31 Mayıs 2016 Salı

Mozaik - Çok Alametler Belirdi 1988

Senfonik Progresif Rock

Kendine güveni olan insanlar hayatta daima başarılı olan insanlardır. Ancak bu kendine olan güveni narsizm ile karıştırmamak gerekiyor. Tarihte ki bir Napolyon figürü cumhuriyet düşüncesine olan inancı sayesinde özgüven sahibi olmuştur. Ve Napolyon’un cumhuriyet düşüncesine olan inancı ilk önce bütün avrupa’yı daha sonra da bütün dünya’yı değiştirmiştir. Aynı şekilde M. Kemal Atatürk’te özgüven sayesinde kurtuluş savaşına önderlik etmiştir. Hitler gibi bir kişilikte (kişiliksizlik) narsizm’e örnek oluşturur. Bir başkası da günümüzün kimilerince kendisine reis denilen kişi de narsizm örneğidir.

Mozaik grubu üyeleri de özgüven sahibi kişilerden oluşan bir modern müzik topluluğu. 70’lerin hayranı oldukları progresif rock gruplarının müziklerinin Türkiye’de de layıkıyla yapılabileceği inancıyla 1980’li yılların en güzel taraflarını aktarmışlardır günümüze. Müzikal yapı olarak 80’li yılların neoprog müzikal atmosferini  albümlerinde görebilirsiniz.

Mozaik grubunun 80’li yıllarda yaptıkları 4 albümü sıralamaya koymuş olsak, bütün mozaik severlerce ilk sıraya kesinlikle ‘Çook Alametler Belirdi’ albümü konur. Haksız da sayılmazlar. Albüme isim veren ‘Çook Alametler Belirdi’ parçasının içinde Pink Floyd, Genesis, King Crimson, Van der graaf generator gibi progresif rock’ın tanımının yapılmasını sağlayan grupların müziklerinin tınılarını, müzikal yapılarını duyabilirsiniz. Ayşe Tütüncü’nün org ve synth’i kullanımı parçanın tam ortasında bana Pink Floyd’un ‘Animals’ albümünü hatırlatır.

Aslında bu bir  özgüvenin dışavurumudur. Hayranı oldukları grupların benzerlerini yapmaya çalışmayarak, tamamen kendilerine özgün bir şekilde ‘Bakın, biz de kaliteli müzik ortaya koyabiliriz’ demişlerdir. Ki zaten yaptıkları müzik evrensel bir müzik türüdür. Yerel değildir. Blues yerel bir müzik iken, progresif rock yapan evrenselliği yakalayabilen grup ve müzisyenlerdir. Mozaik grubu da yaptıkları albümlerle evrensel müzik ortaya koymuşlardır.

Albümde öne çıkan bir parça yok. Hepsi öne çıkabilecek, birbirleriyle yarışabilecek düzeyde parçalar. O yüzden ‘Çook Alametler Belirdi’ albümünde öncelikle şu yada bu parçayı dinleyin diyemem. Örneğin ‘Oniki Adım’ piyanosunda bir Rick Wakeman duyabilirsiniz. Saksafon’un sesiyle, İtalyan progresif rock devlerinden Banco Del Mutuo Succorso benzeri bir caz yorumu da duyabilirsiniz.

Ama tabii ki benim için öne çıkan iki parça var. Söylemeden edemeyeceğim, iki parça. ‘Gitmeliydik’ ve ‘Kurşun Askerin Gerçekleşemeyen Kaçışı’ parçaları. Albümün son iki parçasıdır. Ard arda dinleyince sanki birbirlerinin devamı gibi olan parçalardır.

‘Gitmeliydik’ parçasında Türkiye’nin en iyi perdesiz gitar ustası Erkan Oğur’un elektro gitar çalışını dinlersiniz. Sonu SBB grubu gitaristi Apostolis Antymos’in caz gitarını hatırlatmıyor değil.

Devam parçası niteliğinde ‘Kurşun Askerin Gerçekleşemeyen Kaçışı’ parçasının giriş kısmı da ELP’den Greg Lake’i hatırlatıyor. Hatırlatmıyor olmaması gerek, Greg Lake kadar iyi iş çıkarmışlar demeliydim. Mehmet Taygun ispanyol gitarıyla hiç de öyle akdeniz müziğini yansıtıyoruz havasında değil. Sonunda ki saksafon solosu hafif caz (Smooth Jazz) sololarından.

‘Yürümek’ adlı parça, benim Türk rock müziğine en yakın bulduğum parça. Özellikle 70’lerin Anadolu Rock yapısını yansıtan bir parça.  70’lerin Moğollar’ının, MFÖ’sünün müzikal anlayışlarını duyabilirsiniz. En azından ben duyuyorum.

12 Eylül sonrasından günümüze en iyi rock gruplarından birisidir, Mozaik. Mozaik grubu dinlenmeden ne geçmişin, ne şimdinin ne de geleceğin Türkiye’sinin rock müziğini anlayabiliriz. Mozaik Türkiye’de yapılan progresif rock için çok önemli bir kıstasdır.

Son olarak; bu albüm bizim kendimize özgüven’imiz olunca neler yapabileceklerimizin göstergesidir.

1. Sappho İle Konuşma
2. Kendi Bıraktığım İzlerde
3. Yürümek
4. Çook Alametler Belirdi
5. Bir Bisiklet Gezintisi
6. Oniki Adım
7. Gitmeliydik
8. Kurşun Askerin Gerçekleşemeyen Kaçışı

Ayşe Tütüncü: Synthesizer, Piyano, Vokal, Perküsyon
Bülent Somay: Akustik Gitar, Vokal, Perküsyon
Saruhan Erim: Bas Gitar, Vokal, Perküsyon
Mehmet ''Kuzu'' Taygun: İspanyol Gitar, Vokal
Timuçin Gürer: Vokal, Perküsyon
Cem Aksel: Davul
Serdar Ateşer: Elektro Gitar
Tahsin Ünüver: Soprano Ve Tenor Saksafon, Flüt

Konuk Müzisyenler
Sumru Ağıryürüyen; Sappho ile Konuşma'yı Söyledi,
Erkan Oğur; Gitmeliydik'e Elektro Gitar Çaldı
Düzenleme: Mozaik (Sappho'nun Düzenlemesinde Erkan Oğur Katkıda Bulunmuştur)



30 Mayıs 2016 Pazartesi

Genesis - Foxtrot 1972

 Senfonik Progresif Rock

Progresif rock’a başlamak için bilinmesi gereken albümler vardır. Genesis grubunun da bazı albümleri bilinmesi gereken albümlerden bir tanesidir. ‘Foxtrot’ albümü Genesis’in bilinmesi gereken albümlerin başında gelir.

Genesis grubu sadece bir progresif rock grubu değildir. Genesis grubunun içinden çıkan müzisyenler tek başlarına progresif yada modern müziğin yapıcılarından olmuştur. Her ne kadar 2000 sonrası müzik kültürü vasat altına inmiş olsa da, hala daha Genesis gibi grupların müziklerini takip edenler ve Genesis müziği yapmaya çalışanlar var.

Genesis grubunun vokalisti Peter Gabriel; sadece rock müziğin değil, modern müziğin en ciddi isimlerinden birisidir. 80’li yıllarda ki ‘Biko’ Peter Gabriel’in en bilindik şarkılarından birisidir. Aynı zamanda bir çok müzik albümünün prodüktörlüğünü de üstlenmiştir. Hala da üstlenmektedir.

Phil Collins’le karşılaştırılmasından yana değilim. Hiç bir zamanda olmadım. Phil Collins başlı başına çok iyi bir davulcudur. 80’ler Genesis müziğinin yaratıcılarındandır. 80’li yıllarda ki bir çok neoprog gruplarından çok daha kaliteli albümleri vardır.

Genesis grubunda beğendiğim isimlerin başında Peter Gabriel yada Phil Collins gelmez. Genesis müziğini ortaya çıkaranlar, yaratanlar; Steve Hackett ve Tony Banks’tir. En çok bilinen parçası ‘Firth to Fifth’ Peter Gabriel’in karşı çıkmasına karşı Tony Banks ve Steve Hackett işbirliğiyle ortaya çıkmıştır. Ki Tony Banks progresif rock’ın ilk beş’ine girecek olan klavyecilerindendir. Steve Hackett ise gitarıyla, benim için en iyi 3 gitaristten birisidir. Diğer ikisi YES’ten Steve Howe King Crimson’dan Robert Fripp.



Foxtrot.

Foxtrot albümü progresif rock’ın temel albümlerinden birisi. Genesis müziğinde siyaset, tarih, din, fantasya, bilim kurgu, felsefe, mitoloji içiçedir. Genesis müziğinde bir bakarsınız, tarih öncesi anlatılırken bir bakarsınız yıldızlar arası yolculuk yapıyorsunuz.

‘Watcher of the Skies’. Sümerlerde ki gözcüleri bilirmisiniz. Sümer tabletlerinde de yazılıdır, o gözcüler. Günümüzün bazı ufo’cuları onların uzaydan gelen kertenkele ırkları olduğunu varsayar. Hatta Sümerlerde ki, bu gözcüler, ortadoğu’dan çıkma dinler de kendilerine melekler adıyla yer bulurlar. Peter Gabriel’de Genesis grubuyla bu parça’da  hem insanların, hem de kertenkelelerin yargılanacağını bildirir.

For now the lizard's shed it's tail
This is the end of man's union with Earth.

‘Watcher of the Skies’ müziği ise tabii ki Tony Banks’in kilise havası barındıran org’uyla başlar. Phil Collins’in davulda ki yaratıcılığı Bas ve gitarın Tony Banks’a eşlik etmesiyle, senfonik progresif rock’ın en ağır parçalarından biri çıkar ortaya. Parçanın son 2 dakikası senfonik progresif rock marşıdır,benim için.
‘Time Table’, yine Tony Banks’in naïf, rahatlatıcı ve iç gıdıklayıcı piyanosuyla başlar. ‘Time Table’ parçasının giriş kısmı daha sonra yapılacak bir çok rock parçasına temel olan parçalardan birisidir. Masa saati bir hikaye anlatır. Eskiden insanların iyiyi kötüyü ayırtedebilmek için kavga ettiğini,şimdi ise uzay ve zamandan bakınca bütün bunların ne kadar da anlamsız olduklarını anlatır. Müzikal açıdan ‘Time Table’ Tony Banks harikasıdır.

‘Get 'em out by Friday’ parçasında  Steve Hackett’ın 1975 sonrası yapacağı eklektik ve senfonik bütün albümlerin prototipini görüyorum. Steve Hackket, Genesis grubunun en üretken üyesidir. 40 yılda 40’ın üzerinde albüme imza atmıştır. Sadece progresif rock müziğinde değil, rock müziğinin de en üretici, yaratıcı gitaristlerinin başında gelir.

‘Get 'em out by Friday’; George Orwell’ın 1984 kitabını hatırlatır. Zamanın birinde (içinde) cuma günü işçi çıkartmaları yapılır. Bütün işçi çıkartmalarının bir mazereti vardır.

Cash, Cash, Cash….

‘Get 'em out by Friday’ bir çok pasajdan oluşur. Bu pasajların birinde insanlık için, insanlığın geleceği ve yükselişi için insanlara genetik kontrolü yapılmaktadır.

‘Get 'em out by Friday’ bir zamanın kesitini anlatmaz. Bir çok zaman kesitinden pasajlar, bölümler vardır. Eğer anlamaya çalışacaksanız, bu şekilde aklınızda kalsın.

‘Can-Utility and the Coastliners’ 1972 yılının İtalyan progresif rock devleri PFM,Banco gibi progresif rock gruplarını etkileyen parçalardan birisi. 1972 yılında ki Steve hackett’ın gitarı italyan devleri PFM ve Banco gruplarını hatırlatmadı dersem, yalan söylemiş olurum. Progresif Rock’ın altın çağının başladığı bir dönemde Genesis gibi bir grubun da, bunda payının olmadığını söylemem, kişiliğime oturmaz. Tony Banks’in klavyesi ve Steve Hackett’in gitarı ‘Can-Utility and the Coastliners’ parçasını alıp götürüyor.

Hani ortalıkta YES dersem kesinlikle Genesis’te derim. Yada  Genesis dersem devamında kesinlikle YES derim.

‘Horizons’ Ufuklar; parçası da bana her zaman YES’in 72-73 yıllarında ürettikleri müzikleri hatırlatır. Tabii ki Steve Howe. Ne Genesis’i, ne de YES’i ayırtedemem.

‘Horizons’ parçası ‘Supper's Ready’ parçasının ön bölümü gibidir. Tabii ki 1972 yılında ki gitarist Steve Hackett olduğunu unutmamak gerekiyor.

‘Supper's Ready’ gibi bir parçayı dinlememiş olan, yada haberi dahi olmayan insanların progresif rock üzerine konuşmalarından hoşlanmam. Bu konuda konuşanlarla kurduğum iletişimde fazlasıyla ukalayımdır.

