sonrasında gelen müzikal yapı yine başka bir İtalyan senfonik progresif rock öncülerinden Il Rovescio Della Medaglia (madalyonun öbür yüzü) grubunun tarzına benziyor. Aslında İtalyan klasik müziğinin rock halinde çalınmış hali desek daha yerinde olur.

Araya sıkıştırayım, albüm sözcüğün tam anlamıyla bir müzik şöleni. Albümde döneminin üst düzey hemen hemen bütün müzik türlerini duyarsınız.

Albümün ikinci yarısı ise (Per Iniziare Una Vita parçasından sonra başlıyor) daha çok avant-garde ve caz unsurlarının daha çok yoğun olarak hissediliyor. 'E' Oggi',  'E' Cosi Poco Quel Che Conosco' parçaları klasik müziğin avant-garde halinde çalınmış halleri. Bir Stravinski etkisini 'E' Oggi' parçasında açıkça hissedersiniz. ' E' Cosi Poco Quel Che Conosco' parçası hızlandırılmış, org ve saksafonla süslenmiş kısa ama öz bir parça. Aynı Stravinski etkisi bu devam parçasında da göze çarpıyor. Son iki parça ise VDGG, King Crimson tarzı eklektik progresif rock gruplarının müziklerini andırıyor. 'Cio Che Nasce Con me', sadece bu parçayı bile dinleseniz, grubu unutabileceğinizi sanmıyorum. 'Splendida Sensazione' parçasında, minimal caz piyano ile başlayıp, klasik italyan müziği ve korosuyla bitiriyorlar albümü.

Senfonik rock ve senfonik progresif rock'ın en saf hallerinden biri, bu albüm. Not edin bu tarz grupları ve albümleri. Müzik dinlemekten sıkıldığınız zaman başucunuzda dursun. Albüm her canınız sıkıldığında ulaşıp, zevk alabileceğiniz türden bir albüm. Dediğim gibi bu tarz grupları ve albümleri unutmamak için kendinize bir not defteri alıp, içine notlar oluşturun. Ben daha önce yapmıştım. O not defteri hala yanımdadır.

Niye? Çünkü müzik dinlenilmez, müzik dinlemesi öğrenilir.

1. Soliloquio (2.58)
2. Non Fatemi Caso (4.28)
3. Intorno Alla Mia Cattiva Educazione (4.13)
4. Fuori di me, Dentro di me (3.03)
5. Riflessioni Al Tramonto (3.03)
6. Il Peso Delle Tradizioni (1.40)
7. Carta Carbone (3.36)
8. Perche Ho Venduto Il mio Sangue (1.43)
9.  Per Iniziare Una Vita (4.20)
10. E' Oggi (3.05)
11. E' Cosi Poco Quel Che Conosco (2.32)
12. Cio Che Nasce Con me (4.12)
13. Splendida Sensazione (5.45)

Süre : 44.39

Guido Gabet / Elektrik & Akustik Gitar, Geri Vokal
Massimino Paretti / Piyano, Org, Klavsen, Arp
Guido Cirla / Bas Gitar, Geri Vokal
Augusto 'Duty' Cirla / Perküsyon, Çanlar, Kayıtedici, Vokal
Mario Cirla / Tenor & Alto Saksafon, Flüt


6 Eylül 2016 Salı

Harmonium - Harmonium 1974



Progresif rock'ı ülke bazında düşünürseniz, her zaman dediğim İtalya ve İngiltere başabaş oynar. Alman krautrock ve Fransız grupları takip eder. Pek sonrası da yoktur önem arz edecek. Ta ki Kanadalı grupları tanıyana kadar. İtalyan ve İngiliz progresif rock grupları temeldir, hatta bu müzik türünde öncüdürler ama bir Kanadalılar kadar yoktan varetmeyi bilemezler. Rush, Saga, Maniege ve tabii ki Harmonium; Kanada'dan çıkmış, kendilerine has stilleriyle tarz tür yaratmış gruplardır. Her bir grubu ayrı sevmeme rağmen en çok Harmonium albümlerinden dinlerken zevk alıyorum. Çok kısa bir dönemde müzik yapmalarına ve sadece 4 albüme sahip olmasına rağmen, seçtikleri ve kullandıkları enstrümanlara olan hakimiyetleri, Harmonium grubunu çok özel bir yere getiriyor.