Nasıl ki, Pink Flody’un Türk’ünden, Arab’ından, Afrika’lısından, Alman’ından tutun herşeyi varsa, Genesis grubunun da Supper's Ready’leri vardır. Genesis ‘Foxtrot’ albümüyle progresif rock’ın en iyi albümlerine imza atmamışlardır. Genesis zamanın ötesine geçmiş gruplardan birisidir. Her zaman karşınıza çıkacak olan Genesis temelli müzik, işte Peter Gabriel’li dönemin Genesis müziğidir. Tabii ki; ne Mike Rutherford’u, ne Phil Collins’i, ne Tony Banks’I, ne de Steve Hackett’i unutuyoruz. Peter Gabriel’I yazmıyorum.
Genesis ‘Foxtrot’ albümüyle rock müziğin geleceğini belirleyen bir gruptur. Genesis 21. Yüzyılın değil, 22. Yüzyılın gruplarından birisidir.

‘Supper's Ready’ gibi bir progresif rock destanı’nı size anlatacak değilim. Oturup, dinleyin.
Sürekli öne çıkardığım müzisyenler var, bunların arasında Mike Rutherford ismi yok. Bu albümde olduğu gibi bir çok albümde YES’in Chris Sguire’ bas gitaristi gibi parçanın ortasında çoşan bir bas gitarı var. Mike Rutherford. Peter Gabriel ve Steve Hackett’ın gruptan ayrılması sonrası grubu bırakmayan, ve bence progresif rock’ın en iyi bas gitaristlerinden birisi olan, Mike Rutherford gibi bir ismi anmamak, aptallıktır.
‘Supper's Ready’ parçasını anlatmıyorum. Oturup, dinleyin. Genesis’in değil, progresif rock’ın temel parçalarından birini anlatmak, bana düşmez. Genesis ile öğreneceğiniz herhangi bir şey, siz Ay’a  dahi uçurmayacak belki ama, biz buradayız

1. Watcher of the Skies (7:19)
2. Time Table (4:40)
3. Get 'em out by Friday (8:35)
4. Can-Utility and the Coastliners (5:43)
5. Horizons (1:38)
6. Supper's Ready (22:58)
- a. Lover's Leap
- b. The Guaranteed Eternal Sanctuary Man
- c. Ikhnaton and Itsacon and Their Band of Merry Men
- d. How Dare I Be So Beautiful?
- e. Willow Farm
- f. Apocalypse in 9/8 (featuring the delicious talents of Gabble Ratchet)
- g. As Sure as Eggs is Eggs (Aching Men's Feet)

- Peter Gabriel / Vokal, Flüt, oboe, Tamborin, Bas Davul
- Steve Hackett / Gitar (Elektrik, 6- & 12-Telli Akustik)
- Tony Banks / Org, Mellotron MkII, Piyano & elektrik Piyano, 12 Telli Gitar, Geri Vokal
- Mike Rutherford / Bas Gitar, Bas Pedal, 12 Telli Gitar, Çello, Geri Vokal
- Phil Collins / Davul, Perküsyon, Geri Vokal




29 Mayıs 2016 Pazar

T2 - It'll All Work Out In Boomland 1970

Ağır Progresif Rock

Progresif rock’ta tek atımlık albümler var. Öyle çoklar ki, popüler olmuş bir çok gruptan çok daha iyi müzikal yapı yakalamış albümler bunlar. Yaklaşık 10 yıl önce de pinkfloydturk sitesinin forumundan albümleri indirip dinlerken T2 ile tanışmıştım. T2 grubu da o tek atımlık albüm sahibi olan gruplardandı. Ancak sonra progresif rock dinlemeye devam ettikçe T2 grubunun tek albümü değil, birden çok albümü vardı. Konserlerini kayıt altına aldığı bir albüm bile oluşturmuşlardı.

Tek atımlık albümler gibi T2 grubunun ‘It'll All Work Out In Boomland’ albümü de olağanüstü bir albümdü. Hala da öyle. Progresif rock’ı takip edince önüme T2 grubunun diğer albümleri de çıktı. Onları da dinledim. Fantasy parçası hala ezberimdedir.

Hatta o dönem lastfm’e girip tanım yapan arkadaşların T2 için yaptığı açıklama da (Türkçe) hala tek albümlerinin olduğu yazılı. Bir allahın kulu da girip oraya değiştirmeye kalkmaz. Sonra progresif rock niye gelişmiyor.

H.G. Wells’in ‘Time Machine’ kitabını okumadıysanız, okuyun. Filmi bile kaç kez çekildi, bilmiyorum. En son çekilen film, 2002’ydi. Tavsiyem olsun. Oturup izleyin.

Zaman makinem olsaydı, muhtemelen 1970 yılı İngiltere’sine gider, T2 grubunu bulur, fırçayı basardım. Bakın geleceğiniz çok parlak değil, birilerine küsmeyi bırakın, gelin müzik yapmaya devam edin.

Günümüz progresif rock müziğinde T2 grubu da ilk dinlediğim andan itibaren benzettiğim Wolf People grubu gibi,  T2 grubunu da bar’a gidip sakin kafayla, çok kalabalık olmayan bir ortamda dinlemek isterdim.

‘In Circles’ parçasıyla başlayan albüm, tüm progresif rock zamanlarının en kaliteli albümlerden birisi. Progresif rock tanımı, T2 gibi grupların yaptıkları müziklere yapılması gereken  bir tanımdır. Peter Dunton’ın davulda ki yaratıcılığı, yetkinliği ve davul’a olan hakimiyeti parçayı alıp götürüyor. Gitar erken dönem Andrew Latimer (Camel) gitarını hatırlatıyor. Yılın 1970 olduğunu hatırlatmakta yarar var.

“J.L.T.” her ne kadar albümün en kısa parçası olsa da, albümü dinledikten sonra akılda en kalıcı olanı. Klasik gitar, davul ve klavye ile yavaş ve melodik başlar. Davulcu Peter Dunton’un sesi naiftir. King Crimson’ın ‘Islands’ albümünü hatırlatıyor, her dinleyişimde. Rahatlatıcıdır, sonunda ki sürekli yükselip bir türlü patlayamayan gitar solosunu bekletiyor. Soul jazz müziğine benzer parça. (Steve Wonder)

‘No More White Horses’ 1969-70 yılları arası King Crimson müziği gibi. Aynı dönemde yaşamış iki grup, biri çok bilinirken, diğerini dinlemek meraklı olmayı gerektiriyor. Parçanın içinde parça parça bulunan gitar soloları Robert Fripp’in gitar sololarına benzer.

‘Morning’ parçası için 1970 yılında olduğunu düşündüğümüzde 21 dakikalık parçanın ne kadar da üzerinde çalışıldığını gösteriyor. Günümüz progresif rock yaptıklarını söyleyen gruplarla doluyken üzerinde çalışılan parçalar o kadar az ki, ben’de olduğu gibi 70’lerin  ‘Morning’ gibi parçalarını önemsiyorum. ‘Morning’ parçası bir hızlanıp, bir yavaşlayan temposuyla üzerine daha fazla ilgi çektiriyor.

‘It'll All Work Out In Boomland’ progresif rock müziği anlamak için en yaratıcı, eklektik yapılı ağır progresif rock albümlerindendir.

1. In Circles (8:34)
2. J.L.T. (5:44)
3. No More White Horses (8:35)
4. Morning (21:14)

- Keith Cross / Gitar, Klavye, Vokal Armoni
- Peter Dunton / Davul,  Vokal
- Bernard Jinks / Bas Gitar, Vokal Armoni




28 Mayıs 2016 Cumartesi

Birth Control - Operation 1971

Ağır Progresif Rock

Paralel evren konusu hala bilim kurgu roman ve filmlerinin vazgeçilmezlerinden birisidir. Paralel evren ile en çok yapılan esprilerden birisi de Hitler’in yada Elvis Presley’in paralel evren de yaşıyor olduğu. Peki gerçekten öyle midir.

Karl Popper, incelenen bir varsayım’ın bilimsel olarak kanıtlanabilmesi için yanlışlanabilir olmasını savunur. Yanlışlayabilmek için varsayımın eleştirilebilir olması gerekir. Yanlışlanamayan bütün varsayımlar, eleştirilemediği için (iddialar, öngörüler) dogmatik olur, yani bilim dışıdır. Paralel evren konusu da, sosyo-politik konumu olan marksizm gibi yanlışlanamadığı için bilim dışı kabul edilir. İslam’a, hrıstiyanlığa değinmiyorum bile.  Bu konuda ‘yanlışlanabilirlik’ kuramına bakın.

Paralel evren konusu da yanlışlanamadığı ve eleştirilemediği için, bilim dışıdır. Kitaplarda, filmlerde paralel evren konusunu her nekadar bolca görüyor olsakta, konunun bilimsel bir değeri yoktur.  Yıldızlarötesi filminde de 4. boyut tartışması vardı. 4. Boyut tartışması da yanlışlanamadığı için safsafatadan ibarettir. Bilim dışıdır.

Albüm kapağında dev bir örümceğin bebekleri yemeye çalışması, bana hemen paralel evren konusunu hatırlattı. Esprisinin yapıldığı gibi paralel evren de, ya Elvis Presley yoksa. Hatta dinozorları yokeden göktaşı dünya’ya çarpmadıysa. Paralel evren ile keşişmemiz dinozorlar ile olacaksa. Öncesine de gidebiliriz. 250 milyon yıl önce Sibirya’da ki patlamalar olmadıysa. Karşımıza dev örümcekler, dev sinekler, dev kırkayaklar çıkmazmıydı?.

Bu konuların albümle ne alakası var, hiç bir alakası yok. Albüm kapağını görünce aklımda oluşan yorum buydu. Yoksa Birth Control grubu ayakları yere basan, döneminin en orijinal gruplarından birisi.  Kapakta resmedilen ise Papa 4. Poul’ün durumu.

Grup ismini niye ‘Birth Control’ olarak almıştır, hatırlamakta fayda var.  Papa 4.  Poul’ün doğum kontrolü üzerine açıklamalarından sonra bir tepki olarak grup üyeleri birth control (doğum kontrolü) ismini uygun görmüşler. 2016 yılında Türkiye’de kürtaj yasaklanması tartışmaları ile  içinde bulunduğumuz durum aynı.

Papa 4. Poul’ün açıklamaları; Birth Control grubunu döneminin siyasal ve sosyal konuları üzerine müzik yapan gruplardan biri haline getirmiştir. 2 yıl önce youtube’de olmayan (90’lardan bir albüm) bir parçalarına hazırladığım klipte ABD’nin Irak savaşı görüntülerini kullanmıştım. Birth Control  grubu hala siyasal sosyal konular üzerine müzik yapan gruplardan birisidir.

1969-70 yıllarında hammond org’un rock müzikte etkin bir şekilde kullanılmaya başladığı dönemde albüm yapan, Birth Control grubu da hammond org’u kullanmaktan çekinmedi. Kendilerine göre hammond org’u layıkıyla kullandılar. En önemli ve benimde en sevdiğim albümlerinden biri olan ‘Operation’ albümleri öne çıkan ilk albümüdür.

Döneminin Deep Purple, Uriah Heep müzikal yapısına benzer müzikal yapıları olduğu için her zaman onlarla karşılaştırma yapılır. Bütün grup karşılaştırmalarında olduğu gibi buna da karşıyım. Her insanın duyguları ve yetenekleri farklıdır. Birth Control’de kendisine özgü rock yorumuyla müzikal geçmişimde önemli bir yer etmiştir.

Deep Purple’ın bütün klasik albümlerini dinlemişimdir. Isınamadığım klasik olmayan albümleri de vardır. Ancak Birth Control grubunu dinleyip de ısınamadığım hiç bir albümü yok.  Bu Birth Control grubunu önemli mi yapar. Benim için önemli bir grup.

‘Stop little lady’ parçası günümüz adlandırmasıyla orijinal bir hard rock müzikal yapısına sahip  bir parça. ‘Stop little lady’ org solosu ders olarak hard rock dinleyecilerine öğretilmeli.  Hard rock müzik dinleyenler için harika bir parça.

‘Just before the sun will rise’ org’u ve gitar solosuyla, kendi kulvarının rock gruplarıyla boy ölçüşecek bir durumda. Ki zaten 1971 yılı Almanya’sında Birth Control’ün bu albümü çıktığı anda liste başı olmuştur.

‘The work is done’ vietnam karşıtı bir şarkı. (Vietnam’da) İşi bitirdim. Bir kişiyi öldürdüm, Sam amca bana bir barınak ver.

Birth Control’ün en sevdiğim parçalarının başında geliyor.

‘Flesh and blood’ kısa bir parça belki ama albüm kapağında ki resmin açıklamasını en iyi bu parça anlatıyor. Taze ve kanlı et.  Ağır progresif rock’ın örneklerindendir.

‘Pandemonium’ geniş yelpazede savrulan bir davulla başlıyor, hemen ardından gitara solosu giriyor.  Hard rock’ta diyebileceğiniz bir ritim ile devam ediyor. Aslında başka bir hard rock ürünü. Kıyamet orada yada şurada değil, tam da burada. Yaşadığımız, içinde bulunduğumuz dünya’da.

Ve sonunda ulaştık. Birth Control’ün şaheserlerinden birisi olan ‘Let us do it now’ parçasına. Hard rock yada ağır progresif rock diye tarif edilemez. Erken dönem senfonik progresif rock parçalarından birisi. ‘Let us do it now’ parçasının içinde Beethoven, Mozart gibi klasik müzik üstatlarından bölümler var. Birth Control’ü The Doors grubundan daha sonra dinledim. Bu parçayı dinlerken de The Doors’u anma albümünde olan ‘American Prayer’ parçasının tınısını görünce, aklımda progresif rock müziğin ne kadar da geniş bir yelpaze’de müzik yaptığını anladım. Senfonik progresif rock hayranı olan Ben’i, bir yerden aldı, başka bir yerlere götürdü, bu parça.  Zamanında öyleydi, yani ilk dinlediğimde, ve hala da öyle.

Birth Control’ün diğer albümlerini dinlemeseniz dahi, bu albümü kesinlikle dinleyin.

Not olarak; David Gilmour’un dediği gibi, hem gitar çalıp, hem de vokal yapmak zor iştir. Birth Control grubunun vokali ve gitaristi Bruno Frenzel’i bu yazıda anmak benim vergi borcum gibi.  

Progresif rock’ın tarihinin en ekşimsi ve en kendine has ses tonuyla Bruno Frenzel.

1. Stop little lady (7:16)
2. Just before the sun will rise (7:35)
3. The work is done (5:56)
4. Flesh and blood (3:27)
5. Pandemonium (6:34)
6. Let us do it now (11:09)

Total Time: 41:57

- Bruno Frenzel / Gitar, Vokal
- Bernd Koschmidder / Bas Gitar
- Bernd Noske / Davul, Vokal
- Reinjhold Sobotta / Org (Hammond)


27 Mayıs 2016 Cuma

Uriah Heep - Look At Yourself 1971

Ağır Progresif Rock

Charles Dickens’ın klasik ‘David Copperfield’ kitabında kötü bir karakterin adıdır, Uriah Heep. Uriah Heep grubun ismini ‘David Copperfield’ kitabından mı aldı, bilmiyorum. Ancak kitaptan almış olması muhtemeldir. Hiç aklıma gelmedi şimdiye kadar. İnternetten araştırsak belki çıkar önümüze. Şimdi elimin altında internet yok.  Siz merak ediyorsanız araştırırsınız.

Uriah Heep gibi bir grubu bilmek için progresif rock dinlemeye gerek yoktur. ‘Lady in Black’ bütün zamanların rock müziğinde en akılda kalıcı parçalarından birisidir.

Hard rock & Heavy metal dinleyicilerine göre Uriah Heep grubu hard rock grubudur. Progresif rock dinleyicilerine göre ise ağır progresif rock gruplarından birisidir. En önemlilerindendir. Ancak hard rock & heavy metal’in bir şablonu vardır. Bu şablonun etrafında yahut içinden hareketle parçalar yazılır. Progresif rock’ta ise serbesttir. O yüzden deneysel (Experimental) rock ile progresif rock hep iç içe olmuştur. Zaten hard rock ve heavy metalin oluşumunda progresif rock en önemli etkenlerden birisidir.

Uriah Heep, rock ve metal tarihinin en sıradışı gruplarından birisidir. Bir albümü tamamen senfonik iken, bir albümü blues-rock albümleri gibidir. ‘Look At Yourself’ albümü de senfonik öğeler taşımazken, blues-rock, hard rock öğeler taşır. Buna rağmen albümü kategoriye sokmakta zorlanıyorum. Albüm eklektik yapıdadır. ‘Tears In My Eyes’ parçasını dinlerken The Who grubunu anımsarken gitar solosu kısmında Led Zeppelin gitar soloları çıkar karşınıza. Uriah Heep kendi tarihleri boyunca bunu korumuşlardır. Artık kafalarına ne esiyorsa, ne hissediyorlarsa ona göre albüm yapmışlar. Sıradışıdan kastım da bu. 

Look At Yourself ağır progresif rock’ın en önemli gruplarından Uriah Heep albümüdür.

‘Look At Yourself’ albümü yazmak istememin birinci sebebi ‘July Morning’ parçası. Deep Purple grubunun ‘Childhood Time’ gibi harika bir parçası varsa, Uriah Heep grubunun da ‘July Morning’ parçası var.

Albümün giriş parçası aynı zamanda albüme ismini veren parça. İlk parça da 1 davulcu, 3 perküsyonist var.  Albüme koşar adımlarla başlıyorsunuz. David Byron etkileyici ve kendine has vokaliyle heavy metal’e kan vermiş parçalardan birisi çıkıyor karşınıza. Ken Hensley’in org’u Jon Lord org’unu aratmıyor. Koro kısmı ise albümün niye isminin ‘Look At Yourself’ açıklamaya yetiyor.

‘I Wanna Be Free’ The Who girişleri gibi olmuş.  Kısa bir parça olmasına rağmen nakarat kısmında ki David Byron’un i wanna be free diye haykırması bile aslında ne kadar orjinal Uriah Heep parçası olduğunu kanıtlamaya yetiyor.

‘July Morning’; bence Uriah Heep tarihinin en güzel, ve en önde parçalarının başında geliyor. Hammond org temeli üzerine blues-rock gitar solosu olunca parçanın giriş kısmı bambaşka bir hal alıyor. Yer yer Org yumuşamaya başlasa da, hammond org’un güçlü yapısını örtemiyor.  Deep Purple ‘Childhood Time’ parçasından çok daha iyi bir müzikal yapısı var. Konuk müzisyen olarak katılan Manfred Mann’ın org’u (moog), parçanın kişiliğini  katkıda bulunmuş. Manfred Mann’ı parçanın sonunda duyabilirsiniz.

Uzun yolculuklarda dinlenilecek bir şarkı ‘July Morning’. 

Ayrıca, 1970’lerin rusyasında sovyet yönetimine karşı olanların diline marş olmuştur. O dönemin komünist yönetimine muhalif genç rusları için bir direniş şarkısıdır.

‘Tears In My Eyes’ başlar başlamaz, Led Zeppelin tarzı blues-rock parçası gibi bir müzik karşımıza çıkar. David Byron’un na-na-na-na’larıyla kendisine eşlik ettirir. Klasik blues-rock parçası devamı beklerken, klasik gitar girince kafalar karışır.  Sonra eski yapıya döner, gitar, davul, bas kombinasyonu ile blues-rock’ın Uriah Heep yorumu ile parça biter.  Eğlenceli bir şarkı.

‘Shadows Of Grief’ özellikle 90’lı yılların heavy metal parçalarına öncülük eden bir parça.  Shadows Of Grief parçasını dinlerken aklıma hep Iron Maiden’ın ‘Seventh Son, Seventh Son’ parçası geliyor. Shadows Of Grief parçası tabii ki bir heavy metal yada hard rock parçası değil, ama temel olduğu bir gerçek. Belki de Iron Maiden ‘Seventh Son, Seventh Son’ parçasını Shadows Of Grief parçasından esinlenerek yapmıştır. Arada 20 yıl var. Uriah Heep grubunun iskeleti konumunda ki vokal David Byron ile Org’un efendisi Ken Hensley birlikte dinlemek, bu parça da bambaşka birşey.

‘What Should Be Done’ en sakin parçası. Blues parçası. Yumuşacık piyano dokunuşlarına karşı  gitar solosu çok kısa kalmış.

‘Love Machine’ Ken Hensley’in org’u ile başlar. Rock’n Roll parçası gibi ‘Love Machine’ parçası da çok kısadır.

‘What Should Be Done’ ve ‘Love Machine’ parçaları bu albüm de olmasalarda olurmuş. Ki zaten ‘July Morning’ gibi bir şarkının hatırına yazmak istemiştim.

‘Look At Yourself’ albümü belki en iyi Uriah Heep albümü değildir ama dinlenmeye ve öğrenilmeye değer bir albüm.

Bu akşam albümü üç kez üstüste dinledikten sonra en sevdiğim albümüne geçeyim. Demonds and Wizards.

1 Look At Yourself  (5:07)
2 I Wanna Be Free (3:59)
3 July Morning (10:36)
4 Tears In My Eyes (5:02)
5 Shadows Of Grief (8:40)
6 What Should Be Done (4:13)
7 Love Machine (3:37)

- David Byron / Vokal
- Mick Box / Vokal & Akustik Gitar
- Ken Hensley / Org, Piyano, Elektrik & Akustik Gitar,  Vokal (1)
- Paul Newton / Bas Gitar
- Iain Clark / Davul

Konuk Müzisyenler;

- Teddy Osei / Perküsyon (1)
- Mack Tontoh / Perküsyon (1)
- Loughty Amao / Perküsyon (1)
- Manfred Mann / Moog (3,4)



26 Mayıs 2016 Perşembe

Wolf People - Steeple 2010

Ağır Progresif Rock

Şimdiye kadar bir çok progresif ve saykodelik rock türde albümler dinlemişimdir. Tabii ki yaratıcılık anlamında senfonik progresif ile eklektik progresif rock türleri ilk tercihlerimden olmuştur. Bu sadece bir tercih meselesi tabii ki.

Kişilerin renklerine zevklerine karışılmasından yanayım. Renkler ve zevkler üzerinden konuşulmasından yanayım. Ancak kişilerin tercihlerine karışamam. Birisi çıkıp ‘Ben halk müziklerini tercih ediyorum’ dese, hiç birşey diyemem. Ama çıkıpta  bu bir zevk meselesi derse; gözlerimi kaparım… gerisini tahmin edersiniz.

Benim konser tercihlerim de öyle. Öyle ünlü bir rock (yada metal) grubunun konserine gidip, binlerce kişinin arasında pek zevk alamıyorum. Bir saatten fazla ayakta dikilip, dinlediğim müzikten nasıl zevk alacağım. Bar’da çalınan konserler tercihimdir.

İşte, Wolf People grubu da benim zevk alacağım müzik yapan gruplardan bir tanesi. Ne popüler rock kültüründe ne de progresif rock camiasında pek sesi soluğu çıkmayan bir grup. İngiltere’de olsaydı, konser tarihlerini takip eder, konserlerini kaçırmamaya çalışırdım. Dream Theater’dan yada IQ grubundan banane.

Gidersin bar’a, oturursun bir masaya, biran gelir, Wolf People çıkar sahneye, başlar konserlerine. Öyle bar’da kalabalıkta yoktur. Senin gibi insanlar vardır. Parça aralarında Jack Sharp birşeyler anlatır. Biraz felsefik, biraz küfürlü sözler ile müziğin tadını çıkarırsın.

Wolf People grubu ‘Tıny Circle’ albümünü Galler’in bir köyünde, bir tavuk kümesinde kaydetmiş. Hani bar’a gelmesinler, tavuk kümesinde konser verseler  yine de gidilip, konserleri dinlenir.

2010 yılımıydı, 2011 miydi, ilk ne zaman dinlemiştim, hatırlayamadım. Öne çıkan parçaları ‘Tiny Circle’ tanışmama sebep oldu. İlk dinlediğimde ben de bıraktığı izlenim Jethro Tull müzikal yapısıydı. Özellikle flüt ile. Merak edip, tüm albümü bulup, albümde ki bütün parçaları dinledim. İnsanda biraz merak olacak. Öyle önüne geleni yemekle olmuyor.

Albümü dinlemeyi bırakınca, şöyle bir düşünce oluştu. Progresif rock’a sıfırdan mı başlıyoruz. Günümüz dandik grupların müziklerine bakınca, bu düşünce ve fikir hiç’te fena gelmiyor.

Bir ara bazı arkadaşlardan duyduğum sözler vardı. Iron Maiden grubunda iki tane lead guitarist var. İki lead gitarla müzik yapmak zordur, diyorlardı.

Güzel de, 1970 Wishbone Ash grubu iki lead gitaristle müzik yapıyorlardı.

Wolf People grubunda  da iki tane gitarist var!!!

1970’ler döneminin sadece progresif rock’ın örneklerini değil, saykodelik, hard rock, blues, folk rock, hepsi bir arada olduğu albüm. 1970’lerin ağır saykodelik (Heavy Psych) dönemine benzer, 2000’ler sonrasının en kaydadeğere albümlerinden.

İlk dinlediğimde (Tiny Circle) Jethro Tull, sonrasında albümü dinlediğimde hard rock tarzı bir albüm derken, tekrar tekrar dinleyince benzettiğim o kadar çok grup oluşmaya başladı ki, bunların arasında King Crimson, Black Sabbath, Blue Oyster Cult gibi dönemin  kült grupları bile girdi.