Temel olarak rock gruplarında çalınan enstrümanlar bellidir. Elektrik gitar, bas gitar, davul ve çeşidine göre ritim gitar, org, piyano gibi enstrümanlar temeldir. Progresif rock'ta ise davul, gitar, org, bas ve yine çeşitli olarak saksafon, keman, flüt gibi enstürmanlar hakimdir. Harmonium grubu ise 2 akustik gitar, bir bas gitar ve piyano ile müzik kariyerlerine 'Harmonium' albümüyle başlıyorlar.  Sonraki albümlerini değil ama bu ilk albümlerini hep Nick Drake müziğine benzetmişimdir. Harmonium müziği Nick Drake kadar melankolik olmasa bile akustik gitarlardan çıkardıkları sesler o kadar pürüzsüz ve deneysellik taşıyor ki, insan sadece hayran olarak dinlemekle kalıyor. Tabii albümde sadece 3-4 enstrüman yok. Konuk olarak gelen  müzisyenler davul ve trompet çalarak eşlik ediyor. Konuk olarak gelen müzisyen davul çalıyor, grubun davulcusu yok! Hani kime desem inanmaz.

'Si Document', yukarıda bahsettiğim akustik gitar kullanımıyla Nick Drake'in progresif rock yapmaya çalışması gibi olmuş. 'Aujourd"huà, je dis bonjour a la vie', albümün en ilerici yani progresif parçalarından biri. Giriş kısmında bulunan çocuk sesleri ve Steve Howe tarzı akustik gitar açılışı, sonrasında gelen Lindisfarne benzeri folklorik ezgiler ve yine çocuk sesleri ile bitiş.

'Vielles courroies' piyano ve akustik gitar işbirliği, Serge'nin buğulu franszıca aksanlı sesi ve arasıra araya giren Flüt!. Gösterişe kaçmadan hatta gösteriş yapmadan da ne kadar yaratıcı olabilirliğinin kanıtı bu parça. Ve tabii ki sonunda 'Na na na' nakaratı şaraba çok da iyi eşlik ediyor.

'100.000 Raisons' bu parça aslında albümde yok. Grup kurulmadan çok önce yazılmış. Eski bir parça olması sebebiyle albümün daha sonraki basımlarında eklenmiş. 'Attends-Moi' ardından gelen '100.000 Raisons' ve  parçaları beat döneminden gelme yaz parçaları gibi. Arda arda dinleyince bu günlerde soğumaya başlayan yaz geceleri için çok fazla iç ısıtıcı parçalar.

'Pour un instand' G. Harrison'un (Beatles) 'Here come to sun' şarkısı kadar sıcak bir başka yazlık parça. Fransızca öğrenip eşlik edesi geliyor dinleyenin. O kadar güzel bir parça!.

'De la Chambre au Salon' 60'ların Beat müziği ve folklorik ezgiler içiçe geçmiş. 'Pour un instand' parçasında ki gibi G. Harrison tarzı akustik gitar temelli. Asllında bir piyano ve orkestrası eksik diyeceğim ama sonraki albümlerinde Harmonium orkestrayı da kurup, G. Harrison'u da geçiyorlar.

'Un musicien Parmi tant d'Autres' ilk albümlerinden tek progresif rock parçası. Ağır aksak bas gitar, Serge'nin naif buğulu vokali. Sonrasında nakarat ve 'Na na na', marş haline gelen bir parça. Harmonium'un marş'ı diyebiliriz.

'Harmonium' hem albüme hem de gruba ismini veren parça. Benim de grubun (albümün değil) en sevdiğim parçalarının başında geliyor. En sona bıraktım parçayı akılda kalıcı olsun diye. Az biraz beatles, az biraz beat, az biraz folk, az biraz latin az biraz caz, az biraz 60-70'lerin pop'u ve HARMONIUM.