Ama en çok İngiltere’den çıkmış bir ağır progresif rock grubu olan T2 (ve harika bir gruptur) aklıma yerleşti. Umarım Wolf People grubu da T2 gibi yaratıcılıklarını kaybetmeyip, uzun yıllar müziklerini yaparlar. 2010 yılında çıkardıkları 2 albümden sonra, 2013 yılında bir albüm daha çıkarmışlardı. Sıra 2016 yılına geldi. 3 yıl arayla çıkarıyorlarsa demek. Bir albüm çıkartırlar da, progresif rock aşkımız da azalma olmaz.

Albümde öne çıkan sadece ‘Tiny Circle’ parçası yok. ‘Morning Born’ parçası var. T2 grubunun müziğine en çok benzettiğim parçalardan birisi.
Bi ara vardı, progresif rock’ın gelişmesi için albümleri satın alın diyen bir güruh!. Progresif Rock albümleri paylaşan bloglara girip, küfür ediyorlardı. Konser kayıtlarını albüm diye EMI aracılığıyla satmaya çalışıyorlardı.  Kendi yaptıkları müziklere değil de, Wolf People gibi grupların yaptığı müziklere baksınlar.

2000 sonrası progresif rock’ta yaratıcılık mı istiyorsunuz, Wolf People grubundan ‘Cromlech’ parçasını dinleyin.

Wolf People gibi grupların yaptıkları müzikler, önümüzde ki yılların progresif rock müziğidir.

1. Silbury Sands (5:18)
2. Tiny Circle (5:10)
3. Painted Cross (3:23)
4. Morning Born (4:09)
5. Cromlech (3:17)
6. One By One From Dorney Reach (5:35)
7. Castle Keep (7:34)
8. Banks Of Sweet Dundee, Part 1 (3:27)
9. Banks Of Sweet Dundee, Part 2 (5:11)

Süre. 46:39

- Jack Sharp / Gitar, Vokal
- Joe Hollick / Gitar
- Dan Davies / Bas Gitar
- Tom Watt / Davul
- Ross Harris / Flüt


25 Mayıs 2016 Çarşamba

Barış Manço & Kurtalan Ekspres - Yeni Bir Gün 1979

Türk Progresif Rock

90’lar da çocukluğumu geçirirken hafızama kazınan bazı şeyler vardı. Hala da var, yer edinmişler, silemem onları.

Hulusi Kentmen, Nubar Terziyan gibi isimlerin ölümü üzerine bütün mahallenin nasıl üzüldüğünü hatırlıyorum. Henüz çocuk olduğum için bu isimlerin bize ne anlattığına dair hiç bir bilgim yoktu. Lise yeni bitmişken Barış Manço ve Kemal Sunal’ın ölümleri üzerine, daha önce üzülen insanların duygularını anlamıştım. Barış Manço’da  diğer bir çok isim gibi Türk halkının hafızasına ve kalbine yazılmış önemli sanatçılardan.

90’ların başında TV karşısına geçip, nasıl 7’den 77’ye programını izlediğimizi de unutmadık. 99 yılında ölümü, sanki tanıdık birini kaybetmesi gibi bir duygu oluşturdu, bende. Kemal Sunal’ın ölümü de en az Barış Manço’nun ölümü gibi sarsıcıydı benim için.

Türkiye Cumhuriyeti kurulmamış ve Osmanlı İmparatorluğu devam etmiş olsaydı, Barış Manço kesinlikle Paşa ünvanını alırdı.



Barış Paşa…

Işıklar içinde yatsınlar hepsi…

‘Yeni Bir Gün’ albümü Barış Manço ve Kurtalan Ekspres grubunun bütün olarak hazırladıkları progresif rock’a Türkiye’den en iyi örnek. Cem Karaca & Edirdahan’ın Safinaz albümü ile birlikte Türkiye’de yapılmış iki progresif rock klasikleridir.

Barış Manço, hayatı boyunca avrupa ve dünya müziğini yakından takip eden isimlerden birisiydi. ‘Yeni Bir Gün’ albümünü örnek veriyoruz ancak öncesinde yaptığı bir çok parça progresif rock’a Türkiye’den örnek parçalardır. Barış Manço'nun bir diğer başyapıtı 975 yılında ki 2023 adlı albümüdür. Aslında daha 1969 yılında ki Esin Afşar’ın da okuduğu ‘Sandığımı da Açamadım’, o dönemin rock ve progresif müzikal anlayışına uygun parçalardan.

‘Yeni Bir Gün’; ingilizce sözüyle consept bir albüm, bütüncül (bütünsel demeyin, döverim) diye çevirebiliriz belki. Yani albümde ki bütün parçalar bir konu etrafında toplanmış, bir şeyi anlatıyor.

Barış Manço’nun müzik kariyeri boyunca amacı Türk (ve halk) müziğini batı yada çağdaş müzik ile kaynaştırarak modern hale getirmekti. Ve bunu fazlasıyla yerine getirdi. Türkiye’de sayılı müzisyenlerinden birisi haline geldi. ‘Yeni Bir Gün’ albümüyle zirveye yerleşmiştir.  O yüzden  albümü parça parça değil, bütün olarak dinleyin.

Albümde geleneksel Türk müziğinin nasıl modern hale getirilebileceğini ‘Sarı Çizmeli Mehmed Ağa’, ‘Gesi Bağları’, ‘Ham Meyvayı Kopardılar Dalından’ gibi halk Türkülerinden görebiliyoruz.

‘Çoban Yıldızı’ parçasında gitardaMFÖ’den tanıdığımız Fuat Güner vardır.  Devamında ki parça ‘Bir Selam Sana Gönül Dağlarından’ ile ikiye ayrılmış bir parça gibi durur. Size tavsiyem iki parçayı da birlikte dinleyin.

‘Yeni Bir Gün’ albümünde öne çıkan sadece Barış Manço değil, piyano ve org’un Türkiye’deki tanrılarından biri Kılıç Danışman’dır. Albümün bütününe hakim olan Org ve piyano’nun sahibidir, kendisi.

1975 yılında ki 2023 albümünden ‘‘Yeni Bir Gün’ albümünü alınan ‘2024 ve İkinci Yolculuk’ parçaları hala başyapıttır.

6-7 yıl önce bir italyan eski facebook hesabım varken bana mesaj atıp, ben de Barış Manço’nun plaklarının olup olmadığını sormuştu. Ben de yok dedim. Barış Manço’nun plaklarının biriktiriyormuş meğerse.

Türkiye’den çıkmış öyle müzisyenler vardır ki, Türkiye’de kıymeti bilinmez. Avrupa’da, Amerika’da bu isimlerin hayranları Türkiye’dekilerden fazladır. Barış Manço’da bunlardan birisi midir. Değildir. Bazen insanın iyisini bilip anlayabiliyoruz.
Barış Manço’yu biz bağrımıza bastık.

‘Yeni Bir Gün’ stüdyo kaydı olarak ta, hala Türkiye’de yapılmış en iyi albümlerden birisidir. Albümün müzikal kaydının temizliğini, pürüzsüzlüğünü dinledikçe anlayacaksınız.

01 Sarı Çizmeli Mehmed Ağa (4.22)
02 Gesi Bağları (Anonim) (4.31)
03 Çoban Yıldızı  (4.20)
04 Bir Selam Sana Gönül Dağlarından (4.01)
05 Ne Ola Yar Ola (5.28)
06 Aynalı Kemer İnce Bele (3.07)
07 2024 ve İkinci Yolculuk  (3.16) (3.05)
- Uzay Üssünde Bir Sabah (Piyano Uvertürü: Kılıç Danışman)
- 3. Boyuttan Hareket (Bahadır Akkuzu, Celal Güven)
- Zaman Duvarına Doğru (Barış Manço, Caner Bora)
- Dördüncü Boyuta Geçiş (Ahmet Güvenç)
08 Ham Meyvayı Kopardılar Dalından (Anonim) (4.08)
09 Yeni Bir Gün Doğdu Merhaba (2.05)
10 Anlıyorsun Değil mi (2.10)
11 Ne Köy Olur Benden Ne de Kasaba (1.37)
12 Elveda - Ölüm (Müzik: Ahmet Güvenç) (3.02)
13 Bir Kelebeğin Yaşam Öyküsü (0.27)

Albümde ki parçaların büyük bir kısmı Barış Manço'ya aittir. Katkıda bulunanlar aşağıda belirtilmiştir.

Kurtalan Ekspres:
Barış Manço: Vokal, Klasik Gitar, 12 Telli Gitar, Sitar, glockenspiel, Synth (Ses düzenleyicisi)
Ahmet Güvenç: Bas Gitar
Kılıç Danışman: Akustik piyano, Fender Rhodes Elektro Piyano, ARP Solina String Ensemble Synthesizer, Korg 700s Synthesizer, Roland SH-3A Synthesizer, Hammond org, Synth (Ses düzenleyicisi)
Caner Bora: Davul
Bahadır Akkuzu: Elektro Gitar, Akustik Gitar
Celal Güven: Perküsyon

Konuk müzisyenler:
Fuat Güner: Leslie Gitar ("Çoban Yıldızı" parçasında.)
Oktay Aldoğan: Flüt, Tenor Saksafon ("Bir Selam Sana", "Ne Ola Yar Ola", "Yeni Bir Gün Doğdu
Merhaba, "Anlıyorsun Değil mi ?", "Bir Kelebeğin Yaşam Öyküsü" parçalarında.)
Mehmet ve İskender: Kemanlar ("Bir Selam Sana" ve "Elveda Ölüm" parçalarında.)
Ömür Gidel: Fender Rhodes Elektro Piyano ("Aynalı Kemer" parçasında.)



24 Mayıs 2016 Salı

SBB - Memento z Banalnym Tryptykiem 1980

 Eklektik Progresif Rock



2007 yılı. Bloglardan progresif rock albümleri bulup, indirip, dinlediğim dönem. Türkçesi korsan olan bir blog’a takıldım. Blog’ta yazan, birbirleriyle sohbet eden insanlar vardı. Ben de tabii takip ediyordum. İlk o zaman SBB grubuyla tanışmıştım. ‘The Rock’ albümünü paylaşmışlardı. Hiç bir kuşku duymadan hemen indirip, dinlemiştim. Sonuç olarak progresif rock’a bakışımı değiştirenlerden birisi oldu, SBB. ‘The Rock’ albümüyle yetinmeyip, 80 öncesi yaptıkları albümleri buldum. Hepsini de teker taker dinledim. Bir başyapıt olan ‘Memento z banalnym tryptykiem’ albümüyle de o dönem tanıştım. 9 yıldır da parmakla göstereceğim albümlerden birisi oldu.

Ben askere geç gittim. 2009 yılında tak edince artık hayat, dedim gideyim de çıksın aradan. 2009 Ağostos ayında usta birliğine giderken yanımda mp3 çalarım vardı. İçinde de hatırlayabildiğim, YES, PFM, Le orme, Modry Effect gibi gruplar ve SBB’nin ‘Memento z banalnym tryptykiem’ albümü vardı. ‘Memento z banalnym tryptykiem’ parçasını otobüste giderken dinlediğimde hayattan kopuş’un müziği gibi gelmişti. Dramatikti. Askerlik bir anlamda hayattan kopuştur.

SBB Polonya’lı bir grup. Polonya diğer avrupa ülkelerine göre yahut avrupa uluslarına göre sanki biraz daha geri de kalmışlar gibidir. Ancak sanat konusunda çok önemli isimler çıkarmışlardır. Frederic Chopin Polonyalıdır. Polonyada bir kuş var” kitabının yazarı; Romain Gary Polonya asıllıdır ki, en sevdiğim romanlardan birisidir, kitap. Dünyaca ünlü Türk şaiiri Nazım Hikmet Polonya asıllıdır. SBB grubu da Polonya’dan çıkmış progresif rock tarihinin en kaliteli müzik yapan, en görkemli gruplarından birisidir.

SBB grubunun isminin açılımı Silesian Blues Band’dir. Blues grubu olarak aklınızda herhangi bir şey oluşmasın, daha çok caz (Jazz - Fusion) temeline dayanan bir progresif rock grubu. Bluesvari sololar da yazdıkları parçalarda yok değil.

Hem klasik caz hem de dönemin caz – fusion örneği bir çok parçası bulunmaktadır. Bu albümde de caz fusion örneğini, hissini, müzikal yapısını rahatlıkla görebilirsiniz.


‘Moja ziemio wyśniona’. İlk parça senfonik bir girişle başlar, ve Billy Cobham davulu caz ritimleriyle devam eder. Parça klasik caz üzerine caz fusion eklenmiş gibidir. Apostolis Antymos caz gitar solosu albümün daha girişinde kalitesini belli eder. Günümüz caz rock, caz fusion gruplarına üzerinde çalışılması gereken bir parça bırakmışlar. İlk parça da aynı zamanda King Crimson, Vdgg gibi grupların müziklerini de duyabilirsiniz. Sonu harika bir gitar solosuyla son bulur.

‘Trójkąt radości’. İkinci parça, 70’lerin klasikleşmiş senfonik progresif rock müzikal yapısıyla başlıyor. Saykodelik uzay rock yapısı da üzerine eklenince, bir ispanyol gitar tınısı daha ilave ediliyor. Ve eklektik progresif rock türünde en orijinal parçalardan biri ortaya çıkıyor. Parçanın son kısmı King Crimson grubunun gitar (Robert Fripp) sololarına benzemiş.

‘Strategia pulsu’ Albümde ki en kısa parça, 3. Parça.  Ama daha başlar başlamaz SBB grubunun temeli olan caz müziğini hemen hissediyorsunuz. Tabii ki SBB gitaristi Apostolis Antymos harika gitar solosunu. Caz Fusion üzerinden yapılan progresif rock yenmiyor, dinleniliyor.

‘Memento z banalnym tryptykiem’. Albüme ismini veren parça. Benim için ne kadar anlamlı olduğunu daha once belirttim. ‘Memento z banalnym tryptykiem’ parçasında King Crimson, Pink Floyd, Tangerine Dream gibi progresif rock’ın bilinen dev isimlerinin etkilerini görebilirsiniz. Apostolis Antymos gitar solosuyla dramatik bir şekilde son verir, parçaya.

Nick Mason 90’lı yıllarda ki bir söyleşisinde öldükten sonra cenazenizde ne çalmasını istersiniz sorusuna; Iron Butterfly’dan ‘In a gadda da vida’ cevabını verir.

Benim de bir cevabım var.

Hani bizim kültürümüzde ölünce müzik çalmak yoktur ama bana öyle bir soru sorulsa kesinlikle Memento z banalnym tryptykiem derdim. Arkamda bıraktığım insanlar beni bu parçayla hatırlamalarını isterdim.

1. Moja ziemio wyśniona (My Land Of Dreams) (8:39)
2. Trójkąt radości (The Triangle Of Joy) (7:48)
3. Strategia pulsu (Strategy Of Pulse) (3:29)
4. Memento z banalnym tryptykiem (Memento With A Banal Tryptych) (20:56)

- Jozef Skrzek / Bas Gitar, Piyano, Org (moog), Vokal
- Apostolis Antymos / Gitar
- Jerzy Piotrowski / Perküsyon

Konuk müzisyenler
- Slawomir Piwowar / Gitar, Bas Gitar, Org (clavinet), Piyano (Fender), Alkışlar
- Jan Skrzek / Mızıka, Alkışlar
- Alicja Piwowar & Renata Szybka / Alkışlar



23 Mayıs 2016 Pazartesi

Eloy - Dawn 1976

Senfonik Progresif Rock

7-8 yıl önce Eloy grubu Pink Floyd ile karşılaştırılıyordu. Hatta Eloy Pink Floyd’dan daha iyidir diyen bir grup dahi oluşmuştu. Pink Floyd dinleyenler de Eloy grubunu küçümsemeye çalışıyordu.  Sanki fener cimbom karşılaştırması yapıyorlar.  Sonrasında nerede okuduğumu hatırlayamadığım, Frank Bornemann’ın bunun üzerine bir sözünü okudum. ‘Pink Floyd sizden daha güzel yada kaliteli müzik yapıyor, ne diyorsunuz’ sorusuna; Frank Bornemann ‘Pink Floyd bizim yaptığımız müziği yapabilir mi peki’ cevabıyla ne kadar farklı düşüncelerde olduklarını anlamıştım. Tabii ki o dönem, ben de gruplar hakkında herhangi bir karşılaştırma yapmadım. O dönem oluşan gruplardan değilim. Frank Bornemann’ın bu cevabı sadece Eloy için değil, sonrasında dinlediğim bir çok progresif rock grubu için de geçerli oldu.

Niçin grupları birbirleriyle karşılaştırarak, şu grup iyidir şu gruptan gibi çıkarsamalar yaparlar, anlamıyorum. Bir grubun albümleri arasında ki farkları ortaya çıkartır, ona göre eleştirirsin. Takım tutar gibi rock dinlemek, bir hayli komik oluyor.

Bir müzik grubunu ve özellikle progresif rock grubuysa müziğini dinleyin, anlayamıyorsanız, anlamaya çalışın.

Geçenlerde bir arkadaşla progresif rock hakkında  konuşurken, bana ‘zevkler ve renkler tartışılmaz’ dedi.

Ben tartışırım.

Eloy Alman devi bir grup. Almanya’dan çıkan, Amon Düül II, Grobschnitt, Birth Control, Can gibi sadece Alman rock gruplarına değil, günümüz bir çok progresif rock grubuna ilham olmuş bir grup. Bu da Alman devi diye anılmasının sebeplerinden birisidir. Türkiye’den çıkan progresif rock gruplarından Nemrud’un da temel aldığı grupların başında geliyor, Eloy.

H.G.Wells’in ‘Time Machine’ kitabını okumayanlar yada filmini izlemeyenler varsa, izlesin. Gruba ismini veren Eloy, kitapta geçen bir geleçekte ki bir ırkın ismi. Gereksiz açıklama yapmayacağım başka, kitap hakkında.


Gereksiz yere boş boş yazıyorum. Uzatmadan en iyisi albüm hakkında yazayım.

‘Dawn’  albümü. Bazı rock gruplarının, bu sadece progresif rock grupları için değil, bir çok rock grubu için geçerli, bir lideri vardır. Bu lider etrafından sürekli müzisyenler değişir. Grubu götüren, ilerleten liderdir. Eloy grubunun lideri de Frank Bornemann. 1975 yılında da Eloy grubu arasında tartışma çıkar, grup üyelerinin hepsi grubu terkeder. Frank Bornemann gruba yeni müzisyenler bulur, getirir ve ’Dawn’ gibi bir başyapıt çıkar ortaya. Eloy’un çıkardığı bütün albümler temelde iki albüm baz alınarak, tartışılır. Biri ‘Ocean’s’ diğeri ‘Dawn’.

Eloy’un ‘Dawn’ albümü favori albümümdür. Sebebi gayet açık. ‘Dawn’ albümünün senfonik yapısı.

Scorpions grubu eski davulcusu Jürgen Rosenthal ‘Dawn’ albümünde ki bütün şarkı sözlerinin sahibi. Aynı zamanda albümün müzikal yapısının Pink Floyd’a benzemesinde ki en önemli isimlerden birisi. Gruplar arasında bir karşılaştırma yapmıyorum. O dönem olduğu gibi müzikal yapı olarak günümüzde de gruplar, müzisyenler birbirlerinden etkilenirler. Birbirlerinin yaptığı müzikleri dinlerler. David Gilmour’un 1970 yılında Amon Düül II konserine gitmesi gibi.

Albümün müzikal yapısını, atmosferini belirleyenlerden birisi de Mellotron’un başında duran Detlev Schmidtchen. Hüzünlü, ağlamaklı org çalışı, senfoni orkestrasıyla birleşince ‘Dawn’ albümünün bütün müzikal yapısını ortaya koymuş.

‘Dawn’ albümü bir başyapıttır. Sadece Eloy grubu için değil. Progresif rock müziği içinde bir başyapıttır. Saykodelik-uzay (Space) rock türünün en güzel örneğidir. Hatta ilk verilecek örnektir. Ancak Eloy 1975 yılında ki bu ‘Dawn’ albümüyle senfonik progresif rock türüne temel alınacak bir örnek albüm vermiştir.

Albüm kapağı hakkında birşeyler söylemezsem, olmaz. ‘Dawn’ albümünün kapağı görebileceğiniz en güzel albüm kapaklarından birisidir. Albüm kapağına baktıkça insan huzur, sukünet buluyor.  Eloy’un bir çok albümün kapağını Rodney Matthews yapmıştır. YES’in albüm kapaklarını yapan Roger Dean gibi, Rodney Matthews’de gerçeküstücülük ve fantastik öğeler barındıran resimler yapmıştır, progresif rock müziğine.

Albümde ‘The Sun Song’, ‘Lost’ (açılış ve karar) ve ‘The Midnight Fight/The Victory of Mental Force’ Frank Bornemann’ın gitarıyla ön plana çıkıyor. Albümün tadına varmadan önce bu parçalardan herhangi birisiyle albüm hakkında bir fikir sahibi olabilirsiniz. Ama tabii ki bütün albümü tamamen eksiksiz dinlemenizden yanayım.

Yukarıda da belirttim, ‘Dawn’ progresif rock’ın en iyi albümlerinden biri.

1. Awakening (2:38)
2. Between the Times (1:50)
3. Memory Flash (1:55)
4. Appearance of The Voice (1:12)
5. Return of The Voice (1:08)
6. The Sun Song (4:55)
7. The Dance in Doubt and Fear (4:27)
8. Lost!?? (Introduction) (5:15)
9. Lost?? (The Decision) (5:51)
10. The Midnight Fight/The Victory of Mental Force (7:18)
11. Gliding into Light and Knowledge/The Dawn (11:04)

- Fank Bornemann - Vokal, Gitar
- Klaus-Peter Matziol - Bas Gitar, Vokal
- Detlev Schmidtchen - Klavyeler, Mellotron Org, Gitar, Vokal
- Jürgen Rosenthal - Davul, Perküsyon, sesler
- Wolfgang Maus yönetilen Senfoni Orkestrası

22 Mayıs 2016 Pazar

Camel - Snow Goose 1975

 Senfonik Progresif Rock

Bazı grupların yahut müzisyenlerin müzikleri asla ama asla eskimez. Tekrar tekrar çalınır, dinlenir. Mozart 2 yüzyıldır hala dinlenmekte. Günümüz pop (piyasa müziği anlamında kullanmıyorum) müziğinin bazı önemli grupları yada müzisyenlerinin de yaptıkları müzikler asla eskimez.

Bunlardan birisi İngiliz progresif rock gruplarından Camel. Camel’in belki de üzerinde en çok uğraştığı albümlerden birisi, ‘Snow Goose’.  Kısa kısa pasajların bolca bulunduğu Camel’in ‘Snow Goose’ albümü progresif rock müziğinin temel taşlarından biri olmuş bir albüm.

‘Snow Goose’ zamanın ötesine geçmiş bir albümdür.

‘Snow Goose’ Paul Gallico adlı bir yazarın kitabıdır. Camel üyeleri ‘Snow Goose’ kitabı üzerine bu albümü oluşturmuş. Albüm içinde ki bütün parçalar kitabın hikayesinin önemli yerlerini anlatır. O yüzden albümde ki parçalar üzerine tek tek yazmayacağım. İlginçtir, yazar Paul Gallico sigara içmeyen birisi. Camel grubun ismi de aynı zamanda bir sigara markası; yazarın haklarına sahip yayıncı ile Camel grubu mahkemelik olmuştur.

Albüm kapağında bulunan kaz, hikayenin temel öğelerindendir. Albüm kapağı da albümün müziği kadar saf, temiz ve güzeldir.

‘Snow Goose’ albümü müziğiyle hayattan zevk  almanızı sağlar, müzikal yapısı o kadar ilericidir (progresif) ki, günümüzde hala ‘Snow Goose’ gibi bir albümün müzikal atmosferini yakalayabilmiş müzik albümleri yok denecek kadar azdır. Evet, albümün üzerinden 40 yıl geçti. En az bir 40 yıl kadar daha dinlenecektir.

Benim beğendiğim gitaristlerin pozisyonları çok farklıdır. Örnek olarak ben Robert Fripp (King Crimson), Steve Hackett(Genesis), Steve Howe (YES) tarzı gitaristleri severim. David Gilmour yada Andrew Latimer gibi gitaristler biraz daha farklı, bana göre. Ancak genel kabul gören ve bilinen bahsettiğim ikinci gruptaki  gitaristler. Saykodelik ve bluesvari gitar sololarıyla ön plana çıkarlar. Genel olarak rock dinleyicileri (progresif rock dinleyicileri hariç) tarafından da kabul gören bu tarz gitar çalan müzisyenlerdir.

Camel müziğinin oluşumunda da gitarist Andrew Latimer’in varlığı tartışılamaz. Pink Floyd gitaristi David Gilmour tartışılamadığı gibi. Andrew Latimer de Camel müziğinde saykodelik bluesvari gitar soloları kullanır. Ancak Camel’in iki albümünde bu gitar soloları çok kısadır yada yok denecek kadar azdır. İlki ‘Snow Goose’ ikincisi, ‘Moonmadness’albümü. Dolayısıyla bu albümleri dinlerken Camel grubunun bilindik gitar sololarını bulamazsınız. Yada sadece kumda ki izler gibi gitar sololarını hissedersiniz. ‘Moonmadness’ biraz daha neşeli bir albümken, ‘Snow Goose’ çok dramatik bir albümdür.