Harmonium dinlemek sizin için progresif rock müziği anlamında bir deneyim olacaktır. Şablon müziklerinden, popüler müziklerden kaçmak istediğiniz de bulabileceğiniz en iyi progresif rock gruplardan birisi olacaktır, Harmonium.

Harmonium kalite, yaratıcılık ve şaheserliktir.

1. Harmonium (6.30)
2. Si Document (4.20)
3. Aujourd"huà, je dis bonjour a la vie (5.45)
4. Vielles courroies (5.40)
5. 100.000 Raisons (3.35)
6. Attends-Moi (4.29)
7. Pour un instand (3.16)
8. De la Chambre au Salon (5.35)
9. Un musicien Parmi tant d'Autres (7.02)


Serge Fiori / 6-12 Telli Akustik Gitar, Flüt, Vokaller
Michael Normandeau / Akustik Gitar, Geri Vokal
Louis Valois / Bas Gitar, Piyano, Geri Vokal

Konuklar
Fred Torak / Müzik Direktörü
Alan Penfold / Flugelhorn (Trompet) (1)
Rejean Emond / Davul


4 Eylül 2016 Pazar

Jeff Wayne - War of The Worlds 1978



Eğer siz de benim gibi sadece progresif rock dinliyor ve sadece bilim kurgu filmleri izliyor olsaydınız, Jeff Wayne'nin 'War of The Worlds' albümünü kesinlikle ezbere biliyor olurdunuz. Hatta bilim kurgu'ya sarma sebeplerimden birisi progresif rock'ın kendisidir. Etki tepki meselesi.

H.G. Wells'in romanından radyo oyunlarına, filmlere uyarlanan 'War of The Worlds' 1978 yılında Jeff Wayne tarafından müziğe Rock Opera tarzında uyarlandı. Son olarak 11 yıl önce Steven Spielberg tarafından efsaneleşmiş romanın filmi de yapıldı. Hem kitabını okuyan, hem filmlerini izleyen ve hem de müziğini bilen biri olarak diyebileceğim, gelmiş geçmiş en iyi bilim kurgu hikayelerinden birisidir, 'War of The Worlds'.

Bilim kurgu'nun amacı; insanı temel alarak bilimin ve teknolojinin geçmişte, günümüzde ve gelecekte hayatımıza olan etkilerini edebi bir dille anlatmaktır. Bilim kurgu'nun yaratıcısı diyebileceğim H.G. Wells'te her zaman insanı temel alarak hikayeleriyle bize yol göstermiştir.

Kitabı okumayan, filmi izlemeyen ve de albümü bilmeyenler için 'War of The Worlds'u özet geçeyim. İnsanlar ortaya çıkmadan milyon yıllar önce Mars'lar dünyayı köleleştirmek için yeraltına gizlenirler. Günümüze geldiğimizde saklandıkları yerden diğer Marslıların yardımlarıyla ortaya çıkarlar. Sonrasında dünya üzerinde yaşayan insanları avlamaya başlarlar. İnsanoğlu da bu olanlara karşılık verir. Marslılar ve dünyalılar arasında ki savaş bir süre sonra dünyalılar lehine döner. Hikayenin sonunda dünyalılar kazanır. Ancak dünyalıların yani insanoğlunun bu zaferi kendisinden değil, adapte oldukları virüs ve bakteriler sayesindedir. H.G. Wells bir başka eserinde ki gibi (zaman makinesi) evrimi en iyi şekilde anlatır. 'War of The Worlds' hikayesinde adaptasyon anlatılmıştır. Tabi anlayana. Günümüzde hala evrim tartışan insanlar var.

Albüme gelirsek; 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ülkenin dışarıya kapanması sonucu 90'ların ortalarına kadar dünya'dan bi haber olarak yaşadık. Avrupa'dan gelen bir çok müzik türü ve sinema filmi yok denecek kadar azdı. Bu yüzden bir çok progresif rock grubunu ve türünü 90'ların ikinci yarısından itibaren öğrenmeye başladık. Bütün bunlara rağmen Jeff Wayne'nin 'War of The Worlds' kesinlikle biliyoruz. Albümün bütünü boyunca sürekli tekrarlanan yarı orkestral yarı disko tarzı, jenerik müziği de diyebileceğimiz kısmını ezbere biliyoruz. 32. Gün açılış ve kapanış müziği...