Camel grubunun ikinci en önemli müzisyeni Peter Bardens. Camel grubu daha albüm yapmadan önce Peter Bardens’in progresif rock albümü olarak değerlendirilen albümü vardır. 70’lerin Org’u (Hammond) nasıl kullanılırına bir albümle güzel örnek veristi, 1970 yılında. Camel progresif rock dünyasına biraz geç katılmış bir gruptur. Ama kısa zamanda en önemli gruplarından birisi haline gelmiştir.

Grubun diğer müzisyenleri geri planda mıdır. Tabii ki değildir. Doug Ferguson’ın bas gitarı ve Andy Ward’ın ritmik davulu progresif rock müziğin temeline işlenecek en güzel müzisyenlerinden ikisidir.

Albümü bütünüyle dinlemeye başlamadan önce tavsiye edeceğim bir kaç parça; ‘Rhayader’ ve ‘Rhayader Goes To Town’ parçalarını dinleyin. ‘Dunkirk’ parçasını da dinleyebilirsiniz. Parçalar en azından albümü dinlemeye başlamadan kafanızda bir fikir oluşmasını sağlar.

1. The Great Marsh (2:02)
2. Rhayader (3:01)
3. Rhayader Goes To Town (5:20)
4. Sanctuary (1:05)
5. Fritha (1:19)
6. The Snow Goose (3:12)
7. Friendship (1:44)
8. Migration (2:01)
9. Rhayader Alone (1:50)
10. Flight Of The Snow Goose (2:40)
11. Preparation (3:58)
12. Dunkirk (5:19)
13. Epitaph (2:07)
14. Fritha Alone (1:40)
15. La Princesse Perdue (4:44)
16. The Great Marsh (1:20)

- Andy Latimer / Elektrik, Akustik & Slayt Gitar, Flüt, Sözsül Vokal (8,11)
- Peter Bardens / Org & pipe Org, Minimoog & ARP Odyssey Synth (ses düzenleyici), Akustik & Elektirk Piyano
- Doug Ferguson / Bas Gitar,
- Andy Ward / Davul, Varispeed Perküsyon, Vibrafon

With:
- David Bedford / Orkestra Şefi ve Aranjör
- Londra Senfoni Orkestrası



21 Mayıs 2016 Cumartesi

Mozaik - Plastik Aşk 1990


Senfonik Progresif Rock
1980 yılı sonrasında progresif rock dünyasında yeni bir akım türedi. Bu akımın ortaya çıkmasında en önemli etken Genesis gibi bir grubunun yaptığı senfonik yapılı progresif rock’tır. 1980 sonrasında İngiliz Marillion ve Fransız Twelth Night grupları öncülüğünde bir akım ortaya çıktı.

Neoprog. Yeni progresif rock diye de söyleyebileceğim neoprog bir progresif rock türü diye söyleniyor olsa da, aslında 1980’li yıllarda ortaya çıkmış bir akım. Neoprog, Space Rock yada Canterbury gibi bir dönemin müzikal yapısını yansıtan bir akım. Malesef bir progresif rock türü olarak göremiyorum. Bir akım olarak döneminde yapılmıştır ve bitmiştir.

1980’li yıllarda çıkan neoprog akımı hem kendi ülkelerinde hem de diğer bir çok ülke de karşılığını bulmuştur. 80’lerin ortasından başlayarak 90’ların ortasına kadar Org (hammond) kullanımı yerine piyano yahut dijital piyanolar tercih edilmiştir. Dolayısıyla o dönemin progresif rock müziğine etkisi fazlasıyla vardır.

Mozaik grubu da neoprog akımının yoğun olduğu zamanda çıkardıkları albümler ile Türkiye’den neoprog akımına örnek albümler vermiştir. Mozaik grubunu kategorize etmeye kalkarsak neoprog dönemi senfonik progresif rock’tır.  Ayşe Tütüncü’nün piyano’su ve Synth(Ses düzenleyici) ‘nin etkisi grubunun müzikal yapısını ve tarzını belirlemede çok büyüktür.

Mozaik grubu Türkiye’de bilindik bir grup mu değil mi, Mozaik grubuyla çalışan bazı insanları hatırlayınca siz kendiniz karar vereceksiniz. Nejat Yavaşoğulları (Vokal); Bulutsuzluk Özlemi?. Erkan Oğur (Gitar); Anlatmaya gerek yok sanırım. Ezel Akay (Vokal); 2000’li yıllar sonrası Türkiye’nin en önemli yönetmenlerinden birisi. Cem Aksel (Davul); Tanımayanı döverim. Tayfun Duygulu (Saksafon, Klarnet); Hadi yine iyisin?!.

Mozaik grubunu yazmaya karar vermeden önce de defalarca dinlemiştim. Ne de olsa bizim müziğimizdir diyerek dinledim defalarca, kaç kez dinlediğimi dahi hatırlamıyorum şuan. Plastik Aşk albümü hakkında yazmaya karar verince albümün tamamını bilgisayarıma koyup, dinlemeye başladım. Neye benziyordu müzikleri. Anlamam gerekiyor diye düşünürken, dinledikçe fikirler oluşmaya başladı. Ancak daha önce dinlememe rağmen ‘Plastik Aşk’ albümünde  dikkat etmediğim bir parça varmış. ‘Metruk’. Mehmet Taygun’un bestesiymiş.

Bir kaç gün önce tekrar dinlemeye kalktım. ‘Metruk’ parçası çalmaya başlayınca şaşırdım. Acaba YES’in albümünü mü açmıştım. Yoksa bilgisayarda mı bir bozukluk var diye, çalan parçaya bakınca gördüm ki çalan parça ‘Metruk’. ‘Metruk’  YES’in ‘Close to Edge’ albümünün en sevilen parçalarından ‘And You And I’ parçasının klasik gitarlı girişiyle başlıyor. (‘Close to Edge’ (YES) tüm zamanların en iyi progresif rock albümüdür.) Elbette işi gücü bırakıp başladım dinlemeye. Caz davul ritmi üzerine piyano, sadece albümün en değerli parçalarından birisi haline değil, Mozaik grubunun bütün döneminin en önemli parçalarından birisi haline getirilmiş.

Albümde en önemli parça tabii ki  Mehmet Taygun’un bestesi olan ‘Metruk’ parçasıdır.

Albümün diğer parçalarına gelirsek,

‘Bindokuzyüzseksenbir (1981)’, ‘Bildiklerimiz’ ve ‘Emekli Albay Hilmi Ertunç’ parçaları neoprog akımının ürünlerine en iyi örneklerdir.

Albüme ismini veren ‘Plastik Aşk’ dönemin plastik sevgisini anlatıyor. Mu acaba. 80’li yıllarda plastik kullanımına bir gönderme aslında. Biz plastiğe halk dilinde naylon diyoruz.  Naylon yada Plastik doğa’da yokolan en zor maddelerden birisi. Mozaik ‘Plastik Aşk’ parçası ile bunu anlatmıyor. Belki... ‘Plastik Aşk’ parçasını kendiniz dinleyip, siz karar verin.

‘Plastik Aşk’ parçasının elektro gitarına dikkat edin. Pink Floyd’un David Gilmour gitarına benziyor mu, benzemiyor mu, anlayacaksınız. Evet, benziyor. Bülent Somay gitarıyla gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış.

‘Müsadenizle’ yine 80’ler dönemi neoprog parçalarına benzeyen bir müzikal yapıyla başlıyor. Saruhan Erim’in bas gitarı ve Ayşe Tütüncü’nün piyanosu parçaya karakter kazandırıyor, belli. Caz temelli ‘Müsadenizle’ parçası Türkiye’de dinleyebileceğiniz en kaliteli müziklerden birisi.

‘Bir Adam Öldü’ sol tarafın önemsediği Güney Amerikalı folk müzisyenlerinden Viktor Jara için yapılmış bir parça. Ben marksist değilim, sağ denilen avrupa faşist görüşünden hiç değilim. Mozaik’in bahsettiği gibi bir dönemin  Karl Popper’cısıyım(bilim felsefecisi), ben de.  ‘Bir Adam Öldü’ sol görüşe uygun çok güzel bir parçadır. ‘Bir Adam Öldü’ parçası bir blues’mudur, evet, bir ağıttır. (Blues - Ağıt)

Kapanış parçası, ‘Sürgün’. Aynı zaman da grubun bitiş parçasıdır. Türkiye’de nasıl kaliteli müzik yapılırın en güzel cevabını veren Mozaik grubunun son albümünün son parçasıdır. Hatırlanacak mıdır sorusuna, hiç unutulmayacaktır ki, cevabını verelim. Mozaik grubunu dinlemekle kalmayıp, arşivinize alın.

1.  Bindokuzyüzseksenbir (1981) (5:27)
2.  Bildiklerimiz (6:15)
3.  Metruk (9:43)
4.  Emekli Albay Hilmi Ertunç (5:54)
5.  Plastik Aşk (7:29)
6.  Müsadenizle (7:29)
7.  Bir Adam Öldü (4:42)
8.  Sürgün (6:35)

Müzisyenler,

Ayşe Tütüncü - Piyano, Synth (Ses Düzenleyicisi), Vokal
Mehmet "Kuzu" Taygun - Klasik Gitar, Vokal
Bülent Somay - Elektro Gitar, Akustik Gitar, vokal
Saruhan Erim - Bas Gitar, Vurmalılar, Vokal
Timuçin Gürer - Vurmalılar, Vokal
Ümit Kıvanç - Davul

Katkıda bulunanlar....

Tayfun Duygulu - Alto Saksafon, Klarnet (Emekli Albay Hilmi Ertunç)
Ercan Irmak: Ney (surgun)
Serdar Ateser, Sumru Balıkçıoğlu, Mehmet Güreli, Emin İgus, Nejat Yavaşoğulları - Vokaller (Bir Adam Öldü)


20 Mayıs 2016 Cuma

Yes - Talk 1994


Senfonik Progresif Rock

2-3 yıl öncesinde ki Facebook hesabımda dünya’nın hemen hemen heryerinden insanlar vardı. Arkadaş listem özellikle progresif rock müzisyenleri ve hayranlarıyla doluydu. Geçen yıl sildim hesabımı.

Eski hesabım döneminde facebook üzerinden tanımış olduğum 40 yaş üzeri bir çok arkadaş vardı. Genellikle bu arkadaşların bir çoğu bir yada birkaç grubun (progresif) müziğinde takılıp kalmış kişilerdi. Arjantin’li bir arkadaş sadece YES grubunun Trevor Rabin dönemi müziğini dinlerdi. Yes videoları yükler, beni de etiketlerdi. 

Trevor Rabin 80 dönemi progresif rock hayranlarının önemli simgelerinden birisidir. 80’lerin gençliğinin hala önemli simgelerinden birisi. 

Trevor Rabin YES grubunun tarihinde önemli bir yere sahiptir. Hem YES döneminde hem sonrasında önemli albümler yapmıştır. James Cameron‘un 2009 yılı yapımı Avatar filminde kullandığı YES parçası Trevor Rabin’e aittir. Ki James Cameron’da sıkı bir YES hayranıdır. James Cameron Avatar filminde de YES’in albüm kapaklarını yapan Roger Dean’in uçan kayalarını YES’ten esinlenerek filmine almıştır.

Trevor Rabin’in YES ile son çalışması 1994 çıkışlı ‘Talk’ albümüdür. Albümün yapımcılığını da Trevor Rabin kendisi yapmıştır. 1995 sonrasından günümüze kadar film müzikleri ile uğraşmaktadır. Favori parçam Armegeddon filminin müzikleri. 

…….

Facebook’ta bazı sayfaları takip ederken, 2011 yılında çıkan YES albümü ‘Fly From Here’ beğenmeyen kişiler görmüştüm. Beğenmemelerinin sebebi vokalde Jon Anderson’un olmayışıydı. Aynı kişiler ‘Talk’ albümünü seviyordu, sebebi vokal de ‘Jon Anderson’un olması. 

Albüm 1994 yılında Trevor Rabin tarafından yapıldı. Albümde ki bütün parçalar Trevor Rabin, Jon Anderson işbirliği ile ortaya çıkarılmış parçalardır. ‘Talk’ albümünün öncülü diyeceğimiz 1992 çıkışlı Jon Anderson ‘City of Angels’ albümüdür. Önceki YES albümlerine benzetmek isterdim ancak pek benzediklerini söyleyemem. ‘Talk’ albümü de tek albümlük YES dönemlerinden birisi. Parça yazımında yardımcı olarak; ‘Walls’ parçasında Supertramp’tan Roger Hodgson var. Bir kaç parçada da Chris Squire’in imzası bulunuyor.

Açılış parçası ‘The Calling’ ‘City of Angels’ müzikal yapısına benzer bir parça. En dikkatimi çeken Rick Wakeman öncesi (1971) grubun Orgçusu Tony Kaye’in o eski dönemi hiç aratmıyor olması. Bütün parçalar da olduğu gibi Trevor Rabin’in gitar doğaçlamalarını bu parçada da bulabilirsiniz. 

‘I Am Waiting’. Bana bu albümü tanıtan parça. Aradan neredeyse 10 yıl geçmiş. ‘I Am Waiting’ melodik müzikal yapısı ve hisli gitar solosu ile albümü cezbeden parçalardan birisi. Progresif rock ürünü olarak görmeden de bu parçayı dinleyip zevk alabilirsiniz. Özellikle koro kısmından. 

‘Real Love’. Heavy Metal türüne örnek bir parça. Chris Squire Bas gitar ile bütün parçaya hakim.Albüme yakışmayan bence tek parça. 

‘State Of Play’. ‘City of Angels’ albüm müzikal yapısına benzer başka bir parça. 90 dönemi klasik YES parçalarından birisi. ‘Ladder’ albümüne göz kırpmışlar. 

‘Walls’. 70’lerin önemli senfonik progresif rock gruplarından Supertramp’ın gitaristi ve vokali Roger Hodgson’un emeği olan parça. Hem YES hem de Supertramp müzikal yapısı mevcut. Nakarat kısmı, ‘I am Waiting’ parçasında ki gibi koro halinde söyleniyor. Tabii Trevor Rabin’in melodik gitar solosu. 

‘Where Will You Be’ Jon Anderson’un solo albümlerinde kullandığı müzikal yapı mevcut. Genel olarak Jon Anderson solo albümlerini folk müziklerini modern müzik aletleriyle çalmasıyla oluşturmuştur. ‘Where Will You Be’ parçasında ise fazla olarak Trevor Rabin gitarı var. Albümde Trevor Rabin’in gitarda en yaratıcı olduğu parçadır. ‘City of Angels’ albümünden bir  başka parçanın devamı. 

‘Endless Dream’. Albümün en bilindik YES parçalarının yapısına uygun progresif rock ürünüdür.80’ler de ve 90’lar da uzun parçalar yazmayan YES’in 1994 yılında Trevor Rabin ve Jon Anderson imzalı ‘Endless Dream’ ile bu döneme son mu vermiştir. ‘Talk’ albümü sonrasında ki albümlerde bunun cevabı verilmiştir. 70’lerin Awaken müzikal yapısına benzer klavyesi. Tony Kaye gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış albümde.70’ler YES müziğini aratmayan bir parça. Sadece albümde değil, bütün YES dönemi boyunca en beğendiğim YES parçalarından birisi, ‘Endless Dream’. ‘Endless Dream’ klasik YES parçalarından birisidir. Trevor Rabin, gruptan ayrılmadan önce en güzel çalışmasını bırakmış. 

1. The Calling (Rabin - Anderson - Squire) (6:56) 
2. I Am Waiting (Rabin - Anderson) (7:25) 
3. Real Love (Squire - Rabin - Anderson) (8:49) 
4. State Of Play (Rabin - Anderson) (5:00) 
5. Walls (Rabin - Hodgson - Anderson) (4:57) 
6. Where Will You Be (Rabin - Anderson) (6:09) 
7. Endless Dream (Rabin - Anderson) (15:44): 
a) Silent Spring (Instrumental) (1:56) 
b) Talk (11:56) 
c) Endless Dream (1:58) 

Yapımcı - Trevor Rabin
- Jon Anderson / Vokal
- Trevor Rabin / Elektrik & Akustik Gitar, Klavye, Vokal, 
- Tony Kaye / Hammond Org
- Chris Squire / Bas Gitar, Geri Vokal
- Alan White / Davul

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Beggar"s Opera - Act One


Senfonik Progresif Rock
Progresif rock’ın ortaya çıkması ve gelişmesinde en önemli enstrümanlardan ilki, Hammond ve Melletron Org’larıdır. Kilise orgu tonuna benzer bir ton çıkartan dönemin hemen hemen bütün progresif rock gruplarınca kullanılmış olan bir enstrüman.

Tabii verilecek en iyi örneklerden birisi Beggar’s Opera grubunun müzikal yapısını oluşturan Alan Park Org’u. 1970 yılında ilk albümlerini çıkartan Beggar’s Opera, dönemin efsane olmuş ELP, Genesis gibi grupların müziğine yakın bir müzikal yapı oluşturmuşlardır.  Org’un yanında davul, gitar gibi enstrüman çalan  müzizyenler daha çok dönemin Deep Purple’ını hatırlatıyor. Dolayısıyla Beggar’s Opera dönemin unutulmuş ancak progresif rock için önemli gruplarından bir tanesidir. En önemlisi Org’un o dönem içinde nasıl çalınabildiğidir.

1970 yılında ki ‘Act One’  İskoç grubun ilk albümüdür.  Grubu ve albümü kategorilendirmede sorun yaşıyor olsakta, dönemin senfonik progresif rock ve ağır progresif rock gruplarına ilham olan müzikal bir yapısı var. Albüm içinde pasaj pasaj  hard rock, saykodelik öğeler gözükebilir, ancak kimseyi aldatmasın.  1970 yılında ki çıkardıkları ilk albüm ‘Act One’, daha progresif rock ve alt türlerinin tanımlanmadığı bir dönem de çıkan bir albüm. 1970 ve 1974 arası müzik yapan bir çok rock  grubu tanımlara yada kategorileri umursamadan  müziklerini, albümlerini yaptılar. Pink Floyd davulcusu Nick Mason’un o dönem için söylediği söz (Bizim tek amacımız pop müziğin nasıl geliştirileceğiydi) hatırlanması gereken bir sözdür.  Klasik müziği, rock müziğe uyarlanması (ciddi anlamda) Keith Emerson’nın (ELP) grubu Nice (1967) ile başlar. Beggar’s Opera’da aslında o dönem müziğini yansıtır. Öyleki Genesis, Yes gibi senfonik progresif rock’ın efsane grupları 1970 yılında daha henüz müzikal bir kişilik bile kazanmamışlardır. Beggar’s Opera (bence) devasa iki albümle başlar. 1970 ve 1971 (Time Machine başyapıttır) yıllarında çıkardıkları albümlerle.

Albüme hakim olan Alan Park Org’u ve seri hızlı ritmik davul’un sahibi Raymonde Wilson grubun müzikal yapısını oluşturmuşlardır, daha ilk albümden.  ‘Act One’ Mozart (Türk Marşı), Bach, Caykovski gibi hepimizin bildiği klasik müzik isimlerinden pasajlar bulundurur. Dinlerken ‘Ha, ben bunu biliyorum’ dersiniz.

Klasik müziği, Rock müziğe uyarlayan dönemin Ekseption, Pell Mell (hatta Le orme) gibi gruplarından farklıdır.

‘Act One’ albümü kesinlikle atlanmadan, tamamen dinlenmesi gereken bir albüm.

‘Raymond's road’ Mozart’ın Türk Marşıyla başlar. Albümde benim favori parçamdır. Org’u ile harikalar yaratan  Alan Park nasıl bir kenarda köşede kalmıştır, progresif rock dünyasında anlayabilmiş değilim.  Davul’un sahibi ‘Raymonde Wilson’ doğaçlamaları ile bana Alman gruplarından ‘Birt Control’u hatırlatıyor.

‘Light Cavalry’ albümde ki ikinci dev parça. Senfonik bir parçanın nasıl hızlı çalınacağının örneğini gösterir. Hızlandığı yeri Deep Purple parçalarına benzetebilirsiniz, bu normaldir. Ancak parçayı çalan İskoç grup ‘Beggar’s Opera’.

Beggar’s Opera tanımlanmış senfonik progresif rock’a birebir örnek gösterilemeyebilinir, ancak kesinlikle ‘ben progresif rock dinliyorum, 70’lerin klasik progresif rock müziklerini dinliyorum’ diyen kişilerin bilmesi gereken bir grup. Hem de en önemli gruplarından.

Org nasıl çalınır?
Beggar’s Opera’dan Alan Park’ı takip edin.

1. Poet and Pesant (7:10)
2. Passacaglia (7:04)
3. Memory (3:57)
4. Raymond's road *(11:49)
5. Light Cavalry *(11:57)

Grup Üyeleri
- Martin Griffiths / Vokal
- Alan Park / Org
- Raymond Wilson / Davul
- Ricky Gardiner / Gitar
- Marshal Erksine / Bas Gitar


17 Mayıs 2016 Salı

Labirent - Çağın Harikası (Dayan Soğuğa) 1997

Türk Progresif Rock

Çağımız ideolojiler çağıdır. 18. Yüzyılın sonlarında çıkan, 19. Yüzyılda birer disiplin haline gelen ideolojilere 20. ve 21. Yüzyılda da yenileri eklenmiştir.  Öncesi dinlerden türeyen mezhep temelli dini ideolojiler iken günümüz ise tamamen siyasal ideolojilerdir. Dinler de zaten siyasi ideolojiler değil mi, derseniz. Cevabı tabii ki evettir. Bu konuda Hatemi’nin sözünü hatırlamakta fayda var. ‘İslam siyaset değilse, hiçbir şey değildir.’

Türkiye’mizde de yeterinden fazla ideolojiler mevcut. Özellikle sol ideolojilerin amip gibi çoğalmakta üzerlerine yok.  Dünya üzerinde  bu kadar çoğalan başka bir sol düşünce bilmiyorum. Bir kitap yazanın etrafında toplananlar bile ideoloji sahibi olabiliyor. Sağ için söylemeye gerek yok. Ülke de ne kadar çok tarikatlar var diye.

Labirent grubu da bir ideoloji etrafında toplanan kişilerden oluşan bir rock grubu. Tek albümleri olduğuna aldanmayın. Ülkemizde çıkmış en güzel albümlerden birisine sahip.

Labirent gibi bir çok müzik oluşumlarının etrafında toplandığı ideolojiler mevcut, hem sol’da, hem sağ’da. Ancak görebildiğim kadarıyla Mustafa Kemal’in yaptıkları üzerine oluşan Kemalizm ideolojisi etrafında toplanan tek grup. Malesef tek albümleri var. Yetinmek durumundayız.

‘Karşındakiyle akılcı bir şekilde gözleme ve mantığa dayanarak tartışmayacağım bir şeyi eğitime sokmam. Aksi takdirde bu dayatma olur’ sözünün sahibi Mustafa Kemal’in takipçisi olmak, diğer ideolojilerden ne kadar bilime yatkın bir ideoloji olduğunu da gösteriyor.  Alıntıyı Celal Şengör’ün ‘Dahi Diktatör’ kitabından aldım.

Labirent’de özgürlük, cumhuriyet, yaşam ve insan hakları hakkında  albüm yapmışlar zamanında.
Daha önce de Mustafa Kemal üzerine, kurtuluş savaşı üzerine bir çok parça ve albüm yapılmıştır. Aşık Mahsuni Şerif, Fikret Kızılok, Ruhi su gibi bir çok Türk müzik insanı Mustafa Kemal için albüm yapmıştır. Hafızamızdadır.  Ancak Rock müzik olarak Labirent’in albümü özel bir yere sahip. Hele ki bunu progresif rock’a uydururak yapınca çok daha güzel, numunelik bir albüm çıkmış ortaya.

‘Gölge’ parçası yaşam üzerine yazılmış bir parça. Döneminin müzikal atmosferini yansıtıyor. Özellikle 80 sonları progresif rock müzikal atmosferine birebir uymuş. Neoprog hareketi müziğini yansıtmışlar.

‘Hey Dostum’ ortadoğu ezgileri temel alınarak yapılan bir parça. Bir başka yaşam üzerine yazılmış parça. Yaşamı sorgulayan ve gitar solosuyla parçanın karakteri yaratılmış. Yunus Emre’den sözler alınmış parçaya.

‘Orada Bekle (Bilinmeyen bir yıldızdan)’ parçanın girişi 80’lerin Genesis temelli Marillion müziği olmuş. Özellikle giriş kısmında ki klavye gerçekten çok iyi. Devamı Deep Purple ritimleri gibi hızlı, ve şarkıya eşlik ettiriyor. Gitar solosu Türkiye’de yapılan rock müziğe ders niteliğinde.

‘Samsun’a Yolculuk’ ve ‘Savaşıp Ölmek’ birbirlerini tamamlayan iki parça. Parçanın yapısı Pink Floyd, Eloy gibi saykodelik, uzay rock müzikal atmosferini yansıtmış. Sözleri şiirsel.

Bu gemide umut var

Bu gemide özgürlük

Bu gemide yürek var

Bu gemide bir asi

‘Sendin Ey Aşk’. Pink Floyd’un ‘Animals’ albümünde ki girişler gibi olmuş. Fazlasyla başarılı bir parça. Yaşam üzerine başka bir parça.