Jeff Wayne, bir orkestra şefi olarak piyano ve klavsen'in başında albüme liderlik ediyor. Albümde Jeff Wayne haricinde kimler yok ki. Aktör Richard Burton anlatıcı, daha sonraları Steve Hackett'ın (Genesis) grubunda vokallik yapan Chris Thompson, Moody Blues'un vokalisti Justin Hayward, Phil Lynott (Thin Lizzy) vokaller kısmında albüme çok şey katmışlar.  'Forever Autumn' parçasında Justin Hayward vokal olarak şarkıyı ön plana taşımış. Dinlerken bir anda Moody Blues çalıyor hissine kapılabilirsiniz.

Müzikal anlamda albüm 70'li yılların disko, senfonik rock, elektronik sesler, kozmik rock ve orkestral rock karıştırılarak ortaya konmuş gerçek bir rock opera. Albümde enstrüman kullanımları üst düzey ancak progresif rock'ta gördüğümüz doğaçlamalar ve deneysellik pek yok. Jeff Wayne daha çok döneminin, 70'li yılların üst düzey kaliteli müziklerinin harmanlanmasını yapmış. Böyle yaparak en progresif rock'ın en müstesna albümlerinden biri ortaya çıkmış.

Albümü bir bilim kurgu filmi izler gibi dinleyiniz. Keza albüm 1 bucuk saatlik süresiyle normal bir film uzunluğundadır. Albüm içinde öne çıkan parçalar var gibi gözüküyor olsa da, nasıl ki bir kitabı yada filmi yarım yamalak bitiremiyorsanız, 'War of The Worlds' albümünü de öyle yarım bırakmayın. 1 buçuk saatinizi ayırın. Bütünüyle albümü dinleyiniz.

1. The Eve of the War (9:06)
2. Horsell Common and the Heat Ray (11:36)
3. The Artilleryman and the Fighting Machine (10:36)
4. Forever Autumn (7:43)
5. Thunder Child (6:10)
6. The Red Weed (5:55)
7. The Spirit of Man (11:41)
8. The Red Weed (part 2) (6:51)
9. Brave New World (12:13)
10. Dead London (8:37)
11. Epilogue (Part 1) (2:42)
12. Epilogue (Part 2) (NASA) (2:02)

Süre : 95.06

- Jeff Wayne / Piyano, Klavsen, Şef ve Orkestrasyonlar

- Richard Burton / Konuşmacı (The Journalist)
- Justin Hayward / Vokal (1,4,14-16), Konuşmacı (Thoughts of the Journalist)
- Chris Thompson / Vokal (5), Konuşmacı (Voice of Humanity)
- Phil Lynott / Vokal (7,13), Konuşmacı (Parson Nathaniel)
- Julie Covington / Vokal (7,13), Konuşmacı (Beth)
- David Essex / Vokals (9), Konuşmacı (The Artilleryman)

- Chris Spedding / Gitar
- Jo Partridge / Gitar, Konuşmacı (The Heat Ray)
- Ken Freeman / Synthesizer (ses düzenleyicisi)
- Paul Hart / Piyano (6,8)
- George Fenton / autoharp, Katran Davul, Santur
- Herbie Flowers / Bas Gitar
- Barry Morgan / Davul
- Roy Jones / Perküsyon
- Barry Da Souza / Perküsyon
- Ray Cooper / Perküsyon
- Gary Osborne / Geri Vokal (Arka Sesler)
- Billy Lawrie /  Geri Vokal
- Paul Vigrass /  Geri Vokal
- Geraldine "Pest" Wayne / Ses efektleri
- Jerry Wayne / Voice of NASA Control (12), Dramatik & Hikâye Yönetim, Yönetim
- Doreen Wayne / Senarist