‘Yaşamak’ bir başka yaşam üzerine bir parça. Parça tam da 80’ler döneminin neoprog müziğine ülkemizden bir katkı olmuş. Albümde üzerine çalışılmış bence en iyi parça.

‘Çanakkale İçinde Vurdular Beni’ 70’lerin saykodelik, uzay rock müzikal atmosferini yansıtmış. Herkes tarafından hafızalara kazınmış  100 yıllık bir türkü ancak bu kadar güzel bir şekilde yorumlanabilirdi. Vokal Serhat  Koçak çok güçlü bir sese sahip. Parçayı dinlerken bunu hissedebiliyoruz. Kendisi son yıllarda progresif elektronik müzik üzerine ürünler vermektedir.

‘Çağın Harikası (Avrupa)’. Albümün politik yüzü. Ve tabii ki Kemalizm’inin politik yüzü.

Acıyorum sana

Suskunluğuna

Acıyorum sana

Duyarsızlığına

Çağın Harikası

Avrupa

Pink Floyd’vari gitarı grubun mentalitesinde ki müzikal yapıyı gösteriyor.

‘Ölüm Korkusu’. Ricthi Blackmore ritmik gitarına benzer bir girişle başlıyor. Yaşam üzerine yazılmış son parça.

Albümde ki 10 parça bu şekilde kısa bir süre de bitiyor. Bitiyor bitmesine ama Türkiye’de nasıl rock müzik yapılır sorusuna da en iyi örnek teşkil ediyor.

Labirent diye bir progresif rock grubu vardır, bu ülkede. Hatırlanmıyor olsa bile, unutulmaması gerekiyor.

Vokal: Serhat Koçak
Klavye: Yavuz Selim
Gitar: Volkan Ünlüer
Bas: Tolga Tecer
Davul: Levent Ünal


16 Mayıs 2016 Pazartesi

Roger Waters - Amused to Death - 1992

Televizyon, insanlığın ahlâkî yönden çürüme sürecini hızlandırıyor.

Televizyon İnsanlığı Yozlaştırıyor.- “Bu Adeta Bir Savaş” ‘

Televizyonun yenilemeyecek bir formülü var: “Aksiyon, daha fazla aksiyon!” TV yapımcılarının ana felsefesi bu işte.

- Karl Popper, 25 Ocak 1994 -


Son yüzyılın en önemli filozoflarından birisi olan Karl Popper’ın 1994 yılında bir İtalyan gazeteci ile olan röportajında Televizyon hakkında söylediği sözlerden bazıları.

1994 yılında söylemesi ilginç. Roger Waters’ın ‘Amused to Death’ albümünden yaklaşık 2 yıl sonra. Benzer düşüncelere sahip olmaları muhtemeldir. Biri çağın en önemli filozoflarından biriyken, diğeri müziğin en önemli isimlerinden birisi.

Amused to Death – Ölüm Eğlencesi

Albümün isminden de anlaşılacağı üzere içinde yaşadığımız Televizyon temelli modern çağımızın dramatik bir eleştirisi.

Roger Waters albümü 5 yıl üzerinde çalışarak oluşturdu. Ve hem kendi tarihinin ve hem de Pink Floyd tarihinin en ciddi albümlerinden birisine imza attı.

Albüm din karşıtı, amerikan popülerizm karşıtı, savaş karşıtlı ve para karşıtı bir albüm. Ve tabi ki Karl Popper’ın söylediği gibi ‘insanlığı ahlaki yönden yozlaştıran’ Televizyon karşıtı.

- Bu Adeta Bir Savaş - 
Albüm kapağı, televizyon izleyen bir maymun.

Günümüzde değişen birşey var mı?, ben göremiyorum. Televizyon izlemiyor olsam dahi, en azından internet üzerinden ne gibi programlar yayınlanıyor, anlayabiliyorum. Türkiye için, ana haber bültenlerinde Ankara’da ki patlama haberi sonrasında, bilmem kim dizi oyuncusunun aşk hayatı. Suriye’li mülteciler deniz de boğulurken, üzülüyoruz, çok geçmeden magazin programların da dizi oyuncularının aşklarını da izliyoruz. Yetmiyor, hayaller bile kuruyoruz. Cem Karaca’nın Safinaz hikayesini hatırlayın. Hayaller kuran safinaz.

Roger Waters bir müzik dehasıdır. Pink Floyd dönemi ve solo kariyer döneminde bunu fazlasıyla gösteriyor.

Amused to Death albümü de Roger Waters dehasının tavan yaptığı bir albüm.

Albümde bulunan ve çalmış bütün müzisyenler son derece başarılı. Özellikle Jeff Beck, David Gilmour’u arattırmıyor. Hatta daha fazlası; çok farklı bir şekilde kendisini ‘Ben, çalıyorum bu albümde’ dedirtiyor.

2002 yılında Bakırköy’de bir müzik marketten almıştım, albümü. O zamanlar CD’ler tam yaygınlaşmamış. Kaseti aldık tabii. Hiç unutmam o kaseti. Hala da saklıdır. O kaseti kaç kez dinlediğimi de hatırlamıyorum.

‘The Ballad of Bill Hubbard’ 1917’de ölen bir ingiliz askeri için yazılmış. Albümün adandığı kişi olarak ‘Bill Hubbard’ söyleniyor. Arka planda Tv ve köpek sesleri, Jeff Beck’in iç gıdıklayıcı gitar solosu. Tv’de Bill Hubbard asker arkadaşı anılarını anlatıyor.

Sonra kanal değişiyor.

(küçük bir kız) “Savaş umrumda değil. Bu yalnızca seyretmeyi sevdiğim şeylerden birisi. Bir savaş olunca bizimkiler yeniyor mu, yeniliyor mu diye bir bakarım”

Albümde ‘What God Wants’ adlı parça 3 bölüm halinde var.

Tanrı ne ister.

Tanrı ne ister. Tanrı savaş ister. Tanrı özgürlük ister,Tanrı iyilik ister. Tanrı kötülük ister.

Aslında Tanrı çevremizde gördüğümüz herşeyi ister. Herşey Tanrı’nın isteğile olur.

Jeff Beck’in gitar solosu yaratıcılığında ötesinde. Dinleyebileceğiniz en güdüleyici gitar sololarından birisi.

‘Perfect Sence’ 2 bölümden oluşuyor. Birbirinin devamı şeklinde. Kapak fotoğrafında ki maymun Tv’yi açar.

Haberler vardır televizyonda.

Ve Almanlar Yahudileri öldürdü
Ve Yahudiler Arapları öldürdü
Ve Araplar rehineleri öldürdü

Maymun’un kafası karışır.

Sen akıllı bir çocuksun
Zaman doğrusaldır
Hafıza bir yabancı
Tarih aptallar içindir
İnsan, her şeye kadir Tanrı’nın elinde bir oyuncaktır.
...........

‘The Bravery of Being Out of Range’ savaşın yaşandığı anı anlatır. Kişiler konuşur kendi aralarında.

En güzel ... füzesi. Hedefe kilitlenip fırlatıyorsun. Hooop, sorunlar çözülmüş oluyor.

Albümde en sevdiğim parçalardan birisi. Late Home Tonight. İki bölümlük bu parça da. Parçanın senfonik yapı beni kendine çekmiştir her zaman. Savaşan tarafların durumunu anlatır. Bir tarafta zafer kazanan (İngiliz) bir milletin askeri, diğer tarafta yaralı bir düşman askerinin karısı. Kazanan tarafın askeri geri döner bir kahraman (!) olarak.

Askerin karısı;

Otur hayatım dedi
Her şey yolunda mıydı bugün
Amerikalı dostlarımız bu gece eve geç dönecekler

‘Too Much Rope’ at nalları sesleriyle başlar. Albümün en iyi din karşıtı parçasıdır.

Yahudi olmak zorunda değilsin
Cinayeti reddetmek için
Gözyaşları gözlerimizi acıtıyor
Müslüman ya da Hristiyan Molla ya da Papa
Hatip ya da şair, kim yazmışsa
Bir türe fazlasını ver
O da her şeyi siksin.

‘What God Wants’ (II. bölüm)

Güzel günlerin geleceğine inanıyor musunuz?
Motoru maviliklere mi süreceksiniz ?
Cennet’e mi gideceksiniz yoksa ?

Tanrı ne ister?

Tanrı altın ister.
Tanrı euro ister.
Tanrı dolar ister.
Tanrı lira ister.
Tanrı götündeki donu bile ister.

Yok mu?

Nah gidersin.

‘What God Wants’ (III. bölüm)

Ama korkma bu sadece bir iş meselesi.

‘Watching TV’.

Hadi gelin hep beraber televizyon izleyelim.  (Kapak resmindeki maymun’u hatırlayın.)

Dünya’nın bir yerinde birisi birşeyler yaparlar. İyi birşeyler, Güzel, anlamlı birşeyler.
Biz ne yaparız. Tabii ki televizyonu açar, izleriz.

‘Watching TV’de bunu anlatıyor. Biz de onun için şiirler, şarkılar yaparız. Sonra da  televizyon da izleriz.

Televizyon izliyoruz,

Televizyon izliyoruz,

Televizyon izliyoruz,

Gece gündüz..

Aslında albümde ki en güzel sözlere sahip olan parça.

‘Three Wishes’

Artık işimiz Alaattin’in Lambasının Cin’ine kaldı.

Lamba’dan çıkan Cin’den Roger Waters’ın istediği dilekler. Savaşların bitmesi ve ölen babasının geri gelmesi. Pink Floyd’un The Wall, The Final Cut albümlerine ilham kaynağı olan ölen babasını aramasını görüyoruz. Roger Waters’ın savaşa ne kadar da nefret duyduğunu anlatan bir parça.

It’s a Miracle; en dramatik parça, ve mükemmel bir Jeff Beck gitar solosu. Ve beni albüme bağlayan parçalardan birisi.

Mucize mi görmek istiyorsun ?

Marketten aldığın Pepsi’ye bak.

İşte bu bir mucize. It’s a Miracle

Everest tepesinde bile var, o pepsi.

..........

Kudretli tanrının inayetiyle

Ve piyasa ekonomisinin baskısıyla

İnsan ırkı uygarlaştırdı kendini

..........

‘Amused to Death’. Albüme ismini veren parça.

Kapak resminde ki maymun’u hatırlayın. ‘Amused to Death’ insanlığımızın dramını anlatır.

Ve televizyonun kanal değişir.

1917’de ölen Bill Hubbard’ın mezarını gören askerlik arkadaşı ve bir kadın bir Tv yayında konuşurlar.

..........

(Kadın) “Onun adını anıtta ne zaman görmüştünüz?”

(Askerlik arkadaşı) “Hımm… seksen yedi yaşındaydım, hangi yıldı?

Bindokuzyüz… seksen dört… bindokuzyüz seksen dört’tü”

Ve kanal değişir.

1. The Ballad of Bill Hubbard (4:19)
2. What God Wants, Pt. 1 (6:00)
3. Perfect Sense, Pt. 1 (4:16)
4. Perfect Sense, Pt. 2 (2:50)
5. The Bravery of Being Out of Range (4:50)
6. Late Home Tonight, Pt. 1 (4:01)
7. Late Home Tonight, Pt. 2 (2:13)
8. Too Much Rope (5:47)
9. What God Wants, Pt. 2 (3:41)
10. What God Wants, Pt. 3 (4:08)
11. Watching TV (6:07)
12. Three Wishes (6:50)
13. It's a Miracle (8:30)
14. Amused to Death (9:07)

- Roger Waters / Vokal, Bas Gitar, Synth (Ses düzenleyici), 12 Telli Gitar, Akustik Gitar
- Jeff Beck / Gitar
- Luis Conte / Perküsyon
- Geoff Whitehorn / Fitar
- Andy Fairweather Düşük / akustik, elektrik ve 12 telli gitar, vokal
- Tim Pierce, Gitar / John Pierce, Bas Gitar
- Randy Jackson / Bas Gitar
- Graham Geniş / Davul
- Patrick Leonard / Hammond Org, Synth, Klavye
- B.J. Cole / Çelik Pedal
- Steve Lukather / Gitar
- Rick DiFonso / Gitar
- Bruce Gaitson / Gitar
- James Johnson / Bas Gitar
- Brian Macleod / Perküsyon
- Denny Fongheiser / Davul
- Steve Sidwell / Kornet
- Randy Jackson / Bas Gitar
- John Patitucci / Dik ve Elektrik Bas Gitar
- Guo Yi ve Pekin Brothers / Santur, Ud, Zen, Obua, Bas Gitar
- John Brundrick / Hammond Org
- Jeff Porcaro / Davul
- The National Philharmonic Orchestra Limited & The London Welsh Chorale
- Alf Razzell Katie Kissoon, Doreen Chanter, N'Dea Davenport, Natalie Jacson, Lynn Fiddmont-Linsey, Jessica Leonard, Ürdün Leonard, Jon Joyce, Stan Laurel, Jim Haas / Çeşitli arka vokal